Kategori: umut

  • Dünya Kupası’nın gölgesinde bir gerçek

    Dünya Kupası’nın gölgesinde bir gerçek

    Dünya Kupası’nda artık son viraja girdik…

    Milyonlarca futbolseverin haftalardır nefesini tutarak takip ettiği dev organizasyonda yarı final heyecanı yaşanıyor. Kupaya uzanacak takım henüz belli değil ama bu turnuva şimdiden futbol tarihine unutulmaz sayfalar ekledi.

    Bir Dünya Kupası daha bize gösterdi ki futbol artık sadece yıldızlardan ibaret değil. Disiplin, takım ruhu, mücadele ve doğru planlama; milyonlarca euroluk kadrolardan çok daha değerli hale geldi. Turnuvanın başında favori gösterilen birçok ülke evine erken dönerken, kimsenin şans vermediği ekipler tüm dünyanın alkışını topladı.

    ++++

    AMA HANGİSİ? İSPANYA, İNGİLTERE VE ARJANTİN…

    Fransa yine istikrarını ortaya koydu, İspanya yıllardır özlediği futbol aklını yeniden sahaya yansıttı, İngiltere “Bu kez olabilir” dedirtti, Arjantin ise her zamanki tutkusuyla son ana kadar mücadeleyi bırakmadı. Her biri farklı hikâyeler yazdı.

    Bu Dünya Kupası’nın belki de en büyük kazananı futbolun kendisi oldu. Çünkü artık hiçbir maç başlamadan kazanılmıyor. Küçük denilen ülkeler büyükleri korkutuyor, yıldız isimler tek başına maç kazandıramıyor. Sahada savaşan, inanan ve vazgeçmeyen ekipler ayakta kalıyor.

    ++++

    BİZİM İÇİMİZDEKİ EN BÜYÜK BURUKLUK

    Bizim için ise bu turnuvanın en buruk yanı Türkiye’nin erken vedası oldu. 2002 Dünya Kupası’nın o unutulmaz bronz madalyasını yaşayan nesil olarak yeniden aynı heyecanı yaşamak, ay-yıldızlı formayı yarı finalde hatta finalde görmek istedik. Ne yazık ki hayallerimiz bu kez de erken sona erdi. Ancak futbolun güzelliği de burada… Her biten turnuva, bir sonraki için yeni umutlar doğuruyor.

    Şimdi gözler yarı finalde… Artık hata yapma lüksü yok… Bir anlık dalgınlık, bir kurtarış, bir gol ya da uzatma dakikalarında gelen tek bir dokunuş; yılların emeğini ya şampiyonluğa taşıyacak ya da tarihin tozlu sayfalarına bırakacak.

    Kupayı hangi ülke kaldırır bilinmez. Ama bu organizasyon bir kez daha gösterdi ki Dünya Kupası sadece bir futbol turnuvası değildir. O; umutların, gözyaşlarının, sevinçlerin, hayal kırıklıklarının ve milyonları aynı duyguda buluşturan eşsiz bir hikâye…

    Şimdi geriye sadece üç maç kaldı…

    Ve ardından dört yıl sürecek büyük bir özlem başlayacak.

    ++++

    2002 RUHU NEREDE?

    Dünyanın en iyi futbolcuları, en güçlü teknik adamları ve milyonlarca taraftarın hayalleri artık sadece birkaç maça sığmış durumda…

    Biz ise yine ekran başındayız.

    İşte insanın canını en çok acıtan da bu…

    Ne zaman Dünya Kupası gelse, hafızamız bizi istemeden 2002 yılına götürüyor. Şenol Güneş yönetimindeki o mütevazı ama yürekli kadro… Rüştü’nün kurtarışları, Bülent Korkmaz’ın fedakârlığı, Hasan Şaş’ın bitmek bilmeyen enerjisi, İlhan Mansız’ın unutulmaz altın golü, dünya kupası tarihine geçen goller…

    O takım, sadece maç kazanmadı.

    Bir milleti yeniden futbola inandırdı.

    Aradan tam 24 yıl geçti. Dünya değişti, futbol değişti, teknoloji değişti. Ama değişmeyen tek şey, Türk futbolunun bir türlü ilerleyememesi oldu.

    ++++

    ALT YAPIYI KONUŞUYORUZ AMA GEREKEN YATIRIMI YAPMIYORUZ

    Her turnuva öncesi büyük hedefler konuşuyoruz.

    “Bu kez farklı olacak” diyoruz. Sonra yine aynı hayal kırıklıkları…

    Sorun sadece teknik direktör değil. Sorun sadece futbolcu da değil.

