Kategori: İran

  • Nükleer satrançta yeni hamle

    Nükleer satrançta yeni hamle

    ABD–Suudi Anlaşması Ortadoğu’yu nasıl değiştirecek?

    Ortadoğu’da güç dengeleri çoğu zaman petrol, savaşlar ve diplomatik krizler üzerinden okunur. Ancak bu kez oyunun merkezinde petrol kuyuları değil, nükleer reaktörler var. ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan sivil nükleer iş birliği anlaşması yalnızca iki ülke arasındaki ekonomik bir ortaklık değil; önümüzdeki yılların jeopolitik rekabetini şekillendirebilecek stratejik bir hamle niteliği taşıyor.

    Washington anlaşmayı “barışçıl nükleer iş birliği” olarak tanımlıyor. Verilen mesaj açık: Suudi Arabistan enerji çeşitliliğini artıracak, Amerikan şirketleri milyarlarca dolarlık yeni bir pazara girecek, nükleer güvenlik standartları korunacak. Ancak diplomatik açıklamaların satır aralarına bakıldığında asıl tartışmanın teknik değil, siyasi olduğu görülüyor.

    Çünkü herkesin aklındaki soru aynı: Bu anlaşma Riyad’a gelecekte nükleer silaha giden yolu açabilir mi?

    Bugün için bu soruya kesin bir “evet” demek mümkün değil. Zaten anlaşmanın kamuoyuna açıklanmayan en kritik maddesi de tam burada düğümleniyor. Eğer Suudi Arabistan kendi topraklarında uranyum zenginleştirme hakkı elde ederse, bu yalnızca enerji üretimi anlamına gelmeyecek. Aynı teknoloji, belirli koşullar altında nükleer silah üretiminin de ilk aşamasını oluşturuyor.

    ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio bunun mümkün olmayacağını, en sıkı denetim mekanizmalarının uygulanacağını söylüyor. Fakat uluslararası ilişkilerde verilen siyasi garantilerin zaman içinde değişebildiğini tarih defalarca gösterdi. İran da yıllarca nükleer programının tamamen sivil amaçlı olduğunu savunmuştu. Bugün yaşanan krizlerin temelinde ise tam da bu güvensizlik yatıyor.

    İsrail’in verdiği tepkiler de dikkat çekici. Resmi açıklamalar temkinli olsa da eski güvenlik bürokrasisinin önemli isimleri oldukça endişeli. Onlara göre bugün enerji için kurulan altyapı, yarının silah programına dönüşebilir. Bu kaygı yalnızca İsrail’e özgü değil. Nükleer silahların yayılmasını önlemeye çalışan çevreler de benzer uyarılar yapıyor.

    Aslında Washington’un bu anlaşmayla vermek istediği ikinci bir mesaj daha var. İran’a…

    Son dönemde Tahran ile yürütülen nükleer müzakerelerin tıkanması, ABD’yi bölgesel müttefiklerini daha güçlü şekilde desteklemeye yöneltti. Riyad’a verilen bu stratejik destek, İran’a karşı “yalnız değilsin” mesajı kadar “alternatiflerimiz var” mesajını da içeriyor.

    Ancak Ortadoğu’da hiçbir stratejik hamlenin tek taraflı sonucu olmaz. Bir ülkenin güvenliğini artıran adım, başka bir ülkenin tehdit algısını büyütebilir. Bu da yeni bir silahlanma yarışını tetikleyebilir.

    İşte tam da bu nedenle uzmanların önemli bölümü anlaşmanın teknik boyutundan çok psikolojik etkisine dikkat çekiyor.

    Türkiye açısından neden önemli?

    Bu gelişmenin Ankara için taşıdığı anlam ise sanıldığından çok daha büyük.

    Türkiye son yıllarda Akkuyu Nükleer Güç Santrali ile sivil nükleer enerji ligine adım attı. Sinop ve Trakya’da planlanan yeni santral projeleri de gündemde. Ancak Türkiye bugüne kadar nükleer enerji politikasını tamamen uluslararası denetim ve enerji güvenliği ekseninde yürüttü.

    Suudi Arabistan’ın uranyum zenginleştirme hakkı elde etmesi halinde bölgede yeni bir standart oluşabilir. Bu durum yalnızca Riyad ile sınırlı kalmayabilir. Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve ilerleyen süreçte başka bölge ülkeleri de benzer taleplerde bulunabilir.

    Ortadoğu’da nükleer teknolojiye sahip ülke sayısının artması ise Türkiye’nin güvenlik hesaplarını doğrudan etkileyecektir.

    Ankara bir yandan NATO üyesi olarak Batı güvenlik mimarisinin parçası olmayı sürdürürken diğer yandan Rusya ile enerji alanındaki iş birliğini devam ettiriyor. Böyle karmaşık bir denklemde Körfez’deki nükleer kapasitenin büyümesi, Türkiye’nin hem savunma planlamasını hem de dış politikasını yeniden gözden geçirmesine neden olabilir.

    Ekonomik açıdan da tablo dikkat çekici.

    ABD şirketlerinin Suudi Arabistan’da milyarlarca dolarlık nükleer yatırımlara yönelmesi, bölgede yüksek teknoloji rekabetini hızlandıracak. Türkiye’nin savunma sanayisinde yakaladığı ivmeyi enerji teknolojilerine de taşıyabilmesi için nükleer mühendislikten ileri malzeme teknolojilerine kadar yeni yatırımlar yapması gerekecek.

    Yeni dönemin başlangıcı

    Bu anlaşmanın etkileri yarın ortaya çıkmayacak.

    Bir nükleer programın kurulması yıllar, hatta on yıllar alıyor. Ancak uluslararası siyasette bazı anlaşmalar vardır ki sonuçlarından çok yarattıkları algıyla tarihe geçer.

    ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması da bunlardan biri olmaya aday görünüyor.

    Washington bu hamleyle hem Çin ve Rusya’nın Körfez’deki etkisini sınırlamayı hem de İran üzerinde yeni bir baskı unsuru oluşturmayı hedefliyor. Riyad ise yalnızca enerji alanında değil, jeopolitik statüsünde de yeni bir sayfa açıyor.

    Fakat Ortadoğu’nun yakın tarihi bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Bu coğrafyada hiçbir teknoloji yalnızca teknoloji olarak kalmıyor; her yatırım, her anlaşma ve her yeni kapasite aynı zamanda yeni bir güç mücadelesinin parçasına dönüşüyor.

    Bugün “barışçıl nükleer enerji” diye başlayan süreç, yarının diplomatik krizlerinin ya da yeni güvenlik mimarisinin temel taşı olabilir.

    Türkiye’nin bu gelişmeyi yalnızca komşu ülkelerin enerji politikası olarak değil, kendi güvenliği, enerji stratejisi ve bölgesel rolü açısından dikkatle izlemesi gereken bir döneme girildiği açık. Çünkü Ortadoğu’da değişen her denge, er ya da geç Ankara’nın hesap masasına da yansıyor.

  • NATO ne söyledi, ne söylemedi?

    NATO ne söyledi, ne söylemedi?

    NATO zirvelerinin sonunda yayımlanan bildiriler, çoğu zaman diplomatik nezaket metinleri olarak görülür. Oysa asıl önemli olan, bu belgelerde yazılanlardan çok yazılmayanlardır. Ankara Zirvesi’nin yalnızca altı maddeden oluşan kısa bildirisi de tam olarak böyle bir metin. Sayfa sayısı azaldıkça verilen mesajların ağırlığı artıyor.

