Kategori: köşe yazısı

  • Kalemin nöbeti hiç bitmez

    Kalemin nöbeti hiç bitmez

    Gazetecilik, yalnızca bir meslek değil…

    Gazetecilik; gecenin sessizliğinde duyulan siren sesine kulak vermek, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte şehrin nabzını tutmak, bazen bir annenin gözyaşına, bazen bir çocuğun tebessümüne, bazen de milletin ortak sevincine tanıklık etmekti…

    Takvimler 24 Temmuz’u gösterdiğinde, aslında kutlanan sadece bir gün değil.

    Kutlanan; mürekkebin alın teriyle buluştuğu, fotoğraf makinesinin deklanşörüne yansıyan emek, kameranın kaydettiği hayat ve klavyenin tuşlarında sabahlayan umutlardı

    Gazetecinin mesaisi saatle ölçülmez.

    O, gecenin üçünde gelen bir ihbarla uykusundan sıçrayabilir. Bayram sabahı da görevdedir, yılbaşı gecesi de… Kimi zaman sıcak asfaltın üzerinde, kimi zaman kar altında, kimi zaman yağmurun en sert damlaları arasında haberin peşinden koşar. Çünkü bilir ki; halkın haber alma hakkı beklemez.

    Gazetecinin en büyük sermayesi kalemidir.

    O kalem bazen adalet için konuşur, bazen sessizlerin sesi olur. Bazen bir köy okulunun eksiklerini anlatır, bazen bir şampiyonun gururunu taşır manşetlere. Kimi zaman tek bir cümleyle umut olur, kimi zaman tek bir başlıkla gündemi değiştirir…

    +++

    Kalemin nöbeti hiç bitmez

    BAŞLIK ATMAK…

    Başlık atmak, sanıldığı kadar kolay değildir.

    Bir başlık, haberin yalnızca adı değildir; ruhudur, nefesidir, ilk bakışta okuyucunun kalbine dokunan cümledir. İyi bir başlık, kelimelerin dansıdır. Harflerin ahengidir. Şairin mısraları gibi akılda kalır, bestekârın notaları gibi kulağa yerleşir. Bir gazeteci, bazen saatlerce tek bir başlık için düşünür. Çünkü bilir ki doğru başlık, haberin en güçlü imzasıdır.

    ++++

    Kalemin nöbeti hiç bitmez

    GAZETECİLİK BİRAZ DA EDEBİYATTIR

    Her haberin içinde insan vardır. İnsan varsa duygu vardır. Duygu varsa kelimeler yalnızca dizilmez; hissedilir. Bu yüzden iyi gazeteci sadece yazmaz, yaşatır. Sadece anlatmaz, hissettirir. Okuyanı olayın içine çeker. Bir cümleyle gülümsetir, bir paragrafla düşündürür.

    Kamera taşıyanın omzunda sadece birkaç kilo ağırlık yoktur.

    O omuzlarda toplumun hafızası vardır. Fotoğraf çeken objektif yalnızca kare yakalamaz; zamanı durdurur. Yıllar sonra dönüp baktığımızda geçmişi bize hatırlatan şey çoğu zaman bir gazetecinin çektiği fotoğraf, kaydettiği görüntü ya da yazdığı satırlardır.

    Belki de bu yüzden gazeteciler, tarihin sessiz yazarlarıdır.

    İsimleri çoğu zaman haberin önüne geçmez. Alkış beklemezler. Çünkü bilirler ki en büyük ödül, doğru haberi doğru zamanda okuyucusuyla buluşturmaktır.

    Dün 24 Temmuz idi…

    Sansürün kaldırılışının yıl dönümü…

    Özgür kalemin, bağımsız haberciliğin ve halkın haber alma hakkının simgesi…

    24 Temmuz; gecesini gündüzüne katan muhabirin, objektifini hiç indirmeyen foto muhabirinin, kamerasıyla hayatı kayıt altına alan görüntü yönetmeninin, montaj masasında sabahlayan editörün, sayfaya ruh veren mizanpajcının ve görünmeyen nice emekçinin günüdür.

    Kalemin nöbeti hiç bitmez

    Kaleminiz ve kalemimiz hiç tükenmesin…

    Objektifimiz hep gerçeğe odaklansın…

    Başlıklarımız, kelimelerin en güzel dansı olsun…

    Mürekkebimiz vicdandan, cümlelerimiz hakikatten beslensin.

    Çünkü bazı insanlar sadece haber yazmaz…

    Yaşadığı şehrin hafızasını yazar.

    Ve o hafıza, gelecek nesillere bırakılmış en kıymetli mirastır.

    24 Temmuz Gazeteciler ve Basın Bayramımız kutlu olsun.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • Nükleer satrançta yeni hamle

    Nükleer satrançta yeni hamle

    ABD–Suudi Anlaşması Ortadoğu’yu nasıl değiştirecek?

    Ortadoğu’da güç dengeleri çoğu zaman petrol, savaşlar ve diplomatik krizler üzerinden okunur. Ancak bu kez oyunun merkezinde petrol kuyuları değil, nükleer reaktörler var. ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan sivil nükleer iş birliği anlaşması yalnızca iki ülke arasındaki ekonomik bir ortaklık değil; önümüzdeki yılların jeopolitik rekabetini şekillendirebilecek stratejik bir hamle niteliği taşıyor.

    Washington anlaşmayı “barışçıl nükleer iş birliği” olarak tanımlıyor. Verilen mesaj açık: Suudi Arabistan enerji çeşitliliğini artıracak, Amerikan şirketleri milyarlarca dolarlık yeni bir pazara girecek, nükleer güvenlik standartları korunacak. Ancak diplomatik açıklamaların satır aralarına bakıldığında asıl tartışmanın teknik değil, siyasi olduğu görülüyor.

    Çünkü herkesin aklındaki soru aynı: Bu anlaşma Riyad’a gelecekte nükleer silaha giden yolu açabilir mi?

    Bugün için bu soruya kesin bir “evet” demek mümkün değil. Zaten anlaşmanın kamuoyuna açıklanmayan en kritik maddesi de tam burada düğümleniyor. Eğer Suudi Arabistan kendi topraklarında uranyum zenginleştirme hakkı elde ederse, bu yalnızca enerji üretimi anlamına gelmeyecek. Aynı teknoloji, belirli koşullar altında nükleer silah üretiminin de ilk aşamasını oluşturuyor.

    ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio bunun mümkün olmayacağını, en sıkı denetim mekanizmalarının uygulanacağını söylüyor. Fakat uluslararası ilişkilerde verilen siyasi garantilerin zaman içinde değişebildiğini tarih defalarca gösterdi. İran da yıllarca nükleer programının tamamen sivil amaçlı olduğunu savunmuştu. Bugün yaşanan krizlerin temelinde ise tam da bu güvensizlik yatıyor.

    İsrail’in verdiği tepkiler de dikkat çekici. Resmi açıklamalar temkinli olsa da eski güvenlik bürokrasisinin önemli isimleri oldukça endişeli. Onlara göre bugün enerji için kurulan altyapı, yarının silah programına dönüşebilir. Bu kaygı yalnızca İsrail’e özgü değil. Nükleer silahların yayılmasını önlemeye çalışan çevreler de benzer uyarılar yapıyor.

    Aslında Washington’un bu anlaşmayla vermek istediği ikinci bir mesaj daha var. İran’a…

    Son dönemde Tahran ile yürütülen nükleer müzakerelerin tıkanması, ABD’yi bölgesel müttefiklerini daha güçlü şekilde desteklemeye yöneltti. Riyad’a verilen bu stratejik destek, İran’a karşı “yalnız değilsin” mesajı kadar “alternatiflerimiz var” mesajını da içeriyor.

    Ancak Ortadoğu’da hiçbir stratejik hamlenin tek taraflı sonucu olmaz. Bir ülkenin güvenliğini artıran adım, başka bir ülkenin tehdit algısını büyütebilir. Bu da yeni bir silahlanma yarışını tetikleyebilir.

    İşte tam da bu nedenle uzmanların önemli bölümü anlaşmanın teknik boyutundan çok psikolojik etkisine dikkat çekiyor.

    Türkiye açısından neden önemli?

    Bu gelişmenin Ankara için taşıdığı anlam ise sanıldığından çok daha büyük.

    Türkiye son yıllarda Akkuyu Nükleer Güç Santrali ile sivil nükleer enerji ligine adım attı. Sinop ve Trakya’da planlanan yeni santral projeleri de gündemde. Ancak Türkiye bugüne kadar nükleer enerji politikasını tamamen uluslararası denetim ve enerji güvenliği ekseninde yürüttü.

    Suudi Arabistan’ın uranyum zenginleştirme hakkı elde etmesi halinde bölgede yeni bir standart oluşabilir. Bu durum yalnızca Riyad ile sınırlı kalmayabilir. Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve ilerleyen süreçte başka bölge ülkeleri de benzer taleplerde bulunabilir.

    Ortadoğu’da nükleer teknolojiye sahip ülke sayısının artması ise Türkiye’nin güvenlik hesaplarını doğrudan etkileyecektir.

    Ankara bir yandan NATO üyesi olarak Batı güvenlik mimarisinin parçası olmayı sürdürürken diğer yandan Rusya ile enerji alanındaki iş birliğini devam ettiriyor. Böyle karmaşık bir denklemde Körfez’deki nükleer kapasitenin büyümesi, Türkiye’nin hem savunma planlamasını hem de dış politikasını yeniden gözden geçirmesine neden olabilir.

    Ekonomik açıdan da tablo dikkat çekici.

    ABD şirketlerinin Suudi Arabistan’da milyarlarca dolarlık nükleer yatırımlara yönelmesi, bölgede yüksek teknoloji rekabetini hızlandıracak. Türkiye’nin savunma sanayisinde yakaladığı ivmeyi enerji teknolojilerine de taşıyabilmesi için nükleer mühendislikten ileri malzeme teknolojilerine kadar yeni yatırımlar yapması gerekecek.

    Yeni dönemin başlangıcı

    Bu anlaşmanın etkileri yarın ortaya çıkmayacak.

    Bir nükleer programın kurulması yıllar, hatta on yıllar alıyor. Ancak uluslararası siyasette bazı anlaşmalar vardır ki sonuçlarından çok yarattıkları algıyla tarihe geçer.

    ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması da bunlardan biri olmaya aday görünüyor.

    Washington bu hamleyle hem Çin ve Rusya’nın Körfez’deki etkisini sınırlamayı hem de İran üzerinde yeni bir baskı unsuru oluşturmayı hedefliyor. Riyad ise yalnızca enerji alanında değil, jeopolitik statüsünde de yeni bir sayfa açıyor.

    Fakat Ortadoğu’nun yakın tarihi bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Bu coğrafyada hiçbir teknoloji yalnızca teknoloji olarak kalmıyor; her yatırım, her anlaşma ve her yeni kapasite aynı zamanda yeni bir güç mücadelesinin parçasına dönüşüyor.

    Bugün “barışçıl nükleer enerji” diye başlayan süreç, yarının diplomatik krizlerinin ya da yeni güvenlik mimarisinin temel taşı olabilir.

    Türkiye’nin bu gelişmeyi yalnızca komşu ülkelerin enerji politikası olarak değil, kendi güvenliği, enerji stratejisi ve bölgesel rolü açısından dikkatle izlemesi gereken bir döneme girildiği açık. Çünkü Ortadoğu’da değişen her denge, er ya da geç Ankara’nın hesap masasına da yansıyor.

  • Afyon’da değişen sadece il başkanı mı, yoksa siyasi denge mi?

    Afyon’da değişen sadece il başkanı mı, yoksa siyasi denge mi?

    AK Parti’nin Afyonkarahisar İl Başkanlığı’nda yaşanan görev değişikliği, sıradan bir teşkilat revizyonu olarak başladı; ancak zaman geçtikçe bunun çok daha geniş siyasi okumalara kapı araladığı görüldü.

    Av. Turgay Şahin, Haziran 2024’te Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tensipleriyle il başkanlığı görevine getirildi. Hukukçu kimliği, teşkilat tecrübesi nedeniyle göreve önemli beklentilerle başladı. Aralık 2024’te yapılan il kongresinde yeniden seçilerek teşkilatın güvenini aldı.

    Görev süresi boyunca ilçe ziyaretleri, teşkilat buluşmaları, Ankara temasları ve parti organizasyonlarıyla sahada görünür olmaya çalıştı. Parti kaynakları bu dönemi teşkilatın yeniden toparlanma süreci olarak değerlendirse de Afyonkarahisar’a ya da partiye ne kattığı tartışılır…

    Ancak siyasette algıyı sadece yapılanlar değil, konuşulanlar, uygulamalar ve ilişkilerde şekillendirir.

    Bizlere yani basına yansıyan eleştiriler hep gündemdeydi…

    Yerel basında en çok tartışılan başlıklardan biri, il başkanlığının basınla kurduğu ilişkiydi. Bazı medya kuruluşlarıyla yaşanan gerilimler, basına sert açıklamalar, şikayet ve gözdağı diyaloglar kamuoyunda geniş yankı bulmuş, basın camiası içerisinde de konuşuluyordu.

