Kategori: savaş

  • Savaş Bitti mi, Yoksa Yeni Bir Dönem mi Başlıyor?

    Savaş Bitti mi, Yoksa Yeni Bir Dönem mi Başlıyor?

    Dört ay önce başlayan ABD-İran-İsrail eksenli çatışma, bugün imzalanan 14 maddelik mutabakatla yeni bir evreye girdi. Washington ve Tahran’ın aynı gün imza attığı belge, ilk bakışta savaşın sona erdiğini ilan ediyor. Ancak satır aralarına bakıldığında, bunun bir barış anlaşmasından çok, karşılıklı güvensizliğin yönetilmeye çalışıldığı uzun bir pazarlık sürecinin başlangıcı olduğu görülüyor.

    ABD Başkanı Donald Trump’ın en büyük siyasi hedeflerinden biri olan “İran’ın nükleer silaha ulaşmasını engelleme” amacı, anlaşmanın merkezine yerleştirilmiş durumda. Trump’ın da açıkça ifade ettiği gibi, operasyonların ve diplomatik baskının yüzde 99’u bu hedefe yönelikti. Dolayısıyla Washington açısından anlaşmanın başarısı, İran’ın nükleer programını ne ölçüde sınırlandıracağıyla ölçülecek.

    Ancak anlaşmanın dikkat çeken yönü yalnızca nükleer başlık değil. Belki de daha önemli olan, tarafların ilk kez birbirlerinin egemenliğine ve iç işlerine saygı göstereceklerini resmen taahhüt etmeleri. Bu madde, yıllardır İran’daki muhalif hareketlere destek veren Washington için önemli bir geri adım olarak yorumlanabilir. Aynı şekilde Tahran da bölgesel vekil güçleri üzerinden yürüttüğü stratejiyi yeniden gözden geçirmek zorunda kalabilir.

    Belgenin en tartışmalı kısmı ise ekonomik boyutu. İran’ın yeniden inşası ve kalkınması için öngörülen 300 milyar dolarlık fon, ilk bakışta büyük bir kazanım gibi görünüyor. Fakat burada ince bir siyasi manevra var. ABD, projelere izin verecek ancak doğrudan ödeme yapmayacak. Başka bir ifadeyle Washington, İran ekonomisinin yeniden canlanmasına kapıyı açarken faturayı Körfez ülkelerine bırakmak istiyor.

    Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması da anlaşmanın küresel etkileri açısından kritik öneme sahip. Dünya petrol ticaretinin can damarlarından biri olan bu su yolunun savaş nedeniyle kapanması enerji piyasalarında ciddi sarsıntılar yaratmıştı. Boğazın yeniden işler hale gelmesi yalnızca İran ve ABD için değil, Avrupa’dan Asya’ya kadar tüm ekonomiler için rahatlatıcı bir gelişme olacaktır.

    Yine de anlaşmanın en zayıf noktası uygulama mekanizması. Taraflar bir izleme sistemi kurulacağını söylüyor ancak bunun nasıl işleyeceği belirsiz. İran’ın yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğine kim karar verecek? Yaptırımlar hangi takvimle kaldırılacak? Dondurulmuş milyarlarca dolarlık varlık ne zaman serbest bırakılacak? Bu soruların çoğu ileride yapılacak müzakerelere bırakılmış durumda.

    İsrail cephesi ise ayrı bir bilinmezlik oluşturuyor. Metin, Lübnan dahil tüm cephelerde çatışmaların sona ermesini öngörüyor. Ancak Tel Aviv’in özellikle Hizbullah konusunda ne kadar esnek davranacağı henüz net değil.

    Sonuç olarak ortada nihai bir barış anlaşmasından çok, şartlı bir ateşkes ve kapsamlı bir pazarlık çerçevesi bulunuyor. İran ekonomik nefes almak istiyor; ABD ise nükleer tehdidi kalıcı biçimde ortadan kaldırmayı hedefliyor. Taraflar şimdilik ortak bir zeminde buluşmuş görünüyor. Fakat bu zeminin ne kadar sağlam olduğu, önümüzdeki 60 günlük müzakere sürecinde ortaya çıkacak.

