Kategori: NATO

  • Karadeniz’de barış arayışı ve Türkiye’nin ince diplomasisi

    Karadeniz’de barış arayışı ve Türkiye’nin ince diplomasisi

    Rusya-Ukrayna savaşı dördüncü yılına yaklaşırken cephede yaşanan gelişmeler kadar diplomasi trafiği de önem kazanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Kiev ziyareti, yalnızca iki ülke arasındaki ilişkileri güçlendirmeyi amaçlayan rutin bir diplomatik temas değil; aynı zamanda Türkiye’nin savaşın daha geniş bir coğrafyaya yayılmasını önleme çabasının da önemli bir göstergesi.

    Fidan’ın “Savaşın Karadeniz’e taşınmasını istemiyoruz” mesajı, aslında Türkiye’nin uzun süredir benimsediği güvenlik politikasının özeti niteliğinde. Karadeniz, sadece kıyıdaş ülkelerin değil, enerji yollarından tahıl koridorlarına, ticaret hatlarından bölgesel güvenliğe kadar birçok kritik başlığın kesişim noktası. Burada yaşanacak yeni bir askeri gerilim, savaşın etkilerini Avrupa’nın ötesine taşıyabilecek sonuçlar doğurabilir.

    Türkiye, savaşın başladığı ilk günden itibaren dikkat çekici bir denge politikası izledi. Bir yandan Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne verdiği desteği açıkça ifade ederken, diğer yandan Rusya ile diplomatik kanalları kapatmayan nadir NATO ülkelerinden biri oldu. İstanbul’da gerçekleştirilen müzakereler, esir takasları ve Tahıl Koridoru Anlaşması gibi girişimler, Ankara’nın arabuluculuk kapasitesini uluslararası kamuoyuna gösterdi.

    Kiev’den gelen “ateşkese hazırız” mesajı da bu açıdan dikkat çekici. Elbette ateşkesin sağlanması yalnızca bir tarafın iradesiyle mümkün değil. Ancak diplomatik zeminin tamamen ortadan kalkmadığını göstermesi bakımından önemli bir gelişme. Ukrayna yönetiminin olası bir Zelenskiy-Putin zirvesi için Türkiye’yi işaret etmesi ise Ankara’ya duyulan güvenin devam ettiğini ortaya koyuyor.

    Ziyaretin ekonomik boyutu da en az siyasi mesajları kadar önemli. Ukrayna Parlamentosu’nun Türkiye ile Serbest Ticaret Anlaşması’nı onaylaması, savaşın gölgesinde bile ekonomik ilişkilerin geleceğine yönelik hazırlıkların sürdüğünü gösteriyor. Yaklaşık 6,6 milyar dolarlık ticaret hacmini 10 milyar dolar seviyesine çıkarma hedefi, yalnızca rakamsal bir beklenti değil; savaş sonrası yeniden yapılanma sürecinde Türk şirketlerinin üstlenebileceği rolün de işareti.

    Anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle gümrük vergilerindeki önemli indirimlerin hem ihracatçılar hem de yatırımcılar açısından yeni fırsatlar oluşturması bekleniyor. Özellikle Ukrayna’nın yeniden inşa sürecinde Türk müteahhitlik sektörü, sanayi kuruluşları ve lojistik firmalarının daha etkin bir konuma gelmesi sürpriz olmayacaktır.

    Bugün gelinen noktada Türkiye’nin önünde zorlu bir diplomatik sınav bulunuyor. Bir tarafta savaşın taraflarıyla konuşabilen ender ülkelerden biri olmanın getirdiği sorumluluk, diğer tarafta Karadeniz’in güvenliğini koruma ihtiyacı var. Bu iki hedef birbirinden bağımsız değil; aksine biri gerçekleşmeden diğerinin kalıcı olması mümkün görünmüyor.

    Kiev’de verilen mesajlar, barışın hâlâ masada tutulmaya çalışıldığını gösteriyor. Ancak diplomasi, yalnızca iyi niyet açıklamalarıyla değil, tarafların ortak zeminde buluşabilmesiyle sonuç verir. Türkiye, önümüzdeki dönemde de bu zemini oluşturmaya yönelik girişimlerini sürdürecektir.

