Kategori: HayatıEngelsizSayın

  • Fatih’in Adımları, Devletin Vicdanı

    Fatih’in Adımları, Devletin Vicdanı

    Tekerlekli sandalyeyi deviren irade

    Sevgili Okurlarım,

    Bu satırları size sadece bir köşe yazarı olarak değil; bu şehrin sokaklarında yürüyen, adalete, vicdana ve en çok da insanlığın o iyileştirici gücüne inanan bir yol arkadaşınız olarak yazıyorum. Her zaman söylerim; köşe yazıları sadece bugünün kaydını tutmaz, yarına bırakılan birer vicdan vesikasıdır. Ve bugün, Afyonkarahisar’ımızın bağrından yükselen öyle bir mucizeye şahitlik ediyoruz ki, bu hikayeyi zamana kazımak, kalplerimize mühürlemek boynumuzun borcudur.

    ​   Buradan bu şehrin tüm idarecilerine, makam koltuklarında oturan, yetkiyi elinde bulunduran her bir büyüğüme seslenmek istiyorum: Bizler, oturduğumuz o masalardan, unvanlarımızdan çok daha büyüğüz. Bir şehre yön vermek; sadece evrakları imzalamak, bütçeleri yönetmek ya da rutin protokolleri yerine getirmek değildir. Gerçek liderlik, gerçek devlet adamlığı; o yüksek duvarlı binaların arkasından çıkıp, halkın kalbine dokunabilmek, şefkati bir bayrak gibi taşıyabilmektir.

    ***

       Afyonkarahisar’da yanan bu şefkat ateşi, dilerim ki tüm makam sahiplerinin yüreğinde bir vicdan muhasebesine dönüşür.  Her bir yönetici, elindeki gücü bir insanın hayatını ayağa kaldırmak için kullanacak o büyük şefkatle öncülük eder bu şehre. Çünkü devlet, vatandaşına yukardan bakan bir güç değil; tam da düştüğü yerde elinden tutup kaldıran o sıcak, sarmalayan “şefkat yüzü” olduğunda devletleşir.

    ​  Tam da bu noktada, kalbimin en mutena köşesinde sakladığım ve Sayın Emniyet Müdürümüz Ahmet Birtan Erol ile yollarımızın kesiştiği, beni derinden etkileyen bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum. 2026 yılının o soğuk Şubat ayıydı… Düzenlenen bir törende “Sosyal Girişimci Lider” ödülüne layık görülmüştüm. Kürsüye çıktığımda, salondaki o heyecanımla yaptığım konuşmada, benden önce kürsüde olan ve kendisi de ödül alan Emniyet Müdürümüzün sözleri hala kulaklarımda çınlıyordu.

       Müdürümüz konuşmasında; toplumda engellilerimizin, yaşlılarımızın daha çok görünür olması gerektiğini, onlara alan açmak için top yekün çalışmamızın şart olduğunu öyle içten anlatmıştı ki… Güvenlik ve kolluk kuvveti olmanın ötesinde, emniyet birimlerinin bu duyarlılığı her daim hissettirmesini ne kadar önemsediğini vurgulamıştı.

    ​  Ben de ödülümü aldığımda sahneden Sayın Emniyet Müdürüme bu yüksek hassasiyeti, farkındalığı ve toplumsal duyarlılığı için kalpten teşekkür ettim. İşte tam o an, hayatım boyunca unutamayacağım bir nezakete şahit oldum. Sahneden inerken fark ettim ki, Kıymetli Müdürümüz ve değerli eşleri, beni ayakta karşılamışlardı… Gösterdikleri bu kucaklayıcı samimiyet, o asil nezaket beni o kadar çok etkiledi ki, kısa süre sonra bu duyarlılıkları için kendilerine makamında bir teşekkür ziyareti gerçekleştirdim.

    ​   Makam odasındaki o derin, samimi sohbette bir kez daha hayran kaldım kendisine. Sözde kalmayan, reklamı yapılmayan; dezavantajlı bireylerimize, engellilerimize, yaşlılarımıza ve çocuklarımıza yönelik şehrimizde sessiz sedasız ne denli büyük hizmetler yürüttüğünü kendi ağzından dinledim. O gün anlamıştım; karşımda sadece rütbeleri olan bir müdür değil, yüreği bu şehrin her bir mazlumu için çarpan gerçek bir hami duruyordu.