    Son yıllarda NATO’nun uzun ve ayrıntılı bildiriler yerine kısa, net ve siyasi anlamı yüksek metinleri tercih ettiği görülüyor. Bu yaklaşım ilk kez Lahey Zirvesi’nde belirginleşmişti. Ankara’da ise aynı anlayış devam etti. Bu durum, ittifakın artık her konuda uzun açıklamalar yapmak yerine, üzerinde tam uzlaşma sağlanan başlıklara odaklandığını gösteriyor.

    Bildirinin en dikkat çekici bölümü hiç kuşkusuz kolektif savunmaya yapılan güçlü vurgu oldu. “Birimize yönelik saldırı, hepimize yönelik saldırıdır” ifadesinin doğrudan kullanılması, yalnızca NATO’nun temel ilkesini hatırlatmak için değil, son dönemde özellikle ABD’den gelen tartışmalı açıklamaların yarattığı soru işaretlerini gidermek için de tercih edilmiş görünüyor. Donald Trump’ın Avrupa müttefiklerine yönelik sert çıkışlarının ardından bu cümlenin yeniden güçlü biçimde öne çıkarılması, Washington ile Avrupa arasındaki bağın kopmadığı mesajını vermeyi amaçlıyor.

    Tehdit tanımlamasında ise dikkat çekici bir denge göze çarpıyor. Rusya yine Avrupa güvenliği açısından uzun vadeli bir tehdit olarak tanımlanırken, Türkiye’nin yıllardır ısrarla gündemde tuttuğu terörizm konusu da aynı metinde yer aldı. Bu, Ankara’nın diplomatik girişimlerinin karşılık bulduğunu gösteriyor. Buna karşılık Çin’in bildiride yer almaması, NATO’nun küresel rekabet başlığında şimdilik daha temkinli bir dil kullanmayı tercih ettiğine işaret ediyor.

    Savunma harcamaları ve üretim kapasitesi ise bildirinin omurgasını oluşturuyor. Avrupa ülkeleri ile Kanada’nın savunmaya ayırdığı kaynakların artırılması ve yeni yatırımların duyurulması, yalnızca askeri hazırlığın değil, siyasi sorumluluk paylaşımının da yeniden şekillendiğini gösteriyor. Uzun yıllardır ABD’nin dile getirdiği “yük paylaşımı” eleştirilerine Avrupa’nın artık daha somut cevap vermeye başladığı anlaşılıyor.

    Türkiye açısından en önemli kazanımlardan biri ise savunma sanayisindeki ticari engellerin kaldırılmasına ilişkin vurgunun bildiride yer alması oldu. Ankara’nın uzun süredir dile getirdiği bu talep, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir mesele olarak değerlendiriliyor. İttifak içinde teknoloji paylaşımının ve ortak üretimin önünün açılması, NATO’nun gelecekteki caydırıcılığı açısından da kritik önem taşıyor.

    Belgede öne çıkan bir diğer unsur ise “NATO 3.0” olarak adlandırılan yeni güvenlik anlayışı. Bu kavram, Avrupa’nın daha fazla sorumluluk üstlendiği, ABD’nin liderliğini sürdürdüğü ancak yükün daha dengeli paylaşıldığı yeni bir döneme işaret ediyor. Bunun yanında yapay zekâya ilk kez bir NATO zirvesi bildirisinde açık biçimde yer verilmesi, savaşların artık yalnızca tanklar ve uçaklarla değil; veri, yazılım ve algoritmalar üzerinden de şekillendiğini kabul eden yeni bir güvenlik perspektifinin benimsendiğini gösteriyor.

    Ukrayna konusunda ise NATO’nun desteği devam ediyor. Ancak dikkat çeken nokta, mali yükün giderek Avrupa ülkeleri ile Kanada tarafından üstlenildiğinin özellikle vurgulanması. Bu ifade, ABD’nin gelecekteki rolüne ilişkin tartışmaların sürdüğünü dolaylı biçimde ortaya koyuyor.

    İran’a ilişkin bölüm de bildirinin dikkat çeken başlıklarından biri oldu. Nükleer silah edinmemesi gerektiği yönündeki net mesaj ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğüne yapılan vurgu, NATO’nun yalnızca Avrupa-Atlantik coğrafyasına değil, küresel enerji güvenliğine ilişkin gelişmeleri de yakından izlediğini ortaya koyuyor.

    Bildirinin sonunda Türkiye’ye teşekkür edilmesi diplomatik teamülün bir parçası olsa da, bir sonraki zirvenin ev sahibi olacak ülkeye değinilmemesi dikkat çekici bir ayrıntı olarak kayda geçti. Diplomasi bazen tek bir cümleyle değil, eksik bırakılan bir cümleyle de mesaj verir.

    Sonuç olarak Ankara Zirvesi Bildirisi, hacim olarak kısa olabilir; ancak verdiği mesajlar bakımından oldukça yoğun bir metin. NATO, bu belgeyle üç temel mesaj veriyor: ABD ile Avrupa arasındaki bağ sürüyor, Avrupa savunmada daha fazla sorumluluk üstleniyor ve ittifak artık yalnızca klasik askeri tehditlere değil, yapay zekâdan siber güvenliğe kadar uzanan yeni güvenlik alanlarına hazırlanıyor. Kısacası Ankara Bildirisi, NATO’nun sadece bugünkü önceliklerini değil, önümüzdeki yıllarda nasıl bir ittifak olmayı hedeflediğini de satır aralarında anlatıyor.

  • Ateşkes var ama barış yok

    Ateşkes var ama barış yok

    ABD ile İran arasında aylardır süren gerilimde zaman zaman ateşkes ilan ediliyor, taraflar diplomasi masasına dönüyor ve uluslararası kamuoyu nefes alıyor. Ancak yaşanan son gelişmeler bir kez daha gösterdi ki bölgede silahlar kısa süreliğine susabilir, fakat kalıcı bir barışın inşası hâlâ oldukça uzak görünüyor.

    Nisan ayında sağlanan ateşkesin ardından gelen karşılıklı saldırılar, aslında sorunun yüzeyde değil, çok daha derinlerde olduğunu ortaya koyuyor. ABD’nin İran hedeflerini vurması ve İran’ın buna bölgedeki Amerikan üslerini hedef alarak karşılık vermesi, ateşkesin neden sürekli kırılgan kaldığını anlamak açısından önemli ipuçları veriyor.

    Öncelikle İran açısından bakıldığında mevcut ateşkes, çatışmanın temel nedenlerini ortadan kaldırmış değil. Tahran yönetimi, ekonomik yaptırımların devam ettiği, bölgedeki müttefiklerinin baskı altında tutulduğu ve askeri tehditlerin sürdüğü bir ortamı gerçek anlamda barış olarak görmüyor. İran için mesele yalnızca silahların susması değil; aynı zamanda ülkenin bölgesel etkisinin ve güvenlik algısının korunması. Bu nedenle İran yönetimi, mevcut şartların uzun vadede kendi aleyhine işleyeceğini düşünüyor.

