Kategori: psikoloji

  • Kendinizle baş başa kaldığınızda neden güvende değilsiniz?

    Kendinizle baş başa kaldığınızda neden güvende değilsiniz?

    Sabah uyandınız. Daha gözünüzü tam açmadan içinizden bir ses konuşmaya başladı.

    “Bugün de yetişemeyeceksin.”

    “Bunu söylemeseydin daha iyi olurdu.”

    “Ya başarısız olursan?”

    İşin ilginç tarafı şu: Bu cümleleri size başkası söylemiyor. Kendi zihniniz söylüyor.

    Psikolojide buna iç konuşma (self-talk) deniyor. Hepimizin gün boyunca binlerce düşüncesi zihnimizden geçiyor. Araştırmalar, bir insanın gün içinde binlerce düşünce ürettiğini ve bunların önemli bir kısmının geçmişte de defalarca tekrar edilmiş kalıplar olduğunu gösteriyor. Beynimiz yeni düşünceler üretmekten çok, tanıdığı yolları kullanmayı seviyor. Çünkü onun önceliği doğruyu bulmak değil; enerji tasarrufu yapmak ve bizi hayatta tutmak.

    Sorun tam da burada başlıyor.

    Beyin, gerçek ile hayali birbirinden ayırmakta sandığımız kadar başarılı değildir. Bir sunum yapmadan önce “Kesin rezil olacağım.” diye düşündüğünüzde kalbinizin hızlanması tesadüf değildir. Henüz ortada yaşanmış bir olay yoktur ama bedeniniz çoktan tehdit alarmını vermiştir. Stres hormonları salgılanır, nefes hızlanır, kaslar gerilir. Sanki gerçekten tehlikedeymişsiniz gibi…

    Aslında çoğumuzun yaşadığı en büyük savaş, dışarıdaki insanlarla değil; içerideki o sesledir.

    Dikkat edin… Başarılı bir arkadaşınızı gördüğünüzde içinizden geçen ilk cümle ne oluyor? “Ben yapamam.” Bir hata yaptığınızda? “Zaten hep böyle oluyor.” Birisi mesajınıza geç cevap verdiğinde? “Kesin bana kızdı.”

    Bunların hiçbiri gerçek olmak zorunda değil. Bunlar sadece beynin en hızlı senaryoları.

    Psikolojide buna bilişsel çarpıtmalar denir. Zihin, eksik bilgileri kendi korkularıyla doldurur. Bir başarısızlığı hayatın geneline yayar, tek bir olumsuz olayı “hep” ve “hiç” kelimeleriyle büyütür. Oysa gerçek hayat, zihnimizin yazdığı senaryolar kadar kesin değildir.

    Belki de bu yüzden bazı insanlar aynı olaya farklı tepkiler verir. Çünkü olaylar değil, olaylara yüklediğimiz anlam bizi etkiler.

    Bir eleştiri kimi insanı geliştirirken, kimini aylarca uyutmaz. Bir başarısızlık kimini yeniden ayağa kaldırırken, kimini yıllarca yerinde saydırır. Farkı oluşturan şey zekâ değil; zihnin olayları yorumlama biçimidir.

    Şunu hiç düşündünüz mü?

    Hayatınız boyunca size en çok konuşan kişi kim?

    Anneniz değil.

    Babanız değil.

    Eşiniz, arkadaşınız ya da patronunuz da değil.

    En çok konuşan kişi sizsiniz.

    Ve o ses sürekli sizi küçümsüyor, korkutuyor ya da suçluyorsa, dünyanın en güzel sözlerini duysanız bile mutlu olmanız zorlaşır.

    Belki de hayatımızı değiştirecek ilk adım, zihnimizdeki sesi susturmak değil; onu tanımaktır. Çünkü o ses düşmanımız değil. Sadece milyonlarca yıl önce bizi tehlikelerden korumak için gelişmiş ilkel beynimizin bugün hâlâ eski görevini yapmaya çalışmasının bir sonucudur.

    Artık vahşi hayvanlardan kaçmıyoruz. Ama beynimiz hâlâ reddedilmeyi, eleştirilmeyi, hata yapmayı birer hayatta kalma meselesi gibi algılıyor.

    Belki de özgürlük, dış dünyada değil; zihnimizde başlıyor.

    Çünkü insanı en çok yoran şey, yaşadığı hayat değildir.

    O hayat hakkında durmadan anlattığı hikâyedir.

    Bir sonraki yazımızda görüşmek dileğiyle…

  • Karar veren siz misiniz, yoksa renkler mi?

    Karar veren siz misiniz, yoksa renkler mi?

    Gazete 3’teki köşe yazımıza bugün itibariyle merhaba diyoruz. İki haftada bir bu satırlarda sizlerle buluşmaya devam edeceğiz. Dilimiz döndükçe konuları yazıya dökeceğiz.

    Bugün ki konumuz renkler…

    Renklerin dünyası, sadece estetik bir tercih meselesi değil; aksine, insan zihninin en ilkel duygularına doğrudan hitap eden, üzerine kitaplar yazılabilecek devasa bir psikolojik köprüdür. Her renk, beynimizin “limbik sistem” adı verilen ve karar mekanizmalarımızı yöneten bölgesinde farklı nörolojik yollar tetikler.

