Kategori: israil

  • İsrail’in Suriye hamlesi: Hedef üs mü, Türkiye mi?

    İsrail’in Suriye hamlesi: Hedef üs mü, Türkiye mi?

    Ebu Zuhur’a atılan bombalar, yalnızca Suriye’deki bir hava üssünün pistini ve depolarını vurmadı. Asıl hedef alınan şey, Türkiye’nin Suriye’nin yeniden şekillenmesindeki rolüne ilişkin giderek daha belirgin hale gelen stratejik denklem.

    İsrail’in 18 Ağustos’ta Suriye’deki Ebu Zuhur Hava Üssü’ne düzenlediği saldırının ardından ortaya çıkan tablo dikkat çekici. Şam, tesiste kalıcı bir Türk askeri varlığı kurma niyeti olmadığını söylüyor. Türkiye’nin Milli Savunma Bakanlığı ise saldırı öncesinde veya saldırı sırasında üste herhangi bir Türk askeri heyetinin bulunmadığını açıkça belirtiyor. Dahası, ABD bile saldırıyı “gereksiz bir tırmanma” olarak nitelendiriyor.

    Buna rağmen İsrail’in mesajı değişmiyor: Suriye’de Türkiye’nin güneye doğru genişleyen askeri etkisini istemiyor.

    Burada Ankara’nın görmesi gereken asıl mesele tam da budur.

    Çünkü tartışma artık Ebu Zuhur’da gerçekten bir Türk üssü olup olmadığı tartışmasının çok ötesine geçmiş durumda. İsrail açısından mesele, bugün üste kaç Türk askerinin bulunduğundan ziyade, yarın Suriye’deki askeri ve güvenlik mimarisinin nasıl şekilleneceğidir.

    Netanyahu’nun “güneye doğru ilerleyen bir Türk askeri konuşlanmasına müsamaha göstermeyeceğiz” açıklaması, İsrail’in Suriye’ye ilişkin güvenlik anlayışını açık ediyor. Tel Aviv, Suriye’nin kuzeyinden güneyine uzanabilecek Türk etkisini kendi güvenliği bakımından stratejik bir değişken olarak görüyor.

    Kısacası İsrail, Türkiye’nin Suriye’deki varlığının bugünkü fotoğrafına değil, gelecekte oluşturabileceği tabloya bakıyor.

    Ankara’nın da aynı şekilde bakması gerekiyor.

    Türkiye’nin Suriye politikasının merkezinde artık yalnızca terörle mücadele veya sınır güvenliği bulunmuyor. Suriye’nin devlet kapasitesinin yeniden inşası, “tek ordu” ilkesinin hayata geçirilmesi, yeni Suriye ordusunun oluşturulması ve ülkenin toprak bütünlüğünün korunması gibi başlıklar Türkiye’nin güvenlik çıkarlarıyla doğrudan bağlantılı.

    MSB’nin “Suriye ‘tek ordu’ ilkesi çerçevesinde kendi altyapı ve askerî kapasite inşası faaliyetlerine destek vermeye devam edeceğiz” açıklaması bu açıdan kritik.

    Bu cümle, Ankara’nın perspektifini anlatıyor.

    Türkiye, Suriye’de sonsuza kadar kalacak bir askeri işgal gücü olmayı değil; sınır güvenliğini sağlayan, terör yapılanmalarının yeniden güç kazanmasını önleyen ve Şam’ın merkezi devlet kapasitesini oluşturmasına yardımcı olan bir düzenin kurulmasını istiyor.

    İsrail ise Suriye’nin yeniden yapılanmasını başka bir güvenlik merceğinden okuyor.

    Tel Aviv’in temel kaygısı, Suriye’nin güçlü bir merkezi devlet haline gelmesinden ziyade, bu devletin hangi aktörlerle ve hangi güvenlik mimarisi içerisinde yeniden ayağa kalkacağıdır. Türkiye’nin bu denklemde güçlü bir aktör olması İsrail’in hesaplarını doğrudan etkiliyor.

    İşte gerilimin temelinde bu farklılık yatıyor.

    İsrail’in Ebu Zuhur saldırısı bu nedenle Ankara açısından küçümsenecek bir olay değildir. Ancak Türkiye’nin vereceği cevap da yalnızca sert açıklamalardan ibaret olmayacaktır.

    Türkiye’nin önünde üç önemli görev bulunuyor.

    Birincisi, Suriye’deki askeri varlığının niteliğini ve amacını uluslararası kamuoyuna çok daha net anlatmak.

    İkincisi, Şam yönetimiyle güvenlik ve savunma iş birliğini kurumsallaştırırken İsrail’le doğrudan çatışmayı tetikleyecek adımlardan kaçınmak.

    Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, Suriye’nin yeniden devletleşme sürecinde Türkiye’nin rolünü ABD, Avrupa ve bölge ülkelerine anlatabilecek güçlü bir diplomatik zemin oluşturmak.

    Çünkü önümüzdeki dönemde Suriye, Türkiye-İsrail rekabetinin yeni sahnesine dönüşebilir.

    Bu ihtimalin işaretleri şimdiden görülüyor.

    Suriye sahası çok aktörlü. ABD var, Rusya’nın etkisi sürüyor, İsrail düzenli olarak operasyonlar yapıyor, Türkiye’nin güvenlik öncelikleri bulunuyor ve Şam merkezi otoritesini yeniden tesis etmeye çalışıyor. Böyle bir denklemde küçük bir askeri hamle, çok daha büyük bir krizin başlangıcı olabilir.

    Bu nedenle Ankara’nın stratejisi “İsrail ne yaparsa ona cevap vermek” değil, Suriye’deki yeni düzenin kurallarını mümkün olduğunca önceden belirlemek olacaktır.

    Türkiye açısından en güçlü pozisyon, Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğünü savunan; Şam’ın kurumsal kapasitesinin güçlenmesini destekleyen; terör yapılanmalarına alan bırakmayan ve aynı zamanda İsrail’le doğrudan askeri çatışma riskini azaltan çok katmanlı bir politikadır.

    Ebu Zuhur saldırısının Türkiye açısından asıl mesajı budur:

    İsrail, Türkiye’nin Suriye’deki rolünü artık geçici bir güvenlik meselesi olarak değil, bölgesel güç dengelerini değiştirebilecek stratejik bir gelişme olarak görüyor.

    Mesele artık bir hava üssü değil; Suriye’nin geleceğinde kimin söz sahibi olacağı meselesidir. Türkiye ise bu yeni denklemde yalnızca gelişmeleri izleyen bir aktör değil, Suriye’nin geleceğini şekillendiren güçlerden biri olduğunu ortaya koyacaktır.

  • İsyan eden askerlere hapis ve disiplin cezası verdiler

    İsyan eden askerlere hapis ve disiplin cezası verdiler

    İsrail ordusunun, Sde Teiman Askeri Üssü’nde komutanlarının emirlerine tepki göstererek üssü terk eden onlarca asker hakkında hapis ve disiplin cezaları verdiği bildirildi.

    İsrail’in Yedioth Ahronot gazetesinin haberine göre Givati Tugayı Komutanı Yarbay Netanel Simha, silahlarını bırakarak üssü terk eden askerler hakkında farklı disiplin yaptırımları uygulanmasına karar verdi.

    Haberde, bazı askerlere 30 gün askeri cezaevi cezası verildiği, 14 askerin muharip görevden alındığı, bazı askerler hakkında ise herhangi bir cezaya hükmedilmediği belirtildi.

    Üssü terk ettikten sonra geri dönen yaklaşık 80 askerin ise komutanlarıyla birlikte disiplin ve askeri değerleri güçlendirmeyi amaçlayan liderlik ve eğitim programına katılacağı aktarıldı.

    Gazete, Givati Tugayı’na bağlı Tsabar Taburu’ndan onlarca askerin, komutanlarının üs içerisindeki savaşlara ilişkin anı köşesinde bulunan bayrak ve sembollerin kaldırılması yönündeki emrine tepki göstererek “Bütün subaylar cehenneme” sloganları eşliğinde üssü terk ettiğini yazmıştı.

    Haberde, tabur komutanının çatışmalarda hayatını kaybeden askerlerin anısına oluşturulan, bayraklar ve çeşitli hatıraların bulunduğu köşenin kaldırılmasını istemesinin askerlerin tepkisine neden olduğu ifade edilmişti.

    Daha sonra gazete, protestonun nasıl sona erdiğine ilişkin ayrıntı vermeden askerlerin tabura geri döndüğünü duyurmuştu.

    Maariv gazetesi de Tsabar Taburu’ndaki 115 askerden yaklaşık 100’ünün aynı gün üsse döndüğünü yazmıştı.

    İsrail Ordu Sözcülüğü ise muharip bir taburdan bazı askerlerin, tabur komutanının pankartların kaldırılması yönündeki kararının ardından komutanlarından izin almadan üslerini terk ettiğini doğrulamış, olayın soruşturulduğunu ve askerlerin davranışının ordunun değerleriyle bağdaşmadığını açıklamıştı.