    ​   İşte kalbindeki bu samimiyeti bizzat müşahede ettiğim Sayın Müdürümüzün, sözlerinin sadece lafta kalmadığını, icraata nasıl döküldüğünü gösteren o mucizevi haber geçtiğimiz gün Anadolu Ajansı ve Gazete 3 aracılığıyla önüme düştü.

    ***

    Nuribey beldemizde yaşayan, hayata gözlerini serebral palsiyle(SP) açan 31 yaşındaki Fatih Arslan’ın mucizesi bu… Denge kurmanın, ellerini özgürce hareket ettirebilmenin, hatta kelimeleri dökebilmenin bile birer savaşa dönüştüğü koca bir 31 yıl… Ancak Fatih’in içinde, o bedene sığmayan öyle bir azim ve öyle masum bir hayal vardı ki; şehrin İl Emniyet Müdürü Ahmet Birtan Erol ile tanışmak, onunla aynı masada oturup yemek yiyebilmek…

    ​   Geçtiğimiz yıl bu hayal gerçeğe dönüştü. Fakat asıl hikaye, o yemeğin bittiği, protokolün sona erdiği noktada başladı.

    ​  Karşısında tekerlekli sandalyede oturan o gencin gözlerindeki yaşama sevincini gören Müdürümüz, Fatih’in elinden tuttu ve onu hemen bir fizik tedavi sürecine yönlendirdi.

      “Ben üzerime düşeni yaptım” deyip arkasını dönmedi. Tam bir yıl boyunca, adeta kendi öz evladıymış gibi Fatih’in her adımını takip etti. Telefon etti, mesajlaştı, vakit buldukça yanına koştu. Çünkü biliyordu ki, fiziksel tedavinin en büyük ilacı, ruhun ihtiyaç duyduğu o sarsılmaz inançtı. Uzman Fizyoterapist Seda Ünver’in de mesleki adanmışlığıyla o tekerlekli sandalyeye karşı büyük bir zafer kazanıldı.

    Fatih’in Adımları, Devletin Vicdanı

    ​   Peki, bir yılın sonunda ne mi oldu?

    ​  Geçen yıl o makama tekerlekli sandalyeyle giren Fatih, bu yıl aynı makamın kapısından kendi ayakları üzerinde, dimdik ve yürüyerek girdi! Sadece yürümekle kalmadı; artık kendi yemeğini kendi yiyebiliyor, ellerini etkin kullanabiliyor, hatta üç tekerlekli bir bisikletin pedallarını özgürlüğe doğru çevirebiliyor. Bu, insanın içindeki samimiyetin karşı tarafa geçmesinin, sözlerin en güzel icraata dönüşmesinin somut örneğidir.

    ​  Sayın Emniyet Müdürümüz Ahmet Birtan Erol’un şu sözleri, bu memleketin mayasındaki o hesapsız sevgiyi ne güzel özetliyor: “Biz sadece vesileyiz… Bu konuyla ülkemize örnek olacağız. İnşallah, kendinden ve evladından ümidini kesmiş insanlara örnek olacağız.” Ve ekliyor: “En büyük dileğim bu evladımın evleneceği günü görmektir.”

    ​  Bir devlet adamının, yönettiği şehrin en mahzun evladına “evladım” diyebilmesi, onun geleceğine dair evlilik hayalleri kuracak kadar meseleyi içselleştirmesi, her türlü rütbenin üzerindedir.

    ​   Tam bu noktada, bu hikayeyi çok daha evrensel ve anlamlı bir sembolle taçlandırmak gerekiyor. Tıpta ve sosyal farkındalıkta Serebral Palsi’nin simge rengi yeşildir. Her yıl 6 Ekim’de tüm dünya yeşile bürünür bu farkındalık için.

       Peki neden yeşil biliyor musunuz?

       Çünkü yeşil; doğanın uyanışıdır, kurumuş bir dalın yeniden can bulması, topraktan fışkıran umut dolu bir filizdir. Fatih’in 31 yıl sonra o tekerlekli sandalyeden kalkıp attığı her adım, işte o yeşil filizin güneşe doğru uzanmasıdır. Sayın Müdürümüzün o şefkatli dokunuşu, Fatih’in hayatındaki o yeşil rengin, o umut filizinin can suyu olmuştur. Ne mutlu o filizi büyütenlere, ne mutlu o umudu yeşerten yüreklere…

    ​   Bu yazım gazete arşivlerinde kalacak.