    +++

    Muhalefet partileri ise ekonomik sorunlar, yerel hizmetler ve teşkilat yönetimi konusunda Şahin’e eleştiriler yöneltiyorlardı. Bu siyaseten normaldi ve zaman zaman kamuoyuna yöneltilen soruların yeterince cevaplandırılmadığı da dikkatlerden kaçmıyordu. Bu eleştiriler siyasi tartışmanın bir parçası olarak basında yer alıyorsa cevabını da muhatabı vermelidir.

    Kulislerde konuşulanlara gelince…

    Görev değişikliğinin ardından Ankara ve Afyon siyaset kulislerinde güçlü söylem ve değerlendirmeler yapılıyordu.

    Kulislerde, teşkilat içinde uzun süredir devam eden görüş ayrılıklarının Genel Merkez tarafından yakından takip edildiği konuşuluyor, siyasi temsilciler ve teşkilat uyumlu muydu sorusu ilk akla gelen oluyordu.

    2028 seçimlerine giderken AK Parti’nin birçok ilde olduğu gibi Afyonkarahisar’da da yeni bir siyasi sayfa açmak istediği yönünde duyumlar alıyorduk. Bir Afyonlu olarak, bunun önemli bir şart olduğunu görmemek mümkün değildi.

    Öte yandan çok önemli bir iddia gündeme bomba gibi düştü.

    Avukat Turgay Şahin’in Baro Başkanı olduğu dönem, dönemin valisi ve şu anki İçişleri Bakan Yardımcısı Kübra Güran Yiğitbaşı’na karşı sokak hayvanları konusunda sosyal medya ve dijital mecralarda başlayan hakaret içeriklerinin yasal takibi için, Yiğitbaşı, Şahin’in hukukçu kimliğine güvenerek destek istiyor.

    Bu desteği kabul eden o dönemin Baro Başkanı Şahin, Avukat Murat Bozok’la tanıştırıyor ve vekâlet dönemin Valisinden alınıyor. 200 civarında dosya oluşturuluyor. Süreçte sona eren ve nihayetlenen dosyaların yanında devam edenler de mevcut … Dönemin valisi, Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile İçişleri Bakanlığı Bakan Yardımcılığı’na atandıktan sonra durumla ilgili bilgi ve rapor istiyor, bu bilgi ve rapor sürekli oyalanarak net bir belgeyle verilmiyor…

    İnsanlık hali tabi; çok zor değil bunları sunmak, ‘Neden erteleniyor sürekli’ diyerekten rahatsız olan Devlet Makamı, önce Şahin’i uyarıyor ardından avukat Bozok’u uyarıyor… Fakat hâlâ bir sonuç alınamıyor. Bozok’u azmetme kararı alıyor ve bunu da Bozok’a iletiyor. Nedendir bilinmez sessiz kalan ve bilgi vermeyen Avukat Bozok, para talebinde bulunuyor…

    Hem devlet makamına hem görev veren makamın tüzel kişiliğine karşı bu duruş beni hayretler içinde bıraktı.

    Pardon da siyaset ve devlet… Bunu ayırt etmek çok zor olmasa gerek.

    Devam edelim…

    Bu süreç içerisinde AK Parti Afyonkarahisar Milletvekili İbrahim Yurdunuseven’e de konu iletiliyor. Şahin’le olan diyalog ve ilişkileri gereği de bilgi amaçlı, iyi niyetlilikle bilgi veriliyor. Fakat oradan da konuya dair bir dönüş sağlanmadığı gibi haberdar olmadıkları, konuyu bilmedikleri iletiliyor.

    Tabii bunların hepsi birer iddia…

    Bu süreç çözüm odaklı diyaloglarla sonuca gitmeyince konu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a iletiliyor! Ve beklenen son gerçekleşiyor.

    Turgay Şahin AK Parti İl Başkanlığı makamına veda ediyor.

    Son söz

    Siyasette bazen açıklanan nedenler vardır, bazen de uzun süre konuşulan nedenler…

    Gerçek olan şudur ki, kamuoyunda oluşan soru işaretleri cevapsız kaldıkça kulisler büyür, yorumlar çoğalır ve siyaset kendi boşluğunu kendi üretir.

    Demokratik siyasette bunun önüne geçmenin tek yolu ise daha fazla şeffaflık, daha fazla hesap verebilirlik ve daha güçlü iletişimdir.

    Afyonkarahisar’da yaşanan görev değişikliği, yalnızca bir il başkanının görevi bırakması olarak mı tarihe geçecek, yoksa teşkilatın yeni dönemine yön veren bir kırılma noktası mı olacak?

    Bu sorunun cevabını ise önümüzdeki süreçte hem siyasetin dili hem de atılacak adımlarla birlikte göreceğiz.

    Esen kalın.

  • Dünya Kupası’nın gölgesinde bir gerçek

    Dünya Kupası’nın gölgesinde bir gerçek

    Dünya Kupası’nda artık son viraja girdik…

    Milyonlarca futbolseverin haftalardır nefesini tutarak takip ettiği dev organizasyonda yarı final heyecanı yaşanıyor. Kupaya uzanacak takım henüz belli değil ama bu turnuva şimdiden futbol tarihine unutulmaz sayfalar ekledi.

    Bir Dünya Kupası daha bize gösterdi ki futbol artık sadece yıldızlardan ibaret değil. Disiplin, takım ruhu, mücadele ve doğru planlama; milyonlarca euroluk kadrolardan çok daha değerli hale geldi. Turnuvanın başında favori gösterilen birçok ülke evine erken dönerken, kimsenin şans vermediği ekipler tüm dünyanın alkışını topladı.

    ++++

    AMA HANGİSİ? İSPANYA, İNGİLTERE VE ARJANTİN…

    Fransa yine istikrarını ortaya koydu, İspanya yıllardır özlediği futbol aklını yeniden sahaya yansıttı, İngiltere “Bu kez olabilir” dedirtti, Arjantin ise her zamanki tutkusuyla son ana kadar mücadeleyi bırakmadı. Her biri farklı hikâyeler yazdı.

    Bu Dünya Kupası’nın belki de en büyük kazananı futbolun kendisi oldu. Çünkü artık hiçbir maç başlamadan kazanılmıyor. Küçük denilen ülkeler büyükleri korkutuyor, yıldız isimler tek başına maç kazandıramıyor. Sahada savaşan, inanan ve vazgeçmeyen ekipler ayakta kalıyor.

    ++++

    BİZİM İÇİMİZDEKİ EN BÜYÜK BURUKLUK

    Bizim için ise bu turnuvanın en buruk yanı Türkiye’nin erken vedası oldu. 2002 Dünya Kupası’nın o unutulmaz bronz madalyasını yaşayan nesil olarak yeniden aynı heyecanı yaşamak, ay-yıldızlı formayı yarı finalde hatta finalde görmek istedik. Ne yazık ki hayallerimiz bu kez de erken sona erdi. Ancak futbolun güzelliği de burada… Her biten turnuva, bir sonraki için yeni umutlar doğuruyor.

    Şimdi gözler yarı finalde… Artık hata yapma lüksü yok… Bir anlık dalgınlık, bir kurtarış, bir gol ya da uzatma dakikalarında gelen tek bir dokunuş; yılların emeğini ya şampiyonluğa taşıyacak ya da tarihin tozlu sayfalarına bırakacak.

    Kupayı hangi ülke kaldırır bilinmez. Ama bu organizasyon bir kez daha gösterdi ki Dünya Kupası sadece bir futbol turnuvası değildir. O; umutların, gözyaşlarının, sevinçlerin, hayal kırıklıklarının ve milyonları aynı duyguda buluşturan eşsiz bir hikâye…

    Şimdi geriye sadece üç maç kaldı…

    Ve ardından dört yıl sürecek büyük bir özlem başlayacak.

    ++++

    2002 RUHU NEREDE?

    Dünyanın en iyi futbolcuları, en güçlü teknik adamları ve milyonlarca taraftarın hayalleri artık sadece birkaç maça sığmış durumda…

    Biz ise yine ekran başındayız.

    İşte insanın canını en çok acıtan da bu…

    Ne zaman Dünya Kupası gelse, hafızamız bizi istemeden 2002 yılına götürüyor. Şenol Güneş yönetimindeki o mütevazı ama yürekli kadro… Rüştü’nün kurtarışları, Bülent Korkmaz’ın fedakârlığı, Hasan Şaş’ın bitmek bilmeyen enerjisi, İlhan Mansız’ın unutulmaz altın golü, dünya kupası tarihine geçen goller…

    O takım, sadece maç kazanmadı.

    Bir milleti yeniden futbola inandırdı.

    Aradan tam 24 yıl geçti. Dünya değişti, futbol değişti, teknoloji değişti. Ama değişmeyen tek şey, Türk futbolunun bir türlü ilerleyememesi oldu.

    ++++

    ALT YAPIYI KONUŞUYORUZ AMA GEREKEN YATIRIMI YAPMIYORUZ

    Her turnuva öncesi büyük hedefler konuşuyoruz.

    “Bu kez farklı olacak” diyoruz. Sonra yine aynı hayal kırıklıkları…

    Sorun sadece teknik direktör değil. Sorun sadece futbolcu da değil.

    Sorun, yıllardır günü kurtarmaya çalışan futbol anlayışımızdır.

    Alt yapıyı konuşuyoruz ama gereken yatırımı yapmıyoruz.

    Gençlere güvenelim diyoruz ama iki kötü maçta kenara çekiyoruz.

    Yabancı oyuncu kuralını her sezon değiştiriyoruz.

    Hakem tartışmaları bitmiyor…

    Yöneticiler birbirleriyle kavga ediyor.

    Futbol konuşmak yerine, futbolun dışındaki her şeyi konuşuyoruz.

    Sonra da neden Dünya Kupası’nda yokuz diye üzülüyoruz.

    ++++

    ANADOLU’NUN DÖRT BİR YANINDA KEŞFEDİLMEYİ BEKLEYEN NİCE GENÇ VAR

    Bugün yarı finale kalan ülkelere bakın. Hiçbiri tesadüfen burada değil. Yılların planlaması, sabrı ve emeği var. İspanya yıllarca alt yapısına yatırım yaptı. Fransa onlarca genç yeteneği sistem içinde yetiştirdi. İngiltere eleştirildi ama vazgeçmedi. Arjantin ise futbol kültürünü hiçbir zaman kaybetmedi.

    Biz ise hâlâ günü kurtarmanın peşindeyiz. Oysa bu ülkenin yeteneği eksik değil.

    Sokakta top oynayan çocuklarımız hâlâ var. Anadolu’nun dört bir yanında keşfedilmeyi bekleyen nice genç var. Eksik olan; onlara inanacak sistem, sabır ve vizyon.

    2002’nin başarısı tesadüf değildi. O kadro, formanın ağırlığını biliyordu. Ay-yıldızın sorumluluğunu hissediyordu. Belki dünyanın en pahalı oyuncuları değillerdi ama dünyanın en büyük yüreklerinden birine sahiptiler.

    Bugün yeniden o ruha ihtiyacımız var. Çünkü başarı, sadece para ile gelmiyor.

    Başarı; inançla, disiplinle, adaletle ve emekle geliyor.

    Dünya Kupası bir kez daha bize futbolun sadece 90 dakikadan ibaret olmadığını gösteriyor.

    Kupayı kim kazanacak bilmiyoruz. Ama bizim asıl kazanmamız gereken şey, kaybettiğimiz 2002 ruhudur. İşte o ruhu yeniden bulduğumuz gün… Sadece Dünya Kupası’na katılan değil, kupayı kaldırmayı hayal eden bir Türkiye’yi yeniden izleriz.

    Ve inanıyorum ki, o gün geldiğinde milyonlarca insanın gözlerinden aynı cümle dökülecek:

    “İşte beklediğimiz Türkiye geri döndü.”

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • Bir devrin perdesi kapandı

    Bir devrin perdesi kapandı

    Bazı insanlar vardır; sadece bir mesleği icra etmez, bir döneme damgasını vurur. Onlar gittiklerinde sadece bir insanı değil, bir devri uğurlarız.

    Bir devrin perdesi kapandı

    Yeşilçam’ın üç büyük çınarı…

    Önce Tarık Akan,

    ardından Cüneyt Arkın

    ve şimdi de Kadir İnanır…

    Her biri farklı karakterleri canlandırdı ama ortak bir noktaları vardı; milyonların gönlünde taht kurdular.

    Tarık Akan, gülen yüzünün ardında toplumsal duyarlılığıyla hafızalara kazındı. Sadece romantik filmlerin yakışıklı jönü değil, halkın dertlerini beyaz perdeye taşıyan usta bir sanatçıydı.