    Belki de bugün imzalanan metnin asıl önemi savaşın bitmesi değil; yıllardır birbirini düşman olarak gören iki ülkenin ilk kez geleceği konuşmaya başlamasıdır. Ortadoğu’nun yakın tarihinde bunun bile başlı başına tarihi bir gelişme olduğu söylenebilir.

  • Algının gücü, Gerçeğin önüne geçince!

    Algının gücü, Gerçeğin önüne geçince!

    Bundan 10 yıl önce üniversitedeyken, bir arkadaşımın hediye etmesiyle Mossad’ın meşhur ajanı Eli Cohen ve Suriye günlerini anlatan kitabı okumuştum. Kitaba başladığımda Cohen’in nasıl ajan olduğu, Mossad ile nasıl tanıştığı gibi yüzeysel konular anlatılıyordu. Ancak kitabın ortalarına geldiğimde şaşkınlığım ve merakım giderek artmaya başladı.

    Mossad’ın bir ajanı nasıl yetiştirdiğini, onları hangi eğitimlerden geçirdiğini okudukça kitaba olan ilgim daha da arttı. Mossad bir elemanını nasıl yetiştiriyor, neleri empoze ediyor; bu sorular kitapta derinlemesine işleniyordu. Suriye’ye gidecek olan Cohen’in nasıl eğitimler aldığını okuduğumda kendi kendime, “Bu terör devleti bu işi biliyor” demiştim.

    Kitle iletişim araçları yerine kendi buldukları şifreler ve kısa kodlarla haberleşmeleri, Suriye bölgesinde yaşayan vatandaşların konuştuğu dilin lehçe ve şivesini öğrenmek için 7 yıl eğitim almış olması özellikle ilgimi çekmişti. Kitabı kısa bir süre içinde bitirdim. Açıkçası kitap bende derin bir etki bırakmıştı. Uzun yıllar Mossad’a bilgi aktaran ajan yakalanmış ve asılmıştı.

    Üniversite arkadaşlarımın yanı sıra birkaç arkadaşımla bu kitap hakkında konuşmaya başladım. Kitabın içeriğinin yanı sıra, Mossad’ın bir ajanı ne kadar zor eğitimlerden geçirdiğini anlatıyor ve o yıllarda onları övüyordum.Kitabı okuyalı, başta da söylediğim gibi, 10 yılı aşkın bir zaman geçti ve ben yeni yeni şunu idrak etmeye başladım: İsrail gibi eli kanlı bir terör devleti, kendisini ve Mossad’ı dünyaya farklı iletişim araçlarıyla çok güçlü göstermeyi başarıyor ve bunu hâlâ sürdürüyordu. Dünya üzerinde gerek yazılı basın gerekse dijital kitle iletişim araçlarını kendi propaganda aracı gibi kullanan İsrail, dünyaya şu mesajı veriyordu:
    “Bakın, dünyanın en güçlüsü biziz.”

    7 Ekim olaylarında, elinde yıllardır mazlumun kanı olan bu devlet, katliama başladı; kadın, çocuk demeden insanları öldürdü. Katliamın üzerinden yaklaşık 3 yıla yakın zaman geçti ve 100 bine yakın mazlum katledildi. Dünya üzerinde bu katliama Türkiye başta olmak üzere yalnızca 3-5 devletten başka kimse ses çıkarmadı.

    yüzyılda, dünyanın gözü önünde gerçekleşen bu katliama ses çıkarılmamasının sebebi ise yıllardır İsrail gibi eli kanlı bir devletin dünyaya “en güçlü devlet biziz” düşüncesini empoze etmiş olmasıdır. Ben dahi okuduğum bir kitabın etkisinden çıkamamış, “Bu Mossad nasıl adam yetiştiriyor” algısını sorgulamadan kabul etmiş ve sağda solda dillendirmiş birisi olarak şunu söyleyebilirim:

    İsrail, göründüğü kadar güçlü bir devlet değildir; sadece kitle iletişim araçlarını kendi propagandası için çok iyi kullanmaktadır. Ve ne yazık ki dünya bu propagandaya inanmaktadır.

