Kategori: Türkiye

  • İsrail’in Suriye hamlesi: Hedef üs mü, Türkiye mi?

    İsrail’in Suriye hamlesi: Hedef üs mü, Türkiye mi?

    Ebu Zuhur’a atılan bombalar, yalnızca Suriye’deki bir hava üssünün pistini ve depolarını vurmadı. Asıl hedef alınan şey, Türkiye’nin Suriye’nin yeniden şekillenmesindeki rolüne ilişkin giderek daha belirgin hale gelen stratejik denklem.

    İsrail’in 18 Ağustos’ta Suriye’deki Ebu Zuhur Hava Üssü’ne düzenlediği saldırının ardından ortaya çıkan tablo dikkat çekici. Şam, tesiste kalıcı bir Türk askeri varlığı kurma niyeti olmadığını söylüyor. Türkiye’nin Milli Savunma Bakanlığı ise saldırı öncesinde veya saldırı sırasında üste herhangi bir Türk askeri heyetinin bulunmadığını açıkça belirtiyor. Dahası, ABD bile saldırıyı “gereksiz bir tırmanma” olarak nitelendiriyor.

    Buna rağmen İsrail’in mesajı değişmiyor: Suriye’de Türkiye’nin güneye doğru genişleyen askeri etkisini istemiyor.

    Burada Ankara’nın görmesi gereken asıl mesele tam da budur.

    Çünkü tartışma artık Ebu Zuhur’da gerçekten bir Türk üssü olup olmadığı tartışmasının çok ötesine geçmiş durumda. İsrail açısından mesele, bugün üste kaç Türk askerinin bulunduğundan ziyade, yarın Suriye’deki askeri ve güvenlik mimarisinin nasıl şekilleneceğidir.

    Netanyahu’nun “güneye doğru ilerleyen bir Türk askeri konuşlanmasına müsamaha göstermeyeceğiz” açıklaması, İsrail’in Suriye’ye ilişkin güvenlik anlayışını açık ediyor. Tel Aviv, Suriye’nin kuzeyinden güneyine uzanabilecek Türk etkisini kendi güvenliği bakımından stratejik bir değişken olarak görüyor.

    Kısacası İsrail, Türkiye’nin Suriye’deki varlığının bugünkü fotoğrafına değil, gelecekte oluşturabileceği tabloya bakıyor.

    Ankara’nın da aynı şekilde bakması gerekiyor.

    Türkiye’nin Suriye politikasının merkezinde artık yalnızca terörle mücadele veya sınır güvenliği bulunmuyor. Suriye’nin devlet kapasitesinin yeniden inşası, “tek ordu” ilkesinin hayata geçirilmesi, yeni Suriye ordusunun oluşturulması ve ülkenin toprak bütünlüğünün korunması gibi başlıklar Türkiye’nin güvenlik çıkarlarıyla doğrudan bağlantılı.

    MSB’nin “Suriye ‘tek ordu’ ilkesi çerçevesinde kendi altyapı ve askerî kapasite inşası faaliyetlerine destek vermeye devam edeceğiz” açıklaması bu açıdan kritik.

    Bu cümle, Ankara’nın perspektifini anlatıyor.

    Türkiye, Suriye’de sonsuza kadar kalacak bir askeri işgal gücü olmayı değil; sınır güvenliğini sağlayan, terör yapılanmalarının yeniden güç kazanmasını önleyen ve Şam’ın merkezi devlet kapasitesini oluşturmasına yardımcı olan bir düzenin kurulmasını istiyor.

    İsrail ise Suriye’nin yeniden yapılanmasını başka bir güvenlik merceğinden okuyor.

    Tel Aviv’in temel kaygısı, Suriye’nin güçlü bir merkezi devlet haline gelmesinden ziyade, bu devletin hangi aktörlerle ve hangi güvenlik mimarisi içerisinde yeniden ayağa kalkacağıdır. Türkiye’nin bu denklemde güçlü bir aktör olması İsrail’in hesaplarını doğrudan etkiliyor.

    İşte gerilimin temelinde bu farklılık yatıyor.

    İsrail’in Ebu Zuhur saldırısı bu nedenle Ankara açısından küçümsenecek bir olay değildir. Ancak Türkiye’nin vereceği cevap da yalnızca sert açıklamalardan ibaret olmayacaktır.

    Türkiye’nin önünde üç önemli görev bulunuyor.

    Birincisi, Suriye’deki askeri varlığının niteliğini ve amacını uluslararası kamuoyuna çok daha net anlatmak.

    İkincisi, Şam yönetimiyle güvenlik ve savunma iş birliğini kurumsallaştırırken İsrail’le doğrudan çatışmayı tetikleyecek adımlardan kaçınmak.

    Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, Suriye’nin yeniden devletleşme sürecinde Türkiye’nin rolünü ABD, Avrupa ve bölge ülkelerine anlatabilecek güçlü bir diplomatik zemin oluşturmak.

    Çünkü önümüzdeki dönemde Suriye, Türkiye-İsrail rekabetinin yeni sahnesine dönüşebilir.

    Bu ihtimalin işaretleri şimdiden görülüyor.

    Suriye sahası çok aktörlü. ABD var, Rusya’nın etkisi sürüyor, İsrail düzenli olarak operasyonlar yapıyor, Türkiye’nin güvenlik öncelikleri bulunuyor ve Şam merkezi otoritesini yeniden tesis etmeye çalışıyor. Böyle bir denklemde küçük bir askeri hamle, çok daha büyük bir krizin başlangıcı olabilir.

    Bu nedenle Ankara’nın stratejisi “İsrail ne yaparsa ona cevap vermek” değil, Suriye’deki yeni düzenin kurallarını mümkün olduğunca önceden belirlemek olacaktır.

    Türkiye açısından en güçlü pozisyon, Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğünü savunan; Şam’ın kurumsal kapasitesinin güçlenmesini destekleyen; terör yapılanmalarına alan bırakmayan ve aynı zamanda İsrail’le doğrudan askeri çatışma riskini azaltan çok katmanlı bir politikadır.

    Ebu Zuhur saldırısının Türkiye açısından asıl mesajı budur:

    İsrail, Türkiye’nin Suriye’deki rolünü artık geçici bir güvenlik meselesi olarak değil, bölgesel güç dengelerini değiştirebilecek stratejik bir gelişme olarak görüyor.

    Mesele artık bir hava üssü değil; Suriye’nin geleceğinde kimin söz sahibi olacağı meselesidir. Türkiye ise bu yeni denklemde yalnızca gelişmeleri izleyen bir aktör değil, Suriye’nin geleceğini şekillendiren güçlerden biri olduğunu ortaya koyacaktır.

  • Ankara-Bağdat hattında tarihi dönemeç

    Ankara-Bağdat hattında tarihi dönemeç

    Türkiye ile Irak ilişkilerinde uzun yıllardır konuşulan ancak çoğu zaman tam anlamıyla hayata geçirilemeyen stratejik ortaklık, son Ankara zirvesiyle birlikte yeni bir aşamaya taşındı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Irak Başbakanı Ali Zeydi ile yaptığı görüşmenin ardından açıklanan “Türkiye’ye günde 1 milyon varil petrol” hedefi, yalnızca enerji alanında atılmış ekonomik bir adım değil; aynı zamanda bölgesel jeopolitiğin yeniden şekillendiği bir dönemin de önemli göstergesi.

    Aslında bu ziyaretin merkezinde yalnızca petrol yoktu. Enerji, güvenlik, ulaştırma, su yönetimi ve savunma sanayi başlıklarının aynı masada ele alınması, Ankara ile Bağdat’ın artık ilişkilerini günü kurtaran anlaşmalar yerine uzun vadeli stratejik ortaklık anlayışıyla yürütmek istediğini ortaya koyuyor.

    Türkiye Petrolleri’nin Kerkük sahalarına ortak olması ise bu sürecin en dikkat çekici gelişmelerinden biri. BP ve ConocoPhillips gibi küresel enerji devleriyle aynı konsorsiyum içinde yer alacak olan TPAO’nun yaklaşık 3 milyar varillik rezervin geliştirilmesinde söz sahibi olması, Türkiye’nin yalnızca enerji tüketen değil, enerji üreten ve yöneten aktörlerden biri olma hedefini güçlendiriyor.

    Türkiye neden kazanıyor?

    Türkiye’nin yıllık enerji ithalatına ödediği milyarlarca dolarlık faturanın ekonomiye yükü uzun yıllardır tartışılıyor. Böylesine büyük ölçekli bir enerji iş birliği, arz güvenliğinin artırılması açısından önemli olduğu kadar dış ticaret açığının azaltılması bakımından da kritik önem taşıyor.

    Günde 1 milyon varillik petrol akışı hedefi, tam kapasiteye ulaştığında Kerkük-Yumurtalık hattının yeniden eski stratejik önemini kazanmasını sağlayabilir. Bu durum Türkiye’yi yalnızca enerji ithalatçısı konumunda bırakmayacak; Avrupa’nın enerji güvenliği açısından da vazgeçilmez transit ülkelerden biri haline getirecek.

    Özellikle Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında Avrupa’nın enerji çeşitlendirme arayışına girdiği düşünüldüğünde, Irak petrolünün Türkiye üzerinden dünya pazarlarına taşınması Ankara’nın jeopolitik değerini daha da artıracaktır.

    Güvenlik iş birliği ekonomik ortaklığın temeli

    Enerji projeleri ancak güvenliğin sağlandığı bölgelerde sürdürülebilir olabilir. Bu nedenle Ankara ile Bağdat arasında son yıllarda gelişen güvenlik iş birliği, ekonomik anlaşmalar kadar önem taşıyor.

    Irak’ın PKK’ya yönelik attığı adımlar, ortak güvenlik mekanizmalarının kurulması ve sınır hattındaki koordinasyon, Türkiye’nin uzun yıllardır dile getirdiği güvenlik beklentelerinin karşılık bulmaya başladığını gösteriyor.

    Ankara’nın temel beklentisi ise bu sürecin yeni hükümet döneminde de aynı kararlılıkla devam etmesi.

    Çünkü güvenlik sağlanmadan ne enerji yatırımları kalıcı olabilir ne de milyarlarca dolarlık ulaştırma projeleri hayata geçirilebilir.

    Kalkınma Yolu yalnızca bir ulaşım projesi değil

    Basra Körfezi’nden başlayıp Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanacak Kalkınma Yolu Projesi, son yılların en iddialı bölgesel yatırımlarından biri olarak görülüyor.

    Ankara-Bağdat hattında tarihi dönemeç

    Bu proje tamamlandığında yalnızca yük taşımayacak; enerji, lojistik, sanayi ve ticaret ağlarını da birbirine bağlayacak.

    Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gerilimlerin küresel ticareti nasıl etkilediği düşünüldüğünde, alternatif koridorların önemi her geçen gün artıyor. Türkiye de tam bu noktada Asya ile Avrupa arasında vazgeçilmez bir lojistik merkez olma fırsatını yakalamış durumda.

    Projenin finansmanına ilişkin son aşamaya gelinmesi ve ilk kazmanın yıl bitmeden vurulmasının planlanması da bu iradenin somut göstergesi.

    Su diplomasisi de yeni dönemin parçası

    İki ülke arasında yıllardır sorun oluşturan Fırat ve Dicle sularının paylaşımı konusunda da dikkat çekici gelişmeler yaşanıyor.

    Yeni iş birliği modeli, yalnızca su paylaşımını değil, ortak altyapı yatırımlarını, yeni baraj projelerini ve modern sulama sistemlerini de kapsıyor.

    Bu yaklaşım, sorunları diplomatik kriz olmaktan çıkarıp ortak kalkınma projesine dönüştürme açısından dikkat çekici bir model oluşturuyor.

    Bölgesel dengelerde yeni tablo

    Irak Başbakanı Ali Zeydi’nin göreve geldikten sonra ABD ve İran’ın ardından üçüncü yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye gerçekleştirmesi sembolik olduğu kadar stratejik bir mesaj da içeriyor.

    Bağdat yönetimi, bir yandan Washington ile ilişkilerini sürdürürken diğer yandan Tahran ve Ankara arasında denge politikası izlemeye çalışıyor.

    Türkiye açısından ise Irak’ın istikrarlı, güvenli ve ekonomik olarak güçlenen bir komşu olması, sınır güvenliğinden ticarete kadar birçok alanda doğrudan ulusal çıkar anlamına geliyor.

    Ankara’da atılan imzalar yalnızca iki ülke arasındaki ticareti büyütmeye yönelik teknik anlaşmalar olarak okunmamalı.