    İsrail devlet televizyonu KAN da askerlerin son günlerde Lübnan’dan döndüklerini, hayatını kaybeden askerlerin anısına oluşturulan köşenin kaldırılmasının istenmesi üzerine silahlarını bırakarak protesto eylemi yaptıklarını ve yaşananları “isyan” olarak nitelendirmişti.

    Necef Çölü’nde bulunan Sde Teiman Askeri Üssü, Givati Tugayına bağlı Tsabar Taburu’na ev sahipliği yapıyor. Üs, Gazze’den alıkonulan Filistinlilere yönelik işkence ve cinsel saldırı iddiaları nedeniyle uluslararası kamuoyunda da gündeme gelmişti. >>>AA  

  • Nükleer satrançta yeni hamle

    Nükleer satrançta yeni hamle

    ABD–Suudi Anlaşması Ortadoğu’yu nasıl değiştirecek?

    Ortadoğu’da güç dengeleri çoğu zaman petrol, savaşlar ve diplomatik krizler üzerinden okunur. Ancak bu kez oyunun merkezinde petrol kuyuları değil, nükleer reaktörler var. ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan sivil nükleer iş birliği anlaşması yalnızca iki ülke arasındaki ekonomik bir ortaklık değil; önümüzdeki yılların jeopolitik rekabetini şekillendirebilecek stratejik bir hamle niteliği taşıyor.

    Washington anlaşmayı “barışçıl nükleer iş birliği” olarak tanımlıyor. Verilen mesaj açık: Suudi Arabistan enerji çeşitliliğini artıracak, Amerikan şirketleri milyarlarca dolarlık yeni bir pazara girecek, nükleer güvenlik standartları korunacak. Ancak diplomatik açıklamaların satır aralarına bakıldığında asıl tartışmanın teknik değil, siyasi olduğu görülüyor.

    Çünkü herkesin aklındaki soru aynı: Bu anlaşma Riyad’a gelecekte nükleer silaha giden yolu açabilir mi?

    Bugün için bu soruya kesin bir “evet” demek mümkün değil. Zaten anlaşmanın kamuoyuna açıklanmayan en kritik maddesi de tam burada düğümleniyor. Eğer Suudi Arabistan kendi topraklarında uranyum zenginleştirme hakkı elde ederse, bu yalnızca enerji üretimi anlamına gelmeyecek. Aynı teknoloji, belirli koşullar altında nükleer silah üretiminin de ilk aşamasını oluşturuyor.

    ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio bunun mümkün olmayacağını, en sıkı denetim mekanizmalarının uygulanacağını söylüyor. Fakat uluslararası ilişkilerde verilen siyasi garantilerin zaman içinde değişebildiğini tarih defalarca gösterdi. İran da yıllarca nükleer programının tamamen sivil amaçlı olduğunu savunmuştu. Bugün yaşanan krizlerin temelinde ise tam da bu güvensizlik yatıyor.

    İsrail’in verdiği tepkiler de dikkat çekici. Resmi açıklamalar temkinli olsa da eski güvenlik bürokrasisinin önemli isimleri oldukça endişeli. Onlara göre bugün enerji için kurulan altyapı, yarının silah programına dönüşebilir. Bu kaygı yalnızca İsrail’e özgü değil. Nükleer silahların yayılmasını önlemeye çalışan çevreler de benzer uyarılar yapıyor.

    Aslında Washington’un bu anlaşmayla vermek istediği ikinci bir mesaj daha var. İran’a…

    Son dönemde Tahran ile yürütülen nükleer müzakerelerin tıkanması, ABD’yi bölgesel müttefiklerini daha güçlü şekilde desteklemeye yöneltti. Riyad’a verilen bu stratejik destek, İran’a karşı “yalnız değilsin” mesajı kadar “alternatiflerimiz var” mesajını da içeriyor.

    Ancak Ortadoğu’da hiçbir stratejik hamlenin tek taraflı sonucu olmaz. Bir ülkenin güvenliğini artıran adım, başka bir ülkenin tehdit algısını büyütebilir. Bu da yeni bir silahlanma yarışını tetikleyebilir.

    İşte tam da bu nedenle uzmanların önemli bölümü anlaşmanın teknik boyutundan çok psikolojik etkisine dikkat çekiyor.

    Türkiye açısından neden önemli?

    Bu gelişmenin Ankara için taşıdığı anlam ise sanıldığından çok daha büyük.

    Türkiye son yıllarda Akkuyu Nükleer Güç Santrali ile sivil nükleer enerji ligine adım attı. Sinop ve Trakya’da planlanan yeni santral projeleri de gündemde. Ancak Türkiye bugüne kadar nükleer enerji politikasını tamamen uluslararası denetim ve enerji güvenliği ekseninde yürüttü.

    Suudi Arabistan’ın uranyum zenginleştirme hakkı elde etmesi halinde bölgede yeni bir standart oluşabilir. Bu durum yalnızca Riyad ile sınırlı kalmayabilir. Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve ilerleyen süreçte başka bölge ülkeleri de benzer taleplerde bulunabilir.

    Ortadoğu’da nükleer teknolojiye sahip ülke sayısının artması ise Türkiye’nin güvenlik hesaplarını doğrudan etkileyecektir.

    Ankara bir yandan NATO üyesi olarak Batı güvenlik mimarisinin parçası olmayı sürdürürken diğer yandan Rusya ile enerji alanındaki iş birliğini devam ettiriyor. Böyle karmaşık bir denklemde Körfez’deki nükleer kapasitenin büyümesi, Türkiye’nin hem savunma planlamasını hem de dış politikasını yeniden gözden geçirmesine neden olabilir.

    Ekonomik açıdan da tablo dikkat çekici.

    ABD şirketlerinin Suudi Arabistan’da milyarlarca dolarlık nükleer yatırımlara yönelmesi, bölgede yüksek teknoloji rekabetini hızlandıracak. Türkiye’nin savunma sanayisinde yakaladığı ivmeyi enerji teknolojilerine de taşıyabilmesi için nükleer mühendislikten ileri malzeme teknolojilerine kadar yeni yatırımlar yapması gerekecek.

    Yeni dönemin başlangıcı

    Bu anlaşmanın etkileri yarın ortaya çıkmayacak.

    Bir nükleer programın kurulması yıllar, hatta on yıllar alıyor. Ancak uluslararası siyasette bazı anlaşmalar vardır ki sonuçlarından çok yarattıkları algıyla tarihe geçer.

    ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması da bunlardan biri olmaya aday görünüyor.

    Washington bu hamleyle hem Çin ve Rusya’nın Körfez’deki etkisini sınırlamayı hem de İran üzerinde yeni bir baskı unsuru oluşturmayı hedefliyor. Riyad ise yalnızca enerji alanında değil, jeopolitik statüsünde de yeni bir sayfa açıyor.

    Fakat Ortadoğu’nun yakın tarihi bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Bu coğrafyada hiçbir teknoloji yalnızca teknoloji olarak kalmıyor; her yatırım, her anlaşma ve her yeni kapasite aynı zamanda yeni bir güç mücadelesinin parçasına dönüşüyor.

    Bugün “barışçıl nükleer enerji” diye başlayan süreç, yarının diplomatik krizlerinin ya da yeni güvenlik mimarisinin temel taşı olabilir.

    Türkiye’nin bu gelişmeyi yalnızca komşu ülkelerin enerji politikası olarak değil, kendi güvenliği, enerji stratejisi ve bölgesel rolü açısından dikkatle izlemesi gereken bir döneme girildiği açık. Çünkü Ortadoğu’da değişen her denge, er ya da geç Ankara’nın hesap masasına da yansıyor.

  • Algının gücü, Gerçeğin önüne geçince!

    Algının gücü, Gerçeğin önüne geçince!

    Bundan 10 yıl önce üniversitedeyken, bir arkadaşımın hediye etmesiyle Mossad’ın meşhur ajanı Eli Cohen ve Suriye günlerini anlatan kitabı okumuştum. Kitaba başladığımda Cohen’in nasıl ajan olduğu, Mossad ile nasıl tanıştığı gibi yüzeysel konular anlatılıyordu. Ancak kitabın ortalarına geldiğimde şaşkınlığım ve merakım giderek artmaya başladı.

    Mossad’ın bir ajanı nasıl yetiştirdiğini, onları hangi eğitimlerden geçirdiğini okudukça kitaba olan ilgim daha da arttı. Mossad bir elemanını nasıl yetiştiriyor, neleri empoze ediyor; bu sorular kitapta derinlemesine işleniyordu. Suriye’ye gidecek olan Cohen’in nasıl eğitimler aldığını okuduğumda kendi kendime, “Bu terör devleti bu işi biliyor” demiştim.