    Bir devrin perdesi kapandı

    Cüneyt Arkın ise Türk sinemasının efsanesiydi. Battal Gazi’den Kara Murat’a, Malkoçoğlu’ndan sayısız kahramana hayat verdi. Çocukluğumuzda kötülere karşı tek başına savaşan o yiğit adamdı. Onun filmleriyle cesareti, vatan sevgisini ve mücadeleyi öğrendik.

    Bir devrin perdesi kapandı

    Kadir İnanır… Anadolu’nun vakur duruşunu, mertliğini ve adam gibi adam olmanın ne demek olduğunu oynadığı her rolle hissettirdi. Bir bakışı bazen sayfalar dolusu sözden daha anlamlıydı.

    Bir devrin perdesi kapandı

    ++++

    SAMİMİYET, EMEK VE YÜREKLERE DOKUNAN HİKÂYELER

    Bugün geriye dönüp baktığımızda aslında sadece filmleri hatırlamıyoruz. Bayram sabahlarını, ailece televizyon karşısında geçirilen akşamları, aynı sahnelere defalarca gülüp aynı duygularla hüzünlendiğimiz günleri hatırlıyoruz.

    Bugün teknoloji çağındayız. Yüzlerce kanal, binlerce film, sayısız dijital platform var. Ama ne zaman eski bir Yeşilçam filmi başlasa, elimizdeki kumandayı bırakıp ekrana kilitleniyoruz. Çünkü orada yapaylık yok. Orada hayat var. Orada biz varız. Yeşilçam’ın bıraktığı sıcaklığı hiçbir dönem tam anlamıyla yakalayamadı. Çünkü o filmlerde samimiyet vardı, emek vardı, yüreğe dokunan hikâyeler vardı.

    ++++

    Zaman, en güçlü çınarları bile bir gün toprağa uğurluyor. Ancak gerçek sanatçılar, öldükten sonra da yaşamaya devam eder. Onların sesi bir replikte, gülüşü bir sahnede, bakışı eski bir film karesinde hep bizimle kalır.

    Tarık Akan, Cüneyt Arkın ve Kadir İnanır…

    Sizler yalnızca sinemanın değil, bu milletin ortak hafızasının en kıymetli parçaları oldunuz.

    Mekânınız cennet olsun.

    ++++

    Hayat, bazen bir filmin son sahnesi gibi sessizce iner üzerimize. Işıklar yavaşça söner, perde kapanır ama salondan kimse hemen kalkamaz. Çünkü bazı hikâyeler bittiğinde değil, kalbimize yerleştiğinde ölümsüz olur.

    İşte Yeşilçam da böyleydi…

    Bizler sadece film izlemedik. Sevmeyi, dürüst olmayı, haksızlığa karşı dimdik durmayı, dostluğu, fedakârlığı o filmlerden öğrendik. Bir mahalle kültürünü, aile sıcaklığını, insan olmanın güzelliğini beyaz perdede gördük. O büyük çınarların gölgesinde büyüdük.

    Tarık Akan’ın tebessümünde samimiyet vardı. Halkın içinden gelen bir adamdı. Oynadığı karakterler kadar duruşuyla da örnek oldu.

    Cüneyt Arkın, çocukluğumuzun yenilmeyen kahramanıydı. Ne zaman haksızlık olsa o çıkar gelir, kötülere meydan okurdu. Onun filmlerini izlerken kendimizi güçlü hissederdik. Belki de bu yüzden hepimizin çocukluğunda biraz Cüneyt Arkın vardı.

    Kadir İnanır ise susarak konuşabilen adamlardandı. Bir bakışıyla adaleti, sevgiyi, öfkeyi ve merhameti anlatırdı. O, Anadolu’nun vakur yüzüydü. Mertliğin ve onurun beyaz perdedeki karşılığıydı.

    Aslında onlar ölmedi… Tarık Akan, Cüneyt Arkın ve Kadir İnanır; televizyonlarda yeniden bizim evimize gelecek. Bir replikte bizi güldürecek, bir sahnede gözlerimizi dolduracak, bir bakışta yıllar öncesine götürecek. Gerçek sanatçıların mezarı sadece toprağın altında değildir; onların asıl mezarı unutulmaktır. Bu üç büyük usta ise unutulmayacak kadar büyük izler bıraktı.

    Perde kapandı belki ama sizlerin oynadığı o büyük film, bu milletin gönlünde sonsuza kadar gösterimde kalacak.

    ++++

    ANADOLU’NUN VAKUR YÜZÜ: KADİR İNANIR

    Kadir İnanır, Türk sinemasının sadece en önemli oyuncularından biri değil, aynı zamanda Anadolu insanının onurunu, mertliğini ve dik duruşunu beyaz perdeye taşıyan bir simgeydi. Gür sesi, karizmatik duruşu ve etkileyici bakışlarıyla canlandırdığı karakterler, izleyicinin hafızasında silinmez izler bıraktı.

    1970’li yıllardan itibaren Yeşilçam’ın en çok aranan başrol oyuncularından biri olan İnanır, romantik filmlerden toplumsal dramlara, aksiyondan polisiyeye kadar pek çok farklı türde unutulmaz performanslar sergiledi. Özellikle Türkan Şoray ile oluşturduğu sinema ortaklığı, Türk sinemasının en sevilen ekran birlikteliklerinden biri olarak hafızalara kazındı.

    Selvi Boylum Al Yazmalım, Tatar Ramazan, Yılanların Öcü, Dila Hanım, Tomruk, Kurbağalar, Yarınsız Adam, İpsiz Recep ve Uzun Hikâye gibi yapımlarda canlandırdığı karakterlerle sadece oyunculuğunu değil, duyguyu seyirciye geçirebilen büyük bir sanatçı olduğunu da gösterdi.

    Kadir İnanır’ın başarısının sırrı, oynadığı karakterleri canlandırmakla yetinmemesi, onları yaşamasıydı. Bu yüzden onun filmlerindeki kahramanlar gerçek hayattan bir parça gibi hissedildi. O, Yeşilçam’ın yalnızca yıldızlarından biri değil; Türk sinemasının vicdanı, Anadolu’nun sesi ve milyonların gönlünde yer eden yaşayan bir efsaneydi.

    Bugün aramızdan ayrılmış olsa da ardında bıraktığı onlarca film, unutulmaz replik ve güçlü karakterlerle yaşamaya devam edecek. Çünkü bazı sanatçılar perdeye değil, doğrudan insanların kalbine iz bırakır.

    Bir gün herkes bu dünyadan göçüp gider… Ama bazı insanlar vardır ki, gittikleri gün değil; unutuldukları gün gerçekten ölürler. Tarık Akan, Cüneyt Arkın ve Kadir İnanır ise bu millet var oldukça filmleriyle, duruşlarıyla ve bıraktıkları izlerle yaşamaya devam edecekler.

    Yeşilçam bize sadece filmler bırakmadı; sevgiyi, vefayı, umudu ve insan kalabilmenin ne kadar kıymetli olduğunu öğretti. Perde kapanır, alkış diner, salon boşalır… Ama gerçek sanatçılar, izleyicisinin kalbinde sonsuza kadar başrolde kalır.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • ÇOK İSTEDİK AMA OLMADI

    ÇOK İSTEDİK AMA OLMADI

    2002’nin gölgesinde yarım kalan hayal…

    2002… Türk futbolunun hafızasına altın harflerle kazınmış bir yıldı bizim için… Japonya ve Güney Kore’de oynanan Dünya Kupası’nda ay-yıldızlı formamız, sadece bir milli takım forması değildi; 85 milyonun umuduydu. Brezilya’ya kafa tutan, Güney Kore’yi devirip dünya üçüncüsü olan o kadro, hepimize “Biz de yapabiliriz” duygusunu miras bıraktı.

    Aradan yıllar geçti.

    Her Dünya Kupası geldiğinde, içimizde aynı heyecan yeniden filizlendi. Belki bu kez… Belki yeniden…

    ++++

    “ACABA 2002 RUHU GERİ DÖNER Mİ?”

    2026 Dünya Kupası da işte o umutlardan biriydi. Uzun yılların ardından yeniden Dünya Kupası sahnesinde olmak bile başlı başına büyük bir mutluluktu. Tribünlerde kırmızı-beyaz denizi, ekran başında milyonlar, sosyal medyada tek yürek olan bir ülke… Herkesin aklında aynı soru vardı: “Acaba 2002 ruhu geri döner mi?”

    Ne yazık ki dönmedi.

    Sahaya çıkan futbolcularımız mücadele etti, ter döktü, ancak futbol bazen sadece istemekle olmuyor. Eksiklerimiz, hatalarımız ve kırılma anlarında yaptığımız yanlış tercihler bizi turnuvaya erken veda etmek zorunda bıraktı.

    Belki de en çok can yakan, elenmekten ziyade kurulan hayallerin yarım kalmasıydı.

    Çünkü bu millet, Dünya Kupası’nı sadece izlemek istemiyor. Bu millet yeniden dünyanın en büyük futbol sahnesinde söz sahibi olmak, yeniden çeyrek finalleri, yarı finalleri konuşmak, yeniden İstiklal Marşı’nı milyonlara dinletmek istiyor.

    2002’nin çocukları bugün yetişkin oldu. O gün televizyon başında gözleri dolan nesil, şimdi kendi çocuklarına İlhan Mansız’ı anlatıyor. O başarı, nesiller arasında aktarılan bir futbol masalına dönüştü.

    Belki de sorun tam burada…

    Biz hâlâ 2002’yi özlüyoruz ama yeni bir 2002’yi inşa etmek için uzun vadeli planlara, altyapıya ve istikrara aynı kararlılıkla sarılamıyoruz. Dünya futbolu değişiyor, gelişiyor; biz ise zaman zaman geçmişin güzel anılarıyla avunuyoruz.

    Yine de umudu kaybetmemek gerekiyor.

    Çünkü bu forma, bu arma ve bu ülke daha büyük başarıları hak ediyor. Belki bugün olmadı. Belki 2026’da hayallerimiz erken sona erdi. Ama Türk futbolu, 2002’de gösterdiği gibi yeniden ayağa kalkabilecek potansiyele sahip.

    O kupaya uzanmayı gerçekten çok istemiştik.

    Bu kez olmadı…

    Ama bir gün, yine aynı heyecanla, aynı inançla “Biz neden şampiyon olmayalım?” diyebileceğimiz günlerin geleceğine inanmak istiyoruz.

    Çünkü bazı hayaller ertelenir, vazgeçilmez.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • BABAM…

    BABAM…

    Babam Haziran’ın ilk haftası veda etti.

    13 sene öncesi, o günü hiç unutmam.

    Toprağa verirken dizlerimin bağı

    çözülmüştü.

    Başımı tepeye dikiyordum.

    Gözyaşlarım belli olmasın diye

    Haziran sıcağında gökyüzündeki maviliklere bakıyor ve güneşi selamlıyordum.

    Ve uyumak istiyordum sadece; uyumak ki

    Acaba babamın yüzü gelir mi bir saniyelik diyordum.

    BABA DEMEK

    Baba güven demek…

    Baba, hayat demek…

    Baba, huzur…

    O huzur öyle sonsuz ki, ellerini uzatsan sen gökyüzüne değersin. Yıldızları toplar, başına taç yapar.

    Hele sıcaklığı öyle bir şey ki, sarılırsa tüm buzlar erir, gözyaşların buhar olur gider.

    Baba öyle bir gülümser ki, tüm benliğine huzur verir.

    Baba güç demek… Sırtını dayadığın koca bir dağdır baba. Önünde siperdir.

    Tebessüm etmeyi andıran iki dudağın birleşerek

    “Baba”

    demeyi özlemektir babasızlık…

    Herkesin sırtını dayadığı koca bir dağı varken, güçsüz ve yapayalnız kalmaktır babasızlık.

    Her aklına geldiğinde suratına yediğin koca bir şamardır. İnsanların birbirine fısıldarken duyduğun acı bir sessizlik. Kimseye belli etmeyip güçlü olmaya çalışmaktır.

    Sığınacak bir liman aramaktır.

    O yüzdendir babasız çocukların boynu hep bükük.

    Ve

    mahzun ve ürkek bakışı…

    Onların evi hep sessizdir, gecelerse uzun ve soğuk…

    Babanın önceliği her daim şu olmalı

    Çocuklarımıza en iyi bırakacağınız miras lüks yatlar, katlar, arabalardan ziyade onurlu bir isim

    Yetmez ki

    Ast ve esas olan kubbede hoş seda bırakmaktır.

    Şimdi

    Babanız hayatta ise gidin sarılın.

    Nefesini içine çekin.

    Öpün elini ve gözlerine bakın.

    O yılların izini taşıyan yorgun gözlerine bakın.

    Anlarsınız ki belli bir donem sonrası kendi yaşantısını evlatlarına harcamış.

    Tıpkı babası dedesi gibi…

    Babasız olanlar ise ben gibi dualarınızda yaşatın babanızı…

    İnan ki

    O bizi görür,

    O bizi anlar….

    Mutlu ve aydınlık yarınlara….