    Binyamin Netanyahu, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir konuşmada sosyal medyanın öneminden bahsederek, sosyal medyanın yeni bir “savaş aracı” olduğunu savundu. ABD operasyonlarında İsrail’e desteğiyle bilinen Oracle şirketinin rol oynayacağı açıklanan Çin merkezli TikTok’tan sonra sıranın Amerikan X şirketinin sosyal medya platformunda olduğunu belirtti. Konuşmasında sosyal medyanın savaşta, yani propaganda için ne kadar önemli bir rol oynadığını adeta itiraf etti.

    Gelelim asıl konuya… Özellikle X platformunda 7 Ekim olaylarından sonra Filistin’in sesi kısılırken, İsrail’in propagandası üst sıralarda yer almaktadır. Önce insan olmanın gereğini yerine getirmek, ardından 7 cihana meydan okumuş bir milletin torunları ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bu oyuna gelmeden mazlumun yanında yer almak, bizim asli görevimiz olmaya devam etmelidir.

    İsrail kâğıttan bir kaplandır.
    Unutmayalım ki Türkiye Cumhuriyeti, tarihinde şan ve şeref dolu; ruhunda askerlik yeteneği olan bir vatandır.

  • Savaşın Gölgesinde Turizm, Afyon’un Şifalı Suları

    Savaşın Gölgesinde Turizm, Afyon’un Şifalı Suları

    Ortadoğu’da Gerilim, Termal Turizmde Yeni Bir Dönem
    Ortadoğu yine kaynıyor.
    İran ile İsrail arasındaki gerilim her geçen gün daha yüksek sesle konuşuluyor. Dünya basını olası bir savaş senaryosunu tartışırken, küresel ekonomi ve enerji piyasaları kadar bir sektör daha dikkat kesilmiş durumda: turizm.
    Turizm sektörü dünyanın en hassas alanlarından biridir. Savaşın olduğu yere turist gitmez. Güvenlik algısı zayıflayan destinasyonlar kısa sürede listeden çıkar. Ancak turizm tamamen yok olmaz; yön değiştirir.
    Tarih bunu defalarca gösterdi.
    Bir bölgede kriz çıktığında turist başka bir ülkeye gider. Bir destinasyon zayıfladığında başka bir destinasyon yükselir. Bu yüzden küresel turizmde krizler çoğu zaman aynı zamanda yeni fırsatların da başlangıcıdır.
    Türkiye bu denklemin tam ortasında duran ülkelerden biridir.
    Türkiye’nin Sessiz Avantajı
    Ortadoğu’daki her gerilim Türkiye için çift yönlü bir etki yaratır. Bir yandan bölgesel risk algısı oluşur, diğer yandan turistler güvenli alternatifler aramaya başlar.
    Bu noktada Türkiye’nin güçlü bir avantajı vardır: turizm çeşitliliği.
    Türkiye sadece deniz turizmiyle ayakta duran bir ülke değildir. Bu topraklarda aynı anda;
    deniz turizmi
    kültür turizmi
    gastronomi turizmi
    doğa turizmi
    sağlık ve termal turizm
    varlığını sürdürebilir.
    İşte bu çeşitlilik kriz dönemlerinde Türkiye’nin sigortasıdır.
    Deniz Turizmi Dalgalanır, Termal Turizm Direnir
    Savaş ve siyasi gerilimler en çok kıyı turizmini etkiler. Akdeniz’de güvenlik algısı değiştiğinde tatil planları hızlıca değişebilir.
    Ancak turizmin bir alanı vardır ki krizlerden çok daha az etkilenir: termal turizm.
    Çünkü termal turizm;
    tatil değil sağlık arayışıdır,
    eğlence değil iyileşme ihtiyacıdır.
    Bu yüzden termal destinasyonların talebi daha stabil ilerler.