    Kitle iletişim araçları yerine kendi buldukları şifreler ve kısa kodlarla haberleşmeleri, Suriye bölgesinde yaşayan vatandaşların konuştuğu dilin lehçe ve şivesini öğrenmek için 7 yıl eğitim almış olması özellikle ilgimi çekmişti. Kitabı kısa bir süre içinde bitirdim. Açıkçası kitap bende derin bir etki bırakmıştı. Uzun yıllar Mossad’a bilgi aktaran ajan yakalanmış ve asılmıştı.

    Üniversite arkadaşlarımın yanı sıra birkaç arkadaşımla bu kitap hakkında konuşmaya başladım. Kitabın içeriğinin yanı sıra, Mossad’ın bir ajanı ne kadar zor eğitimlerden geçirdiğini anlatıyor ve o yıllarda onları övüyordum.Kitabı okuyalı, başta da söylediğim gibi, 10 yılı aşkın bir zaman geçti ve ben yeni yeni şunu idrak etmeye başladım: İsrail gibi eli kanlı bir terör devleti, kendisini ve Mossad’ı dünyaya farklı iletişim araçlarıyla çok güçlü göstermeyi başarıyor ve bunu hâlâ sürdürüyordu. Dünya üzerinde gerek yazılı basın gerekse dijital kitle iletişim araçlarını kendi propaganda aracı gibi kullanan İsrail, dünyaya şu mesajı veriyordu:
    “Bakın, dünyanın en güçlüsü biziz.”

    7 Ekim olaylarında, elinde yıllardır mazlumun kanı olan bu devlet, katliama başladı; kadın, çocuk demeden insanları öldürdü. Katliamın üzerinden yaklaşık 3 yıla yakın zaman geçti ve 100 bine yakın mazlum katledildi. Dünya üzerinde bu katliama Türkiye başta olmak üzere yalnızca 3-5 devletten başka kimse ses çıkarmadı.

    yüzyılda, dünyanın gözü önünde gerçekleşen bu katliama ses çıkarılmamasının sebebi ise yıllardır İsrail gibi eli kanlı bir devletin dünyaya “en güçlü devlet biziz” düşüncesini empoze etmiş olmasıdır. Ben dahi okuduğum bir kitabın etkisinden çıkamamış, “Bu Mossad nasıl adam yetiştiriyor” algısını sorgulamadan kabul etmiş ve sağda solda dillendirmiş birisi olarak şunu söyleyebilirim:

    İsrail, göründüğü kadar güçlü bir devlet değildir; sadece kitle iletişim araçlarını kendi propagandası için çok iyi kullanmaktadır. Ve ne yazık ki dünya bu propagandaya inanmaktadır.

    Binyamin Netanyahu, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir konuşmada sosyal medyanın öneminden bahsederek, sosyal medyanın yeni bir “savaş aracı” olduğunu savundu. ABD operasyonlarında İsrail’e desteğiyle bilinen Oracle şirketinin rol oynayacağı açıklanan Çin merkezli TikTok’tan sonra sıranın Amerikan X şirketinin sosyal medya platformunda olduğunu belirtti. Konuşmasında sosyal medyanın savaşta, yani propaganda için ne kadar önemli bir rol oynadığını adeta itiraf etti.

    Gelelim asıl konuya… Özellikle X platformunda 7 Ekim olaylarından sonra Filistin’in sesi kısılırken, İsrail’in propagandası üst sıralarda yer almaktadır. Önce insan olmanın gereğini yerine getirmek, ardından 7 cihana meydan okumuş bir milletin torunları ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bu oyuna gelmeden mazlumun yanında yer almak, bizim asli görevimiz olmaya devam etmelidir.

    İsrail kâğıttan bir kaplandır.
    Unutmayalım ki Türkiye Cumhuriyeti, tarihinde şan ve şeref dolu; ruhunda askerlik yeteneği olan bir vatandır.

  • Ateşkes var ama barış yok

    Ateşkes var ama barış yok

    ABD ile İran arasında aylardır süren gerilimde zaman zaman ateşkes ilan ediliyor, taraflar diplomasi masasına dönüyor ve uluslararası kamuoyu nefes alıyor. Ancak yaşanan son gelişmeler bir kez daha gösterdi ki bölgede silahlar kısa süreliğine susabilir, fakat kalıcı bir barışın inşası hâlâ oldukça uzak görünüyor.

    Nisan ayında sağlanan ateşkesin ardından gelen karşılıklı saldırılar, aslında sorunun yüzeyde değil, çok daha derinlerde olduğunu ortaya koyuyor. ABD’nin İran hedeflerini vurması ve İran’ın buna bölgedeki Amerikan üslerini hedef alarak karşılık vermesi, ateşkesin neden sürekli kırılgan kaldığını anlamak açısından önemli ipuçları veriyor.

    Öncelikle İran açısından bakıldığında mevcut ateşkes, çatışmanın temel nedenlerini ortadan kaldırmış değil. Tahran yönetimi, ekonomik yaptırımların devam ettiği, bölgedeki müttefiklerinin baskı altında tutulduğu ve askeri tehditlerin sürdüğü bir ortamı gerçek anlamda barış olarak görmüyor. İran için mesele yalnızca silahların susması değil; aynı zamanda ülkenin bölgesel etkisinin ve güvenlik algısının korunması. Bu nedenle İran yönetimi, mevcut şartların uzun vadede kendi aleyhine işleyeceğini düşünüyor.

    İkinci önemli unsur ise İsrail faktörü. İsrail ile İran arasındaki rekabet artık sadece iki ülkeyi ilgilendiren bir mesele olmaktan çıkmış durumda. Bölgesel güç dengeleri, güvenlik kaygıları ve stratejik hesaplar bu ilişkiyi çok daha karmaşık hale getiriyor. İsrail, İran’ın bölgedeki nüfuzunu sınırlamak isterken; İran da bunu kendi ulusal güvenliğine yönelik bir tehdit olarak görüyor. Dolayısıyla Washington ile Tahran arasında yapılacak herhangi bir anlaşmanın İsrail’in güvenlik beklentilerini karşılamaması halinde yeni krizlerin ortaya çıkması sürpriz olmayacaktır.

    Üçüncü olarak dikkat çeken konu, tarafların gerilimi artık bir müzakere aracı olarak kullanması. Geçmişte askeri baskılar karşısında geri adım atmak zorunda kalan aktörler bugün daha farklı hesaplar yapıyor. İran, uzun süredir maruz kaldığı yaptırımlara ve baskılara rağmen rejimin ayakta kaldığını görüyor. Bu durum Tahran’a daha fazla özgüven kazandırıyor. Benzer şekilde ABD ve müttefikleri de baskının İran’ı taviz vermeye zorlayabileceğine inanıyor. Sonuçta ortaya çıkan tablo şu: Taraflar savaş istemiyor ama kontrollü gerilimden de vazgeçmiyor.

    Belki de en kritik başlık ABD’nin tutumu. Washington, İsrail üzerindeki etkisi nedeniyle bölgedeki denklemin en güçlü aktörü konumunda. Eğer Beyaz Saray isterse, İsrail’in askeri hamlelerini sınırlayabilecek önemli araçlara sahip. Ancak bugüne kadar görüldüğü üzere ABD yönetimleri çoğu zaman bu nüfuzu tam anlamıyla kullanmaktan kaçındı. Bu nedenle ateşkeslerin kalıcılığı konusunda en büyük sorumluluğun da Washington’da olduğu yönündeki değerlendirmeler giderek güç kazanıyor.

    Bütün bu nedenler bir araya geldiğinde ortaya çarpıcı bir gerçek çıkıyor: İran ile ABD arasındaki sorun yalnızca bir ateşkes meselesi değil. Taraflar arasında güven eksikliği, bölgesel nüfuz mücadelesi, İsrail’in güvenlik kaygıları ve karşılıklı güç gösterileri devam ettiği sürece, ilan edilen her ateşkes yeni bir çatışmanın yalnızca kısa bir molası olmaktan öteye geçemeyecek gibi görünüyor.

    Bugün bölgede eksik olan şey ateşkes değil; tarafların birbirlerinin kırmızı çizgilerini kabul edeceği kapsamlı ve sürdürülebilir bir siyasi uzlaşma. Bu sağlanmadığı sürece Ortadoğu’da barış umutları, her yeni saldırıyla birlikte biraz daha uzaklaşmaya devam edecek.

  • ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dan Caine: İran’la savaşta hedeflere ulaşmak zaman alacak

    Pentagon’dan İlk Kapsamlı Açıklama

    Cumartesi günü başlayan çatışmaların ardından Trump yönetiminin üst düzey yetkilileri, devam eden muharebe operasyonlarına ilişkin ilk kapsamlı bilgilendirmeyi kamuoyuyla paylaştı. Yetkililer, İsrail ile yürütülen tarihi ortak bombalama harekâtı için net bir zaman çizelgesi vermekten kaçındı.