  • Dijital Truva

    Dijital Truva

    Teknoloji dünyasının değerli takipçileri, hepinize merhaba. Bu köşede her iki haftada bir, dijital dünyanın parıltılı vitrinini aralayıp, hayatımızı sessizce değiştiren gerçekleri konuşacağız. İlk yazımız için seçtiğim konu, tam şu an oturduğunuz odada, belki de birkaç metre ötenizde size hizmet eden bir cihazın içinde saklı. Evlerimizin kapısını kilitleyip kendimizi güvende hissederken, farkında olmadan siber korsanlara içeriden kapı açıyor olabilir miyiz? Gelin, konfor alanımızın arkasındaki o derin teknolojik tehlikeyi; Nesnelerin İnterneti (IoT) ve evimizdeki siber sızıntıları masaya yatıralım.

    Akıllı robot süpürgeler, internete bağlı buzdolapları, uzaktan kontrol edilen klimalar ve akıllı kameralar… Hayatımızı inanılmaz derecede kolaylaştıran bu cihazlar, arka planda devasa bir ağ yapısı kuruyor. Ancak madalyonun arkasında ciddi bir teknik gerçek var: İnternete bağlı olan ve bir IP adresi alan her cihaz, potansiyel bir siber saldırı hedefidir. Bizler bilgisayar ve telefonlarımızı antivirüs yazılımlarıyla korurken, evdeki akıllı ampulün siber güvenliğini neredeyse hiç düşünmüyoruz.

    Siber korsanlar, günümüzde gelişmiş veri tabanlarını veya bankaları hacklemek yerine, evlerimizde zayıf şifrelere sahip akıllı cihazları hedef alıyor. “Bir robot süpürgeden ne olur?” demeyin. Güvenlik açığı bulunan tek bir akıllı cihaz, evinizdeki modeminize sızılmasına, oradan da aynı Wi-Fi ağına bağlı cep telefonunuzdaki bankacılık şifrelerinizin veya kişisel verilerinizin ele geçirilmesine zemin hazırlayabiliyor. Hatta dünya genelinde milyonlarca akıllı cihazın hacklenip birer dijital zombi ordusuna (Botnet) dönüştürülerek büyük sistemleri çökertmek için kullanıldığı siber saldırı vakaları artık bir sır değil.

    Geleceğin dünyasında teknolojiyle yaşamak, siber okuryazar olmayı zorunlu kılıyor. Bu cihazları hayatımıza alırken varsayılan şifrelerini mutlaka değiştirmeli, firmware (yazılım) güncellemelerini düzenli yapmalı ve gerekirse akıllı ev cihazları için modemimizde ayrı bir misafir ağı oluşturmalıyız.

    Teknoloji konfor sunar, ancak uyanık bir zihinle birleştiğinde güvenlidir. İki hafta sonra, dijital dünyanın görünmeyen katmanlarında yeni bir yolculuğa çıkmak üzere, esenlikle kalın.

    Emre TAŞPUNAR

  • ÜÇ GÜNDE HEYBEMİZDEN DÖKÜLEN

    ÜÇ GÜNDE HEYBEMİZDEN DÖKÜLEN

    Gazetecilik alanda yapılır. Masa başında kes kopyalama yapıştır haberleri ile gazetecilik yaptığını zannedenler her daim sınıfta kalıyor.

    Bu düstur ile muhabirlikten gelen bir anlayışla herkesin tatil ettiği, gezmelere veya istirahate çekildiği cuma, cumartesi ve pazar günü alanlarda dolu dolu bir zaman yaşadım.

    Cuma 1 Mayıs sonrası Gün FM’de radyo röportajı. Aynı gün ESOB seçimleri, cumartesi günü Basın Odasında Değerli Dostum Ahmet Tunca ile Faruk Bangir yönetimindeki Basın Odası. Cumartesi gecesi AKSAM konseri pazar sabahı Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu ile basın toplantısı ve pazar gecesi kar yağışından dolayı kapanan yolların haberleri. Pazartesi sabahı ise EGEMAX TV’de canlı yayın bağlantısı derken bugüne ulaştık. Şimdi Afyonkarahisar gündeminde öne çıkanları kısa kısa paylaşmak isterim.

    OKULLARDA KAR ENGELİ

    Afyonkarahisar’da yoğun bir hafta geçirdik. Yolların kesiştiği nokta ilimizde 3 Mayıs akşamı yağan kar yağışı sonrası Antalya yolunu bağlayan Damlalı rampası Şuhut yolu, Ankara yolundaki Köroğlu beli ve İzmir bağlantısı olan Dumlupınar geçidi gibi bağlantılarda sıkıntı yaşandı.

    Ağır araçların kayması sonucu yol açma çalışmaları da uzun sürdü ve trafik tam anlamıyla felç oldu.

    Trafik Karayolları, Jandarma ve AKUT ekiplerinin sıkıntılı yollarda canla başla mücadele ettiklerinin de altını çizelim.

    Aşırı yağış ve yolların geçit vermemesi üzerine Merkez İlçe, Ege havasına yatkın Dinar, Dazkırı ve Evciler ilçeleri dışındaki ilçelerde taşımalı eğitime bir gün ara verildi.

    Senelerdir görülmeyen bir 3 Mayıs yaşandı.

    Önümüzdeki günlerde artık bahar ve yaz ile tanışmanın zamanı geldi.

    1 MAYIS ÜÇ AYRI ETKİNLİK

    İlimizde 1 Mayıs İşçi Dayanışma ve Emekçi Günü dolasıyla etkinliklerde yapıldı. Cumhuriyet Halk Partisi İl Başkanlığı’nda toplanan partili ve bir kısım işçi, Zafer Meydanı’na kadar yürüdü. Burada Belediye Başkanı Burcu Köksal önemli ve anlamlı bir konuşma yaparak emekçilerin 1 Mayıs Günü’nü kutladı.

    Ve Gün FM mikrofonlarına Başkan Burcu Köksal özel açıklamalarda bulundu. Bir başka 1 Mayıs etkinliği İstasyon meydanında oldu. TÜRK-İŞ İl Temsilcisi Muharrem Uslu burada bir konuşma yaptı. Öğleden sonra ise KESK platformu Zafer Meydanı’nda emekçilerle buluştu. Eğitim-Sen ve Eğitim İş Başkanları konuştu. Sonrasında halaylar çekildi.

    Alanda Cumhuriyet Halk Partisi önceki dönem Parti Meclisi Üyesi olan Yalçın Görgöz ile Afyonkarahisar Belediye Meclis Üyesi Ramazan Akgöz GÜN FM mikrofonlarına düşüncelerini anlattı.

    Ayrıca Eğitim-Sen Afyonkarahisar Şube Başkanı Ender Karaaslan-Hürriyetçi Eğitim Sendikası Başkanı Nizamettin Şenol ile TÜRK-İŞ Başkanı Muharrem Uslu Gündem Özel yayına konuk oldular Gün Radyo’da.

    ESNAFLAR ÜSTÜN DEDİ

    Esnaf Zanaatkar seçiminde 33 oy farkla Cengiz Üstün kazandı. Bu seçim çok önemli bir seçimdi. Cengiz Üstün mevcut başkan olarak gece gündüz çalıştı. Öncesinde ilçe esnaf odası seçimlerinde kendi ekiplerinin kazanması adına yoğun çaba gösterdi. Sandıklı Esnaf Odası seçiminde Ali Çiçek’in kazanması ve Çiçek’in Cengiz Üstün listesinde başkan yardımcısı olması bu seçimde önemli rol oynadı.

    Sabri Can Bekle ve ekibi daha önce adaylığını da açıklayan Mehmet Karagöz ile önceki Başkan A. Kadir Konak’ın desteğini almasına rağmen ilçeden gelen bir aday olmasından dolayı seçimi kazanmasına nefesi yetmedi.

    Siyasi anlamda bakıldığında Dinar’ın CHP’li Belediye Başkanı Veysel Topçu ve CHP’ye yakın esnaflar ile bir kısım MHP’lilerin desteği Sabri Can Bekle’ye, AK Partili bir milletvekili dışındaki partililerin ise desteği Cengiz Üstün’e gitti.

    Sonuçta yeni seçilen yönetimi tebrik ediyorum. Bu seçim ekim ayında yapılacak olan Afyonkarahisar Ticaret ve Sanayi Odası seçimlerine de bir anlamda antrenmanı gibi olacak.

    Afyonkarahisar’da TSO seçimleri, mevcut Başkan Hüsnü Serteser ile geçen seçimde 1 oy farkla yarışı kaybeden M. Önder Artuk arasında olacak.

    Cengiz Üstün, Serteser’e Sabri Can Bekle ise Artuk’a yakın isimler olarak görünüyor.

    84 YAŞINDA SAHNELERİN TOZUNU ATIYOR

    Cumartesi gecesi AKSAM Türk Sanat Müziği konserinde yerimizi aldık. 15. yıl konserinde tam bir Türk Sanat Müziği ziyafeti çekildi.

    Sahneye 84 yaşındaki ve 8 defa kalp ameliyatı olan Savaş Demiröz’ü görünce, ‘İşte yaşama sevinci bu. Her yaşı doya doya yaşamak lazım. Her şeye rağmen’ demekten kendimi alamadım.

    Emekli Mali Müşavir olan Savaş Demiröz sekizinci ameliyatını geçen sene kalbinden oldu. Söylediği şarkı ise Abdullah Yüce’nin o dillere destan şarkısı ‘Bu ne sevgi ah/Bu ne ızdırap. Zavallı Kalbim ne kadar harap’ idi.

    Konserde bir başka dikkatimi çeken emekli öğretmen Ali Yaman. Sandıklı’da her hafta koro çalışmalarına gelen Ali Yaman 70’li yaşları devirdi. O da sahnede ‘Çile bülbülüm Çile’ şarkısını muhteşem okudu.

    KURUCU LİDER YAZIN VE BOŞ BIRAKIN BAKALIM

    Pazar sabahı Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu basın mensuplarıyla buluştu.

    Çok önemli mesajlar verdi Genel Başkan Ağıralioğlu.

    Açılım sürecini eleştiren Yavuz Ağıralioğlu, ‘Şimdi bir anket yapalım. Kurucu Önder, Kurucu Lider diyerek karşısını boş bırakalım. Verilecek tek bir cevap var. Mustafa Kemal Atatürk. Atatürk varken bebek katili güvenlik güçlerimizi şehit eden Apo’ya Kurucu Lider, Önder derseniz bu olmaz. İşte bu Kurucu lider Atatürk’ün kurduğu partiye yapılanları da tasvip etmiyorum’ dedi.

    3 Mayıs Türkçülük konusunda ise Ağıralioğlu şu görüşlerini paylaştı basın mensuplarıyla “Kökümüz bir, istikbalimiz bir! Tarih boyunca insanlığın miğferi olmuş büyük bir milletin evlatları olarak; dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın kalbi bu topraklarla atan herkesin 3 Mayıs Türkçülük Günü’nü kutluyorum. 3 Mayıs; millet olma bilincinin, ortak dilin, ortak kültürün ve tarih şuurunun güçlü bir ifadesidir. Türkçülük; ayrıştıran değil birleştiren, dışlayan değil kucaklayan bir medeniyet anlayışıdır. Köklerimizden aldığımız güçle birliğimizi ve kardeşliğimizi büyütmeye; dilimizi, kültürümüzü ve milli değerlerimizi yaşatmaya kararlıyız. Bu şuuru yaşatan herkesi saygıyla selamlıyorum”

    Bu açıklaması sonrasında 3 Mayıs Dünya Basın Günü sebebiyle soru üzerine basın mensuplarının çok büyük özellikle de yerel basının sıkıntılar içinde olduğunun altını çizerek bazı örnekler de verdi.

    Biz bu haftayı haber dolu geçirdik.

    Acısıyla tatlısıyla yaşam devam ediyor. Aslında yaşam da bir yarış. Önemli olan yaşamın her anından keyif alabilmek

    Aldığınız nefesin değerini ve kıymetini bilebilmek. Yaşınız işiniz ne olursa olsun layık olduğu ve hak ettiği gibi yaşayabilmek.

    Ülkeye millete, vatana yakışır bir yaşamı yalandan riyadan uzak ilkeli dürüst bir şekilde gerçekleştirenlere ve her daim üretenlere selamlar olsun.

    Mutlu ve aydınlık yarınlara…

  • Liyakat Diplomanın Ötesindedir!

    Liyakat Diplomanın Ötesindedir!

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tensipleriyle 20 Şubat 2026 tarihinde İçişleri Bakan Yardımcılığı görevine atanan Doç. Dr. Kübra Güran Yiğitbaşı, Afyonkarahisar’da bıraktığı derin izlerin ardından Ankara’da yeni bir döneme başladı. Afyonkarahisar Valiliği döneminde sadece projeleriyle değil, kurduğu samimi temaslarla da halkın gönlünde yer edinen Bakan Yardımcısı Yiğitbaşı, şehre bir “Devlet Ana” şefkatiyle yaklaştı.