    Sabah uyandığımızda baktığımız gökyüzünün mavisi içimize huzur doldururken, kırmızı bir trafik ışığı bizi durmaya, sarı bir tabela ise dikkat kesilmeye zorluyor. Renkler sadece gözümüzün algıladığı ışık dalgaları değil; onlar duygularımızın sessiz dili. Bilimsel olarak, renklerin beyin kimyamızı ve dolayısıyla ruh halimizi doğrudan etkilediğini biliyoruz; örneğin mavi tansiyonu düşürüp zihni sakinleştirirken, kırmızı kalp atışını hızlandırıp iştahı tetikliyor. Yani evimizin duvarından üzerimizdeki kazağa kadar yaptığımız her renk tercihi, aslında kendimize ve çevremize verdiğimiz bilinçaltı mesajlarından başka bir şey değil.

    Pazarlama dünyası ise, bu psikolojik anahtarları ustalıkla kullanarak tüketici davranışlarını yönlendiren bir illüzyonist gibidir. Büyük markalar, sadece bir görsel kimlik oluşturmakla kalmaz; belirli renk kombinasyonlarıyla hedef kitlelerinde stratejik “duygusal tetikleyiciler” yaratırlar. Örneğin, lüks bir parfüm markası siyah ve altın rengini kullanarak “ulaşılmazlık” ve “prestij” algısı inşa ederken, indirim odaklı marketler sarı ve kırmızı gibi “aciliyet” ve “heyecan” yaratan renkleri kullanarak tüketicinin mantıklı düşünme sürecini kısaltıp, dürtüsel satın almayı tetiklemeyi hedefler. Pazarlama dünyasında renkler, bir ürünü sadece satın almamız için değil, o markayla duygusal bir bağ kurmamız için kullanılan en güçlü araçtır. Görünmez bir manipülasyon gibi görünse de, aslında bizim tercihlerimize ve hayat tarzımıza dair verdiğimiz kararları hızlandıran bir rehber görevi görüyorlar.

    ​Şimdi bir an durup düşünün: Etrafınızdaki renkler size ne anlatıyor ve siz aslında neyi yansıtmak istiyorsunuz? Belki de en sevdiğiniz rengin kıyafetlerini giydiğinizde kendinizi daha özgüvenli hissetmeniz veya belli bir kahve dükkanının huzuruna kapılmanız, renklerin üzerinizdeki o sihirli ve yönlendirici etkisidir. Renklerin psikolojisini biraz daha yakından tanımak, sadece alışveriş alışkanlıklarımızı değiştirmekle kalmaz; aynı zamanda kendi duygusal dünyamızın renk kodlarını da anlamamızı sağlar. Unutmayın, renkler hayatın sadece dekoru değil, doğrudan yönetmenidir; bir dahaki sefere bir seçim yaparken kendinize şu soruyu sorun: “Bu kararı ben mi verdim, yoksa seçtiğim renkler bana mı fısıldadı?”

    Bir sonraki yazımızda görüşmek dileğiyle…

  • Güven toplumun inşası eğitimi gerçekleştirildi

    Güven toplumun inşası eğitimi gerçekleştirildi

    Şiddetin nedenleri ve çözüm yolları

    Psikolog Elmas Aybike Yılmaz tarafından verilen eğitimde şiddet döngüsü üzerine dikkat çekici bilgiler paylaşıldı. Yılmaz, personelin günlük hayatta ve iş yaşamında kullanabileceği öfke ile stres yönetimi, sağlıklı iletişim yöntemleri ve kriz anlarında baş etme mekanizmaları hakkında detaylı sunum yaptı.

    Hukuki boyut ve koruyucu tedbirler

    Programın ikinci bölümünde Avukat Merve Tuğba Ablak, kadına yönelik şiddetin yasal boyutu hakkında katılımcıları bilgilendirdi. Ablak, mevcut yasal düzenlemeler, başvuru mekanizmaları ve şiddet mağdurları için sunulan koruyucu tedbirlerin önemine değindi.

    Kurumsal farkındalığın önemi

    Şiddetin önlenmesinde kurumların ve çalışanların farkındalığının kritik rol oynadığı belirtilen eğitim, personelden gelen soruların yanıtlanmasıyla sona erdi. Bu tür eğitimlerin güvenli bir toplum yapısının inşası için devam edeceği vurgulandı.>>>Haber MERKEZİ 

  • Ruh Sağlığı Derneği’nden sinema analizi

    Ruh Sağlığı Derneği’nden sinema analizi

    Sinema gecesine dernek üyesi yaklaşık 20 kişi katıldı. Film gösteriminin ardından Psikolojik Danışman ve Aile Danışmanı Tuba Çavaş’ın açılış konuşmasıyla analiz bölümüne geçildi. Etkinlikte filmin karakterleri, karakterlerin yaşam öyküleri, çevresel koşullar, rol modelleri ve psikolojik dinamikleri ele alındı. Katılımcılar, Aydede filmini farklı bakış açılarıyla değerlendirerek görüşlerini paylaştı. Etkinliğe ilişkin açıklamada bulunan Psikolojik Danışman ve Aile Danışmanı Tuba Çavaş, şunları söyledi: “Dernek üyesi meslektaşlarımızla bir araya gelerek tanışma ve kaynaşma imkânı buluyoruz. Birlikte bir etkinlik yapıyor, ardından film üzerinden analizler gerçekleştirerek birbirimizden öğreniyor ve farklı bakış açıları kazanıyoruz. Üçüncü kez sinema gecesi ve analizi yapıyoruz, bundan sonra da bu etkinlikleri sürdürmeyi planlıyoruz.” >>>Ferhat YÜKSEL