    Enerji güvenliği, terörle mücadele, ulaştırma koridorları, su yönetimi ve savunma sanayi gibi başlıkların aynı çatı altında ele alınması, Türkiye ile Irak arasında yeni bir stratejik ortaklık mimarisinin inşa edildiğini gösteriyor.

    Önümüzdeki yıllarda bu projelerin planlandığı şekilde hayata geçirilmesi halinde Türkiye yalnızca enerji tedarik eden bir ülke değil; enerji üreten, yöneten, taşıyan ve bölgesel istikrarın merkezinde yer alan bir güç konumuna yükselebilir.

    Küresel dengelerin hızla değiştiği bir dönemde Ankara’nın Bağdat ile kurduğu bu yeni ortaklık, Türkiye’nin ekonomik ve jeopolitik hedefleri açısından son yılların en önemli dış politika hamlelerinden biri olmaya aday görünüyor.

  • Nükleer satrançta yeni hamle

    Nükleer satrançta yeni hamle

    ABD–Suudi Anlaşması Ortadoğu’yu nasıl değiştirecek?

    Ortadoğu’da güç dengeleri çoğu zaman petrol, savaşlar ve diplomatik krizler üzerinden okunur. Ancak bu kez oyunun merkezinde petrol kuyuları değil, nükleer reaktörler var. ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan sivil nükleer iş birliği anlaşması yalnızca iki ülke arasındaki ekonomik bir ortaklık değil; önümüzdeki yılların jeopolitik rekabetini şekillendirebilecek stratejik bir hamle niteliği taşıyor.

    Washington anlaşmayı “barışçıl nükleer iş birliği” olarak tanımlıyor. Verilen mesaj açık: Suudi Arabistan enerji çeşitliliğini artıracak, Amerikan şirketleri milyarlarca dolarlık yeni bir pazara girecek, nükleer güvenlik standartları korunacak. Ancak diplomatik açıklamaların satır aralarına bakıldığında asıl tartışmanın teknik değil, siyasi olduğu görülüyor.

    Çünkü herkesin aklındaki soru aynı: Bu anlaşma Riyad’a gelecekte nükleer silaha giden yolu açabilir mi?

    Bugün için bu soruya kesin bir “evet” demek mümkün değil. Zaten anlaşmanın kamuoyuna açıklanmayan en kritik maddesi de tam burada düğümleniyor. Eğer Suudi Arabistan kendi topraklarında uranyum zenginleştirme hakkı elde ederse, bu yalnızca enerji üretimi anlamına gelmeyecek. Aynı teknoloji, belirli koşullar altında nükleer silah üretiminin de ilk aşamasını oluşturuyor.

    ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio bunun mümkün olmayacağını, en sıkı denetim mekanizmalarının uygulanacağını söylüyor. Fakat uluslararası ilişkilerde verilen siyasi garantilerin zaman içinde değişebildiğini tarih defalarca gösterdi. İran da yıllarca nükleer programının tamamen sivil amaçlı olduğunu savunmuştu. Bugün yaşanan krizlerin temelinde ise tam da bu güvensizlik yatıyor.

    İsrail’in verdiği tepkiler de dikkat çekici. Resmi açıklamalar temkinli olsa da eski güvenlik bürokrasisinin önemli isimleri oldukça endişeli. Onlara göre bugün enerji için kurulan altyapı, yarının silah programına dönüşebilir. Bu kaygı yalnızca İsrail’e özgü değil. Nükleer silahların yayılmasını önlemeye çalışan çevreler de benzer uyarılar yapıyor.

    Aslında Washington’un bu anlaşmayla vermek istediği ikinci bir mesaj daha var. İran’a…

    Son dönemde Tahran ile yürütülen nükleer müzakerelerin tıkanması, ABD’yi bölgesel müttefiklerini daha güçlü şekilde desteklemeye yöneltti. Riyad’a verilen bu stratejik destek, İran’a karşı “yalnız değilsin” mesajı kadar “alternatiflerimiz var” mesajını da içeriyor.

    Ancak Ortadoğu’da hiçbir stratejik hamlenin tek taraflı sonucu olmaz. Bir ülkenin güvenliğini artıran adım, başka bir ülkenin tehdit algısını büyütebilir. Bu da yeni bir silahlanma yarışını tetikleyebilir.

    İşte tam da bu nedenle uzmanların önemli bölümü anlaşmanın teknik boyutundan çok psikolojik etkisine dikkat çekiyor.

    Türkiye açısından neden önemli?

    Bu gelişmenin Ankara için taşıdığı anlam ise sanıldığından çok daha büyük.

    Türkiye son yıllarda Akkuyu Nükleer Güç Santrali ile sivil nükleer enerji ligine adım attı. Sinop ve Trakya’da planlanan yeni santral projeleri de gündemde. Ancak Türkiye bugüne kadar nükleer enerji politikasını tamamen uluslararası denetim ve enerji güvenliği ekseninde yürüttü.

    Suudi Arabistan’ın uranyum zenginleştirme hakkı elde etmesi halinde bölgede yeni bir standart oluşabilir. Bu durum yalnızca Riyad ile sınırlı kalmayabilir. Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve ilerleyen süreçte başka bölge ülkeleri de benzer taleplerde bulunabilir.

    Ortadoğu’da nükleer teknolojiye sahip ülke sayısının artması ise Türkiye’nin güvenlik hesaplarını doğrudan etkileyecektir.

    Ankara bir yandan NATO üyesi olarak Batı güvenlik mimarisinin parçası olmayı sürdürürken diğer yandan Rusya ile enerji alanındaki iş birliğini devam ettiriyor. Böyle karmaşık bir denklemde Körfez’deki nükleer kapasitenin büyümesi, Türkiye’nin hem savunma planlamasını hem de dış politikasını yeniden gözden geçirmesine neden olabilir.

    Ekonomik açıdan da tablo dikkat çekici.

    ABD şirketlerinin Suudi Arabistan’da milyarlarca dolarlık nükleer yatırımlara yönelmesi, bölgede yüksek teknoloji rekabetini hızlandıracak. Türkiye’nin savunma sanayisinde yakaladığı ivmeyi enerji teknolojilerine de taşıyabilmesi için nükleer mühendislikten ileri malzeme teknolojilerine kadar yeni yatırımlar yapması gerekecek.

    Yeni dönemin başlangıcı

    Bu anlaşmanın etkileri yarın ortaya çıkmayacak.

    Bir nükleer programın kurulması yıllar, hatta on yıllar alıyor. Ancak uluslararası siyasette bazı anlaşmalar vardır ki sonuçlarından çok yarattıkları algıyla tarihe geçer.

    ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması da bunlardan biri olmaya aday görünüyor.

    Washington bu hamleyle hem Çin ve Rusya’nın Körfez’deki etkisini sınırlamayı hem de İran üzerinde yeni bir baskı unsuru oluşturmayı hedefliyor. Riyad ise yalnızca enerji alanında değil, jeopolitik statüsünde de yeni bir sayfa açıyor.

    Fakat Ortadoğu’nun yakın tarihi bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Bu coğrafyada hiçbir teknoloji yalnızca teknoloji olarak kalmıyor; her yatırım, her anlaşma ve her yeni kapasite aynı zamanda yeni bir güç mücadelesinin parçasına dönüşüyor.

    Bugün “barışçıl nükleer enerji” diye başlayan süreç, yarının diplomatik krizlerinin ya da yeni güvenlik mimarisinin temel taşı olabilir.

    Türkiye’nin bu gelişmeyi yalnızca komşu ülkelerin enerji politikası olarak değil, kendi güvenliği, enerji stratejisi ve bölgesel rolü açısından dikkatle izlemesi gereken bir döneme girildiği açık. Çünkü Ortadoğu’da değişen her denge, er ya da geç Ankara’nın hesap masasına da yansıyor.

  • Karadeniz’de barış arayışı ve Türkiye’nin ince diplomasisi

    Karadeniz’de barış arayışı ve Türkiye’nin ince diplomasisi

    Rusya-Ukrayna savaşı dördüncü yılına yaklaşırken cephede yaşanan gelişmeler kadar diplomasi trafiği de önem kazanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Kiev ziyareti, yalnızca iki ülke arasındaki ilişkileri güçlendirmeyi amaçlayan rutin bir diplomatik temas değil; aynı zamanda Türkiye’nin savaşın daha geniş bir coğrafyaya yayılmasını önleme çabasının da önemli bir göstergesi.

    Fidan’ın “Savaşın Karadeniz’e taşınmasını istemiyoruz” mesajı, aslında Türkiye’nin uzun süredir benimsediği güvenlik politikasının özeti niteliğinde. Karadeniz, sadece kıyıdaş ülkelerin değil, enerji yollarından tahıl koridorlarına, ticaret hatlarından bölgesel güvenliğe kadar birçok kritik başlığın kesişim noktası. Burada yaşanacak yeni bir askeri gerilim, savaşın etkilerini Avrupa’nın ötesine taşıyabilecek sonuçlar doğurabilir.

    Türkiye, savaşın başladığı ilk günden itibaren dikkat çekici bir denge politikası izledi. Bir yandan Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne verdiği desteği açıkça ifade ederken, diğer yandan Rusya ile diplomatik kanalları kapatmayan nadir NATO ülkelerinden biri oldu. İstanbul’da gerçekleştirilen müzakereler, esir takasları ve Tahıl Koridoru Anlaşması gibi girişimler, Ankara’nın arabuluculuk kapasitesini uluslararası kamuoyuna gösterdi.

    Kiev’den gelen “ateşkese hazırız” mesajı da bu açıdan dikkat çekici. Elbette ateşkesin sağlanması yalnızca bir tarafın iradesiyle mümkün değil. Ancak diplomatik zeminin tamamen ortadan kalkmadığını göstermesi bakımından önemli bir gelişme. Ukrayna yönetiminin olası bir Zelenskiy-Putin zirvesi için Türkiye’yi işaret etmesi ise Ankara’ya duyulan güvenin devam ettiğini ortaya koyuyor.

    Ziyaretin ekonomik boyutu da en az siyasi mesajları kadar önemli. Ukrayna Parlamentosu’nun Türkiye ile Serbest Ticaret Anlaşması’nı onaylaması, savaşın gölgesinde bile ekonomik ilişkilerin geleceğine yönelik hazırlıkların sürdüğünü gösteriyor. Yaklaşık 6,6 milyar dolarlık ticaret hacmini 10 milyar dolar seviyesine çıkarma hedefi, yalnızca rakamsal bir beklenti değil; savaş sonrası yeniden yapılanma sürecinde Türk şirketlerinin üstlenebileceği rolün de işareti.

    Anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle gümrük vergilerindeki önemli indirimlerin hem ihracatçılar hem de yatırımcılar açısından yeni fırsatlar oluşturması bekleniyor. Özellikle Ukrayna’nın yeniden inşa sürecinde Türk müteahhitlik sektörü, sanayi kuruluşları ve lojistik firmalarının daha etkin bir konuma gelmesi sürpriz olmayacaktır.

    Bugün gelinen noktada Türkiye’nin önünde zorlu bir diplomatik sınav bulunuyor. Bir tarafta savaşın taraflarıyla konuşabilen ender ülkelerden biri olmanın getirdiği sorumluluk, diğer tarafta Karadeniz’in güvenliğini koruma ihtiyacı var. Bu iki hedef birbirinden bağımsız değil; aksine biri gerçekleşmeden diğerinin kalıcı olması mümkün görünmüyor.

    Kiev’de verilen mesajlar, barışın hâlâ masada tutulmaya çalışıldığını gösteriyor. Ancak diplomasi, yalnızca iyi niyet açıklamalarıyla değil, tarafların ortak zeminde buluşabilmesiyle sonuç verir. Türkiye, önümüzdeki dönemde de bu zemini oluşturmaya yönelik girişimlerini sürdürecektir.

    Karadeniz’in yeni bir çatışma alanına dönüşmemesi yalnızca Türkiye’nin değil, bölgenin ve Avrupa’nın da ortak çıkarı. Bu nedenle Ankara’nın yürüttüğü çok yönlü diplomasi, savaşın gölgesinde belki de en değerli yatırım olmaya devam ediyor.

  • Dünya Kupası’nın gölgesinde bir gerçek

    Dünya Kupası’nın gölgesinde bir gerçek

    Dünya Kupası’nda artık son viraja girdik…

    Milyonlarca futbolseverin haftalardır nefesini tutarak takip ettiği dev organizasyonda yarı final heyecanı yaşanıyor. Kupaya uzanacak takım henüz belli değil ama bu turnuva şimdiden futbol tarihine unutulmaz sayfalar ekledi.