    Ancak bu önemli atamanın ardından bazı çevrelerin, Bakan Yardımcısı Yiğitbaşı’nın akademik geçmişine atıfta bulunarak “sinemacı jandarmanın başına geçti” şeklinde sığ eleştiriler getirdiğine şahit oluyoruz. Bu bakış açısı, ne devlet yönetimindeki stratejik zekayı ne de liyakatin sahadaki karşılığını anlayabilmiş bir yaklaşımdır.

    Başarı akademik branşla değil icraatla ölçülür

    Bir insanın eğitim aldığı alan, onun vizyonunu besleyen bir kaynaktır; ancak yöneticilik yeteneği akıl, zeka ve stratejik düşünce gerektirir. Bir mesleği layığıyla yapmak için sadece o bölümün okulunu okumak yetmez; sahada üretilen projeler, halkla kurulan bağ ve elde edilen sonuçlar asıl belirleyicidir. Eleştiri getirenlerin, önce kişinin geçmişte üstlendiği sorumlulukları nasıl yerine getirdiğine bakması gerekir.

    “Sinemacı” diyerek küçümsemeye çalışanlara, Afyonkarahisar’da nelerin değiştiğini hatırlatmakta fayda var:

    -Mutluluk Kervanı projesi: Dezavantajlı bölgelerdeki çocuklara ulaşarak onlara çeşitli sosyal ve kültürel imkanlar sunan bu proje, deprem döneminde depremzede çocuklar için de başarıyla uygulandı.

    -Engelsiz Şehir projesi: Afyon Kocatepe Üniversitesi iş birliğiyle yürütülen çalışma, kentin fiziksel ve sosyal alanlarını özel gereksinimli bireyler için daha erişilebilir hale getirmeyi hedefledi.

    -Eğitim kompleksleri: Şehir merkezinde laboratuvar, kütüphane ve dersliklerin bir arada olduğu modern eğitim alanlarının inşasına öncelik verildi.

    -Kadın kooperatifleri desteği: Bakan Yardımcısı Yiğitbaşı, kadınların ekonomik hayata katılımını artırmak için yerel kooperatifleri destekledi. Özellikle bazı beldelerde kadınların üretimden ciddi gelir elde etmesine olanak sağlayan modelleri teşvik etti.

    -Kadınana Çarşısı: Deprem bölgesindeki kadın esnafa umut olmak amacıyla başlatılan ve kadın emeğini ön plana çıkaran projeler arasında yer aldı.

    -Sanayi ve tarım vizyonu: Görev süresince organize sanayi bölgeleri ve modern tarım yatırımlarına odaklanarak kentin ihracat kapasitesinin artırılmasına katkı sağladı. Jeotermal kaynakların kullanımı ve ihtisas OSB projeleri bu dönemde ivme kazandı.

    -“Kal bu şehirde” kampanyası: Afyonkarahisar’ın sadece bir geçiş noktası değil, konaklanacak bir destinasyon olarak tanıtılması amacıyla yeni bir turizm stratejisi ve sloganı hayata geçirildi.

    -Kurumlar arası koordinasyon: Düzenli olarak gerçekleştirilen “İl Koordinasyon Kurulu” toplantılarıyla DSİ, Karayolları ve TEİAŞ gibi kurumların yatırımlarının yereldeki takibi sıkılaştırıldı.

    -Halkla iç içe yönetim: Şehit yakınları ve gaziler başta olmak üzere toplumun tüm kesimleriyle doğrudan temas kuran bir yönetim anlayışı sergiledi.

    Eleştiri için önce gözlem gerekir

    Görüldüğü üzere, akademik unvanların ötesinde bir saha başarısı ve yönetim becerisi söz konusudur. Atanmış ve sorumluluk almış kişilere karşı takınılması gereken ilk tavır saygıdır. Eleştiri ise ancak kişi görevini yerine getirirken sergilediği performans incelendikten ve gözlemlendikten sonra, yapıcı bir dille getirilebilir.

    Her görev, sadece diplomayla değil; vizyonla, emekle ve vatan sevgisiyle yürütülür. Yiğitbaşı’nın Afyonkarahisar’da kanıtladığı bu başarı grafiği, İçişleri Bakanlığı’ndaki yeni görevinde de en büyük referansı olacaktır. Önyargılarınızı bir kenara bırakıp icraatlara bakmak, hem adaletin hem de gazetecilik ahlakının gereğidir.

  • Teknoloji Geliştirme Bölgelerinde Vergi İstisnası: Uygulamada Bilinmesi Gerekenler

    Teknoloji Geliştirme Bölgelerinde Vergi İstisnası: Uygulamada Bilinmesi Gerekenler

    Türkiye’de Ar-Ge ve yenilik ekosisteminin geliştirilmesi amacıyla uygulanan en önemli teşvik mekanizmalarından biri teknoloji geliştirme bölgeleridir. Kamuoyunda daha çok “teknopark” olarak bilinen bu yapılar, hem girişimcilik ekosistemini güçlendirmekte hem de vergi mevzuatı açısından önemli avantajlar sunmaktadır.Teknoloji geliştirme bölgelerine sağlanan vergisel teşviklerin temel dayanağını 4691 sayılı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu oluşturmaktadır. Kurumlar vergisi mükellefleri açısından ise bu teşviklerin uygulaması doğal olarak 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu ile birlikte değerlendirilmektedir.

    Bu yazıda, özellikle teknoparklarda elde edilen kazançların vergisel boyutuna ve uygulamada dikkat edilmesi gereken bazı hususlara değinmek istiyorum.

    Kazanç İstisnasının Kapsamı

    4691 sayılı Kanun’un geçici 2’nci maddesi uyarınca teknoloji geliştirme bölgelerinde faaliyet gösteren gelir ve kurumlar vergisi mükelleflerinin, münhasıran bu bölgelerde gerçekleştirdikleri Ar-Ge, yazılım ve tasarım faaliyetlerinden elde ettikleri kazançlar belirli bir süreye kadar gelir ve kurumlar vergisinden istisna edilmiştir.

    Burada altı çizilmesi gereken temel nokta şudur:
İstisna, teknoparkta bulunmanın kendisine değil, teknoparkta yürütülen Ar-Ge ve yazılım faaliyetinden doğan kazanca uygulanmaktadır. Dolayısıyla bölgede faaliyet gösteren bir şirketin tüm gelirlerinin otomatik olarak istisna kapsamında olduğu yönündeki yaklaşım doğru değildir.

    Bölge İçi – Bölge Dışı Faaliyet Ayrımı

    Uygulamada en sık karşılaşılan sorunlardan biri, şirketlerin teknopark içinde yürüttükleri faaliyetler ile teknopark dışındaki ticari faaliyetlerini birbirinden yeterince ayırmamalarıdır. Oysa vergi uygulaması açısından bu ayrım son derece önemlidir.

    Teknoloji geliştirme bölgesinde yürütülen Ar-Ge ve yazılım faaliyetlerinden elde edilen kazançlar istisna kapsamında değerlendirilirken, şirketlerin:

    * danışmanlık faaliyetleri

    * ticari yazılım satışları (Ar-Ge niteliği taşımayan)

    * donanım satışları

    * bölge dışında yürütülen hizmet faaliyetleri

    gibi işlemlerden elde ettikleri kazançlar genel vergilendirme hükümlerine tabi olmaya devam etmektedir. Bu nedenle mükelleflerin muhasebe kayıtlarında istisna kapsamındaki kazanç ile diğer ticari kazançların ayrıştırılması büyük önem taşımaktadır.

    Personel Ücretlerine Yönelik Teşvik

    4691 sayılı Kanun yalnızca şirket kazançları açısından değil, insan kaynağı açısından da önemli teşvikler içermektedir.

    Teknoloji geliştirme bölgelerinde çalışan Ar-Ge, tasarım ve destek personeline ödenen ücretler, belirli şartlar dahilinde gelir vergisinden istisna tutulmaktadır. Bu düzenleme özellikle teknoloji girişimleri için ciddi bir maliyet avantajı sağlamaktadır.

    Nitelikli insan kaynağının teknoloji sektöründe kritik öneme sahip olduğu düşünüldüğünde, söz konusu teşvikin Ar-Ge ekosistemine önemli katkı sunduğunu söylemek mümkündür.

    Ar-Ge Harcamalarının Ekonomideki Payı

    Türkiye’de Ar-Ge harcamalarının Gayrisafi Yurt İçi Hasıla içindeki payı son yıllarda istikrarlı bir artış göstermektedir. 2000’li yılların başında yaklaşık %0,5 seviyesinde olan bu oran, zaman içerisinde yükselerek %1 seviyesinin üzerine çıkmış, son yıllarda ise %1,46 civarına ulaşmıştır.

    Her ne kadar gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında halen kat edilmesi gereken mesafe bulunsa da bu artış, Türkiye’de teknoloji odaklı üretimin giderek daha fazla önem kazandığını göstermektedir. Teknoloji geliştirme bölgeleri de bu dönüşümün önemli araçlarından biri olarak öne çıkmaktadır.

    Son Söz

    Türkiye’nin teknoloji odaklı büyüme hedefleri açısından teknoparkların rolü her geçen gün daha da artıyor. Ar-Ge harcamalarının milli gelir içindeki payının yükselmesi de bu dönüşümün somut göstergelerinden biri.

    Vergisel teşvikler ise bu ekosistemin görünmeyen ama güçlü motorlarından biri olarak öne çıkıyor. Doğru uygulandığında teknoparklar, hem girişimciler hem de ülke ekonomisi için yüksek katma değer üreten bir model sunmaya devam ediyor.

  • Savaşın Gölgesinde Turizm, Afyon’un Şifalı Suları

    Savaşın Gölgesinde Turizm, Afyon’un Şifalı Suları

    Ortadoğu’da Gerilim, Termal Turizmde Yeni Bir Dönem
    Ortadoğu yine kaynıyor.
    İran ile İsrail arasındaki gerilim her geçen gün daha yüksek sesle konuşuluyor. Dünya basını olası bir savaş senaryosunu tartışırken, küresel ekonomi ve enerji piyasaları kadar bir sektör daha dikkat kesilmiş durumda: turizm.
    Turizm sektörü dünyanın en hassas alanlarından biridir. Savaşın olduğu yere turist gitmez. Güvenlik algısı zayıflayan destinasyonlar kısa sürede listeden çıkar. Ancak turizm tamamen yok olmaz; yön değiştirir.
    Tarih bunu defalarca gösterdi.
    Bir bölgede kriz çıktığında turist başka bir ülkeye gider. Bir destinasyon zayıfladığında başka bir destinasyon yükselir. Bu yüzden küresel turizmde krizler çoğu zaman aynı zamanda yeni fırsatların da başlangıcıdır.
    Türkiye bu denklemin tam ortasında duran ülkelerden biridir.
    Türkiye’nin Sessiz Avantajı
    Ortadoğu’daki her gerilim Türkiye için çift yönlü bir etki yaratır. Bir yandan bölgesel risk algısı oluşur, diğer yandan turistler güvenli alternatifler aramaya başlar.
    Bu noktada Türkiye’nin güçlü bir avantajı vardır: turizm çeşitliliği.
    Türkiye sadece deniz turizmiyle ayakta duran bir ülke değildir. Bu topraklarda aynı anda;
    deniz turizmi
    kültür turizmi
    gastronomi turizmi
    doğa turizmi
    sağlık ve termal turizm
    varlığını sürdürebilir.
    İşte bu çeşitlilik kriz dönemlerinde Türkiye’nin sigortasıdır.
    Deniz Turizmi Dalgalanır, Termal Turizm Direnir
    Savaş ve siyasi gerilimler en çok kıyı turizmini etkiler. Akdeniz’de güvenlik algısı değiştiğinde tatil planları hızlıca değişebilir.
    Ancak turizmin bir alanı vardır ki krizlerden çok daha az etkilenir: termal turizm.
    Çünkü termal turizm;
    tatil değil sağlık arayışıdır,
    eğlence değil iyileşme ihtiyacıdır.
    Bu yüzden termal destinasyonların talebi daha stabil ilerler.
    Türkiye’de bu alanın en güçlü merkezlerinden biri ise tartışmasız Afyonkarahisar.
    Anadolu’nun Ortasında Bir Sağlık Merkezi
    Afyonkarahisar yalnızca bir şehir değil, aynı zamanda bir termal başkenttir.
    Şehrin etrafında yükselen termal tesisler yalnızca Türkiye’nin değil Avrupa’nın da dikkatini çeken bir altyapıya sahiptir.
    Özellikle;
    Hüdai Kaplıcaları
    Gazlıgöl Kaplıcaları
    Ömer Kaplıcaları
    gibi merkezler yüksek mineral değerine sahip sularıyla yıllardır şifa dağıtıyor.
    Romatizmal hastalıklardan kas ve eklem problemlerine kadar birçok sağlık sorununda tercih edilen bu sular, Afyon’u yalnızca bir turizm destinasyonu değil, aynı zamanda bir sağlık merkezi haline getiriyor.
    Afyon’un Asıl Gücü: Dört Mevsim Turizm
    Türkiye’nin sahil şehirleri yaz aylarında parlar. Ancak yaz bitince sezon da büyük ölçüde sona erer.
    Afyon ise farklıdır.
    Termal turizm;
    yazın da çalışır
    kışın da çalışır
    hafta sonlarında da doludur
    sağlık turizmiyle uzun konaklama yaratır.
    Yani Afyon turizmi yalnızca sezonluk değil, yılın tamamına yayılan bir ekonomidir.
    Bu da şehri turizm krizlerine karşı daha dayanıklı hale getirir.
    Yeni Bir Başlık: Ulaşım ve Zafer Havalimanı Fırsatı
    Ortadoğu’daki gerilim yalnızca turizm talebini değil, hava ulaşımını da doğrudan etkiliyor. Bölgedeki bazı hava sahalarının riskli görülmesi ve bazı uçuşların iptal edilmesi, havacılık sektöründe yeni rota arayışlarını gündeme getiriyor.
    Tam da bu noktada önemli bir potansiyel devreye giriyor:
    Zafer Havalimanı.
    Kütahya, Afyonkarahisar ve Uşak üçgeninde yer alan bu havalimanı, aslında Anadolu’nun en stratejik ulaşım noktalarından biridir.
    Özellikle Türk Hava Yolları ve diğer uluslararası havayolu şirketlerinin kriz dönemlerinde yeni ve güvenli alternatif rotalar oluşturması durumunda, Zafer Havalimanı bölgesel turizm için önemli bir avantaja dönüşebilir.
    Düşünün ki;
    Avrupa’dan gelen bir turist birkaç saatlik uçuşla Zafer Havalimanı’na inebilir, ardından yarım saat – bir saat içinde Afyon’daki termal tesislere ulaşabilir.
    Bu yalnızca bir ulaşım kolaylığı değil, aynı zamanda bölgesel turizm stratejisidir.
    Asıl Soru Şu
    Bugün Ortadoğu’da yaşanan gerilim dünya turizminin rotasını yeniden şekillendirebilir.
    Ancak mesele yalnızca kriz değildir. Asıl mesele şudur:
    Türkiye bu değişen turizm hareketini doğru okuyabilecek mi?
    Ve daha da önemlisi;
    Afyon gibi güçlü termal merkezler uluslararası sağlık turizminin merkezlerinden biri haline gelebilecek mi?
    Çünkü gerçek şu ki;
    Anadolu’nun ortasında sessizce kaynayan bu şifalı sular yalnızca Türkiye için değil, dünya turizmi için de büyük bir potansiyel taşıyor.
    Belki de artık Afyon’a yalnızca bir kaplıca şehri olarak değil,
    Avrupa’nın yeni sağlık turizmi merkezi olarak bakmanın zamanı gelmiştir.
    Ve belki de bu dönüşümün anahtarlarından biri;
    Afyon semalarına inecek yeni uçaklardır.