    Karadeniz’in yeni bir çatışma alanına dönüşmemesi yalnızca Türkiye’nin değil, bölgenin ve Avrupa’nın da ortak çıkarı. Bu nedenle Ankara’nın yürüttüğü çok yönlü diplomasi, savaşın gölgesinde belki de en değerli yatırım olmaya devam ediyor.

  • NATO ne söyledi, ne söylemedi?

    NATO ne söyledi, ne söylemedi?

    NATO zirvelerinin sonunda yayımlanan bildiriler, çoğu zaman diplomatik nezaket metinleri olarak görülür. Oysa asıl önemli olan, bu belgelerde yazılanlardan çok yazılmayanlardır. Ankara Zirvesi’nin yalnızca altı maddeden oluşan kısa bildirisi de tam olarak böyle bir metin. Sayfa sayısı azaldıkça verilen mesajların ağırlığı artıyor.

    Son yıllarda NATO’nun uzun ve ayrıntılı bildiriler yerine kısa, net ve siyasi anlamı yüksek metinleri tercih ettiği görülüyor. Bu yaklaşım ilk kez Lahey Zirvesi’nde belirginleşmişti. Ankara’da ise aynı anlayış devam etti. Bu durum, ittifakın artık her konuda uzun açıklamalar yapmak yerine, üzerinde tam uzlaşma sağlanan başlıklara odaklandığını gösteriyor.

    Bildirinin en dikkat çekici bölümü hiç kuşkusuz kolektif savunmaya yapılan güçlü vurgu oldu. “Birimize yönelik saldırı, hepimize yönelik saldırıdır” ifadesinin doğrudan kullanılması, yalnızca NATO’nun temel ilkesini hatırlatmak için değil, son dönemde özellikle ABD’den gelen tartışmalı açıklamaların yarattığı soru işaretlerini gidermek için de tercih edilmiş görünüyor. Donald Trump’ın Avrupa müttefiklerine yönelik sert çıkışlarının ardından bu cümlenin yeniden güçlü biçimde öne çıkarılması, Washington ile Avrupa arasındaki bağın kopmadığı mesajını vermeyi amaçlıyor.

    Tehdit tanımlamasında ise dikkat çekici bir denge göze çarpıyor. Rusya yine Avrupa güvenliği açısından uzun vadeli bir tehdit olarak tanımlanırken, Türkiye’nin yıllardır ısrarla gündemde tuttuğu terörizm konusu da aynı metinde yer aldı. Bu, Ankara’nın diplomatik girişimlerinin karşılık bulduğunu gösteriyor. Buna karşılık Çin’in bildiride yer almaması, NATO’nun küresel rekabet başlığında şimdilik daha temkinli bir dil kullanmayı tercih ettiğine işaret ediyor.

    Savunma harcamaları ve üretim kapasitesi ise bildirinin omurgasını oluşturuyor. Avrupa ülkeleri ile Kanada’nın savunmaya ayırdığı kaynakların artırılması ve yeni yatırımların duyurulması, yalnızca askeri hazırlığın değil, siyasi sorumluluk paylaşımının da yeniden şekillendiğini gösteriyor. Uzun yıllardır ABD’nin dile getirdiği “yük paylaşımı” eleştirilerine Avrupa’nın artık daha somut cevap vermeye başladığı anlaşılıyor.

    Türkiye açısından en önemli kazanımlardan biri ise savunma sanayisindeki ticari engellerin kaldırılmasına ilişkin vurgunun bildiride yer alması oldu. Ankara’nın uzun süredir dile getirdiği bu talep, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir mesele olarak değerlendiriliyor. İttifak içinde teknoloji paylaşımının ve ortak üretimin önünün açılması, NATO’nun gelecekteki caydırıcılığı açısından da kritik önem taşıyor.