    Bir Dünya Kupası daha bize gösterdi ki futbol artık sadece yıldızlardan ibaret değil. Disiplin, takım ruhu, mücadele ve doğru planlama; milyonlarca euroluk kadrolardan çok daha değerli hale geldi. Turnuvanın başında favori gösterilen birçok ülke evine erken dönerken, kimsenin şans vermediği ekipler tüm dünyanın alkışını topladı.

    ++++

    AMA HANGİSİ? İSPANYA, İNGİLTERE VE ARJANTİN…

    Fransa yine istikrarını ortaya koydu, İspanya yıllardır özlediği futbol aklını yeniden sahaya yansıttı, İngiltere “Bu kez olabilir” dedirtti, Arjantin ise her zamanki tutkusuyla son ana kadar mücadeleyi bırakmadı. Her biri farklı hikâyeler yazdı.

    Bu Dünya Kupası’nın belki de en büyük kazananı futbolun kendisi oldu. Çünkü artık hiçbir maç başlamadan kazanılmıyor. Küçük denilen ülkeler büyükleri korkutuyor, yıldız isimler tek başına maç kazandıramıyor. Sahada savaşan, inanan ve vazgeçmeyen ekipler ayakta kalıyor.

    ++++

    BİZİM İÇİMİZDEKİ EN BÜYÜK BURUKLUK

    Bizim için ise bu turnuvanın en buruk yanı Türkiye’nin erken vedası oldu. 2002 Dünya Kupası’nın o unutulmaz bronz madalyasını yaşayan nesil olarak yeniden aynı heyecanı yaşamak, ay-yıldızlı formayı yarı finalde hatta finalde görmek istedik. Ne yazık ki hayallerimiz bu kez de erken sona erdi. Ancak futbolun güzelliği de burada… Her biten turnuva, bir sonraki için yeni umutlar doğuruyor.

    Şimdi gözler yarı finalde… Artık hata yapma lüksü yok… Bir anlık dalgınlık, bir kurtarış, bir gol ya da uzatma dakikalarında gelen tek bir dokunuş; yılların emeğini ya şampiyonluğa taşıyacak ya da tarihin tozlu sayfalarına bırakacak.

    Kupayı hangi ülke kaldırır bilinmez. Ama bu organizasyon bir kez daha gösterdi ki Dünya Kupası sadece bir futbol turnuvası değildir. O; umutların, gözyaşlarının, sevinçlerin, hayal kırıklıklarının ve milyonları aynı duyguda buluşturan eşsiz bir hikâye…

    Şimdi geriye sadece üç maç kaldı…

    Ve ardından dört yıl sürecek büyük bir özlem başlayacak.

    ++++

    2002 RUHU NEREDE?

    Dünyanın en iyi futbolcuları, en güçlü teknik adamları ve milyonlarca taraftarın hayalleri artık sadece birkaç maça sığmış durumda…

    Biz ise yine ekran başındayız.

    İşte insanın canını en çok acıtan da bu…

    Ne zaman Dünya Kupası gelse, hafızamız bizi istemeden 2002 yılına götürüyor. Şenol Güneş yönetimindeki o mütevazı ama yürekli kadro… Rüştü’nün kurtarışları, Bülent Korkmaz’ın fedakârlığı, Hasan Şaş’ın bitmek bilmeyen enerjisi, İlhan Mansız’ın unutulmaz altın golü, dünya kupası tarihine geçen goller…

    O takım, sadece maç kazanmadı.

    Bir milleti yeniden futbola inandırdı.

    Aradan tam 24 yıl geçti. Dünya değişti, futbol değişti, teknoloji değişti. Ama değişmeyen tek şey, Türk futbolunun bir türlü ilerleyememesi oldu.

    ++++

    ALT YAPIYI KONUŞUYORUZ AMA GEREKEN YATIRIMI YAPMIYORUZ

    Her turnuva öncesi büyük hedefler konuşuyoruz.

    “Bu kez farklı olacak” diyoruz. Sonra yine aynı hayal kırıklıkları…

    Sorun sadece teknik direktör değil. Sorun sadece futbolcu da değil.

    Sorun, yıllardır günü kurtarmaya çalışan futbol anlayışımızdır.

    Alt yapıyı konuşuyoruz ama gereken yatırımı yapmıyoruz.

    Gençlere güvenelim diyoruz ama iki kötü maçta kenara çekiyoruz.

    Yabancı oyuncu kuralını her sezon değiştiriyoruz.

    Hakem tartışmaları bitmiyor…

    Yöneticiler birbirleriyle kavga ediyor.

    Futbol konuşmak yerine, futbolun dışındaki her şeyi konuşuyoruz.

    Sonra da neden Dünya Kupası’nda yokuz diye üzülüyoruz.

    ++++

    ANADOLU’NUN DÖRT BİR YANINDA KEŞFEDİLMEYİ BEKLEYEN NİCE GENÇ VAR

    Bugün yarı finale kalan ülkelere bakın. Hiçbiri tesadüfen burada değil. Yılların planlaması, sabrı ve emeği var. İspanya yıllarca alt yapısına yatırım yaptı. Fransa onlarca genç yeteneği sistem içinde yetiştirdi. İngiltere eleştirildi ama vazgeçmedi. Arjantin ise futbol kültürünü hiçbir zaman kaybetmedi.

    Biz ise hâlâ günü kurtarmanın peşindeyiz. Oysa bu ülkenin yeteneği eksik değil.

    Sokakta top oynayan çocuklarımız hâlâ var. Anadolu’nun dört bir yanında keşfedilmeyi bekleyen nice genç var. Eksik olan; onlara inanacak sistem, sabır ve vizyon.

    2002’nin başarısı tesadüf değildi. O kadro, formanın ağırlığını biliyordu. Ay-yıldızın sorumluluğunu hissediyordu. Belki dünyanın en pahalı oyuncuları değillerdi ama dünyanın en büyük yüreklerinden birine sahiptiler.

    Bugün yeniden o ruha ihtiyacımız var. Çünkü başarı, sadece para ile gelmiyor.

    Başarı; inançla, disiplinle, adaletle ve emekle geliyor.

    Dünya Kupası bir kez daha bize futbolun sadece 90 dakikadan ibaret olmadığını gösteriyor.

    Kupayı kim kazanacak bilmiyoruz. Ama bizim asıl kazanmamız gereken şey, kaybettiğimiz 2002 ruhudur. İşte o ruhu yeniden bulduğumuz gün… Sadece Dünya Kupası’na katılan değil, kupayı kaldırmayı hayal eden bir Türkiye’yi yeniden izleriz.

    Ve inanıyorum ki, o gün geldiğinde milyonlarca insanın gözlerinden aynı cümle dökülecek:

    “İşte beklediğimiz Türkiye geri döndü.”

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • F-35 meselesi yeniden ısınıyor: Türkiye için yeni bir sayfa mı açılıyor?

    F-35 meselesi yeniden ısınıyor: Türkiye için yeni bir sayfa mı açılıyor?

    Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde yıllardır çözüm bekleyen en önemli başlıklardan biri olan F-35 meselesi, yeniden uluslararası gündemin üst sıralarına taşındı. ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO Zirvesi öncesinde yaptığı açıklamalar, Ankara-Washington hattında yeni bir dönemin kapısının aralanabileceğine işaret ediyor.
    Trump’ın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için “Muhtemelen Türkiye’yi mutlu edecek bir şey yapacağım” sözleri diplomasi dilinde sıradan bir ifade değil. Bu açıklama, yalnızca F-35 savaş uçaklarıyla ilgili beklentileri artırmakla kalmadı, aynı zamanda Türkiye’nin milli muharip uçağı KAAN için ihtiyaç duyduğu motorların tedariki konusunda da olumlu bir atmosfer oluşturdu.
    Hatırlanacağı üzere Türkiye, Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın almasının ardından 2019 yılında F-35 programından çıkarılmıştı. O dönemde yaşanan kriz, iki NATO müttefiki arasındaki güven sorununu derinleştirmiş ve savunma sanayii alanındaki iş birliğini ciddi şekilde sekteye uğratmıştı. Ancak geçen yıllar içerisinde değişen jeopolitik dengeler, tarafları yeniden ortak zeminde buluşturma arayışına yöneltti.
    Bugün gelinen noktada Türkiye, yalnızca F-35 satın almak isteyen bir ülke değil. Aynı zamanda kendi beşinci nesil savaş uçağını geliştiren, savunma sanayiinde önemli ihracat başarıları elde eden ve bölgesel dengelerde kritik rol oynayan bir aktör konumunda. Bu nedenle Washington’un Ankara’ya yönelik yaklaşımında yaşanan değişimin arkasında sadece siyasi değil, stratejik nedenler de bulunuyor.
    Reuters tarafından servis edilen ve ABD’nin KAAN projesi için motor satışına onay vermeye hazırlandığını öne süren haber de bu çerçevede değerlendirilmeli. Eğer bu adım gerçekleşirse, Türkiye’nin savunma teknolojilerindeki bağımsızlık hedefi açısından önemli bir kazanım olacaktır. Aynı zamanda iki ülke arasındaki güvenin yeniden inşa edilmesine katkı sağlayabilir.
    Ancak sürecin önünde hâlâ ciddi engeller bulunuyor. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in de belirttiği gibi, F-35 konusunda nihai karar yalnızca Beyaz Saray’ın iradesiyle şekillenmiyor. Amerikan Kongresi’nin tutumu ve mevcut yasal düzenlemeler, sürecin en kritik belirleyicileri arasında yer alıyor. Bu nedenle Trump’ın olumlu mesajları tek başına kesin sonuç anlamına gelmiyor.
    Öte yandan F-35 programı yalnızca bir savaş uçağı tedarikinden ibaret değil. Bu program, ülkelerin askeri teknolojilere erişimi, ortak operasyon kabiliyeti ve stratejik ittifak ilişkileri açısından da büyük önem taşıyor. Dünyanın en gelişmiş savaş uçaklarından biri olarak kabul edilen F-35, sahip olduğu radar görünmezliği, gelişmiş sensör sistemleri ve veri paylaşım yetenekleriyle modern savaş doktrinlerinin merkezinde yer alıyor.
    Türkiye açısından bakıldığında ise asıl mesele yalnızca F-35 sahibi olmak değil. Ankara’nın temel hedefi, savunma alanındaki ihtiyaçlarını karşılayabilecek güçlü ve sürdürülebilir bir teknoloji altyapısı oluşturmak. Bu noktada KAAN projesi, Türkiye’nin uzun vadeli stratejisinin en önemli unsurlarından biri olarak öne çıkıyor.
    NATO Zirvesi öncesinde verilen mesajlar, ilişkilerde yeni bir sayfa açılabileceğine dair umutları artırıyor. Ancak diplomasi tarihinde verilen olumlu mesajların somut sonuçlara dönüşmesi her zaman kolay olmamıştır. Önümüzdeki süreçte hem Washington’un atacağı adımlar hem de Kongre’nin yaklaşımı dikkatle takip edilecek.
    Şimdilik görünen tablo şu: Türkiye ile ABD arasında yıllardır donmuş durumda bulunan savunma iş birliği dosyası yeniden açılmış durumda. Bu kez masada sadece F-35’ler değil, geleceğin savunma teknolojileri ve iki ülkenin stratejik ortaklığının yönü de bulunuyor.

  • Olay Türkiye’de yaşandı! Babasını yılan mı öldürdü?

    Olay Türkiye’de yaşandı! Babasını yılan mı öldürdü?

    Bir genç, babasının vefat nedenlerini araştırırken telefonunda bulduğu videoyu izledikten sonra kafasındaki tüm soru işaretlerini giderdi.

  • Algının gücü, Gerçeğin önüne geçince!

    Algının gücü, Gerçeğin önüne geçince!

    Bundan 10 yıl önce üniversitedeyken, bir arkadaşımın hediye etmesiyle Mossad’ın meşhur ajanı Eli Cohen ve Suriye günlerini anlatan kitabı okumuştum. Kitaba başladığımda Cohen’in nasıl ajan olduğu, Mossad ile nasıl tanıştığı gibi yüzeysel konular anlatılıyordu. Ancak kitabın ortalarına geldiğimde şaşkınlığım ve merakım giderek artmaya başladı.