    Caine, operasyonun kısa sürede tamamlanmayacağını belirterek, CENTCOM ve Müşterek Kuvvetlere verilen askeri hedeflere ulaşmanın zaman alacağını ve bazı aşamaların meşakkatli olacağını söyledi. ABD’li dört askerin hayatını kaybettiğini açıklayan Caine, ek kayıpların yaşanabileceğini ancak kayıpları en aza indirmek için çalıştıklarını ifade etti.

    Trump’tan Süre Mesajı

    ABD Başkanı Donald Trump, Pazar günü verdiği röportajlarda savaşın yaklaşık dört hafta sürebileceğini söyledi. Hegseth ise operasyon için kesin bir zaman çerçevesi açıklamayacağını belirterek sürenin uzayabileceğini ya da kısalabileceğini dile getirdi.

    Hegseth, operasyonun Irak ve Afganistan’daki geçmiş müdahaleler gibi sonsuz bir savaşa dönüşmeyeceğini savundu. Operasyonun amacının İran’da rejim değişikliği olmadığını öne süren Hegseth, İsrail’in İran’ın dini lideri Ali Hamaney’e yönelik saldırılarının ardından rejimin değişmesi ihtimalinden memnuniyet duyduğunu ifade etti.

    Operasyonun Hedefleri

    Hegseth’e göre temel hedef, İran’ın balistik füze kapasitesini ortadan kaldırmak, donanmasını zayıflatmak ve diğer güvenlik altyapılarını yok ederek ülkenin sınırları dışına güç yansıtma kabiliyetini engellemek. Ayrıca İran’ın nükleer silah elde etmesinin önlenmesi de operasyonun ana amaçları arasında yer alıyor.

    Savaşın Başlangıcı ve İlk Dalgası

    Caine, savaşın nasıl başladığına dair ayrıntıları da paylaştı. Trump’ın cuma günü saat 15.38’de operasyon için nihai onayı verdiğini aktaran Caine, emrin ardından bölgedeki ABD kuvvetlerinin savunma ve saldırı hazırlıklarını tamamladığını söyledi. Operasyonun son derece gizli yürütüldüğü ve sürpriz unsurunun korunduğu belirtildi.

    Kinetik saldırılardan önce ABD Siber Komutanlığı ve Uzay Kuvvetleri’nin İran’ın iletişim ve savunma kabiliyetlerini zayıflatmaya yönelik siber operasyonlar gerçekleştirdiği ifade edildi. Çatışmalar ABD Doğu Saati ile 01.15’te başladı. Tetikleyici olayın, ABD istihbarat topluluğu tarafından desteklenen bir İsrail Savunma Kuvvetleri saldırısı olduğu belirtildi.

    ABD, kısa süre sonra İran’ın güneyindeki hedeflere yönelik saldırılar başlattı. İlk dalgada 100’den fazla savaş uçağı ve donanma gemilerinden fırlatılan Tomahawk füzeleri kullanıldı. Kara konuşlu platformlardan da füze atışları yapıldı. İlk 24 saatte 1.000’den fazla hedefin vurulduğu açıklandı.

    Mevcut Durum ve Son Gelişmeler

    Operasyonun başlamasının üzerinden 57 saat geçtikten sonra ABD ordusunun odağının İran’ın komuta ve kontrol altyapısı, deniz kuvvetleri, balistik füze üsleri ve istihbarat varlıkları olduğu belirtildi. Caine, saldırıların yerel hava üstünlüğü sağladığını ve bunun operasyonların devamını kolaylaştıracağını söyledi.

    Bölgeye ek savaş uçaklarının sevk edileceği açıklandı. Kuveyt’te düşürülen üç ABD Hava Kuvvetleri F-15 uçağına ilişkin soruşturmanın sürdüğü, uçakların düşman ateşiyle vurulmadığı belirtildi. Hayatını kaybeden dört ABD askerinin ise İran füzesiyle ağır hasar gören bir taktik operasyon merkezinde görev yaptığı bildirildi.

    Hegseth, şu an İran’da ABD askeri bulunmadığını söyledi ancak gelecekte atılabilecek adımlar konusunda ayrıntı vermekten kaçındı.

    The post ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dan Caine: İran’la savaşta hedeflere ulaşmak zaman alacak first appeared on Kanal 3 Tv.

  • WSJ: ABD ve İsrail İran’a yönelik saldırılarda 2 bin hedefi vurdu

    Saldırıların kapsamı açıklandı

    The Wall Street Journal gazetesinin bilgi sahibi iki kişiye dayandırdığı haberine göre saldırılar; üst düzey askeri ve siyasi yetkililer, hava savunma sistemleri, balistik füzeler ve fırlatma rampalarının yanı sıra istihbarat hedefleri ve komuta merkezlerini kapsadı.

    ABD ile İsrail’in, İran’a yönelik saldırılarının başlangıcından bu yana bu ülkedeki toplam 2 bin hedefi vurduğu aktarıldı.

    Ortak hedef listesi için binlerce saatlik çalışma

    İsrailli bir askeri yetkili de ABD ve İsrail ordularının son birkaç ayda kapsamlı bir hedef listesi oluşturmak amacıyla binlerce saat birlikte çalıştıklarını belirtti.

    Haberde, iki ülkenin koordineli şekilde hareket ederek İran’daki askeri ve stratejik unsurları hedef aldığı vurgulandı.

    The post WSJ: ABD ve İsrail İran’a yönelik saldırılarda 2 bin hedefi vurdu first appeared on Kanal 3 Tv.

  • İran Devrim Muhafızları: Netanyahu’nun Ofisi Hayber Füzeleriyle Hedef Alındı

    İran Devrim Muhafızları Ordusu, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisi ve İsrail Hava Kuvvetleri Komutanlığı yerleşkesinin hedef alındığını duyurdu.

    10’uncu dalga füze saldırısı duyuruldu

    Mehr Haber Ajansı, Devrim Muhafızları tarafından gerçekleştirildiği belirtilen 10’uncu dalga füze saldırısına ilişkin duyuruyu yayımladı.

    Açıklamada, “İsrail Başbakanı’nın ofisi ve İsrail Hava Kuvvetleri Komutanlığı yerleşkesi Hayber füzeleriyle hedef alındı.” ifadeleri kullanıldı.

    İsrail’den henüz resmi açıklama gelmedi

    Söz konusu saldırı iddiasına ilişkin İsrailli yetkililer tarafından henüz resmi bir açıklama yapılmadı.

    The post İran Devrim Muhafızları: Netanyahu’nun Ofisi Hayber Füzeleriyle Hedef Alındı first appeared on Kanal 3 Tv.

  • SIRADAKİ HEDEF TÜRKİYE Mİ?

    Ortadoğu bir kez daha ateş çemberi.

    Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik kapsamlı saldırısı, yalnızca askeri bir operasyon değil; bölgesel dengeleri kökünden sarsan bir kırılma anı olarak tarihe geçti.

    Operasyonun ilk dalgasında İran’ın en üst düzey askeri ve siyasi isimleri hedef alındı.

    Bu isimler arasında Ayetullah Ali Hamaney gibi, İran’ın 36 yıllık ‘Ruhani Lideri’ de vardı.

    Hamaney, açık ara İran’ın en güçlü ve en sıkı korunan ismiydi.

    Ancak bu noktada akıllara Dede Korkut’un meşhur, “Hain içeriden olunca kapı kilit tutmaz oğul!” deyişi geliyor.

    O gün o saatte, o noktada, o kadar önemli ismin bir araya geleceğini acaba ABD ya da İsrail istihbarat servisine kim bildirdi?

    Tabii ki İran Rejimi, kendi içerisinde de bu sorunun yanıtını arıyordur ve bir biçimde o hain ortaya çıkartılacaktır ama bizim yazımızın konusu tabii ki bu ihanet değil…

    ABD-İsrail ortak saldırısında Tahran başta olmak üzere birçok şehirde askeri tesisler, füze üsleri ve stratejik noktalar vuruldu.

    Bu, sıradan bir “misilleme” değil, doğrudan rejimin kalbine yönelmiş, rejimi bir daha ayağa kalkmamak üzere çökertmeyi hedefleyen bir darbe girişimiydi.

    İran gecikmedi.

    “Ben yanarsam çevremi de yakarım” mantığından hareketle, belli ki çok önceden planlanmış savunma doktrinini devreye soktu.

    İran füzeleri Körfez Bölgesi’ndeki Amerikan üslerini hedef aldı.

    Körfez ülkeleri alarma geçti, hava sahaları kapandı, petrol fiyatları fırladı.

    Savaş artık iki ülke arasında değil; çok taraflı, zincirleme bir krize dönüştü.

    Peki bu yangın nereye kadar yayılacak?

    ABD ve küçük ortağı İsrail’in hedefi yalnızca İran’ı zayıflatmak değil muhtemelen.