    Belgede öne çıkan bir diğer unsur ise “NATO 3.0” olarak adlandırılan yeni güvenlik anlayışı. Bu kavram, Avrupa’nın daha fazla sorumluluk üstlendiği, ABD’nin liderliğini sürdürdüğü ancak yükün daha dengeli paylaşıldığı yeni bir döneme işaret ediyor. Bunun yanında yapay zekâya ilk kez bir NATO zirvesi bildirisinde açık biçimde yer verilmesi, savaşların artık yalnızca tanklar ve uçaklarla değil; veri, yazılım ve algoritmalar üzerinden de şekillendiğini kabul eden yeni bir güvenlik perspektifinin benimsendiğini gösteriyor.

    Ukrayna konusunda ise NATO’nun desteği devam ediyor. Ancak dikkat çeken nokta, mali yükün giderek Avrupa ülkeleri ile Kanada tarafından üstlenildiğinin özellikle vurgulanması. Bu ifade, ABD’nin gelecekteki rolüne ilişkin tartışmaların sürdüğünü dolaylı biçimde ortaya koyuyor.

    İran’a ilişkin bölüm de bildirinin dikkat çeken başlıklarından biri oldu. Nükleer silah edinmemesi gerektiği yönündeki net mesaj ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğüne yapılan vurgu, NATO’nun yalnızca Avrupa-Atlantik coğrafyasına değil, küresel enerji güvenliğine ilişkin gelişmeleri de yakından izlediğini ortaya koyuyor.

    Bildirinin sonunda Türkiye’ye teşekkür edilmesi diplomatik teamülün bir parçası olsa da, bir sonraki zirvenin ev sahibi olacak ülkeye değinilmemesi dikkat çekici bir ayrıntı olarak kayda geçti. Diplomasi bazen tek bir cümleyle değil, eksik bırakılan bir cümleyle de mesaj verir.

    Sonuç olarak Ankara Zirvesi Bildirisi, hacim olarak kısa olabilir; ancak verdiği mesajlar bakımından oldukça yoğun bir metin. NATO, bu belgeyle üç temel mesaj veriyor: ABD ile Avrupa arasındaki bağ sürüyor, Avrupa savunmada daha fazla sorumluluk üstleniyor ve ittifak artık yalnızca klasik askeri tehditlere değil, yapay zekâdan siber güvenliğe kadar uzanan yeni güvenlik alanlarına hazırlanıyor. Kısacası Ankara Bildirisi, NATO’nun sadece bugünkü önceliklerini değil, önümüzdeki yıllarda nasıl bir ittifak olmayı hedeflediğini de satır aralarında anlatıyor.

  • F-35 meselesi yeniden ısınıyor: Türkiye için yeni bir sayfa mı açılıyor?

    F-35 meselesi yeniden ısınıyor: Türkiye için yeni bir sayfa mı açılıyor?

    Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde yıllardır çözüm bekleyen en önemli başlıklardan biri olan F-35 meselesi, yeniden uluslararası gündemin üst sıralarına taşındı. ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO Zirvesi öncesinde yaptığı açıklamalar, Ankara-Washington hattında yeni bir dönemin kapısının aralanabileceğine işaret ediyor.
    Trump’ın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için “Muhtemelen Türkiye’yi mutlu edecek bir şey yapacağım” sözleri diplomasi dilinde sıradan bir ifade değil. Bu açıklama, yalnızca F-35 savaş uçaklarıyla ilgili beklentileri artırmakla kalmadı, aynı zamanda Türkiye’nin milli muharip uçağı KAAN için ihtiyaç duyduğu motorların tedariki konusunda da olumlu bir atmosfer oluşturdu.
    Hatırlanacağı üzere Türkiye, Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın almasının ardından 2019 yılında F-35 programından çıkarılmıştı. O dönemde yaşanan kriz, iki NATO müttefiki arasındaki güven sorununu derinleştirmiş ve savunma sanayii alanındaki iş birliğini ciddi şekilde sekteye uğratmıştı. Ancak geçen yıllar içerisinde değişen jeopolitik dengeler, tarafları yeniden ortak zeminde buluşturma arayışına yöneltti.
    Bugün gelinen noktada Türkiye, yalnızca F-35 satın almak isteyen bir ülke değil. Aynı zamanda kendi beşinci nesil savaş uçağını geliştiren, savunma sanayiinde önemli ihracat başarıları elde eden ve bölgesel dengelerde kritik rol oynayan bir aktör konumunda. Bu nedenle Washington’un Ankara’ya yönelik yaklaşımında yaşanan değişimin arkasında sadece siyasi değil, stratejik nedenler de bulunuyor.
    Reuters tarafından servis edilen ve ABD’nin KAAN projesi için motor satışına onay vermeye hazırlandığını öne süren haber de bu çerçevede değerlendirilmeli. Eğer bu adım gerçekleşirse, Türkiye’nin savunma teknolojilerindeki bağımsızlık hedefi açısından önemli bir kazanım olacaktır. Aynı zamanda iki ülke arasındaki güvenin yeniden inşa edilmesine katkı sağlayabilir.
    Ancak sürecin önünde hâlâ ciddi engeller bulunuyor. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in de belirttiği gibi, F-35 konusunda nihai karar yalnızca Beyaz Saray’ın iradesiyle şekillenmiyor. Amerikan Kongresi’nin tutumu ve mevcut yasal düzenlemeler, sürecin en kritik belirleyicileri arasında yer alıyor. Bu nedenle Trump’ın olumlu mesajları tek başına kesin sonuç anlamına gelmiyor.
    Öte yandan F-35 programı yalnızca bir savaş uçağı tedarikinden ibaret değil. Bu program, ülkelerin askeri teknolojilere erişimi, ortak operasyon kabiliyeti ve stratejik ittifak ilişkileri açısından da büyük önem taşıyor. Dünyanın en gelişmiş savaş uçaklarından biri olarak kabul edilen F-35, sahip olduğu radar görünmezliği, gelişmiş sensör sistemleri ve veri paylaşım yetenekleriyle modern savaş doktrinlerinin merkezinde yer alıyor.
    Türkiye açısından bakıldığında ise asıl mesele yalnızca F-35 sahibi olmak değil. Ankara’nın temel hedefi, savunma alanındaki ihtiyaçlarını karşılayabilecek güçlü ve sürdürülebilir bir teknoloji altyapısı oluşturmak. Bu noktada KAAN projesi, Türkiye’nin uzun vadeli stratejisinin en önemli unsurlarından biri olarak öne çıkıyor.
    NATO Zirvesi öncesinde verilen mesajlar, ilişkilerde yeni bir sayfa açılabileceğine dair umutları artırıyor. Ancak diplomasi tarihinde verilen olumlu mesajların somut sonuçlara dönüşmesi her zaman kolay olmamıştır. Önümüzdeki süreçte hem Washington’un atacağı adımlar hem de Kongre’nin yaklaşımı dikkatle takip edilecek.
    Şimdilik görünen tablo şu: Türkiye ile ABD arasında yıllardır donmuş durumda bulunan savunma iş birliği dosyası yeniden açılmış durumda. Bu kez masada sadece F-35’ler değil, geleceğin savunma teknolojileri ve iki ülkenin stratejik ortaklığının yönü de bulunuyor.

  • Yunan gazetesi Kathimerini yazdı: Macron Yunanistan’ı Fransa’nın nükleer şemsiyesi altına alıyor

    Macron’un nükleer şemsiye planı Atina’yı kapsıyor

    Kathimerini gazetesinin haberine göre Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ülkesinin nükleer caydırıcılık kapasitesini Avrupa geneline yayma stratejisi kapsamında Yunanistan’ı da Fransa’nın nükleer şemsiyesi altına aldığı sekiz Avrupa ülkesi arasına dahil edecek.

    Yunanistan’ın son dönemde silah programlarına yaptığı harcamalarla önemli ölçüde güçlendirdiği savunma kalkanının, Macron’un pazartesi günü yapacağı açıklamayla daha da ivme kazanacağı ifade edildi.

    Plan Brest’te açıklanacak, İngiltere destekliyor

    Macron’un planını, Fransa’nın dört nükleer balistik füze denizaltısının üssü olan Brest Körfezi’ndeki Île Longue’da duyuracağı aktarıldı. Fransa’nın planının, Avrupa’nın diğer nükleer gücü olan İngiltere tarafından da desteklendiği belirtildi.