    Mossad’ın bir ajanı nasıl yetiştirdiğini, onları hangi eğitimlerden geçirdiğini okudukça kitaba olan ilgim daha da arttı. Mossad bir elemanını nasıl yetiştiriyor, neleri empoze ediyor; bu sorular kitapta derinlemesine işleniyordu. Suriye’ye gidecek olan Cohen’in nasıl eğitimler aldığını okuduğumda kendi kendime, “Bu terör devleti bu işi biliyor” demiştim.

    Kitle iletişim araçları yerine kendi buldukları şifreler ve kısa kodlarla haberleşmeleri, Suriye bölgesinde yaşayan vatandaşların konuştuğu dilin lehçe ve şivesini öğrenmek için 7 yıl eğitim almış olması özellikle ilgimi çekmişti. Kitabı kısa bir süre içinde bitirdim. Açıkçası kitap bende derin bir etki bırakmıştı. Uzun yıllar Mossad’a bilgi aktaran ajan yakalanmış ve asılmıştı.

    Üniversite arkadaşlarımın yanı sıra birkaç arkadaşımla bu kitap hakkında konuşmaya başladım. Kitabın içeriğinin yanı sıra, Mossad’ın bir ajanı ne kadar zor eğitimlerden geçirdiğini anlatıyor ve o yıllarda onları övüyordum.Kitabı okuyalı, başta da söylediğim gibi, 10 yılı aşkın bir zaman geçti ve ben yeni yeni şunu idrak etmeye başladım: İsrail gibi eli kanlı bir terör devleti, kendisini ve Mossad’ı dünyaya farklı iletişim araçlarıyla çok güçlü göstermeyi başarıyor ve bunu hâlâ sürdürüyordu. Dünya üzerinde gerek yazılı basın gerekse dijital kitle iletişim araçlarını kendi propaganda aracı gibi kullanan İsrail, dünyaya şu mesajı veriyordu:
    “Bakın, dünyanın en güçlüsü biziz.”

    7 Ekim olaylarında, elinde yıllardır mazlumun kanı olan bu devlet, katliama başladı; kadın, çocuk demeden insanları öldürdü. Katliamın üzerinden yaklaşık 3 yıla yakın zaman geçti ve 100 bine yakın mazlum katledildi. Dünya üzerinde bu katliama Türkiye başta olmak üzere yalnızca 3-5 devletten başka kimse ses çıkarmadı.

    yüzyılda, dünyanın gözü önünde gerçekleşen bu katliama ses çıkarılmamasının sebebi ise yıllardır İsrail gibi eli kanlı bir devletin dünyaya “en güçlü devlet biziz” düşüncesini empoze etmiş olmasıdır. Ben dahi okuduğum bir kitabın etkisinden çıkamamış, “Bu Mossad nasıl adam yetiştiriyor” algısını sorgulamadan kabul etmiş ve sağda solda dillendirmiş birisi olarak şunu söyleyebilirim:

    İsrail, göründüğü kadar güçlü bir devlet değildir; sadece kitle iletişim araçlarını kendi propagandası için çok iyi kullanmaktadır. Ve ne yazık ki dünya bu propagandaya inanmaktadır.

    Binyamin Netanyahu, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir konuşmada sosyal medyanın öneminden bahsederek, sosyal medyanın yeni bir “savaş aracı” olduğunu savundu. ABD operasyonlarında İsrail’e desteğiyle bilinen Oracle şirketinin rol oynayacağı açıklanan Çin merkezli TikTok’tan sonra sıranın Amerikan X şirketinin sosyal medya platformunda olduğunu belirtti. Konuşmasında sosyal medyanın savaşta, yani propaganda için ne kadar önemli bir rol oynadığını adeta itiraf etti.

    Gelelim asıl konuya… Özellikle X platformunda 7 Ekim olaylarından sonra Filistin’in sesi kısılırken, İsrail’in propagandası üst sıralarda yer almaktadır. Önce insan olmanın gereğini yerine getirmek, ardından 7 cihana meydan okumuş bir milletin torunları ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bu oyuna gelmeden mazlumun yanında yer almak, bizim asli görevimiz olmaya devam etmelidir.

    İsrail kâğıttan bir kaplandır.
    Unutmayalım ki Türkiye Cumhuriyeti, tarihinde şan ve şeref dolu; ruhunda askerlik yeteneği olan bir vatandır.

  • Karadeniz’de balıkçılara hain pusunun acı bilançosu!

    Karadeniz’de balıkçılara hain pusunun acı bilançosu!

    Sivastopol açıklarında ateş açıldı yaralılar açık denizde tahliye edildi

    Yürekleri ağza getiren kanlı olay, Kırım’ın batısında yer alan Sivastopol açıklarında meydana geldi. Alınan bilgilere göre, bölgede kendi halinde avlanmakta olan Türk bayraklı “Duru 67” isimli balıkçı teknesi bir anda hain bir saldırının hedefi oldu. İsabet alan teknede bulunan 5 Türk balıkçı vücutlarının çeşitli yerlerinden ağır şekilde yaralandı. Can pazarının yaşandığı o anlarda, yaralı balıkçılar bölgeye yakın konumda bulunan “Burak Kaya” isimli bir diğer Türk balıkçı teknesine hızla tahliye edilerek Kastamonu’nun İnebolu ilçesi istikametine doğru son sürat kaçmaya başladı. Ancak amansız yolculuk sırasında ağır yaralılardan biri yapılan tüm müdahalelere rağmen yolda hayatını kaybetti.

    KARADENİZ’DE SALDIRI DÜZENLENEN TÜRK BAYRAKLI BALIKÇI TEKNESİNDE HAYATINI KAYBEDEN VATANDAŞIN CENAZESİ İLE 4 YARALI, KASTAMONU’NUN İNEBOLU İLÇESİNE GETİRİLDİ. (MUHAMMED KÖMEÇOĞLU – VEDAT YUNUS İKİZOĞLU/KASTAMONU-İHA)
    Karadeniz’de saldırıya uğrayan Türk bayraklı balıkçı teknesinde hayatını kaybeden vatandaşın cenazesi ile 4 yaralı, Kastamonu’nun İnebolu ilçesine getirildi.

    Sahil güvenlik açık denizde zamana karşı dev bir sağlık operasyonu başlattı

    Balıkçı teknesinden yükselen telsiz feryatları ve acil yardım çağrısı üzerine devletin ilgili tüm kurumları anında teyakkuza geçti. Sahil Güvenlik Komutanlığına ait TCGSG-96 gemisi; bünyesine aldığı 4 uzman doktor, 15 tam donanımlı UMKE personeli, hemşireler ve yardımcı sağlık ekiplerinden oluşan toplam 19 kişilik devasa bir tıbbi orduyla İnebolu Limanı’ndan Karadeniz’in azgın sularına doğru hareket etti. Zamana karşı yarışan askeri gemi, kıyıdan yaklaşık 115 mil (yaklaşık 213 kilometre) açıkta yaralıları taşıyan balıkçı teknesiyle sıcak temas kurmayı başardı.

    KARADENİZ’DE SALDIRI DÜZENLENEN TÜRK BAYRAKLI BALIKÇI TEKNESİNDE HAYATINI KAYBEDEN VATANDAŞIN CENAZESİ İLE 4 YARALI, KASTAMONU’NUN İNEBOLU İLÇESİNE GETİRİLDİ. (MUHAMMED KÖMEÇOĞLU – VEDAT YUNUS İKİZOĞLU/KASTAMONU-İHA)
    Karadeniz’de saldırıya uğrayan Türk bayraklı balıkçı teknesinde hayatını kaybeden vatandaşın cenazesi ile 4 yaralı, Kastamonu’nun İnebolu ilçesine getirildi.

    Uzman ekipler ilk cerrahi müdahaleyi askeri gemide gerçekleştirdi

    Hayatını kaybeden talihsiz balıkçının cansız bedeni ile hayatta kalma mücadelesi veren 4 yaralı, dalgaların arasında büyük bir titizlikle Sahil Güvenlik gemisine transfer edildi. Gemiye alınır alınmaz uzman doktorlar ve UMKE personelleri tarafından yaralılara ilk kritik tıbbi ve cerrahi müdahaleler açık denizde, hareket halindeki geminin revirinde yapıldı. Hayati tehlikeleri bulunan yaralıların durumunun stabil tutulması için ekipler adeta zamanı durdurdu.

    KARADENİZ’DE SALDIRI DÜZENLENEN TÜRK BAYRAKLI BALIKÇI TEKNESİNDE HAYATINI KAYBEDEN VATANDAŞIN CENAZESİ İLE 4 YARALI, KASTAMONU’NUN İNEBOLU İLÇESİNE GETİRİLDİ. (MUHAMMED KÖMEÇOĞLU – VEDAT YUNUS İKİZOĞLU/KASTAMONU-İHA)
    Karadeniz’de saldırıya uğrayan Türk bayraklı balıkçı teknesinde hayatını kaybeden vatandaşın cenazesi ile 4 yaralı, Kastamonu’nun İnebolu ilçesine getirildi.

    Gece yarısı limana yanaşan gemiden yaralılar hastaneye sevk edildi

    Karadeniz’deki kurtarma operasyonunu başarıyla tamamlayarak dönüşe geçen Sahil Güvenlik Komutanlığı gemisi, gece yarısı saat 03.00 sıralarında Kastamonu’nun İnebolu ilçesindeki İnebolu Limanı’na emniyetle yanaştı. Limanda hazır kıta bekletilen çok sayıda ambulans, sedyelerle gemiden indirilen 4 yaralı balıkçıyı alarak acil koduyla Kastamonu Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne naksetti. Hayatını kaybeden vatandaşımızın cenazesi ise limanda bekleyen cenaze aracıyla hastane morguna kaldırıldı. Güvenlik güçleri ve adli makamlar uluslararası sularda Türk balıkçılarına yönelik düzenlenen bu alçak saldırıyla ilgili çok yönlü ve uluslararası çapta geniş bir soruşturma başlattı.>>>İHA

  • İlyas Salman o mezhepçilik iddiasına ne dedi?

    İlyas Salman o mezhepçilik iddiasına ne dedi?

    O dönemde ben de genç bir oyuncuydum

    İddiaların odağındaki İlyas Salman, bahsi geçen 1976 yılında kendisinin de Yeşilçam’da yeni yeni tutunmaya çalışan genç bir oyuncu olduğunu hatırlattı. Hayatı boyunca hiçbir zaman bir işveren konumunda bulunmadığını ve yanında insan çalıştırmadığını vurgulayan Salman, sınav sürecinde kimseye engel olmasının hukuken ve fiilen mümkün olmadığını belirtti.

    Mezhep soruyorsam elli yıldır yapmışımdır

    Mezhepçilik suçlamalarına sert çıkan İlyas Salman, hakkındaki iddiaların asılsız olduğunu savunarak şu ifadeleri kullandı:

    “Eğer ben insanlara mezheplerini soruyorsam, elli yıldır başkalarına da yapmışımdır. Böyle birkaç kişi daha çıksın desin ki, ‘Evet, İlyas bana da sordu’.”

    Karşılıklı açıklamaların ardından iki ünlü oyuncu arasındaki geçmişe dayalı bu gerilim, magazin ve sanat dünyasında tartışılmaya devam ediyor.>>>>HABER MERKEZİ

  • Türk Havacılık Tarihinin En Acı Günü! 34 Kahramanımızı Rahmetle Anıyoruz

    Türk Havacılık Tarihinin En Acı Günü! 34 Kahramanımızı Rahmetle Anıyoruz

    Bundan tam 25 yıl önce, 16 Mayıs 2001 tarihinde, Diyarbakır’dan havalanan Türk Hava Kuvvetleri’ne ait CASA CN-235 tipi nakliye uçağı, Malatya’nın Akçadağ ilçesi yakınlarında henüz belirlenemeyen bir arıza nedeniyle düşmüştü.

    Bordo Berelilerimizin Unutulmaz Acısı

    Bu trajik kazada, Türk milletinin göz bebeği olan Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı Bordo Berelilerimiz ve kahraman mürettebatımız dahil olmak üzere tam 34 askerimiz şehitlik mertebesine ulaştı. O gün Türkiye, yüreğine düşen bu dev korla sarsılmış, kahramanlarının acısıyla yasa boğulmuştu. “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

    Vatanımızın bölünmez bütünlüğü, milletimizin huzur ve güvenliği için canlarını feda eden başta bu elim kazadaki şehitlerimiz olmak üzere, tüm kahraman ecdadımızı rahmet, minnet ve saygıyla anıyoruz.