    İran’ın askeri kapasitesinin budanması, vekil güçlerinin dağıtılması ve bölgesel nüfuzunun geriletilmesi hedefleniyor olabilir.

    Ancak tarih bize şunu öğretiyor; İran gibi devletler kolay çökmez.

    Savaş uzadıkça, cephe genişler.

    Lübnan’dan Yemen’e, Suriye’den Irak’a kadar birçok fay hattı aynı anda kırılabilir.

    Ve tam bu noktada kritik soru geliyor akıllara; Acaba Sıradaki hedef Türkiye mi?

     

    TÜRKİYE DENKLEMİN NERESİNDE?

    Bu soru bugün sosyal medyada, diplomatik kulislerde ve güvenlik çevrelerinde fısıltıyla bile değil, gayet net ve açık biçimde konuşuluyor.

    Amerikan Ordusundan emekli olan, bir süre Pentagon’da danışmanlık da yapan Albay Douglas McGregor’a göre İran’dan sonra sıradaki hedef kesinlikle Türkiye olacak.

    Ancak Türkiye, ne İran ne de Körfez ülkelerinden biri.

    Türkiye, ABD’den sonra NATO’daki en güçlü ülke.

    Aynı zamanda sahada fiili gücü olan, kendi savunma doktrinini inşa etmiş, son yıllarda askeri kapasitesini ciddi biçimde artırmış bir ülke Türkiye.

    Türk Silahlı Kuvvetleri sadece bölgesel değil, küresel ölçekte operasyonel tecrübeye sahip.

    Suriye’de, Irak’ta, Libya’da ve Karabağ denkleminde ortaya konan askeri refleks, Türkiye’nin masa başında değil sahada da oyun kurucu olduğunu herkese gösterdi.

    Savunma sanayii tarafında ise tablo çok daha pozitif.

    İHA/SİHA teknolojisi, hava savunma sistemleri, milli gemi projeleri, füze sistemleri…

    Türkiye artık dışa bağımlı, kırılgan bir ülke değil.

    Harbe hazırlık seviyesi ve caydırıcılık kapasitesi üst düzeyde olan, belki de dünya üzerinde savaşa en hazır birkaç ülkeden biri.

    Açık konuşalım; ABD ya da İsrail’in Türkiye’ye yönelik doğrudan bir askeri harekâta girişmesi, rasyonel bir stratejik tercih değil, siyasi ve askeri anlamda intihar olur.

    Hiç şüphesiz Türkiye böyle bir durumda, yalnızca askeri bir karşılık vermekle kalmaz, bölgesel dengeleri altüst edecek çok sayıda argümanı aynı anda sahaya sürer.

    Böyle bir senaryo, NATO’yu da doğrudan krizin içine çeker ve küresel çapta kontrolsüz bir savaşa kapı aralar.

    Bu nedenle Türkiye’yi İran’la, Irak’la ya da herhangi bir Körfez ülkesiyle aynı kategoriye koymak büyük bir analiz hatasıdır.

     

    ABD’NİN AÇMAZLARI

    Diğer yandan olaya ABD penceresinden bakarsak ortaya şöyle bir tablo çıkıyor; Çin ve Rusya ile doğrudan mücadele eden, Grönland gerilimi nedeniyle tüm Avrupa’yı karşısına alan, Venezuela’da uyguladığı strateji nedeniyle Güney Amerika ülkelerinin nefretini kazanan bir küresel güç…

    Küresel anlamda adeta tüm dünyayı karşısına alan bir devletin bir de tutup, bölgenin en güçlü ülkesi ile sıcak çatışmaya girmesi beklenebilir mi?

    Cevap kesinlikle “Hayır!”

    Türkiye için esas mesele, bu yangının dışında kalabilmek ama gerektiğinde caydırıcılığını net biçimde gösterebilmektir.

    Ankara’nın diplomatik refleksi ile askeri hazırlık seviyesi birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin “hedef ülke” değil; denklemi etkileyen, gerektiğinde denge kuran bir aktör olduğu görülür.

    Ortadoğu yeniden şekillenirken herkesin aklında aynı soru var: Bu savaş nerede duracak?

    Ama bizim için daha önemli soru şu: Türkiye bu fırtınanın neresinde duracak?

    Cevap ise oldukça net: Ne ABD-İsrail ekseni ne de İran bizim dostumuz, bu nedenle bizim duracağımız yer Türk Milletinin ali menfaatlerinin durmamızı gerektirdiği yerdir…

    The post SIRADAKİ HEDEF TÜRKİYE Mİ? first appeared on Kanal 3 Tv.

  • Can kaybı 72 bin 27’ye yükseldi

    Can kaybı 72 bin 27’ye yükseldi

    İsrail, 10 Ekim’den bu yana yürürlükte olan ateşkes anlaşmasını ihlal etmeye devam ediyor. Görgü tanıkları, İsrail ordusunun Gazze kentinin doğu bölgeleri ile bölgenin kuzeyinde yer alan Cibaliya beldesinin doğusunu hedef aldığını belirtti. İsrail ordusunun Han Yunus kentinin doğusunda bina ve evleri patlayıcılarla havaya uçurduğu ve saldırılar sonucu meydana gelen şiddetli patlamanın Gazze Şeridi’nin birçok bölgesinden duyulduğu aktarıldı. İsrail donanmasına ait savaş gemilerinin Refah ve Han Yunus kentlerinin sahillerine doğru ateş açtığı, aynı zamanda Refah üzerinde İsrail’e ait bir helikopterden de ateş açıldığı paylaşıldı. Gazze’deki Sağlık Bakanlığı verilerine göre, ateşkes anlaşmasının yürürlüğe girmesinden bu yana İsrail ordusunun saldırılarında 574 Filistinli hayatını kaybetti, 1518 kişi yaralandı.

    İSRAİL’İN GAZZE ŞERİDİ’NE SALDIRILARINDA CAN KAYBI 72 BİN 27’YE YÜKSELDİ

    İsrail ordusu, ateşkese rağmen Gazze Şeridi’ne saldırılarını sürdürüyor. Gazze’deki Sağlık Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, İsrail’in Ekim 2023’ten bu yana devam eden saldırılarında yaşanan can kayıplarına ilişkin son veriler paylaşıldı. Açıklamada, son 24 saatte 2 Filistinlinin cenazesi ile 25 yaralının Gazze’deki hastanelere getirildiği belirtildi. Gazze’de ateşkesin yürürlüğe girdiği 10 Ekim 2025’ten bu yana İsrail’in saldırılarında 576 kişinin öldürüldüğü, 1543 kişinin yaralandığı, enkaz altından 717 kişinin cesedinin çıkarıldığı kaydedildi. Açıklamada, İsrail saldırılarında hayatını kaybedenlere dair toplam istatistiklere, 30 Ocak ile 6 Şubat tarihleri arasında bilgileri tamamlanıp ölümleri Adli Komite tarafından onaylanan 174 Filistinlinin de eklendiği ifade edildi.

    GAZZE’DE BİR FİLİSTİNLİ HAYATINI KAYBETTİ

    Sağlık kaynaklarından alınan bilgiye göre, Gazze kentinin doğusundaki Şucaiyye Mahallesi’nde 30 yaşındaki Filistinli Ferac İbrahim Salim, İsrail askerlerinin açtığı ateş sonucu hayatını kaybetti. Saldırı, İsrail’in ateşkes anlaşmasını günlük olarak ihlal ettiği saldırılar kapsamında gerçekleşti. İsrail ordusu, gece ve sabah saatlerinde Han Yunus kentinin doğusunda bina ve evleri patlayıcılarla havaya uçurmuş, saldırılar sonucu meydana gelen şiddetli patlamaların sesi Gazze Şeridi’nin birçok bölgesinden duyulmuştu. İsrail donanmasına ait savaş gemileri, Refah ve Han Yunus kentlerinin sahillerine doğru ateş açarken, aynı zamanda Refah üzerinde İsrail’e ait bir helikopterden de ateş açılmıştı. İsrail ordusunun, ateşkese rağmen Gazze Şeridi’nde sürdürdüğü saldırılarda bir Filistinli yaşamını yitirdi, 2 kişi yaralandı. Sağlık kaynakları ve görgü tanıklarının aktardığına göre, Gazze kentinin doğusundaki Şucaiyye Mahallesi’nde 30 yaşındaki Filistinli Ferac İbrahim Salim, İsrail askerlerinin açtığı ateş sonucu hayatını kaybetti. Ayrıca İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Deyr Belah ile kuzeyindeki Beyt Lahiya kentlerinde açtığı ateş sonucu 2 Filistinli yaralandı.