    İkinci önemli unsur ise İsrail faktörü. İsrail ile İran arasındaki rekabet artık sadece iki ülkeyi ilgilendiren bir mesele olmaktan çıkmış durumda. Bölgesel güç dengeleri, güvenlik kaygıları ve stratejik hesaplar bu ilişkiyi çok daha karmaşık hale getiriyor. İsrail, İran’ın bölgedeki nüfuzunu sınırlamak isterken; İran da bunu kendi ulusal güvenliğine yönelik bir tehdit olarak görüyor. Dolayısıyla Washington ile Tahran arasında yapılacak herhangi bir anlaşmanın İsrail’in güvenlik beklentilerini karşılamaması halinde yeni krizlerin ortaya çıkması sürpriz olmayacaktır.

    Üçüncü olarak dikkat çeken konu, tarafların gerilimi artık bir müzakere aracı olarak kullanması. Geçmişte askeri baskılar karşısında geri adım atmak zorunda kalan aktörler bugün daha farklı hesaplar yapıyor. İran, uzun süredir maruz kaldığı yaptırımlara ve baskılara rağmen rejimin ayakta kaldığını görüyor. Bu durum Tahran’a daha fazla özgüven kazandırıyor. Benzer şekilde ABD ve müttefikleri de baskının İran’ı taviz vermeye zorlayabileceğine inanıyor. Sonuçta ortaya çıkan tablo şu: Taraflar savaş istemiyor ama kontrollü gerilimden de vazgeçmiyor.

    Belki de en kritik başlık ABD’nin tutumu. Washington, İsrail üzerindeki etkisi nedeniyle bölgedeki denklemin en güçlü aktörü konumunda. Eğer Beyaz Saray isterse, İsrail’in askeri hamlelerini sınırlayabilecek önemli araçlara sahip. Ancak bugüne kadar görüldüğü üzere ABD yönetimleri çoğu zaman bu nüfuzu tam anlamıyla kullanmaktan kaçındı. Bu nedenle ateşkeslerin kalıcılığı konusunda en büyük sorumluluğun da Washington’da olduğu yönündeki değerlendirmeler giderek güç kazanıyor.

    Bütün bu nedenler bir araya geldiğinde ortaya çarpıcı bir gerçek çıkıyor: İran ile ABD arasındaki sorun yalnızca bir ateşkes meselesi değil. Taraflar arasında güven eksikliği, bölgesel nüfuz mücadelesi, İsrail’in güvenlik kaygıları ve karşılıklı güç gösterileri devam ettiği sürece, ilan edilen her ateşkes yeni bir çatışmanın yalnızca kısa bir molası olmaktan öteye geçemeyecek gibi görünüyor.

    Bugün bölgede eksik olan şey ateşkes değil; tarafların birbirlerinin kırmızı çizgilerini kabul edeceği kapsamlı ve sürdürülebilir bir siyasi uzlaşma. Bu sağlanmadığı sürece Ortadoğu’da barış umutları, her yeni saldırıyla birlikte biraz daha uzaklaşmaya devam edecek.

  • ABD, İran’a saldırılar düzenlediğini duyurdu

    ABD, İran’a saldırılar düzenlediğini duyurdu

    ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Hürmüz Boğazı yakınlarındaki Keşm Adası ve Goruk bölgesinde radar ve insansız hava araçları (İHA) komuta kontrol merkezlerini hedef aldıklarını duyurdu.

    CENTCOM’un ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından konuya ilişkin açıklama yapıldı. Açıklamada, İran’ın Keşm Adası ve Goruk bölgesinde yer alan radar ve İHA komuta kontrol merkezlerine hafta sonu saldırılar düzenlendiği belirtildi. ABD’ye ait bir MQ-1 tipi İHA’nın “uluslararası suların üzerinde uçuş yaptığı sırada” İran tarafından düşürülmesi nedeniyle bu saldırıların gerçekleştiğine işaret edilen açıklamada, şu ifadelere yer verildi: “ABD savaş uçakları da hızla karşılık vererek, İran hava savunmasını, bir yer kontrol istasyonunu ve bölgesel sulardan geçen gemiler için açık tehdit oluşturan 2 İHA’yı etkisiz hale getirdi.” Açıklamada, İran’a saldırılarda ABD güçlerinden can kaybı yaşanmadığı kaydedildi.

    İRAN DEVRİM MUHAFIZLARI ORDUSU: ABD GÜÇLERİ, SİRİK ADASI’NDA BİR İLETİŞİM KULESİNİ HEDEF ALDI

    İran’ın yarı resmi Fars Haber Ajansı’nın DMO’nun açıklamasına dayandırdığı haberine göre, ABD, Sirik Adası’nda bulunan bir iletişim kulesini hedef aldı. DMO’nun açıklamasında söz konusu saldırıya karşılık olarak, saldırının başlangıç noktası olan hava üssünün hedef alındığı ve bazı hedeflerin imha edildiği belirtildi. Açıklamada, saldırıların devam etmesi halinde daha geniş çaplı cevap verileceği ve bunun sorumlusunun ABD olacağı uyarısında bulunuldu. >>>AA

  • Diplomatik kriz tırmanıyor: İran müzakere masasını reddetti

    Diplomatik kriz tırmanıyor: İran müzakere masasını reddetti

    ABD ve İsrail ile İran arasındaki gerilim, karşılıklı hamlelerle kritik bir eşiğe ulaştı. Pakistanlı kaynakların “İran bugün müzakerelere katılacak” yönündeki iddiası, Tahran yönetimi tarafından kesin bir dille yalanlandı. İran Dışişleri Bakanlığı, şu aşamada ABD ile yeni bir görüşme planlanmadığını duyurarak kapıları kapattı.

    Hürmüz Boğazı ve kargo gemisi krizi

    Bölgedeki tansiyon, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını duyurmasıyla zirveye çıktı. Bu gelişmenin hemen ardından ABD Başkanı Donald Trump’tan dünyayı sarsan bir açıklama geldi. Trump, Amerikan ordusunun İran bayraklı bir kargo gemisini vurduğunu duyururken, CENTCOM ise gemiye yönelik operasyonun görüntülerini dünya kamuoyuyla paylaştı.

    İran’dan ABD’ye sert suçlamalar

    Müzakere iddialarına “jet” hızıyla yanıt veren İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, ABD’nin diplomatik süreçte ciddi olmadığını savundu. Bekayi, Washington’un saldırgan eylemlerde bulunduğunu ve ateşkes hükümlerini açıkça ihlal ettiğini belirterek, mevcut şartlar altında ikinci tur görüşmelerin yapılmayacağını vurguladı.

    Müzakerelerin ilk turu sonuçsuz kalmıştı

    Şubat ayı sonunda başlayan ve bölgeye yayılan çatışmalar, 8 Nisan’daki geçici ateşkesle durulmuştu. Pakistan’ın arabuluculuğunda 11 Nisan’da İslamabad’da gerçekleştirilen ilk tur görüşmelerden somut bir sonuç çıkmamıştı. Son yaşanan gemi saldırısı ve boğazın kapatılmasıyla birlikte, diplomatik kanalların tamamen tıkanma noktasına geldiği değerlendiriliyor.

    İran, ABD, Hürmüz Boğazı, müzakere, Donald Trump, Pakistan, diplomasi, kriz

  • İran medyası: Hamaney’in eşi de hayatını kaybetti

    Tesnim Haber Ajansı Duyurdu

    İran Devrim Muhafızları Ordusu’na yakınlığıyla bilinen Tesnim Haber Ajansı, İran devlet televizyonunda yayımlanan bir programdan görüntü paylaşarak Hamaney’in eşinin de hayatını kaybettiğini duyurdu. Ajansın aktardığı bilgilere göre, Mansure Hoceste Bakırzade ABD-İsrail saldırısında aldığı yaralar nedeniyle yaşamını yitirdi.