    Ruhları şad, mekanları cennet olsun. Türkiye onlara minnettar!>>>HABER MERKEZİ 

  • Murat Övüç Yakışıklı Mısırcı’yı uyardı!

    Murat Övüç Yakışıklı Mısırcı’yı uyardı!

    “Bu ışıltılı dünyanın hepsi yalan”

    Kendisi de uzun yıllardır dijital dünyanın ve magazin sektörünün içinde yer alan Murat Övüç, popülerliğin zirvesinde olan genç fenomene samimi ve bir o kadar da sert uyarılarda bulundu. Şöhretin getirdiği cazibeye kapılmanın insanı hızlıca aşağı çekebileceğini belirten Övüç, şu ifadeleri kullandı:”Bir kardeşimiz var mısırcı; bu aralar çok popüler, herkes onu konuşuyor. Ana haberlere çıktı, yurt dışından insanlar gelip onunla resim çektiriyor. Çok güzel paralar kazanıyor şu an ve yurt dışına gidiyor, Fransa’ya gidiyor. Kardeşim çok dikkatli ol; bu ışıltılı dünyanın hepsi yalan. Para, şan, şöhret evet seni bir yerlere getiriyor; kızlar, eğlenceler… Buna kendini sakın kaptırma. Ailene çok dikkat et. Sakın kimseye inanma; her şey yalan! Bu şöhret, para, ışıltılı dünya… Hepsi yalan. Kendine çok dikkat et.”

    “Lüks arabalara bin, güzel kızlarla gez ama…”

    Genç fenomenin elde ettiği gelirin ve başarının en doğal hakkı olduğunu da sözlerine ekleyen ünlü isim, paranın yönetimi ve kişisel hayatın korunması konusunda “Evet, para kazan; senin en tabii hakkın. Lüks arabalara bin, güzel kızlarla gez ama…” diyerek uyarısının dozunu artırdı. Sosyal medyanın geçici şöhretler ürettiğini ve bu süreçte en büyük sığınağın aile bağları olduğunu vurgulayan Övüç, genç meslektaşına etrafındaki insanlara karşı her zaman temkinli yaklaşması gerektiği yönünde tavsiyelerde bulundu.>>>HABER MERKEZİ 

  • “Mevzuyu Ben Başlatmadım”

    “Mevzuyu Ben Başlatmadım”

    “Ünlü Olmak İsteyen Birine Cevap Vererek Hata Yaptım”

    Olayın ardından sessizliğini bozan Savaş Cebeci, karşı tarafı sert bir dille eleştirdi. Cebeci, “Hayatında hiçbir başarısı olmayan ama ünlü olmak isteyen bir adama cevap vererek hata yaptım,” diyerek yaşanan polemiğin kendisi için bir pişmanlık olduğunu dile getirdi.

    “Mevzuyu Ben Başlatmadım”

    Kavga sürecinin nasıl geliştiğine dair detaylara değinen Cebeci, fitili ateşleyen tarafın kendisi olmadığını iddia etti. Sürecin yasal bir zeminde ilerlemesini istediğini belirten Cebeci, şu ifadeleri kullandı: “Mevzuyu başlatan ben değildim. Ben bu adamı normal ring maçına çağırdım.” Sosyal medyada yayılan kavga görüntüleri sonrası her iki isim de emniyette ifade vermiş ve olay uzun süre spor ile magazin dünyasının tartışma konusu olmuştu. Cebeci’nin bu açıklamaları, ikili arasındaki gerilimin küllenmediğini bir kez daha gösterdi.>>>HABER MERKEZİ 

  • Araç sahipleri dikkat: Sorgulamalarda yeni dönem başladı!

    Araç sahipleri dikkat: Sorgulamalarda yeni dönem başladı!

    Sorgulama başına 2 TL alınacak

    Yeni düzenlemeye göre, Araç Sicil ve Tescil Sistemi (ARTES) veri tabanındaki bilgilerin paylaşımı karşılığında, Türkiye Noterler Birliği tarafından sorgu veya dönen kayıt başına 2 TL işlem ücreti tahsil edilecek. Bu ücret, her yıl yeniden değerleme oranına göre güncellenecek.

    İlk sorgu ücretsiz, bazı kurumlar muaf

    Vatandaşların mağduriyet yaşamaması için yönetmelikte bazı istisnalar da tanındı:

    • İlk Sorgu Bedava: Gerçek ve tüzel kişiler için takvim yılı içerisinde her bir araç için yapılacak ilk sorgulama ücretsiz olacak.

    • Muafiyetler: Kamu kurumları, genel bütçeli idareler ve belediyeler bu işlem ücretinden muaf tutulacak.

    “Hukuki Gerekçe” şartı getirildi

    Ücretlendirme kadar dikkat çeken bir diğer değişiklik ise veri gizliliği alanında oldu. Artık her isteyen araç bilgilerine kolayca erişemeyecek. Bilgi paylaşımı yapılabilmesi için:

    1. Talepte bulunanın hukuki bir gerekçesinin olması,

    2. Verinin, bir hakkın kurulması, kullanılması veya korunması için zorunlu olması şartı aranacak.

    Bu düzenleme ile araç verilerinin korunması ve gereksiz sorgulamaların önüne geçilmesi hedefleniyor.>>>AA-HABER MERKEZİ 

  • İrem Derici’den konser sonrası büyüleyen paylaşım

    İrem Derici’den konser sonrası büyüleyen paylaşım

    Hem sesiyle hem şovuyla büyüledi

    Konser maratonuna hız kesmeden devam eden İrem Derici, sahne aldığı mekandaki unutulmaz anları takipçileriyle paylaştı. Şarkıcının güçlü vokal performansı ve sahnede sergilediği dans koreografileri izleyenleri kendine hayran bırakırken, sosyal medyada kısa sürede binlerce beğeni ve yorum topladı.

    Hayranlarından tam not aldı

    Paylaşımın altına gelen yorumlarda Derici’nin sahne enerjisinin hiç düşmediğine vurgu yapan hayranları, ünlü sanatçıyı “sahne tozunu yutan gerçek bir star” olarak nitelendirdi. Derici ise paylaşımına eklediği notla, kendisini yalnız bırakmayan dinleyicilerine teşekkür ederek bir sonraki konserlerin müjdesini verdi.>>>HABER MERKEZİ

  • CHP Salar Belde Başkanlığı binası törenle açıldı!

    CHP Salar Belde Başkanlığı binası törenle açıldı!

    Siyaset dünyası Salar’da buluştu

    Yerel yönetim ve siyaset dünyasını bir araya getiren açılış törenine; CHP il ve ilçe yöneticileri, partililer ve çok sayıda vatandaş katıldı. Açılışta yapılan konuşmalarda, beldelerdeki siyasi etkinliğin artırılmasının önemi vurgulanırken, yerel sorunlara daha hızlı ve yerinde çözümler üretilmesi noktasında yeni binanın stratejik bir merkez olacağı ifade edildi.

    Vatandaşlarla bağ güçlendirilecek

    Açılış kurdelesinin kesilmesinin ardından katılımcılar yeni hizmet binasını gezerek incelemelerde bulundu. CHP temsilcileri, Salar Belde Başkanlığı’nın sadece bir siyasi ofis değil, aynı zamanda vatandaşların taleplerini iletebileceği ve çözüm yolları arayabileceği bir danışma noktası olarak işlev göreceğini belirtti.

    Parti içi çalışmalara yeni soluk

    Belde teşkilatının çalışmalarına yeni bir ivme kazandırması beklenen binanın açılışı, çekilen hatıra fotoğraflarıyla sona erdi. Partililer, Salar’daki bu yeni yapılanmanın seçim çalışmaları ve saha faaliyetleri için büyük önem taşıdığını kaydetti.>>>>Şerafettin KAZAK

  • Müftü İmamoğlu’ndan gençlere çağrı: Kur’an-ı Kerim’i hayatın merkezine alın

    Müftü İmamoğlu’ndan gençlere çağrı: Kur’an-ı Kerim’i hayatın merkezine alın

    Öğrencilerle Arapça pratik yaptı

    Müftü Yardımcısı Mevlüt Şahiner ile birlikte sınıfları gezen İl Müftüsü İmamoğlu, öğrencilerle yakından ilgilendi. Arapça eğitimlerini pekiştirmek amacıyla öğrencilere çeşitli sorular yönelten İmamoğlu, Kur’an-ı Kerim’in mesajlarını doğru anlamanın yolunun eğitimden geçtiğini belirtti. Samimi bir atmosferde geçen buluşmada, gençlerin manevi gelişim süreçleri hakkında fikir alışverişinde bulunuldu.

    AFYONKARAHİSAR İL MÜFTÜSÜ LÜTFİ İMAMOĞLU, MÜSLÜMANLARIN KUR’AN-I KERİM’İ ANLAMANIN VE HAYATLARININ MERKEZİNE ALMASININ ÖNEMLİ OLDUĞUNU VURGULADI. (GÖKTEN CEYLAN/AFYONKARAHİSAR-İHA)
    Afyonkarahisar İl Müftüsü Lütfi İmamoğlu, Müslümanların Kur’an-ı Kerim’i anlamanın ve hayatlarının merkezine almasının önemli olduğunu vurguladı.

    Eğitimcilere özverili çalışmalarından dolayı teşekkür

    Program kapsamında görev yapan hocalarla da bir toplantı gerçekleştiren Müftü Lütfi İmamoğlu, yürütülen faaliyetlerden duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Bu tür programların toplumun manevi yapısını güçlendirdiğini ifade eden İmamoğlu, özveriyle çalışan eğitimcilere teşekkür ederek başarılarının devamını diledi.>>>İHA 

  • İlber Ortaylı’nın ailesinden yüreklere dokunan vasiyet gibi paylaşım

    İlber Ortaylı’nın ailesinden yüreklere dokunan vasiyet gibi paylaşım

    İlber Ortaylı: “Zamanın kaybolmuşu yoktur. Yaşanan her şey, müspet, menfi, bizi inşa eder. Yalnız bizi değil, bizden sonraki kuşakları da… Yaşadıklarımızı anında belki en iyi şekilde inşa edemeyiz. Ama, onları değerlendirdiğimiz vakit; gelecek daha emin olur. Hayat ‘gemi’mi bilmiyorum; ‘gemicilik’ olduğu gerçektir. Yaşandıkça ve akılda tutuldukça daha iyi seyrüsefer ederiz. Herkes kendi talihinin mimarıdır. Yaşadıkları, an be an insanı oluşturur ve arkasında bıraktıkları, farkına varmadan önüne geçer. Kader, gaipten yazılmaz. İnsan, kaderini kendi yazar.” 

  • SIRADAKİ HEDEF TÜRKİYE Mİ?

    Ortadoğu bir kez daha ateş çemberi.

    Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik kapsamlı saldırısı, yalnızca askeri bir operasyon değil; bölgesel dengeleri kökünden sarsan bir kırılma anı olarak tarihe geçti.

    Operasyonun ilk dalgasında İran’ın en üst düzey askeri ve siyasi isimleri hedef alındı.

    Bu isimler arasında Ayetullah Ali Hamaney gibi, İran’ın 36 yıllık ‘Ruhani Lideri’ de vardı.

    Hamaney, açık ara İran’ın en güçlü ve en sıkı korunan ismiydi.

    Ancak bu noktada akıllara Dede Korkut’un meşhur, “Hain içeriden olunca kapı kilit tutmaz oğul!” deyişi geliyor.

    O gün o saatte, o noktada, o kadar önemli ismin bir araya geleceğini acaba ABD ya da İsrail istihbarat servisine kim bildirdi?

    Tabii ki İran Rejimi, kendi içerisinde de bu sorunun yanıtını arıyordur ve bir biçimde o hain ortaya çıkartılacaktır ama bizim yazımızın konusu tabii ki bu ihanet değil…

    ABD-İsrail ortak saldırısında Tahran başta olmak üzere birçok şehirde askeri tesisler, füze üsleri ve stratejik noktalar vuruldu.

    Bu, sıradan bir “misilleme” değil, doğrudan rejimin kalbine yönelmiş, rejimi bir daha ayağa kalkmamak üzere çökertmeyi hedefleyen bir darbe girişimiydi.

    İran gecikmedi.

    “Ben yanarsam çevremi de yakarım” mantığından hareketle, belli ki çok önceden planlanmış savunma doktrinini devreye soktu.

    İran füzeleri Körfez Bölgesi’ndeki Amerikan üslerini hedef aldı.