  • Devlet Geleneği ve Hizmet Bayrağı: Afyonkarahisar

    Devlet Geleneği ve Hizmet Bayrağı: Afyonkarahisar

    Devlet yönetiminde bazı değişimler vardır ki, yalnızca bir atama kararı değildir.
    Bir geleneğin devamı, bir hizmet bayrağının devri anlamına gelir.
    Afyonkarahisar’da yaşanan valilik değişimi de tam olarak böyle bir süreçtir.
    Cumhurbaşkanlığı kararıyla Afyonkarahisar Valiliği görevini yürüten Doç. Dr. Kübra Güran Yiğitbaşı, İçişleri Bakanlığı Bakan Yardımcılığı görevine atanırken; Uşak Valisi Dr. Naci Aktaş ise Afyonkarahisar’ın yeni valisi olarak görevlendirildi.
    Devlet yönetiminde yükseliş, çoğu zaman görevlerin büyümesi anlamına gelir.
    Sayın Kübra Güran Yiğitbaşı, görev yaptığı süre boyunca Afyonkarahisar’da yalnızca bir idareci değil; aynı zamanda sosyal projelere önem veren, şehirle temas kuran ve kamu kurumları arasında koordinasyonu önceleyen bir yönetim anlayışı ortaya koydu.
    Afyonkarahisar’ın ekonomik ve sosyal potansiyelinin öne çıkarılması, şehirdeki yatırımların hızlandırılması ve özellikle sosyal destek projeleri konusunda yürütülen çalışmalar kamuoyunun da yakından takip ettiği başlıklar oldu.
    Devletin mülki idare geleneğinde önemli olan yalnızca görev yapmak değil, görev bırakırken ardında güçlü bir idari düzen bırakmaktır.
    Bugün Afyonkarahisar’da yaşanan görev değişimi de tam olarak bu sürekliliğin bir göstergesidir.
    Şimdi şehir yeni bir döneme giriyor.
    Afyonkarahisar’ın yeni Valisi Dr. Naci Aktaş, uzun yıllara dayanan mülki idare tecrübesiyle bu görevi devralıyor.
    Kaymakamlık ve valilik görevleri boyunca sahada çalışan, kamu yönetimini yakından bilen bir isim olarak Dr. Aktaş’ın Afyonkarahisar’ın potansiyelini doğru okuyarak şehre yeni bir ivme kazandırması bekleniyor.
    Afyonkarahisar sıradan bir şehir değildir.
    Türkiye’nin tam merkezinde yer alan, tarımdan sanayiye, doğal taş sektöründen termal turizme kadar geniş bir ekonomik güce sahip olan bu şehir; doğru yönetim ve güçlü koordinasyonla çok daha büyük bir potansiyeli barındırmaktadır.
    Bu nedenle valilik makamı, Afyonkarahisar için yalnızca bir idari görev değil; aynı zamanda bir kalkınma koordinasyonu merkezidir.
    Devlet geleneğinde görev değişimleri kişisel değil kurumsaldır.
    Bir vali görevini devreder, diğeri devralır.
    Ama devletin hizmet anlayışı değişmez.
    Bugün Afyonkarahisar’da yaşanan tablo da budur.
    Bir yanda Ankara’da daha büyük bir sorumluluk üstlenen bir devlet yöneticisi…
    Diğer yanda tecrübesiyle şehrin yönetimini devralan yeni bir vali…
    Afyonkarahisar, devletle birlikte büyüyen şehirlerden biridir.
    Bu şehir, tarih boyunca güçlü idarecilerle çalışmış, devlet kurumlarıyla uyum içinde gelişmiş ve her dönemde üretim gücünü korumuştur.
    Bugün de aynı anlayışla yoluna devam edecektir.
    Bu vesileyle Afyonkarahisar’a hizmet eden Doç. Dr. Kübra Güran Yiğitbaşı’na teşekkür ediyor, yeni görevinde başarılar diliyoruz.
    Şehrimizin yeni Valisi Dr. Naci Aktaş’a da “hoş geldiniz” diyor, Afyonkarahisar için güçlü, verimli ve başarılı bir görev dönemi temenni ediyoruz.
    Çünkü devlet yönetiminde esas olan kişiler değil, hizmetin devamlılığıdır.
    Ve Afyonkarahisar’da hizmet bayrağı bugün yine aynı kararlılıkla taşınmaya devam ediyor.

  • BU ZİHNİYET BAZILARIMIZDA OLDUKÇA;  ÇOKKK İŞİMİZ VAR BUNLARLA AFYON

    BU ZİHNİYET BAZILARIMIZDA OLDUKÇA; ÇOKKK İŞİMİZ VAR BUNLARLA AFYON

    Bu hafta uzunca bir yazı yazmayacağım. Bazen fotoğraf kareleri de, cümlelerle anlatılmak istenenleri anlatır okuyuculara. Manşeti görüp; bunu bende yapıyorum diyenler hiçte kusura bakmasın. Bu gazetecinin yazdıkları doğru mu diye bir an için düşünsün. Bizler bu şehrin gazetecileri olarak Afyonkarahisar şehir merkezinin otopark sorununu yakinen bilirken, yine de temcit pilavı gibi yöneticilerin gündemlerine çözümler ve projeler üretilsin diye sürekli veririz. Lakin her şeyi Kamudan beklemekte doğru değil. Bilinçli ve anlayışlı toplum olma noktasında da biz bu Ülke ve Şehir de yaşayanlarında Kamuya yardımcı olması gerekmektedir. Aşağıda verdiğim 4 fotoğrafa bakın lütfen.

    Bu arada fotoğraflar yaklaşık 1ay önce çekilmiş olup geçen zaman içerisinde bu görüntüler belki de kalkmış olabilir. Bu nedenle fotoğrafların il genelinde daha birçok sokak ve caddede benzer örnekleri olabileceği noktasında genel bir örnek olarak algılanmasını önemle ve özellikle rica ediyorum.

    BUNA HAKKINIZ VAR MI?

    Siz şimdi, kamunun yani halkın ortak kullanımına ait olan, mülkiyeti ilgili resmi kurumların yani Devletin uhdesinde olan ücretli açık otopark alanlarının dışında kalan ücretsiz araç park edilebilecek ana cadde ve ara sokaklara hangi hakla fotoğraflarda gördüğünüz çeşitli materyalleri koyarak hak ihlali yapabilirsiniz? Buna hakkınız var mı? Hukuken kesinlikle yok. Hakkınız olmayan bir nokta da peki neden ana cadde ve ara sokaklar üzerinde bu şekilde park yerlerini keyfiniz için kapatıyorsunuz. Kamuya ait alanlar, herkesin ortak kullanımına açıktır; kimsenin kişisel mülkü değildir. Bu husus Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve ilgili birçok çeşitli Kanunlarda açıkça belirtilmiştir. Kısaca bu zihniyet bu şehirde bazılarımızda oldukça daha çok işimiz var sizlere doğruyu kavratmak noktasında.

       

    AFYON SÜREKLİ BÜYÜYEN BİR ŞEHİR

    Böyle kadim bir şehrin yaşayanları bencil olamaz ve olmamalı. Lütfen bu alışkanlıktan vazgeçin.  Bu şehir daha fazla nasıl gelişir, kalkınır diye tüm kurum-kuruluşların çaba sarf ettiği ve üzerine daha ne koyabiliriz diye mesai harcadığı sürekli büyüyen bir kent Afyonkarahisar. Bu nokta da, böyle bir şehrin cadde ve sokaklarını, gelişmekte olan Afrika Ülkeleri gibi görerek kendi kişisel istekleriniz nezdinde keyfi bir şekilde kullanamazsınız. Buna hiç birimizin hakkı yok çünkü.  Unutmayın lütfen. Sürekli olarak araç sayısı bu şehir de artıyor ve otopark sıkıntısı artık zirve noktasında bu şehirde.

     

    ŞİMDİ VERECEĞİM RAKAMA DİKKAT EDİN

    Resmi rakamlara göre sadece 2025 Temmuz ayı itibarıyla Afyonkarahisar şehir merkezi, ilçeler, beldeler ve köylerinde trafikte olan toplam araç sayısı Türkiye İstatistik Kurumu  resmi verilerine göre 311 Bin 769 adet. Belirttiğim bu araç nüfusunun en fazla yüzde 40’ının yani 124.700 adet aracın İl merkezinde olduğu tahmin ediliyor. Ayrıca bu rakamın üzerine her ay yeni giriş yapan araçları eklediğinizde bugün sorun yumağı haline gelen otopark problemi nur topu gibi kucağımızda her geçen gün daha da büyüyor. Bu noktada yapmamız gereken tek şey keyfi olarak cadde ve ara sokaklarda bir tek araç yeri dahi olsa kendi işyerimin önü, kendi evimin önü gibi sahiplenmemektir. Bu tür davranışlar park yeri arayan araçlar için hem daha fazla yakıt tüketimine bağlı masraf hem de karbon emilimi noktasında doğaya ciddi bir zarardır. Hızlı bir şekilde bu alışkanlığımızdan vazgeçelim.

     

    RESMİ KURUMLAR LÜTFEN HAREKETE GEÇEBİLİRSE

    Bu yazımda belirtmiş olduğum konuyu aynı zamanda resmi bir dilekçe nezdinde, İlimiz de hangi Resmi Kuruluşlarının görev alanındaysa Makamlarının bilgi ve değerlendirmelerine EKONOMİA sayfamız okuyucuları ve kamuoyu yararı adına ricada bulunuyorum.  Lütfen ilgili kurumlar ivedilikle ücretli otopark alanlarının dışında kalan cadde ve ara sokaklardaki hukuki olmayan araç park etme keyfiyetine yani bu vurdumduymazlığa karşı müdahale etsinler. Kanunların ilgili kurumlara vermiş olduğu her türlü caydırıcı nitelikte yaptırımları uygulayarak bu güzel şehirde, bu gereksiz alışkanlığın önüne geçilmesini sağlasınlar. Yapılan denetleme çalışması bir seferle kalmasın lütfen. Periyodik olarak aralıklarla devam ederek; Kamu ciddiyeti ve kararlığı gösterilerek, bu konuda toplumsal şehir kültürünün oluşumuna katkı sağlasınlar.  Gereğini ilgili Kamu Kuruluşlarından işbu saygılarımla; başta şahsım,  EKONOMİA Sayfası okuyucuları ve İlimiz Kamuoyu yararına arz ediyorum.