    Türkiye’de bu alanın en güçlü merkezlerinden biri ise tartışmasız Afyonkarahisar.
    Anadolu’nun Ortasında Bir Sağlık Merkezi
    Afyonkarahisar yalnızca bir şehir değil, aynı zamanda bir termal başkenttir.
    Şehrin etrafında yükselen termal tesisler yalnızca Türkiye’nin değil Avrupa’nın da dikkatini çeken bir altyapıya sahiptir.
    Özellikle;
    Hüdai Kaplıcaları
    Gazlıgöl Kaplıcaları
    Ömer Kaplıcaları
    gibi merkezler yüksek mineral değerine sahip sularıyla yıllardır şifa dağıtıyor.
    Romatizmal hastalıklardan kas ve eklem problemlerine kadar birçok sağlık sorununda tercih edilen bu sular, Afyon’u yalnızca bir turizm destinasyonu değil, aynı zamanda bir sağlık merkezi haline getiriyor.
    Afyon’un Asıl Gücü: Dört Mevsim Turizm
    Türkiye’nin sahil şehirleri yaz aylarında parlar. Ancak yaz bitince sezon da büyük ölçüde sona erer.
    Afyon ise farklıdır.
    Termal turizm;
    yazın da çalışır
    kışın da çalışır
    hafta sonlarında da doludur
    sağlık turizmiyle uzun konaklama yaratır.
    Yani Afyon turizmi yalnızca sezonluk değil, yılın tamamına yayılan bir ekonomidir.
    Bu da şehri turizm krizlerine karşı daha dayanıklı hale getirir.
    Yeni Bir Başlık: Ulaşım ve Zafer Havalimanı Fırsatı
    Ortadoğu’daki gerilim yalnızca turizm talebini değil, hava ulaşımını da doğrudan etkiliyor. Bölgedeki bazı hava sahalarının riskli görülmesi ve bazı uçuşların iptal edilmesi, havacılık sektöründe yeni rota arayışlarını gündeme getiriyor.
    Tam da bu noktada önemli bir potansiyel devreye giriyor:
    Zafer Havalimanı.
    Kütahya, Afyonkarahisar ve Uşak üçgeninde yer alan bu havalimanı, aslında Anadolu’nun en stratejik ulaşım noktalarından biridir.
    Özellikle Türk Hava Yolları ve diğer uluslararası havayolu şirketlerinin kriz dönemlerinde yeni ve güvenli alternatif rotalar oluşturması durumunda, Zafer Havalimanı bölgesel turizm için önemli bir avantaja dönüşebilir.
    Düşünün ki;
    Avrupa’dan gelen bir turist birkaç saatlik uçuşla Zafer Havalimanı’na inebilir, ardından yarım saat – bir saat içinde Afyon’daki termal tesislere ulaşabilir.
    Bu yalnızca bir ulaşım kolaylığı değil, aynı zamanda bölgesel turizm stratejisidir.
    Asıl Soru Şu
    Bugün Ortadoğu’da yaşanan gerilim dünya turizminin rotasını yeniden şekillendirebilir.
    Ancak mesele yalnızca kriz değildir. Asıl mesele şudur:
    Türkiye bu değişen turizm hareketini doğru okuyabilecek mi?
    Ve daha da önemlisi;
    Afyon gibi güçlü termal merkezler uluslararası sağlık turizminin merkezlerinden biri haline gelebilecek mi?
    Çünkü gerçek şu ki;
    Anadolu’nun ortasında sessizce kaynayan bu şifalı sular yalnızca Türkiye için değil, dünya turizmi için de büyük bir potansiyel taşıyor.
    Belki de artık Afyon’a yalnızca bir kaplıca şehri olarak değil,
    Avrupa’nın yeni sağlık turizmi merkezi olarak bakmanın zamanı gelmiştir.
    Ve belki de bu dönüşümün anahtarlarından biri;
    Afyon semalarına inecek yeni uçaklardır.