    Körfez ülkeleri alarma geçti, hava sahaları kapandı, petrol fiyatları fırladı.

    Savaş artık iki ülke arasında değil; çok taraflı, zincirleme bir krize dönüştü.

    Peki bu yangın nereye kadar yayılacak?

    ABD ve küçük ortağı İsrail’in hedefi yalnızca İran’ı zayıflatmak değil muhtemelen.

    İran’ın askeri kapasitesinin budanması, vekil güçlerinin dağıtılması ve bölgesel nüfuzunun geriletilmesi hedefleniyor olabilir.

    Ancak tarih bize şunu öğretiyor; İran gibi devletler kolay çökmez.

    Savaş uzadıkça, cephe genişler.

    Lübnan’dan Yemen’e, Suriye’den Irak’a kadar birçok fay hattı aynı anda kırılabilir.

    Ve tam bu noktada kritik soru geliyor akıllara; Acaba Sıradaki hedef Türkiye mi?

     

    TÜRKİYE DENKLEMİN NERESİNDE?

    Bu soru bugün sosyal medyada, diplomatik kulislerde ve güvenlik çevrelerinde fısıltıyla bile değil, gayet net ve açık biçimde konuşuluyor.

    Amerikan Ordusundan emekli olan, bir süre Pentagon’da danışmanlık da yapan Albay Douglas McGregor’a göre İran’dan sonra sıradaki hedef kesinlikle Türkiye olacak.

    Ancak Türkiye, ne İran ne de Körfez ülkelerinden biri.

    Türkiye, ABD’den sonra NATO’daki en güçlü ülke.

    Aynı zamanda sahada fiili gücü olan, kendi savunma doktrinini inşa etmiş, son yıllarda askeri kapasitesini ciddi biçimde artırmış bir ülke Türkiye.

    Türk Silahlı Kuvvetleri sadece bölgesel değil, küresel ölçekte operasyonel tecrübeye sahip.

    Suriye’de, Irak’ta, Libya’da ve Karabağ denkleminde ortaya konan askeri refleks, Türkiye’nin masa başında değil sahada da oyun kurucu olduğunu herkese gösterdi.

    Savunma sanayii tarafında ise tablo çok daha pozitif.

    İHA/SİHA teknolojisi, hava savunma sistemleri, milli gemi projeleri, füze sistemleri…

    Türkiye artık dışa bağımlı, kırılgan bir ülke değil.

    Harbe hazırlık seviyesi ve caydırıcılık kapasitesi üst düzeyde olan, belki de dünya üzerinde savaşa en hazır birkaç ülkeden biri.

    Açık konuşalım; ABD ya da İsrail’in Türkiye’ye yönelik doğrudan bir askeri harekâta girişmesi, rasyonel bir stratejik tercih değil, siyasi ve askeri anlamda intihar olur.

    Hiç şüphesiz Türkiye böyle bir durumda, yalnızca askeri bir karşılık vermekle kalmaz, bölgesel dengeleri altüst edecek çok sayıda argümanı aynı anda sahaya sürer.

    Böyle bir senaryo, NATO’yu da doğrudan krizin içine çeker ve küresel çapta kontrolsüz bir savaşa kapı aralar.

    Bu nedenle Türkiye’yi İran’la, Irak’la ya da herhangi bir Körfez ülkesiyle aynı kategoriye koymak büyük bir analiz hatasıdır.

     

    ABD’NİN AÇMAZLARI

    Diğer yandan olaya ABD penceresinden bakarsak ortaya şöyle bir tablo çıkıyor; Çin ve Rusya ile doğrudan mücadele eden, Grönland gerilimi nedeniyle tüm Avrupa’yı karşısına alan, Venezuela’da uyguladığı strateji nedeniyle Güney Amerika ülkelerinin nefretini kazanan bir küresel güç…

    Küresel anlamda adeta tüm dünyayı karşısına alan bir devletin bir de tutup, bölgenin en güçlü ülkesi ile sıcak çatışmaya girmesi beklenebilir mi?

    Cevap kesinlikle “Hayır!”

    Türkiye için esas mesele, bu yangının dışında kalabilmek ama gerektiğinde caydırıcılığını net biçimde gösterebilmektir.

    Ankara’nın diplomatik refleksi ile askeri hazırlık seviyesi birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin “hedef ülke” değil; denklemi etkileyen, gerektiğinde denge kuran bir aktör olduğu görülür.

    Ortadoğu yeniden şekillenirken herkesin aklında aynı soru var: Bu savaş nerede duracak?

    Ama bizim için daha önemli soru şu: Türkiye bu fırtınanın neresinde duracak?

    Cevap ise oldukça net: Ne ABD-İsrail ekseni ne de İran bizim dostumuz, bu nedenle bizim duracağımız yer Türk Milletinin ali menfaatlerinin durmamızı gerektirdiği yerdir…

    The post SIRADAKİ HEDEF TÜRKİYE Mİ? first appeared on Kanal 3 Tv.

  • Türkiye’de demografik dönüm noktası: 2050 yılı için tahmin!

    Türkiye’de demografik dönüm noktası: 2050 yılı için tahmin!

    Nüfus piramidinin şekli değişiyor

    Doğum oranlarındaki düşüş ve tıp alanındaki gelişmelerle birlikte ortalama yaşam süresinin uzaması, Türkiye’yi hızla yaşlanan ülkeler kategorisine taşıyor. Projeksiyonlara göre, halihazırda daralan çocuk nüfusu payı, önümüzdeki çeyrek asırda gerilemeye devam ederken, 65 yaş ve üzeri vatandaşların toplam nüfus içindeki ağırlığı rekor seviyeye ulaşacak.

    Genç dinamizm yerini gümüş ekonomiye bırakıyor

    2050 yılında yaşanacak bu keskin değişim, sadece sosyal yapıyı değil, ekonomik dengeleri de temelden etkileyecek. Eğitimden sağlığa, iş gücü piyasasından emeklilik sistemine kadar pek çok alanda “yaşlı nüfus” odaklı politikaların hayata geçirilmesi zorunlu hale gelecek. Uzmanlar, bu sürecin iş gücü arzında azalmaya yol açabileceği konusunda uyarılarda bulunuyor.

    Geleceğin Türkiye’si daha yaşlı olacak

    Şu anki verilere bakıldığında yaşlı nüfus oranı yüzde 10 bandını aşmış durumda. Ancak 2050’de bu oranın yüzde 20’lerin üzerine çıkması beklenirken, 0-14 yaş grubundaki çocuk nüfusunun ise bu oranın altında kalacağı tahmin ediliyor. Bu tablo, Türkiye’nin demografik fırsat penceresinin kapandığı ve “yaşlı toplum” statüsüne kesin olarak geçiş yapacağı bir gelecek tablosu çiziyor.>>>Haber MERKEZİ

  • En çok ihraç edilen tarım ürünleri açıklandı, Türkiye bakın neyi ihraç ediyor!

    En çok ihraç edilen tarım ürünleri açıklandı, Türkiye bakın neyi ihraç ediyor!

    Küresel pazarda devlerin yarışı sürüyor

    Dünya genelindeki ihracat verilerine göre ilk sıralarda devasa miktarlarla tahıl ve yağlı tohum ürünleri bulunuyor. Listenin başında yer alan bazı ülkeler ve ihraç miktarları şu şekilde:

    • Brezilya, 78.9 milyon ton soya fasulyesi ihracatıyla listenin ilk sırasında yer alıyor.

    • Amerika Birleşik Devletleri 58.6 milyon ton mısır ile Brezilya’yı takip ediyor.

    • Arjantin 35.4 milyon ton mısır, Avustralya ise 28.8 milyon ton buğday ihraç ediyor.

    • Pirinç ihracatında ise Hindistan 22.1 milyon ton ile liderliğini koruyor.

    Türkiye’nin ihracat kaleminde buğday ön planda

    Verilere göre Türkiye, tarım ürünleri ihracatında buğday ile 23. sırada yer alıyor. Türkiye’nin yıllık buğday ihracat miktarı 3.2 milyon ton olarak açıklandı. Bölgesel komşulardan Romanya 5.7 milyon ton, Bulgaristan ise 4.1 milyon ton buğday ihracatıyla listede yer buldu.

    Meyve ve sebze ihracatında öne çıkanlar

    Tahıl dışındaki ürünlerde ise farklı ülkelerin uzmanlaştığı görülüyor. Ekvador 6.9 milyon ton muz ihracatıyla bu alanda dünya lideri olurken, diğer dikkat çeken veriler şöyle:

    • Mısır ve İspanya 1.6’şar milyon tonla portakal ihracatında başı çekiyor.

    • Meksika 2 milyon ton domates, İtalya ise 1.5 milyon ton soyulmuş domates ihraç ediyor.

    • Fildişi Sahili 1.5 milyon ton kakao çekirdeği ile küresel pazarda önemli bir yer tutuyor.

    • Belçika 3.1 milyon ton donuk patates, Yeni Zelanda ise 1.3 milyon ton yağlı süt tozu ihraç ediyor.

  • “Gazze için Mısır’la birlikte çalışmak istiyoruz”

    “Gazze için Mısır’la birlikte çalışmak istiyoruz”

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye-Mısır İş Forumu Kapanış Oturumu’nda konuştu. Erdoğan konuşmasında, Kahire ziyareti vesilesiyle iş dünyasının seçkin temsilcileriyle bir araya gelmekten büyük bir memnuniyet duyduğunu belirtti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ziyaretinin ilk anlarından itibaren gösterdiği hüsnükabul için Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ve Mısır makamlarına teşekkür etti. Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi Toplantısı’nda iki ülke arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri de ayrıntılı biçimde ele aldıklarını vurgulayan Erdoğan, her alanda kapsamı genişleyen ilişkilerin ahdi zeminini güçlendirecek anlaşmalara imza attıklarını anımsattı.

    Mısır’ın geleceğine damga vuracak 2030 vizyonunu ilgiyle takip ettiğini Sisi’ye söylediğini ifade eden Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Uluslararası gündemi en çok meşgul eden gelişmelerin merkezinde yer alan iki büyük ülkeyiz. Aramızdaki işbirliğinin sadece ülkelerimiz için değil, bölgemizin istikrarına yaptığı katkıya hep birlikte şahit oluyoruz. Bunu özellikle yatırım ve ticaret alanında en verimli şekilde kullanmak istiyoruz. Küresel ekonomide bir yanda korumacılık ve içe kapanma artarken, diğer yanda refahın sürdürülebilmesi için işbirliğinin önem kazandığı görülüyor. Giderek zorlaşan bu ortamda, sizlerin de destekleriyle ekonomilerimizin birlikte güçlenerek büyüyebileceğine yürekten inanıyorum.”

    “15 MİLYAR DOLAR TİCARET HACMİNİN HALEN GERİSİNDEYİZ”

    Erdoğan, ellerinin altında değerlendirilmeyi bekleyen büyük bir potansiyelinin olduğunu dile getirdi. Mısır’ın, Türkiye’nin Afrika’daki en büyük ticaret ortağı olduğunu, Mısır’la ticaret hacminin 8 milyar doları aştığını gördüklerini vurgulayan Erdoğan, şu değerlendirmelerde bulundu: “Mısır’ın en çok ihracat yaptığı ülkeler arasında yüzde 7,4 pay ile üçüncü, en çok ithalat yaptığı ülkeler arasında ise yüzde 3,4 pay ile yedinci sıradayız. Bunlar elbette bizleri umutlandıran, bizleri cesaretlendiren rakamlar ancak hedefimiz olan 15 milyar dolar ticaret hacminin halen gerisindeyiz. Alınan tüm tedbirlere rağmen yaşanan bu durumda, dünyada bozulan iş ortamının etkili olduğunu siz iş insanlarımız çok iyi biliyor. Biz de liderler olarak bunun farkındayız. Kıymetli kardeşimle görüşmemizde iş dünyamızı destekleyecek tedbirleri etraflıca istişare ettik. Kendisiyle 15 milyar dolarlık ticaret hacmi hedefimiz doğrultusunda yakın mesaimizi kararlılıkla sürdüreceğiz. Ticaret Bakanlarımız ise bugün yatırımların karşılıklı güçlendirilmesi, teknik konularda işbirliğinin derinleştirilmesi ve sizlerin karşılaştığı sorunların çözümüne yönelik adımları kapsamlı şekilde ele aldılar. Yatırımcılarımızın ikamet, çalışma izni ve ruhsatlar gibi konularda karşılaşabildikleri pürüzlerin giderilmesi konusunda Mısırlı dostlarımızdan inşallah güzel haberler almayı bekliyoruz.”