    28 Şubat Saldırılarında Aileden Birçok İsim Hayatını Kaybetti

    ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a yönelik düzenlediği saldırılarda ülke lideri Ali Hamaney’in yanı sıra kızı, torunu, damadı ve gelinlerinden birinin de yaşamını yitirdiği belirtilmişti. Son olarak Hamaney’in eşi Mansure Hoceste Bakırzade’nin de hayatını kaybettiğinin açıklanmasıyla, saldırılarda yaşamını yitiren aile fertlerinin sayısı artmış oldu.

    İran basınında yer alan haberler, saldırıların ülke yönetiminde ve kamuoyunda derin yankı uyandırdığını ortaya koydu.

    The post İran medyası: Hamaney’in eşi de hayatını kaybetti first appeared on Kanal 3 Tv.

  • ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dan Caine: İran’la savaşta hedeflere ulaşmak zaman alacak

    Pentagon’dan İlk Kapsamlı Açıklama

    Cumartesi günü başlayan çatışmaların ardından Trump yönetiminin üst düzey yetkilileri, devam eden muharebe operasyonlarına ilişkin ilk kapsamlı bilgilendirmeyi kamuoyuyla paylaştı. Yetkililer, İsrail ile yürütülen tarihi ortak bombalama harekâtı için net bir zaman çizelgesi vermekten kaçındı.

    Caine, operasyonun kısa sürede tamamlanmayacağını belirterek, CENTCOM ve Müşterek Kuvvetlere verilen askeri hedeflere ulaşmanın zaman alacağını ve bazı aşamaların meşakkatli olacağını söyledi. ABD’li dört askerin hayatını kaybettiğini açıklayan Caine, ek kayıpların yaşanabileceğini ancak kayıpları en aza indirmek için çalıştıklarını ifade etti.

    Trump’tan Süre Mesajı

    ABD Başkanı Donald Trump, Pazar günü verdiği röportajlarda savaşın yaklaşık dört hafta sürebileceğini söyledi. Hegseth ise operasyon için kesin bir zaman çerçevesi açıklamayacağını belirterek sürenin uzayabileceğini ya da kısalabileceğini dile getirdi.

    Hegseth, operasyonun Irak ve Afganistan’daki geçmiş müdahaleler gibi sonsuz bir savaşa dönüşmeyeceğini savundu. Operasyonun amacının İran’da rejim değişikliği olmadığını öne süren Hegseth, İsrail’in İran’ın dini lideri Ali Hamaney’e yönelik saldırılarının ardından rejimin değişmesi ihtimalinden memnuniyet duyduğunu ifade etti.

    Operasyonun Hedefleri

    Hegseth’e göre temel hedef, İran’ın balistik füze kapasitesini ortadan kaldırmak, donanmasını zayıflatmak ve diğer güvenlik altyapılarını yok ederek ülkenin sınırları dışına güç yansıtma kabiliyetini engellemek. Ayrıca İran’ın nükleer silah elde etmesinin önlenmesi de operasyonun ana amaçları arasında yer alıyor.

    Savaşın Başlangıcı ve İlk Dalgası

    Caine, savaşın nasıl başladığına dair ayrıntıları da paylaştı. Trump’ın cuma günü saat 15.38’de operasyon için nihai onayı verdiğini aktaran Caine, emrin ardından bölgedeki ABD kuvvetlerinin savunma ve saldırı hazırlıklarını tamamladığını söyledi. Operasyonun son derece gizli yürütüldüğü ve sürpriz unsurunun korunduğu belirtildi.

    Kinetik saldırılardan önce ABD Siber Komutanlığı ve Uzay Kuvvetleri’nin İran’ın iletişim ve savunma kabiliyetlerini zayıflatmaya yönelik siber operasyonlar gerçekleştirdiği ifade edildi. Çatışmalar ABD Doğu Saati ile 01.15’te başladı. Tetikleyici olayın, ABD istihbarat topluluğu tarafından desteklenen bir İsrail Savunma Kuvvetleri saldırısı olduğu belirtildi.

    ABD, kısa süre sonra İran’ın güneyindeki hedeflere yönelik saldırılar başlattı. İlk dalgada 100’den fazla savaş uçağı ve donanma gemilerinden fırlatılan Tomahawk füzeleri kullanıldı. Kara konuşlu platformlardan da füze atışları yapıldı. İlk 24 saatte 1.000’den fazla hedefin vurulduğu açıklandı.

    Mevcut Durum ve Son Gelişmeler

    Operasyonun başlamasının üzerinden 57 saat geçtikten sonra ABD ordusunun odağının İran’ın komuta ve kontrol altyapısı, deniz kuvvetleri, balistik füze üsleri ve istihbarat varlıkları olduğu belirtildi. Caine, saldırıların yerel hava üstünlüğü sağladığını ve bunun operasyonların devamını kolaylaştıracağını söyledi.

    Bölgeye ek savaş uçaklarının sevk edileceği açıklandı. Kuveyt’te düşürülen üç ABD Hava Kuvvetleri F-15 uçağına ilişkin soruşturmanın sürdüğü, uçakların düşman ateşiyle vurulmadığı belirtildi. Hayatını kaybeden dört ABD askerinin ise İran füzesiyle ağır hasar gören bir taktik operasyon merkezinde görev yaptığı bildirildi.

    Hegseth, şu an İran’da ABD askeri bulunmadığını söyledi ancak gelecekte atılabilecek adımlar konusunda ayrıntı vermekten kaçındı.

    The post ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dan Caine: İran’la savaşta hedeflere ulaşmak zaman alacak first appeared on Kanal 3 Tv.

  • Washington Post: İran savaşı uzarsa ABD’nin mühimmat stokları tükenebilir

    İran saldırılarında ABD kayıpları

    Cumartesi sabahı İran’a yönelik saldırılara başlayan ABD, resmi açıklamalara göre Tahran’ın karşı saldırılarında 3 askerini kaybetti. Saldırılarda 5 ABD askeri de ciddi şekilde yaralandı.

    The Washington Post’ta yer alan habere göre verilen ilk kayıplar, Pentagon’un hava savunma kapasitesine ilişkin endişeleri artırdı.

    CENTCOM: 1000’den fazla hedef imha edildi

    ABD Merkez Komutanlığı United States Central Command, pazar günü yaptığı açıklamada ABD güçlerinin şu ana kadar 1000’den fazla hedefi imha ettiğini bildirdi. Bu hedefler arasında donanmaya ait gemiler ve denizaltılar, füze sahaları, iletişim bağlantıları ile İran Devrim Muhafızları’nın komuta ve kontrol merkezleri yer aldı.

    Henüz operasyonların ikinci günü dolmadan ulaşılan bu sayı, bir ABD’li yetkilinin ifadesine göre İran’ın füze ve insansız hava aracı fırlatma kapasitesini mümkün olan en hızlı şekilde devre dışı bırakmaya yönelik son derece agresif bir çabayı yansıtıyor.

    Misillemelerin kapsamı endişe yaratıyor

    ABD’li bir başka yetkili, operasyon merkezindeki askeri yetkililerin İran tarafından fırlatılan onlarca füzeyi gece boyunca takip ettiğini söyledi. “İran tam kapsamlı bir misilleme içinde” diyen yetkili, rejimin üst düzey liderliğinin ortadan kaldırılmasına rağmen misilleme saldırılarının yoğunluğunun endişe verici olduğunu ifade etti.