    Saldırılar, İsrail’in ateşkes anlaşmasını günlük olarak ihlal ettiği saldırılar kapsamında gerçekleşti. İsrail ordusu, gece ve sabah saatlerinde Han Yunus kentinin doğusunda bina ve evleri patlayıcılarla havaya uçurmuş, saldırılar sonucu meydana gelen şiddetli patlamaların sesi Gazze Şeridi’nin birçok bölgesinden duyulmuştu. İsrail donanmasına ait savaş gemileri de Refah ve Han Yunus kentlerinin sahillerine doğru ateş açarken, aynı zamanda Refah üzerinde İsrail’e ait bir helikopterden de ateş açılmıştı. Gazze’deki Sağlık Bakanlığı verilerine göre, ateşkes anlaşmasının yürürlüğe girmesinden bu yana İsrail ordusunun saldırılarında 576 Filistinli hayatını kaybetti, 1543 kişi yaralandı.

    UNICEF: ATEŞKESE RAĞMEN YILBAŞINDAN BU YANA GAZZE’DE 37 ÇOCUK HAYATINI KAYBETTİ

    UNICEF tarafından yayımlanan raporda, Gazze’de yürürlükteki ateşkesin son derece kırılgan olduğu, İsrail’in saldırıları nedeniyle çocukların yaşamının hâlâ ciddi tehdit altında bulunduğu vurgulanarak, yılbaşından bu yana Gazze’de 37 çocuğun hayatını kaybettiği bilgisine yer verildi. Raporda, ateşkese rağmen İsrail ordusunun saldırılarını sürdürdüğü Gazze’de çocukların hava saldırılarıyla karşı karşıya kaldığı, sağlık, su ve eğitim sistemlerinin çökmesi nedeniyle insani koşulların ölümcül boyutlara ulaştığı ifade edildi. Mevcut durumun Gazze’deki çocuklar için “son derece kırılgan ve ölümcül” olmaya devam ettiğini belirtilen raporda, işgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te de artan İsrail saldırılarının çocukların güvenliğini ciddi şekilde tehdit ettiğine dikkati çekilerek, burada da ocak ayında 2 çocuğun hayatını kaybettiği, 25 çocuğun ise yaralandığı aktarıldı.

    GAZZE SAĞLIK BAKANLIĞI: SAĞLIK SİSTEMİ ÇÖKME NOKTASINDA, HASTANELER HAYATİ HİZMETLERİ SÜRDÜREMİYOR

    Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, sağlık sisteminin çökme noktasına geldiği ve hastanelerin hayati hizmetleri sürdüremediği vurgulanarak, halen kısıtlı şekilde faaliyet gösterebilen hastanelerin yaşam kurtaran sağlık merkezleri olmaktan çıktığı, binlerce hasta ve yaralı için “zorunlu bekleme istasyonlarına” dönüştüğü ifade edildi. Sağlık sistemine yönelik, “sağlık soykırımı” olarak nitelendirilen, saldırıların yıkıcı etkilerinin, hizmetlerin sürdürülmesini günlük bir mucizeye dönüştürdüğü ve toparlanma çabalarının önünde büyük bir engel oluşturduğu kaydedildi. Bakanlık, ilaç ve tıbbi sarf malzemelerindeki sıfır stok seviyelerinin, en basit ağrı kesicilerin dahi erişilemez bir lüks haline gelmesine yol açtığını bildirdi. Açıklamaya göre, temel ilaç listesinin yüzde 46’sında, tıbbi sarf malzemelerinin yüzde 66’sında, laboratuvar malzemeleri ve kan bankası ihtiyaçlarının ise yüzde 84’ünde stoklar tamamen tükenmiş durumda. Açıklamada, kanser tedavileri, kan hastalıkları, cerrahi hizmetler, ameliyatlar, yoğun bakım, acil ve birinci basamak sağlık hizmetlerinin krizin en ağır şekilde etkilediği alanların başında geldiği ifade edildi. Gazze’ye ulaştırılabilen ilaçların ise son derece sınırlı miktarlarda olduğu ve mevcut ihtiyacı karşılamaktan uzak kaldığı belirtildi. Sağlık Bakanlığı, Gazze’deki hastanelerde sağlık sisteminin kurtarılmasının geçici ve acil çözümlerle mümkün olmadığını, bu tür yaklaşımların krizin tehlikeli sonuçlarını daha da derinleştirdiğini vurguladı. Açıklamanın sonunda, ilaç stoklarının acilen güçlendirilmesi için tüm ilgili taraflara derhal ve etkili şekilde müdahale çağrısı yinelendi.

    GAZZE’DE FELÇ OLAN SAĞLIK SİSTEMİ

    Gazze’de sağlık sistemi; yakıt, ilaç ve tıbbi malzeme yetersizliği ile insani yardım girişlerine getirilen kısıtlamalar nedeniyle neredeyse tamamen felç olmuş durumda. İsrail ordusu, Ekim 2023’te başlayan ve iki yıl süren saldırıları sırasında hastaneleri, sağlık tesislerini ve ilaç depolarını da hedef almış; sağlık çalışanlarını alıkoymuş ve tıbbi malzemelerin bölgeye girişini engellemişti. Gazze’de 10 Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkese rağmen İsrail’in yükümlülüklerini yerine getirmediği, tıbbi yardım kamyonlarının girişinin aylık ihtiyacın yüzde 30’unun altına düştüğü belirtiliyor.

    İSRAİLLİLER, 70 YILLIK OLAN ZEYTİN AĞAÇLARINI KESTİ

    Kasra Belediye Başkanı Hani Avde, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin beldenin doğusundaki Şa‘b el-Harab bölgesinde bazıları 70 yıllık olan zeytin ağaçlarını kestiğini söyledi. Avde, gaspçı İsraillilere ait buldozerlerin çok sayıda zeytin ağacını kökünden söktüğünü ve Filistinlilere ait arazileri tahrip ettiğini belirterek, bölgede amacı henüz bilinmeyen kırmızı işaretler bırakıldığını aktardı. Aynı beldede, gaspçı İsraillilerin, Ras el-Ayn bölgesinde bir Filistinlinin evinin çevresine koyunlarını salarak otlattığını kaydeden Avde, bu durumun ev sakinleri arasında korku ve paniğe yol açtığını ifade etti. Avde ayrıca, İsrail ordusunun daha sonra aynı bölgeye baskın düzenleyerek arama faaliyetleri yürüttüğünü vurgulayarak, Ras el-Ayn bölgesinde kurulan yerleşim çadırının ise Filistinlilere yönelik saldırıların merkezi haline geldiğini dile getirdi. Filistin Kurtuluş Örgütüne (FKÖ) bağlı Ayrım Duvarı ve Yahudi Yerleşim Birimleriyle Mücadele Konseyi’nin raporuna göre, ocak ayında İsrail ordusu ve Filistin topraklarını gasbeden İsrailliler tarafından Batı Şeria genelinde toplam 1872 saldırı gerçekleştirildi. Bu saldırıların 1404’ü İsrail ordusu, 468’i ise gaspçı İsrailliler tarafından yapıldı.

    İSRAİL, İŞGAL ALTINDAKİ DOĞU KUDÜS’TE FİLİSTİNLİ BİR VATANDAŞA, KENDİ EVİNİ YIKTIRDI

    Filistin resmi ajansı WAFA, İsrail makamlarının, Kudüslü Macid es-Selayime’yi, El-Eşkariyye Mahallesi’nde 8 yıl önce inşa edilen ve 4 kişinin yaşadığı evini, ruhsatsız inşa edildiği bahanesiyle yıkmaya zorladığını ve ayrıca 100 bin şekeli (yaklaşık 32 bin doları) aşan para cezası ödemeye mahkum ettiğini aktardı. İsrail’e ait belediyeden gelen yazının ardından Filistinli, uzun yıllardır yaşadıkları yuvalarını yıkmak zorunda kaldı. İsrail yönetimi, özellikle Kudüs şehrinde, Filistinlileri ruhsatsız olduğu bahanesiyle kendi evlerini yıkmaya zorluyor. Buna karşı çıkanların evleri ise İsrail’e ait buldozerlerle yıkılıyor ve binlerce dolar tutan yıkım masrafları da mülk sahiplerine ödetiliyor. Kudüs’teki İsrail belediyesi, Filistinlilere yapı ruhsatı vermeyi reddederek; evlerini yıkıyor ya da Filistinlileri evlerini kendi imkânlarıyla yıkmaya zorluyor. İsrail bunu, barınma hakkını güvence altına alan uluslararası hukuk ve insani normlara aykırı olup, Kudüs kentinden Filistinlilerin zorla yerinden edilmesini hedefleyen sistematik işgal politikalarının bir parçası olarak yapıyor. Söz konusu politikalar, kent içinde ve çevresinde Yahudi yerleşim yerlerinin genişletilmesiyle eş zamanlı olarak yürütülüyor.