    “MISIRLI KARDEŞLERİMİZİ ÜLKEMİZDE MİSAFİR ETMEKTEN MEMNUNİYET DUYUYORUZ”

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, işbirliğini ilerletmek amacıyla attıkları her adımın çok geniş bir alanda çarpan etkisi oluşturduğunu belirtti. Mısır’ın kapıda vize uygulamasına geçmesinin Türkiye’den iş heyeti ziyaretleri ile turist sayısında artışa önemli katkı yaptığını vurgulayan Erdoğan, şunları kaydetti: “İnanıyorum ki bunun devamı katlanarak gelecektir. Türkiye olarak biz, Mısırlı kardeşlerimizi ülkemizde misafir etmekten büyük bir memnuniyet duyuyoruz. Türk turistlerin de köklü tarihiyle, zengin kültürüyle, doğal güzellikleriyle Mısır’a yoğun ilgi gösterdiğini biliyorum. Tüm bu konularda alınacak ilave önlemleri değerlendirmek üzere ticaret bakanlarımız Yüksek Düzeyli Ticari İstişare Mekanizması Toplantısı’nın müteakip toplantısını Ankara’da gerçekleştireceklerdir. Serbest Ticaret Anlaşmamızın tarım ürünlerini de kapsayacak şekilde güncellenmesi amacıyla çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu sene Ankara’da yapmayı arzu ettiğimiz 6. Ortak Komite Toplantısı da bu istikamette önemli mesafe katedilmesini hedefliyoruz.”

    MÜTEAHHİTLER MISIR’DA BUGÜNE KADAR 1 MİLYAR DOLARI AŞAN 27 PROJEYİ ÜSTLENDİ

    Türkiye’nin 4 milyar dolara yaklaşan Mısır’daki yatırımlarının bugün 100 bin Mısırlının istihdamına destek sağladığını görmekten memnun olduklarını ifade eden Erdoğan, firmaların tekstil, kimya, cam, hijyen, imalat sanayi, turizm başta olmak üzere pek çok sektörde başarılı çalışmalarıyla öne çıktığına dikkati çekti. Erdoğan, Türk şirketlerinin bulundukları sektörlerde yüksek ihracat kapasitesine sahip öncü firmalar konumunda yer aldığını, müteahhitlerin ise Mısır’da bugüne kadar 1 milyar doları aşan 27 projeyi üstlendiğini kaydetti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2030 vizyonu kapsamında kurulması planlanan 14 yeni akıllı şehrin inşasında firmaların pay almalarını temenni ettiklerini söyledi. Bu noktada Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi’nin Türk müteşebbislere atfettiği değeri bildiğini ve takdirle karşıladığını dile getiren Erdoğan, Sisi’ye Türk iş dünyasına güvendiği ve Türk firmalarını desteklediği için teşekkür etti.

    “GAZZE’NİN YENİDEN İMARINDA DA MISIR’LA BİRLİKTE ÇALIŞMAK İSTİYORUZ”

    Türkiye ve Mısır’ın, iki kardeş ülke olmanın yanı sıra bölgesinde sınırlarının ötesinde sorumluluklara sahip iki güçlü devlet olduğunun altını çizen Erdoğan, “İsrail’in Gazze’ye hedef saldırıları boyunca Mısır, devleti ve halkıyla ciddi sınamalardan başarıyla geçmiştir. Gazzeli kardeşlerimize gönderdiğimiz insani yardımların ulaştırılmasında Mısır makamlarının sergilediği işbirliğini her zaman şükranla yad ediyoruz. Sayın Cumhurbaşkanının bu konudaki hassasiyetinin yakın şahidiyim. Gazze’nin yeniden imarında da Mısır’la birlikte çalışmak istiyoruz.” diye konuştu. Erdoğan, Türk müteahhitlik sektörünün sahip olduğu teknoloji ve standartların Mısır’ın insan gücü ve tecrübesiyle birleştiğinde Afrika ve Asya’da büyük ölçekte projelerin üstesinden gelebileceğine gönülden inandığını dile getirdi. Gelecek süreçte enerji, madencilik ve ham madde alanlarında daha yapacak çok işlerinin olduğunu ifade eden Erdoğan, ilk seferini 2012’de yapan Ro-Ro gemilerinin her iki tarafın müşterek menfaatine olacak şekilde yeniden başlatılmasını önemli bulduğunu kaydetti.

    “15 MİLYAR DOLAR TİCARET HEDEFİNE GİDEN YOLDA HER TÜRLÜ ÖNERİYE AÇIĞIZ”

    Erdoğan, havalimanı inşa ve işletmesinden evvelce var olan işbirliğini gelecek dönemde de devam ettirebileceklerini belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Şehir hastaneleri, şahsımın hayalini kurduğu ve hayata geçirdiği vizyon projelerinden biridir. Şimdiye kadar toplam 39 bin 217 yatak kapasitesine sahip 27 şehir hastanemizi hizmete açtık. Devasa bir sağlık külliyesi olan bu eserlerimiz kendi alanında bir markaya dönüştü. Türk sağlık sisteminin sembollerinden biri haline geldi. Yap, işlet, devret modeliyle inşa edilen şehir hastanelerimiz özellikle bu kapsamda tecrübe paylaşımına başlandığını memnuniyetle öğrendim. Süveyş Kanalı dolayısıyla dünya deniz taşımacılığında önemli bir yere sahip olan Mısır’la gemi inşası alanında da beraber çalışabiliriz. Biz, ‘kazan kazan’ temelinde buna her zaman hazırız. Gördüğünüz üzere iki ülke arasında gerçekten muazzam işbirliği imkanları mevcut. Bu imkanları değerlendirecek olan bizim de desteklerimizle sizlersiniz. Siz çalıştığınız, siz ürettiğiniz, siz istihdam sağladığınız müddetçe biz de sizin önünüzü açmaya devam edeceğiz. 15 milyar dolar ticaret hedefine giden yolda her türlü öneriye açığız. Rabbim yolumuzu, bahtımızı açık etsin diyorum.”

    Türkiye ve Mısır arasındaki ticari ve ekonomik bağların daha da kuvvetlenmesi için gösterilen gayret ve çalışmalar için herkese teşekkür eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, 13 gün sonra vasıl olunacak Ramazan-ı Şerif’i tebrik etti, ramazanın tüm İslam alemine hayırlar getirmesini niyaz etti.

    SİSİ: MISIR İLE TÜRKİYE ARASINDAKİ TİCARİ İŞBİRLİĞİ, BAĞLARIN VE ORTAK ÇIKARLARIN GÜCÜNÜ YANSITIYOR

    Sisi, salonda bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ülkesinde ağırlamaktan memnuniyet duyduğunu ifade etti. Sisi, “Son yıllarda ekonomik ve ticari işbirliğinde artan bir ivme yakalamayı başaran her iki ülkenin iş dünyasına derin takdirlerimi sunuyorum. Bu, Mısır ile Türkiye arasındaki bağların ve ortak çıkarların gücünü yansıtmaktadır.” dedi. Mısır-Türkiye İş Forumu’nun iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığın önemini vurguladığını dile getiren Sisi, şunları kaydetti: “Mısır ile Türkiye arasındaki ekonomik ilişkiler sağlam ve pratik temeller üzerine kurulmuştur. İki ülke arasındaki güçlü ekonomik entegrasyon, coğrafi ve kültürel yakınlık, siyasi ve ticari irade, benzeri görülmemiş düzeyde ticaret ve yatırım işbirliğine ulaşılmasına katkıda bulunmuştur.” Ülkesinin Türkiye’nin Afrika’daki en önemli ticaret ortağı olduğunu kaydeden Sisi, “Türkiye de Mısır ihracatının en önemli destinasyonlarından biridir. Türkiye’nin Mısır’daki yatırımları 4 milyar doları aştı. Bu başarı, hükümetlerin ve iş dünyasının ortak çabaları sayesinde mümkün oldu. İki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin kurulmasının 100’üncü yılını kutlarken, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bugün yaptığımız görüşmelerde işbirliği potansiyelinin henüz tam olarak gerçekleştirilmediği konusunda mutabık kaldık.” ifadelerini kullandı.

    Sisi, küresel gelişmelerin tedarik zincirlerinin millileştirilmesini ve pazarlarla daha yakınlaştırılmasını gerektirdiğini belirterek, Türk sanayi uzmanlığının Mısır’ın avantajlarıyla bütünleşmesinin önemine vurgu yaptı.

    Mısır Cumhurbaşkanı, iki ülke arasındaki ortak işbirliği alanlarına işaret ederek, otomotiv ve yedek parça, kimya, metal ve ev aletleri gibi öncelikli sektörlerde teknolojik öneme sahip alanlarda ortak sanayi yatırımlarını teşvik etmenin gerekliliğine dikkati çekti.

    Sisi ayrıca, Türkiye ile Mısır arasındaki deniz taşımacılığı hatları ve liman hizmetleri konusundaki ortaklığa işaret ederek, küresel pazar eğilimlerine uygun şekilde yenilenebilir enerji ve doğayı kirletmeyen üretim alanlarında işbirliğini pekiştirmenin öneminin altını çizdi.

    CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN, MISIR’DAN AYRILDI

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Mısır’ın başkenti Kahire’deki resmi temaslarını tamamlamasının ardından özel uçak “TUR” ile Türkiye’ye hareket etti. Erdoğan’ı Kahire Uluslararası Havalimanı’nda, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve eşi Entissar Amer ile Türkiye’nin Kahire Büyükelçisi Salih Mutlu Şen uğurladı. İstanbul’a gelen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı, Atatürk Havalimanı Devlet Konukevi’nde yetkililer karşıladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile eşi Emine Erdoğan, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır, Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran, Cumhurbaşkanı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç ile bazı yetkililer de İstanbul’a geldi. >>>AA

  • İHA’ların başarısı “sürü” ihracatının yolunu açıyor

    İHA’ların başarısı “sürü” ihracatının yolunu açıyor

    STM Savunma Teknolojileri Mühendislik ve Ticaret AŞ Genel Müdürü Özgür Güleryüz, 5. Savunma ve Havacılık Sanayiinde Küresel Stratejiler Konferansı’nda soruları yanıtladı. Savunma ve havacılık sanayisi için 2025’in ihracatta rekorların kırıldığı bir yıl olduğunu ifade eden Güleryüz, “Çıta çok yükseğe çekildi. Beklenenden belki birkaç sene önce bu seviyeye gelmek belki çok düşünülmezken şu anda orayı yakaladık. Hem imzalanan yeni sözleşmelerle hem geliştirilen ürünlerle aslında gelecekte bu rakamların sektör açısından çok çok daha büyüyeceği ortada.” dedi. STM için ihracatı olmazsa olmaz gördüklerini dile getiren Güleryüz, özellikle son 3-4 yıldır cirolarının yüzde 65’ini ihracatın oluşturduğunu ifade etti. Geçen yıl Malezya ve Portekiz sözleşmeleri kapsamında deniz tarafında çok yoğun bir çalışma yürüttüklerini anlatan Güleryüz, şöyle konuştu: “Ama iş geliştirme faaliyetlerimiz de çok yoğun şekilde devam ediyor. Girdiğimiz ihaleler var, takip ettiğimiz projeler var. İnşallah yakın zaman içerisinde bunların bir ya da birden fazlasını projeye döndürmek gibi bir hedefimiz var. Askeri denizcilikte o anlamda çıtamız yüksek ve başarılı olacağımız konusunda da çok eminiz ve çok yoğun şekilde çalışmaya devam edeceğiz.”

    İHA’ların STM’nin bir diğer önemli faaliyet alanı olduğuna işaret eden Güleryüz, şu değerlendirmelerde bulundu: “İHA’larımızı ihraç ettiğimiz ülke sayısı giderek artıyor. 15’i geçmiş vaziyetteyiz. Bir diğer artı, daha önce ihracatını gerçekleştirdiğimiz ülkelerden aldıkları ürünlerle ilgili daha yüksek adetlerde talepler geliyor. Bu da aslında ürünlerimizin kalitesini ve sağlanan memnuniyeti göstermesi açısından bizleri çok mutlu ediyor. O anlamda doğru yolda olduğumuzu düşünüyoruz. Sürekli yeni teknolojiler ekleyerek, ürün portföyümüzü arttırarak ihracat konusunda çok yoğun şekilde çalışmaya devam ediyoruz.”