    Yıllar sonra bile okunduğunda; bir insanın hayatına dokunmanın, bir tekerlekli sandalyeyi alt etmenin ve bir makamın nasıl gönül köprüsüne dönüştüğünün hikayesi olarak anılacak. Fatih’in o muazzam azmini ve Arslan ailesinin sabrını selamlıyorum. Ve bu şehirde, resmiyetin soğuk koridorlarını bir şefkat yuvasına dönüştüren, bir gencin adımlarına can suyu olan İl Emniyet Müdürümüz Ahmet Birtan Erol’a, bu topraklarda hala “insanlığın” ölmediğini bizlere böylesine asil bir duruşla hatırlattığı için sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

      İyi ki varsınız Müdürüm; çünkü siz inandınız, Fatih başardı ve bu şehirde engeller bir kez daha sevgiye boyun eğdi. Ve diliyorum ki sizin bu duruşunuz, bu şehirdeki her makama, her koltuğa ilham olur; çünkü Afyonkarahisar, şefkatle yönetilmeyi hak eden güzel insanların şehridir.

  • 3 ARALIK’TA ARTIK KLİŞELERİ BIRAKIN!

    3 ARALIK’TA ARTIK KLİŞELERİ BIRAKIN!


    Sevgili Okurlarım;

     “3 Aralık’ta Asıl  Engelli Kim? Yardımı Değil Hakkı Konuşalım”

      Zihinlerimiz hemen o alışıldık, bayatlamış klişelerle dolmaya başlıyor: “Ne kadar azimli oldukları,” “Onların da bizim gibi olduğu,” “Toplum olarak destek olmamız gerektiği…”

      Eğer farkındalık, her yıl aynı duygusal filmi izlemekten ibaretse, biz bu işi yapamıyoruz demektir.

               Tarihsel Başlangıç ve Kaybolan Amaç

      3 Aralık’ın temeli, 1982’de Birleşmiş Milletler’in Engelliler İçin Dünya Eylem Programı ile atıldı. Ancak 3 Aralık, resmi olarak 1992’de, engelli bireylerin sorunlarının sosyal yardım konusu olmaktan çıkarılıp, kalkınma ve insan hakları gündeminin merkezine alınması amacıyla ilan edildi.

    Yani bu günün amacı, yardım dilenmek veya acıma duygusu uyandırmak değildi. Uluslararası toplum, 3 Aralık’ı ilan ederek, engelliliğin bir birey kusuru değil, çevresel ve tutumsal engellerden kaynaklanan toplumsal bir mesele olduğunu kabul ediyordu.

      Peki, aradan geçen otuz yılı aşkın sürede biz ne yaptık? Bu hak mücadelesini, ne yazık ki “klişelerin yarattığı konforlu bir ihmal alanına” hapsettik.

    ***

           Asıl Engel Nerede?

        Bugün, bu köşemden size, 3 Aralık’ın artık yardımseverlik rozeti takma günü olmaktan çıkıp,  bir eleştiri ve köklü değişim çağrısı haline gelmesi gerektiğini söylüyorum.

       Asıl engel kimde?

    Bireyin bedensel durumunda mı, yoksa o bireyin potansiyelini hapseden, norma hapsolmuş toplumsal tasarımda mı?

    Tekrarlıyorum ki; Engellilik bir yardım konusu değil, erişilebilirlik ve insan hakları sorunudur. Klişe söylemlerin arkasına sığınarak görmezden geldiğimiz şey; rampası olmayan merdivendir, altyazısı olmayan kamusal hizmet videosudur, farklı bilişsel hızları reddeden esnek olmayan iş süreçleridir. Dijital erişilebilirliğin yetersizliği, Kabartma yazı ve Navigasyon vb.

      Bu yapısal engeller, milyonlarca vatandaşı eve hapseden fiili bir ayrımcılıktır. Biz, dünyayı dar bir “ideal insan” tanımına göre tasarlayıp., bu tasarımın dışına çıkan herkesi ise otomatik olarak “engelli” ilan edip, sonra da onlara “lütufkâr” bir tavırla yaklaşıyoruz.