    İSRAİL, BATI ŞERİA’DA GECE DÜZENLEDİĞİ BASKINLARDA 3 FİLİSTİNLİYİ GÖZALTINA ALDI

    Yerel kaynaklara göre, İsrail ordusu Batı Şeria’nın kuzeyindeki Kalkilya’nın doğusunda bulunan Azzun köyünde birçok eve baskın düzenleyerek aralarında 10 yaşında bir çocuğun da bulunduğu 21 Filistinliyi sahada sorguladıktan sonra ise serbest bıraktı. İsrail güçleri, Nablus’un merkezindeki kuzey dağlık bölgesinde bulunan bir binaya düzenledikleri baskın sırasında da bir genci gözaltına aldı. İsrail ordusu, Batı Şeria’nın güneyinde, El Halil’in kuzeyinde bulunan Beyt Emr kasabasında da bir eve baskın düzenleyerek bir genci gözaltına aldı. Filistin resmi ajansı WAFA’nın haberinde de İsrail güçlerinin Kalkilya’nın doğusundaki Kefr Kaddum köyüne düzenledikleri baskın sırasında Ayrım Duvarı ve Yahudi Yerleşim Birimleriyle Mücadele Konseyi Müdürü İştivi’nin evinde arama yaptıktan sonra İştivi’yi gözaltına aldığı belirtildi. Filistinli Esirler Cemiyeti’nin 5 Şubat’ta yaptığı açıklamaya göre, Şubat ayı başı itibarıyla İsrail hapishanelerindeki Filistinli tutukluların sayısı 9 bin 300’ü aşmış olup, bunların arasında 56 kadın ve 350 çocuk bulunuyor.

    İSRAİL, BATI ŞERİA’DA BİR HAFTADA 526 HAYVANI ÇALDI, 824 AĞACI SÖKTÜ

    Filistin Tarım Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, İsrail’in 29 Ocak-5 Şubat tarihlerinde tarım ve hayvancılık sektöründe gerçekleştirdiği ihlallere ilişkin rapora yer verildi. Bunlar arasında zeytin başta olmak ağaçlarının sökülmesi, kesilmesi ve zarar verilmesi, tarım arazilerindeki tesislerin ve su kaynaklarının tahrip edilmesi, çiftçilerin topraklarına ve meralarına erişiminin engellenmesi, hayvanlarının çalınması ve Filistinlilere saldırılması gibi ihlallerin yer aldığı kaydedildi. Açıklamada, “Filistin topraklarını gasbeden İsrailliler ile İsrail ordusunun saldırıları sonucu söz konusu dönemde 824 ağaç söküldü, 526 baş hayvan çalındı. Bu saldırılar, yaklaşık 706 bin dolar tutarında zarara yol açtı.” ifadesi kullanıldı. Batı Şeria genelindeki en fazla zararın El Halil’de kaydedildiği, özellikle kentin güneyindeki Mesafir Yatta bölgesinde oluşan tahmini zararın yaklaşık 618 bin 142 dolar olduğu aktarıldı. Bakanlık, uluslararası toplum, insan hakları ve insani yardım kuruluşlarına “Filistinli çiftçilere acil koruma sağlanması, bu ihlallerin cezasız bırakılmasına son verilmesi ve İsrail makamlarından hesap verilmesi” çağrısında bulundu. Filistin resmi kurumlarının verilerine göre, işgal altındaki Batı Şeria’da 2025 yılı boyunca Filistin topraklarını gasbeden İsrailliler, Filistinlilere ve mülklerine yönelik 4 bin 723 saldırı gerçekleştirdi. Bu saldırılarda 14 Filistinli hayatını kaybetti. İsrail’in Gazze Şeridi’ne saldırı başlattığı Ekim 2023’ten bu yana işgal altındaki Batı Şeria ile Doğu Kudüs’te Filistinlilere yönelik gözaltı, baskın ve saldırılarda da artış yaşanıyor. Filistinliler, bu saldırıların İsrail’in Batı Şeria’yı resmen ilhak etmesinin önünü açtığı ve bunun da Birleşmiş Milletler kararlarında yer alan iki devletli çözüm ihtimalini tamamen ortadan kaldıracağı uyarısında bulunuyor.

    İSRAİL ORDUSU, BATI ŞERİA’DA BİR ASKERİ ÜSTE ESİR ALDIĞI FİLİSTİNLİYİ VURDU

    İsrail ordusundan yapılan açıklamada, olayın Ürdün Vadisi’ndeki bir askeri üste meydana geldiği bildirildi. Açıklamada, askeri üste bir Filistinli esirin kelepçelerinden kurtularak bir İsrail askerine saldırdığı ve yaraladığı öne sürüldü. Olay yerinde bulunan bir başka askerin ateş açarak Filistinli esiri vurduğu belirtilen açıklamada, yaralanan İsrail askerinin hastaneye kaldırıldığı aktarılırken Filistinli esirin durumu hakkında bilgi paylaşılmadı. İsrail’in Kanal 12 televizyonu, dün Kral Hüseyin Köprüsü (Allenby) Sınır Kapısı’nda gerekçe gösterilmeksizin İsrail ordusu tarafından gözaltına alınan 50’li yaşlardaki Filistinli esirin dizlerinden vurulduğunu ve orta derecede yaralandığını kaydetti. >>>AA

  • Son 24 saatte 37 Filistinli hayatını kaybetti

    Son 24 saatte 37 Filistinli hayatını kaybetti

    Gazze Sivil Savunma Müdürlüğünden yapılan açıklamada, İsrail ordusunun, sabah saatlerinden itibaren Gazze Şeridi’nin çeşitli bölgelerine düzenlediği saldırılarda aralarında çocuk ve kadınların da bulunduğu 32 Filistinlinin hayatını kaybettiği belirtildi.

    İsrail’in son 24 saatte Gazze Şeridi’nin çeşitli bölgelerine düzenlediği saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısı 37’ye yükseldi.

    İsrail ordusu, güneydeki Han Yunus kentinde yer alan Esda bölgesindeki yerinden edilmiş sivillerin kaldığı çadırı insansız hava aracı (İHA) ile hedef aldı.

    Nasır Hastanesi’ndeki sağlık görevlileri, saldırıda aynı aileden 7 kişinin hayatını kaybettiğini, 6 kişinin yaralandığını aktardı.

    Gazze kentinin batısındaki Rimal Mahallesi’nde bir apartman dairesini hedef alan İsrail savaş uçaklarının saldırısında ise üçü çocuk, ikisi kadın 5 kişi yaşamını yitirdi, çok sayıda kişi yaralandı.

    Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliya beldesinde İsrail ordusu tarafından açılan ateş sonucu bir kişinin hayatını kaybettiğini belirtti.

    POLİS MERKEZİ BOMBALANDIAçıklamaya göre ayrıca İsrail, Han Yunus ve Gazze’nin kuzeyindeki saldırıların ardından Şeyh Rıdvan Mahallesi’nde polis merkezini hedef aldı.

    Merkeze düzenlenen saldırıda ilk belirlemelere göre,13 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı.

    İsrail ordusunun ayrıca, Gazze kentinin batısındaki Nasır Mahallesi’nde bir eve düzenlediği İHA saldırısında ilk belirlemelere göre 3 Filistinli hayatını kaybetti.

    Gazze kentinin doğusundaki Tuffah Mahallesinde bir apartmana düzenlenen bombalı saldırıda bazı Filistinliler yaralandı. Kentin kuzeybatısındaki Cela Caddesine ve Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki El-Bureyc Mülteci Kampının doğusuna iki hava saldırısı düzenlendi; hiçbir yaralanma bildirilmedi.

    İsrail saldırılarının ardından Gazze’deki hastanelere getirilen 3 Filistinlinin ölümüne ilişkin ayrıntı verilmedi.

    İSRAİL’İN DÜN GAZZE ŞERİDİ’NE SALDIRILARINDA 5 FİLİSTİNLİ HAYATINI KAYBETTİ

    İsrail ordusu, dün Gazze Şeridi’nin orta kesiminde El-Magazi Mülteci Kampı’ndaki Ebu Namus Kavşağı’nda bir grup Filistinliyi hedef aldı. Saldırıda 2 Filistinli hayatını kaybetti ve çok sayıda kişi yaralandı.

    Bir başka bir olayda ise İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah kentinde düzenlediği hava saldırısında 3 Filistinliyi öldürdü.

    İSRAİL ASKERLERİNİN ATEŞ AÇMASI SONUCU FİLİSTİNLİ İKİ ÇOCUK YARALANDI

    Filistin haber ajansı WAFA’da yer alan haberde, İsrail askerleri Ramallah kenti kuzeyinde yer alan El-Celezon Mülteci Kampı’na baskın düzenledi.

    İsrail askerlerinin mülteci kampında gerçek mermi ile ateş açması sonucu biri 15, biri 16 yaşında iki Filistinli çocuk yaralandı.

    İsrail ordusunun ayrıca kentin çeşitli bölgelerinde de bazı köylere baskın düzenlediği belirtildi.