    SÜRÜ KONSEPTİ

    Sürü konseptinin anti-dron sistemlerine, savunma sistemlerine karşı gündeme geldiğine işaret eden Güleryüz, STM olarak bu alanda tek bir operatör tarafından 20 tane KARGU’nun kullanıldığı ve belirlenen hedefe farklı açılardan, yönlerden saldırı yapılabildiği bir kabiliyet gösterimi gerçekleştirdiklerini söyledi. STM olarak kendi öz kaynaklarıyla sürü konseptine yönelik çok uzun zamandır çalıştıklarını anlatan Güleryüz, şu bilgileri verdi: “Farklı zamanlarda sürü konseptimizi ve geliştirdiğimiz algoritmaların gösterimini yapmıştık ama yakın zaman içerisinde gerçekleştirilen gösterimde ilk kez bu sefer patlatmalı bir test yaptık ve oldukça başarılı oldu. Sürü geleceğin teknolojilerinden diye düşünüyoruz. Aslında insansız hava araçlarının birbirleriyle sürü olarak çalışması fazla çalışılan konular ama biz STM olarak insansız hava araçlarıyla insansız kara araçlarının sürü olarak çalışabilmesi, insansız deniz araçlarının hatta denizaltı dahi olmak üzere hibrit sürü konseptleri konusunda çalışmaya başladık. Bu anlamda da ileride çok daha farklı teknolojiler, çözümler oluşturacağız diye düşünüyoruz. Özellikle dost ve müttefik ülkelerle, devletimizin bize izin verdiği ölçüde ve Silahlı Kuvvetlerimizi her zaman ön planda tutarak belli teknolojileri paylaşma konusunda oldukça pozitifiz. O anlamda dost ve müttefik ülkelerde ihtiyaç duyulması kapsamında hani STM olarak hem onların ihtiyaçlarına yönelik platformlar tasarlama konusunda hem de mevcut platformlarımızın ihraç edilmesi konusunda yaklaşımımız her zaman pozitif. Sürü konseptinin de benzer şekilde ihracatını gerçekleştirmek konusunda beklentimiz yüksek diyebilirim.”

    KUANTUM ÇALIŞMALARI

    Özgür Güleryüz, STM’nin savunma sanayisindeki en kritik mühendislik şirketlerinden biri olduğunu söyledi. Ülkeye, olmayan şeyi kazandırmak gibi bir motivasyonları olduğunu vurgulayan Güleryüz, sürekli ileri mühendisliğe yatırım yaptıklarını ifade etti. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığının da hem günün ihtiyaçlarını karşılayacak projelerin geliştirilmesi hem de geleceğe yönelik adımların atılması konusunda AR-GE Daire Başkanlığı üzerinden oldukça vizyoner yaklaşımlar sergilediğine değinen Güleryüz, şunları kaydetti: “Kuantum teknolojileriyle ilgili Savunma Sanayii Başkanlığı AR-GE Daire ile bir sözleşme imzaladık. Özellikle ülkemizdeki kuantum teknolojileri konusunda üniversitelerde, farklı kurum ve kuruluşlarda yapılan çalışmaların bir portal üzerinden toplanması, ihtiyaçların bir araya getirilmesi, gelecek vizyonun hep beraber şekillenmesi, buna yönelik çalıştaylar yapılması ama bir taraftan yine bu proje kapsamında belli projelerin de projelendirilmesi hedefleniyor. Kuantum teknolojisi gelecekte mutlaka başta savunma olmak üzere birçok farklı alana etki edecek. STM olarak bizim de kuantum teknolojileri kapsamında belli çalışmalarımız var ama bunları da Başkanlığımız öncülüğünde koordine ederek geliştirmeye devam edeceğiz. Kuantumla da kalmayacağız. Ülke olarak savunma sanayinde gerçekten belli bir yere geldik. Artık mevcut teknolojileri takip eden değil teknolojilere yön verebilecek ülkelerden bir tanesiyiz. STM olarak biz de ülkemizin savunmadaki en önemli mühendislik firmalarından bir tanesi olarak ileri teknolojilere yatırım yapmaya sürekli devam edeceğiz.” >>AA

  • Türkiye’nin ihracatı 2025’te 273 milyar 361 milyon dolar

    Türkiye’nin ihracatı 2025’te 273 milyar 361 milyon dolar

    Ticaret Bakanlığı ve Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) işbirliğiyle oluşturulan geçen yılın aralık ayı ve 2025 yılı geneline ilişkin geçici dış ticaret verileri açıklandı. Buna göre, Genel Ticaret Sistemi (GTS) kapsamında ihracat, Aralık 2025’te bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 12,7 artarak 26 milyar 373 milyon dolara yükselirken, ithalat da yüzde 10,7 artışla 35 milyar 674 milyon dolar oldu. Dış ticaret açığı, Aralık 2025’te yıllık bazda yüzde 5,6 artarak 8 milyar 811 milyon dolardan 9 milyar 301 milyon dolara çıktı. İhracatın ithalatı karşılama oranı, Aralık 2024’te yüzde 72,7 iken geçen ay yüzde 73,9 olarak kayıtlara geçti. İhracat, 2025’te bir önceki yıla göre yüzde 4,4 artarak 273 milyar 361 milyon dolara, ithalat yüzde 6,2 artışla 365 milyar 370 milyon dolara yükseldi. Dış ticaret açığı, geçen yıl yüzde 11,9 artarak 92 milyar 9 milyon dolar oldu. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2024’te yüzde 76,1 iken geçen yıl yüzde 74,8’e geriledi.

    ENERJİ VE ALTIN HARİÇ DIŞ TİCARET

    Geçen ay enerji ürünleri ve parasal olmayan altın hariç ihracat yüzde 14,6 artarak 24 milyar 876 milyon dolar, ithalat da yüzde 17,9 yükselişle 27 milyar 614 milyon dolar oldu. Enerji ürünleri ve parasal olmayan altın hariç dış ticaret açığı, Aralık 2025’te 2 milyar 738 milyon dolar olarak gerçekleşti. Dış ticaret hacmi yüzde 16,3 artarak 52 milyar 490 milyon dolara yükseldi. Bu ayda enerji ve altın hariç ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 90,1 olarak belirlendi.

    İHRACATTA ARALIKTA İMALAT SANAYİSİNİN PAYI YÜZDE 93,2

    Buna göre, ekonomik faaliyetler incelendiğinde ihracatta aralıkta imalat sanayisinin payı yüzde 93,2, tarım, ormancılık ve balıkçılık sektörünün payı yüzde 4,6, madencilik ve taş ocakçılığı sektörünün payı yüzde 1,7 oldu. Ocak-Aralık 2025 döneminde ekonomik faaliyetlere göre ihracatta imalat sanayisinin payı yüzde 94,3, tarım, ormancılık ve balıkçılık sektörünün payı yüzde 3,5, madencilik ve taş ocakçılığı sektörünün payı yüzde 1,6 olarak kaydedildi. Geniş ekonomik gruplar sınıflamasına göre ithalatta Aralık 2025’te ara malların payı yüzde 65,4, sermaye mallarının payı yüzde 18 ve tüketim mallarının payı yüzde 16,2 olarak hesaplandı. Ocak-Aralık 2025 döneminde ise ara malların payı yüzde 68,4, sermaye mallarının payı yüzde 15 ve tüketim mallarının payı yüzde 16,2 oldu.

    ALMANYA İHRACATTA, ÇİN İTHALATTA İLK SIRADA

    Aralık 2025’te ihracatta ilk sırayı 1 milyar 760 milyon dolarla Almanya aldı. Bu ülkeyi 1 milyar 583 milyon dolarla Birleşik Krallık, 1 milyar 564 milyon dolarla ABD, 1 milyar 336 milyon dolarla Irak ve 1 milyar 259 milyon dolarla Fransa takip etti. Bu dönemde ilk 5 ülkeye yapılan ihracat, toplam dış satımın yüzde 28,4’ünü oluşturdu.

    Ocak-Aralık 2025 döneminde de dış satımda ilk sırada yer alan Almanya’ya 22 milyar 167 milyon dolarlık ihracat yapıldı. Almanya’yı 16 milyar 773 milyon dolarla Birleşik Krallık, 16 milyar 328 milyon dolarla ABD, 13 milyar 232 milyon dolarla İtalya ve 12 milyar 380 milyon dolarla Irak izledi. Bu dönemde ilk 5 ülkeye yapılan ihracat, toplam dış satımın yüzde 29,6’sına karşılık geldi.

    Aralık 2025’te ithalatta ilk sırayı Çin aldı. Geçen ay bu ülkeden 4 milyar 649 milyon dolarlık ithalat gerçekleştirildi. Çin’i 3 milyar 738 milyon dolarla Rusya, 3 milyar 22 milyon dolarla Almanya, 2 milyar 21 milyon dolarla ABD, 1 milyar 617 milyon dolarla İtalya takip etti. Aralık 2025’te ilk 5 ülkeden yapılan ithalat, toplam ithalatın yüzde 42,2’sine tekabül etti.

    Ocak-Aralık 2025 döneminde ithalatta da ilk sırayı Çin aldı. Çin’den yapılan ithalat 49 milyar 576 milyon dolar olurken bu ülkeyi 42 milyar 373 milyon dolarla Rusya, 30 milyar 110 milyon dolarla Almanya, 18 milyar 80 milyon dolarla ABD, 15 milyar 738 milyon dolarla İsviçre izledi. İlk 5 ülkeden yapılan ithalat, toplam ithalatın yüzde 42,7’si olarak belirlendi.

    Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış seriye göre, Aralık 2025’te bir önceki aya göre ihracat yüzde 5,2, ithalat yüzde 1,8 arttı. Takvim etkilerinden arındırılmış seriye göre ise aralıkta bir önceki yılın aynı ayına göre ihracat yüzde 9,5, ithalat yüzde 7 artış gösterdi.

    Teknoloji yoğunluğuna göre dış ticaret verileri, “ISIC Rev.4” sınıflaması içinde yer alan imalat sanayisi ürünlerini kapsıyor. Aralık 2025’te bu sınıflamaya göre imalat sanayisi ürünlerinin toplam ihracattaki payı yüzde 93,2 oldu. Yüksek teknoloji ürünlerinin imalat sanayisi ürünleri ihracatı içindeki payı yüzde 6,3 olarak kayıtlara geçti.

    Ocak-Aralık 2025 döneminde “ISIC Rev.4” sınıflamasına göre imalat sanayisi ürünlerinin toplam ihracattaki payı yüzde 94,3 olarak tespit edildi. Bu dönemde yüksek teknoloji ürünlerinin imalat sanayisi ürünleri ihracatı içindeki payı yüzde 3,8 oldu.

    Aralıkta imalat sanayisi ürünlerinin toplam ithalattaki payı yüzde 81,2 olarak belirlendi. Yüksek teknoloji ürünlerinin imalat sanayisi ürünleri ithalatı içindeki payı yüzde 14,6 olarak hesaplandı.

    Ocak-Aralık döneminde imalat sanayisi ürünlerinin toplam ithalattaki payının yüzde 81,8 olduğu saptandı. Bu dönemde yüksek teknoloji ürünlerinin imalat sanayisi ürünleri ithalatı içindeki payı yüzde 11,8 olarak kayıtlara geçti.

    ÖZEL TİCARET SİSTEMİ VERİLERİ

    Özel Ticaret Sistemi’ne göre geçen ay ihracat, bir önceki yılın aynı ayına kıyasla yüzde 14,1 artarak 24 milyar 172 milyon dolar, ithalat yüzde 11 artışla 33 milyar 763 milyon dolar oldu.

    Aralık 2025’te dış ticaret açığı yüzde 4 artarak 9 milyar 223 milyon dolardan 9 milyar 591 milyon dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı ise Aralık 2024’te yüzde 69,7 iken geçen ay yüzde 71,6’ya yükseldi.

    Özel Ticaret Sistemi’ne göre ihracat, 2025’te bir önceki yıla göre yüzde 4,8 artarak 248 milyar 768 milyon dolar, ithalat yüzde 7 artışla 344 milyar 45 milyon dolar olarak gerçekleşti.

    Söz konusu dönemde dış ticaret açığı yüzde 13,5 artarak 83 milyar 911 milyon dolardan 95 milyar 277 milyon dolara çıktı. İhracatın ithalatı karşılama oranı da Ocak-Aralık 2024 döneminde yüzde 73,9 iken geçen yıl yüzde 72,3’e geriledi. >>>AA