  • NEDİR BU DOLAR DERİNLEMESİNE BİR BAKALIM

    NEDİR BU DOLAR DERİNLEMESİNE BİR BAKALIM

    Dolar, uluslararası finans sisteminin temel taşlarından biri olarak kabul edilen, dünya genelinde en yaygın kullanılan rezerv para birimidir. ABD tarafından çıkarılan ve “USD” kısaltmasıyla gösterilen bu para birimi, hem hükümetler hem de bireyler tarafından farklı ekonomik işlemlerde tercih edilir. Yatırım, dış ticaret ve emtia fiyatlaması gibi alanlarda da merkezi bir rol oynar. ‘’USD nedir?’’ sorusunun yanıtı bu bağlamda sadece bir para birimi değil, aynı zamanda küresel ekonomik gücün simgesi olduğu yönünde verilebilir.

    USD Ne Demek?

    “USD ne demek?” sorusunun cevabı yalnızca teknik bir açıklamadan öte, finansal sistemdeki etkilerini de kapsar. İngilizce “United States Dollar” ifadesinin kısaltması olan USD, ABD’nin resmi para birimidir. Bu kısaltma, döviz piyasalarında doların tanımlanmasında standart bir kod olarak kullanılır. Uluslararası finansal işlemlerde USD kodu, Amerikan dolarının açık bir biçimde tanımlanmasını sağlar. USD ne demek sorusu genellikle finansal piyasalarda yatırım yapan bireyler veya uluslararası ticaret yapan firmalar tarafından merak edilir. Bu tanım, para birimlerinin uluslararası düzeyde karışıklık yaşamadan tanımlanması açısından büyük önem taşır.

    USD ve Dolar Arasındaki İfade Farkı

    USD ve dolar terimleri çoğu zaman birbiriyle aynı anlamda kullanılsa da teknik anlamda aralarında küçük farklar vardır. “Dolar” genel bir ifade iken, “USD” spesifik olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin resmi para birimini tanımlar. Kanada Doları için CAD, Avustralya Doları için AUD kısaltmaları kullanılır. USD ifadesi, Amerikan dolarını diğer ülke dolarlarından ayırmayı sağlar. Bu ayrım, döviz kurlarının doğru bir şekilde belirlenmesinde ve finansal raporlamalarda karışıklığı önlemek açısından son derece gereklidir.

    1792 Yılında kullanılmaya başlandı

    ABD doları, Amerika Birleşik Devletleri tarafından basılır ve dünya ekonomisindeki rezerv para birimidir. İlk kez 1792 yılında yürürlüğe giren Coinage Act ile kullanılmaya başlanmıştır. ABD doları, yalnızca fiziksel banknot ve madeni para olarak değil, aynı zamanda elektronik ortamda da yoğun biçimde kullanılır. Bu özelliği sayesinde küresel ticaretteki hacmini artırmış ve yatırımcıların gözünde güvenli liman statüsü kazanmıştır. Ekonomik kriz dönemlerinde bile doların güçlü kalmasının temel nedeni, ABD ekonomisinin küresel ölçekteki etkisidir.

    ABD Merkez Bankası ve Doların Değeri

    ABD doları, Federal Reserve yani Amerikan Merkez Bankası tarafından kontrol edilir. Federal Reserve, faiz oranlarını belirleyerek ve piyasaya likidite sağlayarak doların değerini doğrudan etkiler. Enflasyon, işsizlik oranları ve ekonomik büyüme gibi göstergelere göre aldığı kararlar, doları hem ulusal hem de uluslararası düzeyde etkiler. Merkez bankasının para politikaları, yatırımcı güveni üzerinde doğrudan bir etkiye sahiptir. Faiz artışı doların değerini yükseltirken, faiz indirimi değer kaybına yol açabilir. Bu nedenle doların değeri, sadece arz-talep dengesiyle değil, aynı zamanda merkez bankası politikalarıyla da belirlenir.

    Dolar Çeşitleri Nelerdir?

    Doların farklı biçimlerde kullanılabilmesi, onun çeşitliliğini ortaya koyar. Dolar yalnızca fiziksel para olarak değil, aynı zamanda dijital ortamda ya da yatırım araçlarında da karşımıza çıkar. Bu çeşitlilik, bireylerin ve kurumların ihtiyaçlarına göre farklı dolar türlerini kullanabilmesini sağlar. Günümüzde hem günlük harcamalarda hem de yatırım işlemlerinde kullanılan dolar çeşitleri, teknolojik gelişmelerle birlikte giderek daha da çeşitlenir.

    Fiziki Dolar

    Fiziki dolar, banknot ve madeni para şeklinde bulunan geleneksel Amerikan parasıdır. Günlük alışverişlerde, seyahatlerde ve nakit ödemelerde yaygın olarak kullanılır. Fiziki dolar, dünya genelinde döviz bürolarından temin edilebilir. Turizmde yaygın olarak tercih edilen bu para birimi, özellikle döviz kurunun dalgalandığı dönemlerde yatırım aracı olarak da değerlendirilir. Fiziki doların taşınabilir olması ve birçok ülkede kabul edilmesi, onu pratik bir ödeme aracı haline getirir.

    Dijital Dolar ve Dolar Cinsinden Menkul Kıymetler

    Dijital dolar, fiziksel karşılığı olmayan, elektronik ortamda tutulan dolar birimlerini ifade eder. Banka hesaplarında görülen dolar bakiyeleri buna örnektir. ABD Hazine bonoları gibi menkul kıymetler de dolar cinsinden fiyatlandığı için bu kapsamda değerlendirilir. Dijital dolar; online alışverişlerde, para transferlerinde ve döviz işlemlerinde yoğun biçimde kullanılır. Günümüzde dijital doların kullanım alanı genişlemiş, hatta bazı merkez bankaları doğrudan dijital para projeleri geliştirmeye başlamıştır.

  • EN PRATİK ANLATIMLA  EKONOMİYE DAİR BİR KAÇ BİLGİ, KARA PARA AKLAMA NEDİR?

    EN PRATİK ANLATIMLA EKONOMİYE DAİR BİR KAÇ BİLGİ, KARA PARA AKLAMA NEDİR?

    Son yıllarda sık sık duyduğumuz ve sosyal medya fenomenleri üzerinde yapılan soruşturmalarından kulağımıza çalınan “Kara Para Aklama”yı en pratik anlatımla bilmeyen okurlarımız için şu şekilde ifade edebiliriz. Kara para, yasa dışı  faaliyetler  sonucu  elde  edilen  para, mal veya değerler olarak  tanımlanmaktadır. Suç sayılan faaliyetlerden elde edilen gelirlerin genellikle nakit olması nedeniyle serbestçe ve kısa sürede kullanılmaları mümkün değildir ve finansal sisteme dâhil edilmeleri gerekmektedir. Bu noktada, parayı aklamak adına birçok formül vardır. Paravan şirketler üzerinden kesilen faturalar bunların en başında gelen klasik bir girişimdir. Devletler kara para aklama ile son yıllarda gelişen yazılım teknolojileri ve bankacılık sistemleri veri ve hareketlerini yakın takibe alarak kara para ile mücadele etkin çaba sarf etmektedir. Dünya’da her yıl 1 Trilyon Dolar’dan fazla yasadışı gelir sonucu elde edilen paranın finansal sistemlerde aklanmaya çalışıldığı tahmin edilmektedir.

    DOĞRUDAN YABANCI YATIRIM NEDİR?

    Sürekli haberlerde duyduğumuz bir söz vardır. “Doğrudan Yabancı Yatırım” Anlamını bilmeyenler için en pratik şekilde anlatalım. Yatırımcının yerleşiği olduğu ekonomi dışındaki bir ekonomide bir işletmenin yönetimini kontrol ettiği veya yönetiminde söz sahibi olduğu uzun vadeli bir yatırım şeklidir. Doğrudan yabancı yatırımda, yatırımcının işletmenin sermayesinde %10 veya daha fazla paya sahip olması veya yönetimde söz sahibi olması esastır. Örnek olarak, Türk şirketlerine yabancı yatırımcıların talip olması sonrasında satılması yada ortak olmaları noktasında söz sahibi olan hisse kısmının  ortak olan yabancı şirketlerin elinde bulunması ve yönetimde dolaylı söz sahibi olmalarıdır.

    MERKEZ BANKASI MÜDAHALESİ

    Özellikle son zamanlarda ani yükselişe geçen döviz kurlarından sonra haberlerde sıkça duyduğunuz Merkez Bankası Müdahalesi, Merkez bankalarının kısa ve uzun dönemli para politikaları amaçlarını gerçekleştirmeye yönelik olarak piyasalarda alım-satım yapma işlemidir. Pratik olarak ben buradayım basın frene yada çekin ayağınızı gazdan gibi bir durumdur. Müdahale ile müdahale edilen, döviz ve faiz gibi değişkenlerin piyasa fiyatlarının politika öngörülerindeki düzeylere düşürülmesi / yükseltilmesi  bu noktada hedeflenir. Müdahale yöntemleri farklılık gösterebilir. Merkez bankaları taraf olup kendilerini göstererek doğrudan ve açık olarak piyasalara müdahale edebilecekleri gibi dolaylı olarak da müdahale edebilirler. Benzer şekilde, merkez bankası müdahaleleri zaman ve miktar açısından önceden bildirilebileceği gibi, herhangi bir bildirimde bulunulmaksızın da gerçekleştirilebilir.

    DEVALÜASYON TAM OLARAK NEDİR?

     

    En pratik anlatımla kur rejiminde, ulusal paranın yabancı paralar karşısındaki değerinin azalmasını ifade eder. Örneğin, 1 Türk lirasının, 1 ABD doları karşısındaki değerinin 2,0TL’den 2,2 TL’ye düşmesi, Türk lirasının ABD doları karşısında %10 değer kaybetmesi (ABD dolarının değer kazanması) anlamını taşır. Türkiye ekonomisi 1990 yıllarda devalüasyonlara alışık olmayan ve ciddi devalüasyonlarda hasarlar olan bir ekonomiye sahipti İnşallah Türk Lirasının Döviz karşısında değerli olacağı yıllar duasıyla.

    İLK PARAYA ÇOK ŞAŞIRACAKSINIZ

    Ticaret kavramı, insanların, ihtiyaçlarını karşılama arzusu sonucu ortaya çıktı. ilkel toplumlardan bu yana varlığını geliştirerek sürdürdü. İlk defa 15. yüzyılda kavram olarak Ticaret  konuşulmaya başlasa da günümüzde kullandığımız anlamda ilk defa 18. yüzyılda tanımlandı ve kullanılmaya başlandı. 20. yüzyılda, sanayi ve teknolojide yaşanan gelişmeler ticaret hayatının kurallarını koydu. Peki para nasıl ortaya çıktı? Paranın ilk kullanımının kişilerin fazla ürettikleri malları, ihtiyaç duyduklarıyla değiştirmeye başlaması alışkanlığı ile ortaya çıktığı düşünülüyor. İlk çağlarda insanlar, ödemede heyecan sağlayan ve o dönemde çok değerli kabul edilen deniz kabuklarını para olarak kullanmaya başladı. Ardından, küçük semboller, madalyonlar ve Lidyalıların ilk parası gibi değişim araçlarını kullanmaya başladılar. Bu gelişmeler kısa sürede para kullanımını beraberinde getirdi ve bugün anladığımız anlamda ticaret şekillenmeye başladı. Kâğıt para kullanımı ilk defa M.S. 806 yılında ortaya çıktı, bundan önce deri ve ipek üzerine basılmış paralar kullanılıyordu.