    ABD yönetimi içinden aktarılan bilgilere göre Washington, Tahran’ın elindeki silahların komuta ve kontrolü konusunda kaygı duyuyor. Washington Post, Pentagon içinde ve Trump yönetiminin bazı üyeleri arasında çatışmanın kontrolden çıkabileceğine dair endişelerin arttığını yazdı. Gazeteye konuşan bir Pentagon yetkilisi, “Buradaki atmosfer gergin ve paranoyak” dedi.

    Hava savunma füzelerinde stok baskısı

    Yönetim içindeki en büyük kaygılardan biri çatışmaların uzaması ihtimali. Uzayan bir savaşın ABD’nin hava savunma stokları üzerinde ciddi baskı oluşturabileceği belirtiliyor.

    Yönetimden bir kaynak, “Bunun birkaç günden uzun sürmesi ihtimali konusunda endişe var. İnsanların bunun stoklar üzerinde ne yaptığı gerçeğini henüz tam olarak idrak ettiğini sanmıyorum” ifadelerini kullandı. Aynı kaynak, gelen bir füzeyi durdurmak için çoğu zaman iki ya da üç hava savunma önleyicisinin kullanılması gerektiğine dikkat çekti.

    Temsilciler Meclisi Silahlı Hizmetler Komitesi’nin en kıdemli Demokrat üyesi olan Washington temsilcisi Adam Smith de operasyonun zaten zorlanan mühimmat stoklarını daha da tüketeceğini söyledi. “Bu noktada iş başladı. İran, füze savunma sistemlerimiz bitti o yüzden kısa bir ara veriyoruz deme şansımız yok” diyen Smith, ABD kaynaklarını son derece gerilmiş olarak nitelendirdi.

    Geçen hafta ABD Başkanı Donald Trump’ın kıdemli askeri danışmanı ve Genelkurmay Başkanları Komitesi Başkanı Orgeneral Dan Caine, İran’a yönelik herhangi bir operasyonun mühimmat eksiklikleri ve diğer ABD müttefiklerinden geniş çaplı askeri destek olmaması nedeniyle ciddi riskler taşıyacağı konusunda Beyaz Saray’ı uyarmıştı. Ayrıca bu durumun tehlike altındaki ABD personeli için de önemli risk oluşturduğu belirtilmişti.

    The post Washington Post: İran savaşı uzarsa ABD’nin mühimmat stokları tükenebilir first appeared on Kanal 3 Tv.

  • WSJ: ABD ve İsrail İran’a yönelik saldırılarda 2 bin hedefi vurdu

    Saldırıların kapsamı açıklandı

    The Wall Street Journal gazetesinin bilgi sahibi iki kişiye dayandırdığı haberine göre saldırılar; üst düzey askeri ve siyasi yetkililer, hava savunma sistemleri, balistik füzeler ve fırlatma rampalarının yanı sıra istihbarat hedefleri ve komuta merkezlerini kapsadı.

    ABD ile İsrail’in, İran’a yönelik saldırılarının başlangıcından bu yana bu ülkedeki toplam 2 bin hedefi vurduğu aktarıldı.

    Ortak hedef listesi için binlerce saatlik çalışma

    İsrailli bir askeri yetkili de ABD ve İsrail ordularının son birkaç ayda kapsamlı bir hedef listesi oluşturmak amacıyla binlerce saat birlikte çalıştıklarını belirtti.

    Haberde, iki ülkenin koordineli şekilde hareket ederek İran’daki askeri ve stratejik unsurları hedef aldığı vurgulandı.

    The post WSJ: ABD ve İsrail İran’a yönelik saldırılarda 2 bin hedefi vurdu first appeared on Kanal 3 Tv.

  • İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Laricani: ABD ile müzakere yapmayacağız

    WSJ’nin iddiasına sosyal medyadan yanıt

    Laricani, ABD ile müzakere için Tahran’ın yeni girişimlerde bulunduğuna dair haberler üzerine sosyal medya platformundaki hesabından açıklama yaptı. The Wall Street Journal gazetesinin, Laricani’nin Washington ile müzakereleri yeniden başlatma girişiminde bulunduğunu ve bu talebin Umman Sultanlığı aracılığıyla iletildiğini öne süren haberini alıntılayan Laricani, “ABD’yle müzakere yapmayacağız” ifadelerini kullandı.

    Trump’a sert eleştiri

    Laricani, bir başka paylaşımında ise ABD Başkanı Donald Trump’ın İran hakkındaki açıklamalarına tepki gösterdi. Trump’ın bölgeyi boş hayallerle kaosa sürüklediğini savunan Laricani, “Şimdi Amerikan askerlerinin daha fazla kaybından endişe ediyor. Kendi yanılsamalarıyla, yarattığı ‘Önce Amerika’ sloganını ‘Önce İsrail’e’ dönüştürdü ve Amerikan askerlerini İsrail’in güç hırsı uğruna feda etti” ifadelerine yer verdi.

    Laricani ayrıca Trump’ı, yeni yalanlarla Amerikan askerlerine ve ailelerine bedel ödetmekle suçladı.

    The post İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Laricani: ABD ile müzakere yapmayacağız first appeared on Kanal 3 Tv.

  • Yeraltındaki Savaş: Bunker Buster Çağı

     

    Amerika, tarihinin en büyük askeri yığınaklarından birini İran çevresine yaptı. Uçak gemisi filoları bölgeye intikal etti, bombardıman uçakları göreve hazır. Ve sonuçta o beklenen operasyon da tüm dehşetiyle başladı.

    Bu kez hedef, sadece askeri üsler ya da hava savunma sistemleri değil. En kritik hedefler yerin altında.

    Çünkü İran, belki de modern dünyanın en geniş yeraltı askeri ağlarından birine sahip. Dağların altına oyulmuş yüzlerce kilometrelik tüneller, betonla güçlendirilmiş tesisler, derinlere gizlenmiş füze depoları ve nükleer altyapı…

    İran askeri doktrini, caydırıcılığı yerin altına taşımış durumda.

    Böylesi bir hedef setine karşı Washington’un tercih edeceği silahın adı da belli: Bunker Buster, yani sığınak deliciler.

    Sığınak Delici Nedir?

    Sığınak deliciler temelde zırh delici mühimmat mantığıyla çalışıyor ama ölçekleri bambaşka.

    Bu bombalar genellikle yüksek irtifadan bırakılıyor. İçlerinde roket motoru yok; hızlarını yerçekimi ve aerodinamik tasarımları sayesinde kazanıyorlar. Kısa sürede ses hızına yaklaşıp hedefe adeta dev bir mermi gibi saplanıyorlar.

    Ön kısımlarında sertleştirilmiş çelik bir başlık bulunuyor. Amaç, betonu ya da toprağı delip mümkün olduğunca derine nüfuz etmek. Asıl yıkım ise gecikmeli tapa sayesinde, bombanın hedefin içinde patlamasıyla gerçekleşiyor.

    Bazı modeller tandem başlıklı. İlk patlama hedefi zayıflatıyor, ikinci başlık ise daha derine ilerleyip ana yıkımı gerçekleştiriyor. Şok dalgası, kapalı bir hacimde katlanarak artıyor ve içerideki yapıyı tamamen çökertiyor.