    Sorun, yıllardır günü kurtarmaya çalışan futbol anlayışımızdır.

    Alt yapıyı konuşuyoruz ama gereken yatırımı yapmıyoruz.

    Gençlere güvenelim diyoruz ama iki kötü maçta kenara çekiyoruz.

    Yabancı oyuncu kuralını her sezon değiştiriyoruz.

    Hakem tartışmaları bitmiyor…

    Yöneticiler birbirleriyle kavga ediyor.

    Futbol konuşmak yerine, futbolun dışındaki her şeyi konuşuyoruz.

    Sonra da neden Dünya Kupası’nda yokuz diye üzülüyoruz.

    ++++

    ANADOLU’NUN DÖRT BİR YANINDA KEŞFEDİLMEYİ BEKLEYEN NİCE GENÇ VAR

    Bugün yarı finale kalan ülkelere bakın. Hiçbiri tesadüfen burada değil. Yılların planlaması, sabrı ve emeği var. İspanya yıllarca alt yapısına yatırım yaptı. Fransa onlarca genç yeteneği sistem içinde yetiştirdi. İngiltere eleştirildi ama vazgeçmedi. Arjantin ise futbol kültürünü hiçbir zaman kaybetmedi.

    Biz ise hâlâ günü kurtarmanın peşindeyiz. Oysa bu ülkenin yeteneği eksik değil.

    Sokakta top oynayan çocuklarımız hâlâ var. Anadolu’nun dört bir yanında keşfedilmeyi bekleyen nice genç var. Eksik olan; onlara inanacak sistem, sabır ve vizyon.

    2002’nin başarısı tesadüf değildi. O kadro, formanın ağırlığını biliyordu. Ay-yıldızın sorumluluğunu hissediyordu. Belki dünyanın en pahalı oyuncuları değillerdi ama dünyanın en büyük yüreklerinden birine sahiptiler.

    Bugün yeniden o ruha ihtiyacımız var. Çünkü başarı, sadece para ile gelmiyor.

    Başarı; inançla, disiplinle, adaletle ve emekle geliyor.

    Dünya Kupası bir kez daha bize futbolun sadece 90 dakikadan ibaret olmadığını gösteriyor.

    Kupayı kim kazanacak bilmiyoruz. Ama bizim asıl kazanmamız gereken şey, kaybettiğimiz 2002 ruhudur. İşte o ruhu yeniden bulduğumuz gün… Sadece Dünya Kupası’na katılan değil, kupayı kaldırmayı hayal eden bir Türkiye’yi yeniden izleriz.

    Ve inanıyorum ki, o gün geldiğinde milyonlarca insanın gözlerinden aynı cümle dökülecek:

    “İşte beklediğimiz Türkiye geri döndü.”

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • BİRLİKTE ESKİMEK AMA EKSİLMEDEN

    BİRLİKTE ESKİMEK AMA EKSİLMEDEN

    Koca bir yıl daha geride kaldı.

    2025; kan, gözyaşı, elem ve sıkıntıyla anılacak bir yıl oldu. Dünyada ve ülkemizde ekonomik sorunlar arttı.

    Bu yıl da zengin daha zengin oldu. Emekçi, emekli, dar ve sabit gelirli bir kez daha fakirleşti.

    Ve demokrasiyi mumla arar hâle geldik.

    Tek tek liste yapmanın anlamı yok; yaşadıklarımız zaten ortada.

    Herkes kendi çapında iyilikler, güzellikler yaşadı ama, olumsuzluklar çok daha fazlaydı.

    Ve ne yazık ki yaşamaya da devam ediyoruz…

    UMUDUNU YİTİRME

    Sararmış takvim yaprakları birer birer düşerken, yeni bir yıla yine de umutla girmeye çabalayacağız. Terörün olmadığı, ötekileştirmenin yaşanmadığı,

    İnsan haklarına ve demokrasiye sıkı sıkıya bağlı kalınan bir yıl olması umuduyla 2026’ya “merhaba” demek istiyoruz…

    Sürekli okuyucularım bilir; yazılarımın çoğunu

    “Mutlu ve aydınlık yarınlara” cümlesiyle bitiririm.

    Bu bir umuttur.

    Bir beklentidir.

    Olur…

    Olmaz…

    Ama ben umudu her daim yeşertirim. Yeşermesini yeğlerim.

    Çünkü;

    Umudunu yitiren bireyler ve toplumlar, geleceğe ışık tutamaz.

    Unutmayalım; en zifiri karanlığın ardından bile güneş doğar ve dünyayı pırıl pırıl aydınlatır.