    FİLİSTİN TOPRAKLARINI GASBEDEN İSRAİLLİLER, BATI ŞERİA’DAKİ FİLİSTİNLİLERE AİT MÜLKLERE SALDIRDI

    Öte yandan, Bedevi Haklarını Savunma Örgütünün (BEYDER) yayımladığı açıklamada, Filistin topraklarını gasbeden İsrailliler, işgal altındaki Batı Şeria’nın Ürdün Vadisi (Ağvar) bölgesinin kuzeyindeki Hirbet el-Malih bölgesinde barakalara ve koyun ağıllarına saldırı düzenlediği belirtildi. Açıklamada, Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin “bölge sakinlerini ve geçim kaynaklarını hedef alan yeni bir saldırı kapsamında, baraka ve koyun ağılları da dahil olmak üzere bölge halkının mülklerine saldırdıkları” kaydedildi. Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin bölgedeki bir kadına saldırmaya çalıştıkları, bunun da bölge halkı arasında korku ve paniğe yol açtığı ifade edilen açıklamada, saldırının, “Ürdün Vadisi’ndeki Filistinlileri hedef alan sistematik bir politikanın parçası” olduğu vurgulandı. Ayrıca Filistin resmi haber ajansı WAFA’nın haberine göre, Filistin topraklarını gasbeden İsrailliler Nablus kentinin güneyindeki Kusra beldesinde bir eve saldırdı.

    İSRAİL ORDUSU, “HAMAS’IN ATEŞKESİ İHLAL ETTİĞİ” İDDİASIYLA SALDIRILARINI SAVUNDU

    Öte yandan İsrail ordusu, saldırılara ilişkin yazılı açıklama yaptı. “Hamas’ın ateşkesi ihlal ettiği” ettiği iddia edilen açıklamada, Hamas ve İslami Cihat mensuplarını hedef alındığı ileri sürüldü. Açıklamada, dün Refah kentinde tünellerden çıktığı öne sürülen 8 Filistinlinin hedef alındığı, 3’ünün öldürüldüğü ve Hamas komutanı olduğu iddia edilen birinin de yakalandığı iddia edildi.

    CAN KAYBI 71 BİN 769’A YÜKSELDİ

    Gazze’deki Sağlık Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, İsrail’in Ekim 2023’ten bu yana devam eden saldırılarında yaşanan can kayıplarına ilişkin son veriler paylaşıldı. Son 48 saatte hastanelere 12’si bugün olmak üzere 28 ölü ve 49 yaralı getirildiği kaydedildi. Gazze’de ateşkesin yürürlüğe girdiği 10 Ekim 2025’ten bu yana İsrail’in saldırılarında 509 kişinin öldürüldüğü, 1405 kişinin yaralandığı belirtildi. Açıklamada, İsrail saldırılarında hayatını kaybedenlere dair toplam istatistiklere, bilgileri tamamlanıp ölümleri Adli Komite tarafından onaylanan 85 Filistinlinin de eklendiği ifade edildi. İsrail’in Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda toplam can kaybı 71 bin 769’a yükselirken yaralı sayısının ise 171 bin 480’den fazla olduğu bildirildi.

    7’Sİ AYNI AİLEDEN 12 FİLİSTİNLİ HAYATINI KAYBETTİ

    İsrail’in ateşkese rağmen Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda 7’si aynı aileden 12 Filistinli yaşamını yitirdi. Filistin resmi ajansı WAFA’nın haberine göre İsrail ordusu, ateşkese rağmen Gazze Şeridi’nin çeşitli noktalarına sabahın erken saatlerinden bu yana saldırıyor. İsrail, güneydeki Han Yunus kentinde yer alan Esda bölgesinde yerinden edilmiş sivillerin kaldığı çadırı insansız hava aracı (İHA) ile hedef aldı. Nasır Hastanesi’ndeki sağlık görevlileri, saldırıda aynı aileden aralarında çocukların da olduğu 7 kişinin hayatını kaybettiğini, 6 kişinin yaralandığını bildirdi. Hastane kaynaklarından alınan bilgiye göre İsrail savaş uçakları Gazze kentinin batısındaki Rimal Mahallesi’nde de bir apartman dairesini hedef aldı. Saldırıda üç çocuk ve iki kadın dahil 5 Filistinli hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı. İsrail ordusu, Gazze kentinin doğusundaki Tuffah Mahallesi’nde bir eve, Cela Caddesi’ne ve Gazze’nin orta kesimindeki Bureyc Mülteci Kampı’nın doğusuna da hava saldırıları düzenledi. Bu saldırılarda yaralanmalar olduğu bildirilirken, can kaybına ilişkin net bilgi paylaşılmadı.

    HAYATINI KAYBEDENLERİN SAYISI 29’A YÜKSELDİ

    İsrail ordusunun, sabah saatlerinden itibaren Gazze Şeridi’nin çeşitli bölgelerine düzenlediği saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısı 29’a yükseldi. Gazze’deki hükümete bağlı Medya Ofisi’nden yapılan yazılı açıklamada, İsrail’in sabahtan bu yana düzenlediği saldırlara ilişkin bilgi verildi. Açıklamada İsrail’in ateşkese rağmen Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda sabah saatlerinden bu yana yaşamını yitirenlerin sayısının 29’a yükseldiği belirtildi. İsrail ordusu, güneydeki Han Yunus kentinde yer alan Esda bölgesindeki yerinden edilmiş sivillerin kaldığı çadırı insansız hava aracı (İHA) ile hedef aldı. Nasır Hastanesi’ndeki sağlık görevlileri, saldırıda aynı aileden 7 kişinin hayatını kaybettiğini, 6 kişinin yaralandığını aktardı. Gazze kentinin batısındaki Rimal Mahallesi’nde bir apartman dairesini hedef alan İsrail savaş uçaklarının saldırısında ise üçü çocuk, ikisi kadın 5 kişi yaşamını yitirdi, çok sayıda kişi yaralandı. Bölgedeki sağlık kaynakları, Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliya beldesinde İsrail ordusu tarafından açılan ateş sonucu bir kişinin hayatını kaybettiğini belirtti.

    POLİS MERKEZİ BOMBALANDI

    Açıklamaya göre ayrıca İsrail, Han Yunus ve Gazze’nin kuzeyindeki saldırıların ardından Şeyh Rıdvan Mahallesi’nde polis merkezini hedef aldı. Merkeze düzenlenen saldırıda ilk belirlemelere göre,13 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı. İsrail ordusunun ayrıca, Gazze kentinin batısındaki Nasır Mahallesi’nde bir eve düzenlediği İHA saldırısında ilk belirlemelere göre 3 Filistinli hayatını kaybetti. Bu saldırıyla sabah saatlerinden itibaren yaşamını yitirenlerin sayısı 29’a yükseldi. >>>AA

  • İsrail’in saldırısında 2 Filistinli hayatını kaybetti

    İsrail’in saldırısında 2 Filistinli hayatını kaybetti

    Hastane kaynaklarından alınan bilgiye göre İsrail’in Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Megazi Mülteci Kampı’nın doğusuna düzenlediği saldırıda hayatını kaybeden Yasir Muhammed Ebu Şehade (21) ile Velid Hasan Derviş’in (20) cenazeleri Deyr el-Belah kentindeki Aksa Şehitleri Hastanesi’ne getirildi. Görgü tanıkları, İsrail’e ait bir insansız hava aracının, Megazi’nin doğusunda sivillerin bulunduğu bir noktayı hedef aldığını, saldırının daha önce ateşkes kapsamında İsrail ordusunun çekildiği Ebu Namus Kavşağı yakınında gerçekleştiğini aktardı.

    İsrail, Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’un batısında da saldırılar düzenledi.

    Mevasi bölgesinde mülteciler için kurulan bir çadıra düzenlenen saldırıda çok sayıda Filistinli yaralandı.

    Tanıklar ayrıca, İsrail ordusuna ait zırhlı araçlar ve helikopterlerin Gazze’nin güneyindeki Han Yunus’un doğusunda yoğun ve rastgele ateş açtığını belirtti.

    Refah kentinde ise İsrail savaş uçaklarının, ordunun kontrolünde bulunan bölgelere birden fazla hava saldırısı düzenlediği, kentin batısında da yoğun ateş açıldığı kaydedildi.

    İSRAİL, REFAH KENTİNDE 3 FİLİSTİNLİYİ ÖLDÜRDÜĞÜNÜ AÇIKLADI

    İsrail, Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah kentinde sabah saatlerinde düzenlediği saldırılarda 3 Filistinliyi öldürdüğünü duyurdu. Ordudan yapılan açıklamada, Refah’ın doğusundaki bir tünelden çıktığı öne sürülen 8 kişinin tespit edildiği, bunun ardından hava saldırısı düzenlendiği ve saldırıda 3 kişinin öldürüldüğü belirtildi. Açıklamada, olayın ardından kaçtığı iddia edilen diğer kişilerin yöneldiği bölgelere yönelik ek saldırılar gerçekleştirildiği ve bölgede arama faaliyetlerinin sürdüğü bildirildi. >>>AA