    Bu konseptin kökleri II. Dünya Savaşı’na kadar uzansa da gerçek şöhretini 1991’deki Körfez Savaşı’nda kazandı.

    Körfez Savaşı ve GBU-28 Dönüm Noktası

    Körfez Savaşı başladığında ABD’nin elindeki mevcut mühimmatlar Saddam Hüseyin’in yeraltı tesislerine karşı yeterince etkili değildi. Pentagon haftalar içinde radikal bir çözüm geliştirdi: GBU-28

    Lazer güdümlü bu yeni mühimmat, Irak’ın derin korunaklı tesislerine ciddi hasar verdi. Bu başarı, sığınak delicilerin modern savaşın vazgeçilmez araçlarından biri haline gelmesini sağladı.

    Ardından teknoloji evrildi ve zirve 2011’de geldi.

    GBU-57: “Dağları Delen” Bomba

    GBU-57 Massive Ordnance Penetrator

    6,2 metre uzunluk.
    13,4 ton ağırlık.
    Yaklaşık 2,5 ton patlayıcı…

    Sadece B-2 Spirit uçakları tarafından operasyonel olarak kullanılabilen bu dev mühimmat, 60 metreyi aşan toprak derinliğine nüfuz edebiliyor. Güçlendirilmiş betonda ise performans daha sınırlı; popüler efsanelerin aksine 60 metre beton delme kapasitesi bulunuyor.

    GBU-57’nin varlık nedeni açık: İran gibi derin yeraltı tesislerine sahip ülkelere karşı stratejik caydırıcılık sağlamak.

    Ancak bu silah kusursuz değil.

    Bu bombaları kullanabilmek için öncelikle hedef bölgeye yaklaşmak gerekiyor. Yani ya düşman hava savunmasını tamamen bastırmış olmanız gerekir ya da radar izi düşük platformlara sahip olmalısınız. İşte bu noktada B-2 ve F-35 gibi radar yansıması sıfıra yakın uçaklar devreye giriyor.

    Modern savaş artık sadece “vurmak” değil, “yaklaşabilmek” meselesi.

    İran Neden Zor Bir Hedef?

    İran askeri stratejisi, savunmayı dağıtmak ve derinleştirmek üzerine kurulu.

    • Dağ altı tüneller
    • Yeraltı füze şehirleri
    • Betonla güçlendirilmiş nükleer tesisler
    • Mobil balistik sistemler

    Bu nedenle olası bir Amerikan operasyonunda sığınak delicilerin yoğun kullanımı sürpriz olmayacak.

    Ancak unutulmaması gereken bir gerçek var: Sığınak deliciler taktik bir çözüm sunar, stratejik sonucu garanti etmez. Yeraltı tesisleri yok edilebilir; fakat siyasi sonuçlar çok daha karmaşık olur.

    Türkiye Bu Denklemin Neresinde?

    Türkiye uzun yıllar Amerikan yapımı mühimmat kullandı. Ancak bugün tablo değişti.

    TÜBİTAK SAGE tarafından geliştirilen mühimmat ailesiyle Türkiye, sığınak delici ve nüfuz edici bombalarını milli imkânlarla üretebiliyor.

    • SERT-82 – yüzey hedefleri için
    • SARB-83 – yeraltı hedeflerine karşı
    • NEB-84 – tandem başlıklı nüfuz edici bomba

    Bu tablo, savunma sanayii açısından stratejik bağımsızlığın önemli bir göstergesi.

    Bugün savaş alanında derine inebilen ülkeler, stratejik anlamda da derinlik kazanıyor.

    Yeraltını hedef alan her bomba, aslında sadece betonu değil, bölgesel dengeleri de delmeye çalışıyor.

    Sorulması gereken soru şu:
    Bir yeraltı tesisini yok etmek, bir ülkenin iradesini de yok eder mi?

    Tarih bu soruya net olarak “evet” yanıtını vermiyor.

    The post Yeraltındaki Savaş: Bunker Buster Çağı first appeared on Kanal 3 Tv.

  • SIRADAKİ HEDEF TÜRKİYE Mİ?

    Ortadoğu bir kez daha ateş çemberi.

    Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik kapsamlı saldırısı, yalnızca askeri bir operasyon değil; bölgesel dengeleri kökünden sarsan bir kırılma anı olarak tarihe geçti.

    Operasyonun ilk dalgasında İran’ın en üst düzey askeri ve siyasi isimleri hedef alındı.

    Bu isimler arasında Ayetullah Ali Hamaney gibi, İran’ın 36 yıllık ‘Ruhani Lideri’ de vardı.

    Hamaney, açık ara İran’ın en güçlü ve en sıkı korunan ismiydi.

    Ancak bu noktada akıllara Dede Korkut’un meşhur, “Hain içeriden olunca kapı kilit tutmaz oğul!” deyişi geliyor.

    O gün o saatte, o noktada, o kadar önemli ismin bir araya geleceğini acaba ABD ya da İsrail istihbarat servisine kim bildirdi?

    Tabii ki İran Rejimi, kendi içerisinde de bu sorunun yanıtını arıyordur ve bir biçimde o hain ortaya çıkartılacaktır ama bizim yazımızın konusu tabii ki bu ihanet değil…

    ABD-İsrail ortak saldırısında Tahran başta olmak üzere birçok şehirde askeri tesisler, füze üsleri ve stratejik noktalar vuruldu.

    Bu, sıradan bir “misilleme” değil, doğrudan rejimin kalbine yönelmiş, rejimi bir daha ayağa kalkmamak üzere çökertmeyi hedefleyen bir darbe girişimiydi.

    İran gecikmedi.

    “Ben yanarsam çevremi de yakarım” mantığından hareketle, belli ki çok önceden planlanmış savunma doktrinini devreye soktu.

    İran füzeleri Körfez Bölgesi’ndeki Amerikan üslerini hedef aldı.

    Körfez ülkeleri alarma geçti, hava sahaları kapandı, petrol fiyatları fırladı.

    Savaş artık iki ülke arasında değil; çok taraflı, zincirleme bir krize dönüştü.

    Peki bu yangın nereye kadar yayılacak?

    ABD ve küçük ortağı İsrail’in hedefi yalnızca İran’ı zayıflatmak değil muhtemelen.

    İran’ın askeri kapasitesinin budanması, vekil güçlerinin dağıtılması ve bölgesel nüfuzunun geriletilmesi hedefleniyor olabilir.

    Ancak tarih bize şunu öğretiyor; İran gibi devletler kolay çökmez.

    Savaş uzadıkça, cephe genişler.

    Lübnan’dan Yemen’e, Suriye’den Irak’a kadar birçok fay hattı aynı anda kırılabilir.

    Ve tam bu noktada kritik soru geliyor akıllara; Acaba Sıradaki hedef Türkiye mi?

     

    TÜRKİYE DENKLEMİN NERESİNDE?

    Bu soru bugün sosyal medyada, diplomatik kulislerde ve güvenlik çevrelerinde fısıltıyla bile değil, gayet net ve açık biçimde konuşuluyor.

    Amerikan Ordusundan emekli olan, bir süre Pentagon’da danışmanlık da yapan Albay Douglas McGregor’a göre İran’dan sonra sıradaki hedef kesinlikle Türkiye olacak.

    Ancak Türkiye, ne İran ne de Körfez ülkelerinden biri.