    GÖKKUŞAĞI GÖRDÜN MÜ?

    Şöyle bir durup bakalım…

    Hayatta yaşadıklarımızın karşılığı gerçekte nedir?

    Para mı?

    Mevki mi?

    Makam mı?

    Hırs mı?

    Bunların peşinde koşarken farkına bile varmadığımız öylesine güzellikler var ki…

    Bu yıl senin için iyi geçti mi?

    Sağlıklı olduğuna sevindin mi?

    Sorusuna cevap arasak…

    Mesela;

    Hiç gün ışığıyla uyandın mı?

    Kaç kez güneşin doğuşunu izledin?

    Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldın?

    Kaç sabah yolda bir kediyi okşadın?

    Yeni doğmuş bir bebeğin parmağını sımsıkı tuttu mu hiç elin?

    Onu kokladın mı?

    Yaz gecelerinde gökyüzündeki yıldızların çokluğuna şaşırdın mı?

    Kaç kez gözlerinden yaş gelinceye kadar güldün?

    Hiç tek başına kalıp gökyüzüne bakarken gözlerin doldu mu?

    Yaşlı bir ağaca sarıldın mı bu yıl?

    Çimlere uzandığın oldu mu?

    Çocukluğundan kalan bir şarkıyı bağıra bağıra söyledin mi?

    Suda taş sektirdin mi?

    Kaç kez kuşlara yem attın?

    Bir çiçeği dalındayken kokladın mı?

    Bu yıl kaç kez gökkuşağı gördün?

    Ya da hediye alan bir çocuğun gözlerindeki ışığı fark ettin mi?

    Kaç mektup aldın?

    Eski bir dostunu aradın mı?

    Aslında mutlu olduğunu kaç kez fark ettin bu sene?

    Belki de iyi bir yıl;

    Böyle küçük ama gerçek anlara bağlıdır.

    Yeni yılda bunları düşün…

    Bir sabah mutlaka güneşin doğuşunu izle.

    O muhteşem gün batımına tanıklık et.

    Yakamozu gör.

    Kışın karla kaplı beyaz örtü üzerinde dakikalarca yürü.

    Bahar yağmurunda ıslan; korkma, tuz değiliz, erimeyiz.

    Ve hiç düşünmeden uzanıver yemyeşil çimenlerin üzerine…

    Acele et…

    Çünkü er ya da geç,

    çimenler de yayılacak üzerimize…

    Yeni yıl girişinde bu sene beni en etkileyen görüntü Silivri önünde yakılan ateş etrafında okunan şiir ve söylenen türkülerdi.

    Tüm tutsaklar anısına…

    Üzüldüğüm ise yıldızlı otellerde alkol duvarını aşarak İzmir dağlarında çiçekler açtığını zannetmeye devam eden zevatların eğlence görüntüleri oldu.

    Ne diyelim herkes çapına göre davranıyor…

    Ve yazıya noktayı iki ustanın şiiri ile koyalım…

    Nazım Hikmet diyor

    Senelerle birlikte eskimek lazım

    Ama

    Eksilmeden.

    Kayıp vermeden…

    Cahit Sıtkı Tarancı ise der ki

    “Öyle bir yıl olsun ki;

    Ne zengin fakir,

    ne sen ben farkı olsun.

    Kış günü herkesin evi barkı olsun.

    Öyle bir yıl olsun ki;

    Yaşamak sevmek gibi gönülden

    olsun.

    Olursa bir şikayet ölümden olsun.

    O’da

    gençlerden uzak olsun”…

    Mutlu ve aydınlık yarınlar dileğiyle…

  • EKİM’DEN, KASIM’A İNSANLIK KÖPRÜSÜ

    EKİM’DEN, KASIM’A İNSANLIK KÖPRÜSÜ

    Sevgili Okurlarım;

    Takvim yaprakları, Cumhuriyetimizin coşkusundan yeni çıkmışken, 29 Ekim’de başlayan Kızılay Haftası ile 3 Kasım’da start alan Organ Bağışı ve Nakli Haftası’nın kesiştiği önemli ve kritik bir döneme işaret ediyor. Bu günler, sadece birer anma değil; birbirine kenetlenmiş, eşsiz bir insani dayanışma ,vicdanın ve yaşamın mirasını temsil ediyor.

    Bu haftadaki yazımı bu haftaların amacı, önemi ve farkındalık bilinci misyonu üzerine  sosyal sorumluluk almamız  gerektiğini anlatmaya çalışacağım. İyi okuma lar.