    Planın Avrupa’nın stratejik özerkliğini artırmayı ve ABD’ye olan bağımlılığı azaltmayı amaçladığı, esasen daha küçük ve Avrupa merkezli bir NATO’nun yolunu açabileceği kaydedildi.

    Tek Güney Avrupa ülkesi Yunanistan

    Kathimerini’nin aktardığına göre plan, ikili anlaşmalar yoluyla uygulanacak. Fransa, işbirliğinin kapsamını ve her ülkenin katkısını özelleştiren alternatif seçenekler sunacak. Bunun tek taraflı bir Fransız jesti olmadığı vurgulandı.

    Şu anda plana dahil edilen tek Güney Avrupa ülkesinin Yunanistan olduğu, diğer yedi ülkenin ise Rusya’nın doğrudan tehdidi altındaki Orta ve Kuzey Avrupa ülkeleri olduğu belirtildi.

    Planın barış zamanı tatbikatlarını, muhtemel bir ortak karargah kurulmasını ve savaş durumunda karşılıklı nükleer desteğe bağlılığı içereceği ifade edildi. İkili görüşmelerin ve anlaşmaların yazdan önce şekillenmeye başlamasının beklendiği kaydedildi. Yunanistan’ın nükleer şemsiyeye katılımı, iki ülke arasındaki mevcut savunma işbirliğinin uzantısı olarak değerlendiriliyor. Macron’un nisan ayında Atina’yı ziyaret etmesiyle işbirliğinin yenilenmesi bekleniyor.

    Almanya ve İngiltere de sürece dahil

    Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in Munich Security Conference sırasında planın parçası olma isteğini dile getirmesi önemli bir ivme olarak değerlendirildi.

    ABD’den henüz resmi bir tepki gelmezken planın, ABD Başkanı Donald Trump’ın Avrupa’nın kendi savunma sorumluluğunu üstlenmesi ve ABD’nin yükünü azaltması yönündeki ısrarlı çağrılarıyla örtüştüğü ifade edildi. Konunun, Yunanistan Dışişleri Bakanı George Gerapetritis ile ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio arasında geçen hafta yapılan görüşmede ele alınmadığı bildirildi.

    Macron: Nükleer cephaneliğimizi büyüteceğiz

    Macron, küresel gelişmelere dikkat çekerek Fransa’nın nükleer cephaneliğini büyüteceğini ve caydırıcılığını güçlendireceğini söyledi. Rusya’dan artan tehditler ve ABD ile müttefiklik ilişkilerinin sorgulandığı bir dönemde konuşan Macron, “Özgür olmamız için bizden korkmalılar” ifadelerini kullandı.

    Fransa’nın nükleer silahlarının olası kullanımına ilişkin doktrinde değişikliğe gittiklerini açıklayan Macron, jeopolitik bir kırılma döneminden geçildiğini belirterek nükleer modeli güçlendirmeleri gerektiğini söyledi. Yeni doktrini stratejik ve teknik anlamda NATO’nun çabalarını tamamlayıcı ve ileri caydırıcılık olarak tanımlayan Macron, Fransa’nın onlarca yıl sonra ilk kez nükleer savaş başlığı sayısını artıracağını ancak sayıya ilişkin detay vermeyeceğini duyurdu.

    Macron, ileri caydırıcılık aşamasının Avrupalı müttefiklere Fransız caydırıcılık tatbikatlarına katılma imkanı sunacağını, Almanya ve İngiltere ile konvansiyonel caydırıcılık seçeneklerini genişletmeye yönelik çok uzun menzilli füzeler üzerinde ortak çalışmalar yürütüleceğini kaydetti. Avrupa’nın tek nükleer gücü konumundaki Fransa’nın nükleer şemsiyesinin kıta geneline genişletilmesi tartışmalarının, Rusya’nın artan saldırganlığı ve ABD’de Trump döneminde Avrupa ile ilişkilerin sorgulanmasıyla hız kazandığı ifade edildi.

    The post Yunan gazetesi Kathimerini yazdı: Macron Yunanistan’ı Fransa’nın nükleer şemsiyesi altına alıyor first appeared on Kanal 3 Tv.