    Türkiye, ABD’den sonra NATO’daki en güçlü ülke.

    Aynı zamanda sahada fiili gücü olan, kendi savunma doktrinini inşa etmiş, son yıllarda askeri kapasitesini ciddi biçimde artırmış bir ülke Türkiye.

    Türk Silahlı Kuvvetleri sadece bölgesel değil, küresel ölçekte operasyonel tecrübeye sahip.

    Suriye’de, Irak’ta, Libya’da ve Karabağ denkleminde ortaya konan askeri refleks, Türkiye’nin masa başında değil sahada da oyun kurucu olduğunu herkese gösterdi.

    Savunma sanayii tarafında ise tablo çok daha pozitif.

    İHA/SİHA teknolojisi, hava savunma sistemleri, milli gemi projeleri, füze sistemleri…

    Türkiye artık dışa bağımlı, kırılgan bir ülke değil.

    Harbe hazırlık seviyesi ve caydırıcılık kapasitesi üst düzeyde olan, belki de dünya üzerinde savaşa en hazır birkaç ülkeden biri.

    Açık konuşalım; ABD ya da İsrail’in Türkiye’ye yönelik doğrudan bir askeri harekâta girişmesi, rasyonel bir stratejik tercih değil, siyasi ve askeri anlamda intihar olur.

    Hiç şüphesiz Türkiye böyle bir durumda, yalnızca askeri bir karşılık vermekle kalmaz, bölgesel dengeleri altüst edecek çok sayıda argümanı aynı anda sahaya sürer.

    Böyle bir senaryo, NATO’yu da doğrudan krizin içine çeker ve küresel çapta kontrolsüz bir savaşa kapı aralar.

    Bu nedenle Türkiye’yi İran’la, Irak’la ya da herhangi bir Körfez ülkesiyle aynı kategoriye koymak büyük bir analiz hatasıdır.

     

    ABD’NİN AÇMAZLARI

    Diğer yandan olaya ABD penceresinden bakarsak ortaya şöyle bir tablo çıkıyor; Çin ve Rusya ile doğrudan mücadele eden, Grönland gerilimi nedeniyle tüm Avrupa’yı karşısına alan, Venezuela’da uyguladığı strateji nedeniyle Güney Amerika ülkelerinin nefretini kazanan bir küresel güç…

    Küresel anlamda adeta tüm dünyayı karşısına alan bir devletin bir de tutup, bölgenin en güçlü ülkesi ile sıcak çatışmaya girmesi beklenebilir mi?

    Cevap kesinlikle “Hayır!”

    Türkiye için esas mesele, bu yangının dışında kalabilmek ama gerektiğinde caydırıcılığını net biçimde gösterebilmektir.

    Ankara’nın diplomatik refleksi ile askeri hazırlık seviyesi birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin “hedef ülke” değil; denklemi etkileyen, gerektiğinde denge kuran bir aktör olduğu görülür.

    Ortadoğu yeniden şekillenirken herkesin aklında aynı soru var: Bu savaş nerede duracak?

    Ama bizim için daha önemli soru şu: Türkiye bu fırtınanın neresinde duracak?

    Cevap ise oldukça net: Ne ABD-İsrail ekseni ne de İran bizim dostumuz, bu nedenle bizim duracağımız yer Türk Milletinin ali menfaatlerinin durmamızı gerektirdiği yerdir…

    The post SIRADAKİ HEDEF TÜRKİYE Mİ? first appeared on Kanal 3 Tv.

  • Ortadoğu’da sıcak saatler: Hürmüz Boğazı’nda kritik hamle!

    Ortadoğu’da sıcak saatler: Hürmüz Boğazı’nda kritik hamle!

    Hürmüz Boğazı, dünya enerji güvenliği için hayati bir öneme sahip. Günde yaklaşık 20 milyon varil petrolün geçtiği bu dar su yolu, küresel petrol arzının yaklaşık %20’sini karşılıyor. Uzmanlar, olası bir çatışma durumunda İran’ın boğazı kapatma tehdidinin dünya çapında ciddi bir petrol kıtlığına ve fiyatlarda devasa artışlara yol açabileceği konusunda uyarıyor.

    Bölgesel güç gösterisi

    İran’ın askeri yeteneklerini sergileyeceği bu tatbikatın, bölgedeki jeopolitik gerilimlerin arttığı bir döneme denk gelmesi dikkat çekiyor. Tatbikat kapsamında füze sistemleri, insansız hava araçları ve deniz kuvvetlerinin koordinasyonunun test edilmesi bekleniyor. Uluslararası gözlemciler, İran’ın bu adımla stratejik geçiş yolları üzerindeki kontrol gücünü dünyaya hatırlatmayı amaçladığını belirtiyor.

    Enerji piyasalarında endişe hakim

    Tatbikat haberiyle birlikte küresel enerji piyasalarında tedirginlik başladı. Petrol ihraç eden ülkeler ve ithalatçı devler, Hürmüz Boğazı’ndaki geçiş güvenliğini yakından takip ediyor. Herhangi bir tıkanıklık veya müdahalenin küresel ekonomide zincirleme bir krize neden olabileceği ifade ediliyor.

  • ABD İran’a karşı Orta Doğu’daki askeri varlığını artırıyor

    ABD İran’a karşı Orta Doğu’daki askeri varlığını artırıyor

    Pentagon, uçak gemisi taarruz grubu, gelişmiş savaş uçağı filoları ve füze savunma bataryalarını hızla bölgeye konuşlandırıyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın, daha önce Amerikan kuvvetlerinin “hazır” olduğunu ilan etmesine rağmen, İran’ın idamları durdurduğunu gerekçe göstererek olası saldırının geçici olarak askıya alındığını açıklaması sonrasında gelen bu hamle, Washington’ın bölgedeki askeri tehdidi yeniden tesis etmeye yönelik çabasını ortaya koyuyor.

    STRATEJİK AÇIĞIN KAPATILMASI

    Ani ateş gücü takviyesi, ABD’li askeri yetkililerinin ocak ayının başında bu bölgenin büyük bir çatışmaya “hazır olmadığını” değerlendirdikleri yönündeki haberlerin ardından geldi. ABD basınına göre Trump, İran’daki protestoculara yönelik baskılara karşı bir dizi yanıt seçeneğini değerlendirdi ancak bu süreçte lojistik engellerle karşılaştı. Amerikan askeri varlığının önemli bir kısmı 2025’in sonlarında Karayipler ve Asya’ya kaydırıldı. Bu durum, Orta Doğu’nun sürdürülebilir savaş operasyonları için yetersiz kalmasını beraberinde getirdi. New York Times gazetesine konuşan üst düzey bir askeri yetkili, bölgedeki komutanların ABD mevzilerini sağlamlaştırmak ve olası İran misillemesine karşı savunmayı güçlendirmek için ek süre talep ettiklerini ifade etti. Ayrıca, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Trump’ı, İsrail’in İran misillemesine hazırlıklı olmadığı konusunda uyardığı belirtildi. Bu tereddüt, ABD’nin Haziran 2025’te İran’daki Fordow, Natanz ve İsfahan nükleer tesislerine hava saldırısı düzenlediği Gece Yarısı Çekici Operasyonu’nun gerçekleştirilmesiyle çelişti. Washington, ocak ayının başında yaşanan lojistik yetersizliklerin tekrarlanmasını önlemek amacıyla hızlı bir kuvvet oluşturma faaliyeti emri verdi.