    ÇEKİRDEK ENFLASYON NEDİR

    ÇEKİRDEK ENFLASYON” cümlesi bu terimi ilk kez duyan bir çok kişi için  nedir bu çekirdek enflasyon sorusunu oluşturdu. Hatta bana watsaptan bazı dostlar çekirdek enflasyonu en pratik şekilde yazabilir misin dediler bende tamam dedim. Çekirdek Enflasyon, başta İktisatçı Akademisyenler, Ekonomi Yönetimi ve ekonomi profesyonellerinin bilimsel olarak yakından bildiği ve takip ettiği bir enflasyon ölçüm şeklidir. Türkiye’de Tüik tarafından ölçülen ve aylık oranlarla toplam yıllık orana doğru giden yüzdesel bir rakamdır. En pratik anlatımla Merkez Bankasının Para Politikalarını belirleme noktasında en iyi yol gösteren bir karnedir. Gelişmiş Ülkeler için yıllık enflasyon oranından daha çok takip edilen,  gelişmekte olan Ülkeler için yıllık enflasyon ile birlikte aynı anda takip edilen bir enflasyon takip bilimidir. Akademik anlamda para politikasının etkisinin sınırlı olduğu, kontrol dışı olarak tanımlanan gıda ve enerji gibi kalemlerin dışarıda bırakıldığı mal ve hizmetlerdeki fiyat artış hızıdır. Bir başka deyişle merkez bankasının doğrudan kontrolü altında olmayan gıda ve enerji gibi kalemlerin manşet enflasyondan çıkarılmasıyla elde edilen enflasyon oranına çekirdek enflasyon denir. Tüik tarafından her ay  6 ana alt kalemde takip edilir ve mevsimsel şartlara göre değişkenlik gösterir. Çekirdek enflasyon düşüşü, ana enflasyon oranına etki eder bu nedenle Merkez Bankasının Para Politikaları kararları anlamında takip ettiği daha çok teknik bir terimdir çekirdek enflasyon. Birkaç satır yukarıda yazdığım “Manşet Enflasyon” ise sık sık duyduğunuz TÜFE’nin ekonomistler arasında kullanılan bir diğer adıdır.

  • ÖZGÜR ÖZEL RÜZGARI – Son Dakika Haberleri

    ÖZGÜR ÖZEL RÜZGARI – Son Dakika Haberleri

     

     

    Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı ve partinin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun 23 Mart’ta yolsuzluk suçlaması kapsamında tutuklandığı günden bu yana “Millet İradesine Sahip Çıkıyor” mitinginin 57. cumartesi günü Afyonkarahisar da gerçekleşti.

     

    ALAN DAR GELDİ 5 BİN KİŞİ

    Cumartesi yeni Parti Meclisi toplantısını yaptıktan sonra Özel karayolu ile ilimize geldi.

    Bu parti Meclisinde alınan kararı hatırlatalım.

    CHP Meclis açılışına son aylarda yaşananları protesto etmek adına açılış ve akşamki resepsiyona oy birliği ile katılmama kararı aldı.

    Toplantını akabinde hemen Afyonkarahisar’a gelen CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve ekibi alandaki 5 bin kişiye hitap etti..

    Evet

    Afyon dışından gelenler de vardı alanda ama hangi mitingde komşu illerden mitinglere gitmiyor ki insanlar.

    Miting alanına biraz erken gittim

    .Alandaki insanlarla konuştum.

    Pankart ve dovizleri not ettim.

    En fazla İmamoğlu na özgürlük isteyen pankartlar vardı.

    İlçe örgütleri kendi doviz ve flamaları ile alanda yerlerini almıştı.

    Alanda CHP dışında başka partilerde yer alan isimleri de gördüm.

     

    KİM NEDEN ORADA İŞTE CEVABI

    Miting alanını genç yaşlı kadın erkek köylü kentli her kesimden insanları görmek mümkündü.

    Şimdi isimlerini vermeden miting alanında yer alan kişilerin neden buradanız soruma verdikleri yanıtları paylaşayım.

    Orta yaşlı bir adam

    ‘ Hak-Hukuk Adalet için buradayım .İmamoğlu ve diğer tutuklu olanların bırakılması için buradayım. Suçu olan yargılansın. Ama tutuksuz yargılama olsun. .Hırsızlığın yolsuzluğun partisi olmaz ki

    Genç bir kız

    ‘Öğretmen adayıyım ama iki senedir atamam yapılmadı bekliyoruz. Sabır taşına döndük’

    Adını söylemeyen ve şapka ile yüzünü de siper eden genç adam

    Bir değil iki lisans diplomam var. Ama bir yılı geçti iş bulamadım. Görüntülerde çıkarsam ömür boyu işsiz kalırım valla ‘.’

    70 yaşlarında bir adam

    ‘Ben emekliyim. Kahveye gidiyorum. Yanıma tanıdık veya arkadaş gelirse görmemek için sırtımı kapıya veriyorum. görmezden geliyorum. Bir bardak çay ısmarlayacak gücüm kalmadı’. Gerisini sen düşün artık

    Yaşlı bir teyze söyledikleri ise canımı yaktı.

    Dedi ki’

    Bak oğlum koca bir yaz geçti. tek bir kiraz tek bir erik yemedim. Canım çekti alamadım. Param yoktu. Çocukluğumda evimizde kasa kasa kira erik olurdu’

    Ve Köyünden tarlasını bırakıp mermer fabrikasında çalıştığını söyleyen genç adam:

    ‘ Köyde rızkımızı kazanamadık. Buraya geldik. Bodrum katında 10 bin lira kira veriyorum.30 bin lira alıyorum.2 çocuk okula başladı .Borç dert giysilerini aldım. Şimdi o borçları ödeme zamanı. Nasıl ödeyeceğim ki?

    Başörtülü bir kadın;

    ‘ Aylardır evime et girmedi. Serada çalışıyorum. Aldığım asgari ücret kocamda asgari ücretle çalışıyor uz ama ay sonunu getiremiyoruz ‘

    Diye anlatıyordu.

     

    CHP’Lİ GENÇLER YÜRÜYÜŞ DÜZENLENDİ

     

    CHP Gençlik Kolları, miting öncesinde “Gençlik Korteji” düzenledi.

    Yürüyüş, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu ve diğer tutuklular adına gerçekleştirildi.

    Tartışmalı İBB soruşturmasında tutuklanan Medya A.Ş. Genel Müdürü Dr. İpek Elif Atayman’ın oğlu Efe Çakır, annesinin cezaevinden mitinge gönderdiği mektubu okudu.

    Mektupta 7 aydır bekleyen yargılamanın yapılması isteniyordu.

    Belediye Başkanları ve PM Üyesi Yalçın Görgöz kürsüye çağrıldı.

    Ve .Belediye Başkanı Burcu Köksal konuştu.’

    “Asgari ücretlinin, dar gelirlilerin bütçelerini rahatlatmak için şehrimizde çayı 5 liradan vermeye başladık. Diyen  Köksal ‘ Zaferin Çocukları Gündüz Bakımevini. Bölgenin en büyük parkı Bülent Ecevit Parkı’nı açtık. Halk Lokantalarımızda günlük dört çeşit yemeği 75 liradan vermeye devam ediyoruz. Halk Gıdayı faaliyete geçirdik. Aylık desteklerle ısınma yardımı yapıyoruz. Okula başlayan çocuklarımız için maddi sıkıntı yaşayan ailelere yine Zafer Kart üzerinden kırtasiye yardımı yapıyoruz.. LGS’ye hazırlanan öğrencilerimize Bilgi Evlerimizde ücretsiz kurslar düzenliyoruz’ Diyerek icraatlarını anlattı.

     

    İMAMOĞLU ‘ ZALİMLEŞTİLER’

    19 Mart sivil darbesiyle özgürlüğü elinden alınan CHP’nin cumhurbaşkanı adayı, seçilmiş İBB ve TBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun mektubunu İl Başkanı Faruk Duha Erhan okudu.

    Ülkemiz çok uzun zamandır büyük krizler yaşıyor. İktidarın yol açtığı ekonomik, siyasi, idari krizler birbirini besliyor ve büyütüyor. Diyen İmamoğlu ‘ Krizlerin ağır faturasını millete ödeten iktidar, milli iradeyi baskı altına alabilmek, önümüzdeki seçimleri bugünden dizayn edebilmek için attığı hukuk dışı adımlarla, ülkeyi bir uçurumun eşiğine getirmiştir. Onlar; vicdanlarını, adalet duygularını çoktan kaybettiler. Sokaktan, çarşıdan, pazardan, vatandaştan koptukça zalimleştiler.“Vatandaşın devletin adaletine duyduğu güven, ciddi bir biçimde sarsılmıştır ve bu, başta ekonomi olmak üzere, ülkemizin bütün dengelerini sarsmaktadır. İktidar hukuk ve demokrasiden uzaklaştıkça, vatandaşın refaha ve berekete ulaşması mümkün değildir. Tek çare, derhal millete gitmek ve milli iradenin hakemliğinde, hızla hukuka ve demokrasiye dönmektir.

     

    EBER KURUDU HAVAALANI 220 MİLYON ÖDENDİ

    Daha sonra CHP Genel Başkanı Özgür Özel konuştu..

    Erdoğan, Afyon’u unuttu. Eber Gölü kurumaya yüz tuttu. Zafer Havalimanı bu sene 220 milyon TL daha uçmayan yolcu için başta garanti verdikleri için ödeme yaptılar diyen Özel .

    Afyon’da söz verilen hızlı tren 13 yıldır yok. İsrail’le güya kayıkçı kavgası yapıyorlar haşhaş tohumunu İsrail’den getiriyorlar ve İsrail meşeli tohumlarla üretimi bitirme noktasına getirdiler. Patates 10 liraya maliyeti var. 5 liraya tarlada alıyorlar markette 25 e satılıyor.

     

    EMEKLİ ASGARİ ÜCRETLİ BİTTİ

    Tayyip Erdoğan’dan kurtulursam asgari ücret 50.000 lira olur. Tayyip Erdoğan’dan kurtulursam emekli maaşım 56.000 lira olur. Herkes hesabı böyle yapsın. Memurun aldığı 14,5 çeyrek altının bugün geldiği nokta tam tamına 5,5 çeyrek altın. Memur ayda 9 çeyrek altın kaybetmiş diyen Özgür Özel konuşmasında soru cevap kısmına geçti ve ‘Bu iktidar emekliye iyi gelmedi. Geldi mi? Asgari ücretliye Öğrenciye iyi geldi mi?. Peki çiftçiye iyi geldi mi? Hayır. Bunlar bu haldeyken esnaf ne yapsın. Esnafa iyi geldi mi? Hayır. Bu iktidar sadece ve sadece zengine iyi gelen, yandaşa iyi gelen işi gücü tıkırında olanlara iyi gelen bir iktidardır. Buradan ısrarla söylüyorum. Bu memlekette zengin yüzde 20. Yani en zengin yüzde 20 toplam gelirin yüzde 90’ını alıyor. Geri kalan yüzde 80 sadece yüzde 10’unu alıyor.

     

    DENİZ GEZMİŞ GİBİ FİLİSTİNE DESTEK

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ziyaretine de değinen Özel ‘Amerika’ya giderken hediye paketi yaptırmış. Hediye paketinin içinde yok yok. 225 tane Boeing uçak sıvılaştırılmış gaz yetmiyor. Bademden pirince cevizden Amerikan otomobiline Amerikan viskisine makyaj malzemesine kadar tamamının gümrük vergilerini sıfırladı. Bizim Amerika’da parası ödenmiş, bitmiş üzerine Türk bayrağı yapışmış 6 tane F35 uçağımız var. Geçen dönem geçen dönem bunlara el koydular. Bizi F35 programından attılar. İsrail’de F35 var. Yunanistan’da var. Türkiye’de parasını ödediği F35’ler Amerika’da Hangarda duruyor. İsrail büyük bir katliam yapıyor. Gazze’de çok büyük çok büyük bir insanlık dramı yaşanıyor. 65 bin çocuk ve kadın öldü. 165 bin kişi sakat kaldı. Savaştan etkilendi. Bu soykırıma karşı Erdoğan Amerika’da ses vermedi. Biz Deniz Gezmiş ve arkadaşları Filistin’e nasıl destek verdiyse Filistin’e o desteği veririz.

     

    BOZUK TOHUM

    CHP 192 gündür saldırı altında. 192 gündür direniyoruz, mücadele ediyoruz. Şimdi de Mansur başkanımıza saldırı başlattılar. MASAK raporu kim tarafından Melih Gökçek’in oğlunu biliyor musunuz? Bozuk tohum tarafından MASAK raporunu almışlar. Bu kişiyi güya itirafçı iftiracı yapmışlar. Etrafındakilere kara çalıyor ama kendi elleri kara. Bozuk tohumun babasının 97 dosyası var. 97 yolsuzluk dosyası var. Kapağını açıp bakan yok.

    İmamoğlu ve tutuklu belediye başkanı ve belediye görevlilerine selam gönderen Özgür Özel konuşmasını tamamlıyordu.

    Partililer tarafından yoğun ilgi gören CHP Genel Başkanı Özel alandan ayrılması sırasında minibüsü durdurdu ve Ankara’dan tanıdığı Emniyet Müdürü Ahmet Birkan Erol’a Emniyet mensuplarının mitingdeki emeklerinden dolayı teşekkür ediyordu.

    İlçe kongreleri devam eden CHP de Genel Başkan Özgür Özel ve ekibinin Afyonkarahisar’a gelmesi örgüt üzerinde önemli bir motivasyon sağlar diye düşünüyorum..

    Bugünkü kıssadan hisse ise;

    Che Guevara’nın saklandığı yeri bir çoban ihbar eder.

    O çobana sorarlar,

    “Hayatını seni ve haklarını savunmakla geçiren bir adamı nasıl ihbar edebilirsin?”

    Çoban,

    “Düşmanla savaşı, koyunlarımı korkuttu!”

    Mutlu ve aydınlık yarınlara…