      Dönüşümün Temeli: Ailede ve Okulda Başlayan Değerler Olmalı

    Sürdürülebilir Farkındalık: Alışkanlığa Dönüşümün Yolu Açılmalı.

      Yapısal reformlar ne kadar elzem olsa da, gerçek ve kalıcı kapsayıcılığın sürdürülebilirliği zihniyet dönüşümünde yatar.

    Farkındalığı 3 Aralık’lık duygusal bir gösteriden, hayat boyu süren bir alışkanlığa dönüştürmeliyiz. Bu dönüşüm, en temelden, ailede başlayan doğru eğitimle mümkün olur.        Erken yaşta farklılıklara saygı duymayı öğrenen nesiller yetiştirmek; okullarda ve iş yerlerinde sürekli eğitimler, seminerler düzenleyerek bu bilgiyi taze tutmak esastır. Kapsayıcılık, yasal bir zorunluluktan önce, her gün tekrarlanan bir insani değer pratiği haline gelmelidir.

                                                                                 ***

         İlk kapsayıcılık dersi evde verilmelidir.

    Çocuklarımıza, çeşitliliğin kusur değil, hayatın doğal ve zenginleştirici bir parçası olduğunu öğretmeliyiz. Farklılık, korkulacak ya da acınacak bir durum değil, öğrenilecek bir bakış açısıdır. Okullar, tüm öğrencilerin farklı öğrenme hızlarına, bilişsel veya fiziksel ihtiyaçlarına uygun esnek sistemler kurarak, ayrımcılığın ilk tohumlarının ekilmesini engellemelidir.    En önemlisi, engelli bireylere birey oldukları için saygı duymak, onları sürekli başarı hikayeleriyle parlatmaya çalışmadan, sıradan, kusurlu ve potansiyelli insan olarak kabul etmektir.

        Gerçek Kapsayıcılık: Toplumun Sınırlarını Genişletmek

      Erişilebilirlik bir “ekstra” değil, hukuki bir zorunluluktur ve aynı zamanda bir inovasyon stratejisidir.

      Bilinmesi Gereken Şudur ki; Bir kişi için bir zorunluluk olan evrensel tasarım, hepimizin yaşam kalitesini artırır. Kapsayıcılık, topluma yük değil, bir güç katan bir zenginliktir.

       Ne Yapmalıyız?

    3 Aralık, bir kerelik bir anma değil; toplumsal zihniyetimizi yapısal olarak yenileme sözü olsun. Bu yıl, o duygusal mesajları yazmadan önce  lütfen! durun ve harekete geçin.

     Gözlemci Olun: Çevrenizdeki bir erişilemezliği tespit edin ve bunu dile getirin.

       Talep Edin: Tüketici veya vatandaş olarak, Evrensel Tasarımı ve eşitlikçi hizmetleri her platformda talep edin.

    İnsan Hakları Dilini Kullanın: Acıma ve yardım dilinden uzak durun. Her daim hak, eşitlik ve saygı dilini kullanın.

      Her zaman söylediğim gibi;  bir toplumun gerçek medeniyet düzeyi, en kırılgan üyelerine sunduğu eşit yaşam hakkıyla ölçülür.

      Gelin, bu 3 Aralık’ta sadece “farkında” olmakla kalmayalım; fark yaratalım.

       “Bu görseldeki “beğen” (like) işaretleri, günümüzde sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte özel günlerde sıklıkla karşılaştığımız göstermelik duyarlılığı sembolize etmektedir.

     3 Aralık Dünya Engelliler Günü gibi önemli tarihlerde, birçok kişi bir gönderiyi kolayca beğenerek vicdanını rahatlatabilmektedir. Ancak bu beğeniler, engelli bireylerin günlük yaşamda karşılaştığı devasa merdivenler, eksik rampalar ve çözümsüzlük gibi somut engellerin ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Görselimiz, toplumun bu sorunlara sadece sanal beğenilerle değil, gerçek çözümlerle yaklaşması gerektiğinin altını çizerek, farkındalığın ötesinde eyleme geçme çağrısı yapmaktadır.” #3AralıkDünyaEngellilerGünü

    #3AralıkDünyaEngellilerGünü

    #EvrenselTasarım

    #GerçekKapsayıcılık

    #3AralıkKlişesiKırılsın

    #HakMücadelesi

    #ErişilebilirlikZorunluluktur

    #HayatıEngelsizSayın