    DENİZ GÜCÜ PROJEKSİYONU

    Söz konusu takviyenin merkezinde, ABD’ye ait “USS Abraham Lincoln (CVN 72)” uçak gemisinin ABD Merkez Komutanlığının (CENTCOM) sorumluluk alanına girmesiyle Orta Doğu’ya konuşlandırılması yer alıyor. Gemide, karanın iç kesimlerine kadar güç yansıtma kapasitesine sahip gelişmiş bir hava gücü olan “Carrier Air Wing (CVW) 9” bulunuyor. Bu hava kanadı, “VMFA-314” filosuna ait “F-35C Lightning II” savaş uçaklarını, “F/A-18E/F Super Hornet”lerden oluşan çok sayıda filo ve düşman hava savunmasını bastırmak için tasarlanmış “EA-18G Growler” elektronik taarruz uçaklarını içeriyor. Uçak gemisine, “Destroyer Squadron (DESRON) 21’e” ait “USS Frank E. Petersen Jr. (DDG-121)”, “USS Michael Murphy (DDG-112)” ve “USS Spruance (DDG-111)” güdümlü füze destroyer eşlik ediyor. Bu gemiler, bölgede halihazırda konuşlandırılmış olan güçlü deniz devriyesine katılıyor. ABD’nin bölgede çok sayıda “Arleigh Burke” sınıfı destroyer bulundurduğu, “USS McFaul (DDG-74)” ve “USS Mitscher (DDG-57)” gemilerinin CENTCOM sorumluluk alanında, “USS Roosevelt (DDG-80)” gemisinin ise Akdeniz’de bulunduğunun doğrulandığı bildiriliyor. Su üstü gemilerinin, Aegis Savaş Sistemi ile donatıldığı ve “BGM-109 Tomahawk” seyir füzeleri de dahil çeşitli füzeleri ateşleyebilen “MK 41” Dikey Fırlatma Sistemlerine sahip olduğu belirtiliyor. Bu yapılandırma, ABD güçlerine uluslararası sularda nispeten güvenli bir konumdan İran’ın iç kesimlerine yönelik hassas saldırılar düzenleme yeteneği sağlıyor. Ayrıca, gemi grubu, Pentagon yetkililerinin bölgede en az bir tanesinin faaliyette olduğunu doğruladığı nükleer güçle çalışan saldırı denizaltılarını da içeriyor ve armadaya gizli bir seyir füzesi yeteneği katıyor.

    HAVA ÜSTÜNLÜĞÜ, DERİN TAARRUZ KABİLİYETİ

    Deniz kuvvetlerindeki yığınağa paralel şekilde ABD Hava Kuvvetleri de kara temelli saldırı potansiyelini önemli ölçüde artırdı. Hava gücünün önemli ölçüde yeniden konuşlandırılması kapsamında, 494’üncü Avcı Savaş Filosu, İngiltere’deki Lakenheath’ten, Ürdün’deki Muwaffaq al Salti Hava Üssü’ne yaklaşık bir düzine F-15E Strike Eagle savaş uçağı konuşlandırdı. F-15E, Washington’ın Tahran ile olası bir çatışmada öngördüğü türden görevler için kritik bir platform olma niteliği taşıyor. İki kişilik bu uçaklar, derin nüfuz görevleri için tasarlanmış olup, İran’ın altyapısını hedef almak için gerekli hassas güdümlü mühimmat ve sığınak delici bombaları taşıyabilme kapasitesine sahip. Havada yakıt ikmali sağlayan ve hem kara hem de uçak gemisi tabanlı jetlerin menzilini artıran “KC-135 Stratotanker”lerin de bölgede olduğu biliniyor. ABD, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki (BAE) Al Dhafra Hava Üssü’nde “MQ-9 Reaper” tipi insansız hava araçları (İHA) dahil keşif uçakları kullanmaya devam ediyor. Uçuş takip verilerine göre, istihbarat yeteneklerini daha da güçlendirmek için ABD Hava Kuvvetlerine ait bir “RC-135W Rivet Joint” uçağı kısa süre önce Katar’a indi. Elektronik emisyonları izlemek için kullanılan bu özel platform, muhtemelen İran’ın radar ve iletişim ağlarını takip ederek gelen saldırı güçleri için hedef paketleri oluşturuyor.

    SAVUNMA KALKANI, ASKER ARTIŞI

    Saldırı unsurları bölgeye ulaşırken ABD, İsrailli yetkililerin de gündeme getirdiği İran balistik füzelerine yönelik misilleme riskine karşı Amerikan askerlerini ve müttefiklerini korumak için savunma duruşunu güçlendirdi. CENTCOM ve bölgesel ortaklar, 12 Ocak’ta Katar’daki El-Udeyd Hava Üssü’nde yeni bir koordinasyon hücresi açtı. Yeni Orta Doğu Hava Savunma-Birleşik Savunma Operasyonları Birimi (MEAD-CDOC), harekat sahası genelinde entegre hava ve füze savunmasını güçlendirmeyi amaçlıyor. Bu esnada, Patriot ve Bölge Yüksek İrtifa Hava Savunma Sistemi (THAAD) İsrail ve BAE’ye konuşlandırılırken, Katar, Kuveyt ve Ürdün’deki üslerdeki Patriot sistemleriyle destekleniyor. USS Abraham Lincoln grubunun ve ek hava filolarının konuşlandırılmasıyla bölgeye yaklaşık 5 bin 700 ABD askeri daha eklendi ve bu artış, Orta Doğu’daki ABD asker sayısını yaklaşık 50 bine çıkardı.

    SİYASİ İSTİKRARSIZLIK

    Söz konusu askeri yığınak, İran’daki yoğun siyasi istikrarsızlık ve Washington’dan gelen karışık sinyallerin arka planında gerçekleşiyor. İran, ekonomik şikayetler nedeniyle ülke çapındaki kentlerde büyük çaplı protestolara sahne oldu. İran hükümetinin muhalefete yönelik baskısına yanıt olarak Trump, sosyal medya platformu üzerinden yaptığı paylaşımda İranlılara “protestoya devam etmeleri” çağrısında bulundu. Protestocuların öldürülmesi halinde ABD’nin “kurtarma” operasyonu düzenleyeceği uyarısında bulunan Trump, Amerikan güçlerinin “yardım etmeye hazır” olduğunu belirterek, askeri seçeneklere işaret etti. Ancak Trump, daha sonraki açıklamasında, Tahran’ın planlanan infazları askıya aldığını söyleyerek bu konudaki tavrını değiştirdi. 26 Ocak’ta Axios haber platformuna verdiği demeçte, İran’a ilişkin durumu “değişken” şeklinde nitelendirerek “büyük armadanın” gelişine atıfta bulunan Trump, “(İran) Anlaşma yapmak istiyorlar. Bunu biliyorum. Birçok kez aradılar. Konuşmak istiyorlar.” dedi. Diplomatik açılıma rağmen, sahadaki fiziksel gerçeklik değişti. USS Abraham Lincoln’ün konuşlandırılması ve bölgesel savunmanın güçlendirilmesi, ocak ayının başında ABD’nin harekete geçmesini geciktirdiği bildirilen hazırlık açığını kapattı ve Washington’a diplomatik duraklamanın sona ermesi halinde derhal harekete geçme kabiliyeti kazandırdı. >>>AA