    Hayatın ikinci şansına açılan tarihler arasında, 3-9 Kasım ve Kalbimizdeki Umut

    Şu an bu satırları okurken, Türkiye’de binlerce insan bir listede, nefes almak, yürümek, yaşamak için bir telefon sesini bekliyor. Böbrek yetmezliği, kalp hastalığı, karaciğer sirozu… Onların hepsi, bir meçhul kahramanın ‘Evet’ diyeceği o kritik karara bağlı. Bu bekleyiş, ertelediğimiz hayatların, yitirilen umutların ve tükenen zamanın ağırlığını hissettirir. Oysa organ bağışı, bir insanın diğerine sunabileceği en büyük armağandır:

    İkinci bir hayat. Bir can yitirilirken, başka bir cana can katmak… Bundan daha yüce, daha anlamlı bir miras olamaz. Beyin ölümü gerçekleşen birinin kalbi, böbreği veya karaciğeri, toprak altında çürümesi yerine, bir başka insana “ikinci bir doğum günü” armağan edebilir.

    ***

    Organ bağışı sorumluluk gerektiren bir karardır. Bu karar, genellikle en acı ve zor anda, yaslı aileden bekleniyor. Bu nedenle, en büyük sorumluluk hayattayken bize düşüyor: Kararımızı net bir şekilde ifade etmeliyiz. Ailemize, sevdiklerimize dönüp cesurca şunu söylemeliyiz:

    “Benim hayatım sonlandığında, organlarım başka bir hayatı kurtarsın istiyorum. Bu benim vasiyetimdir.”

    Organ bağışı konusundaki çekinceler genellikle dini inançlardan kaynaklanıyor. Oysa Diyanet İşleri Başkanlığı net bir şekilde organ bağışının caiz olduğunu, aksine bunun en büyük hayırlardan biri sayıldığını belirtiyor. Kalbin, böbreğin, karaciğerin vb. organların toprak altında çürümesi yerine, bir başka insanın vücudunda yaşamaya devam etmesi, sadece tıbbi bir olay değil, aynı zamanda manevi bir hediyedir.

         “Konuşulan” Bağış, “Kurtarılan” Hayat Olsun…

     

       Ne yazık ki istatistikler organ bağışı konusunda bizim acı  gerçeğimizi adeta yüzümüze bir şamar gibi vuruyor: Türkiye’de organ bağış oranları hâlâ çok düşük. Neden? Çoğu zaman bilgi eksikliği değil, ‘konuşulmamış bir karar’ yüzünden.

     

    ***

          İnsaniyetin Teminatı: Kızılay Haftası (29 Ekim – 4 Kasım)

     

    3 Kasım’ın içine denk gelen, 29 Ekim’de başlayıp 4 Kasım’a kadar süren Kızılay Haftası ise, organ bağışının bireysel ve yaşamsal kurtuluşuna ek olarak, toplumun geniş kesimlerine yayılan kolektif yardımlaşmanın simgesi olmuştur.

    Türk Kızılay’ı: Sadece kan bağışı çadırları değil, afetlerde  ilk koşan, savaşta yarayı saran, yoksullara gıda ulaştıran, yani insanlığın olduğu her yerde elini uzatan dev bir gönüllüler ordusudur. Kızılay, dil, din, ırk ayrımı gözetmeksizin, felaket anlarında devlet ile millet arasında köprü kurmaktadır. Onun için Kızılay haftasında, Kızılay’ın yürüttüğü o devasa yardım ağının farkına vararak, bu ağa destek olalım.

       Unutmayalım ki, bir ünite kan bağışı (Kızılay’ın temel misyonlarından sadece biri), bazen bir organ nakli kadar kritiktir; ameliyatta olan bir hastanın hayata tutunmasını sağlar. Kızılay’a destek olmak, çorbada tuzumuzun olması, sadece vicdani bir görev değil, aynı zamanda ulusal bir sorumluluğumuzdur.

    Mirasımız İyilik Olsun!

    Ekim’in sonunda başlayıp Kasım’ın ilk haftasına yayılan bu dönem, bize insan olmanın en temel erdemlerini hatırlatıyor: Merhamet ve Paylaşım.

    Organ bağışı ile bir kişinin hayatına ikinci bir şans verelim.

      Kızılay’a destek ile toplumun en zor anlarına güven ve umut taşıyalım.

     Bu iki haftanın ortak mesajı aynıdır .”Beklemeyin, harekete geçin!”

    Gelin hep birlikte, bu yıl bu iki önemli haftayı sadece takvimde kutlamakla kalmayalım. Ailemizle organ bağışını konuşalım, en yakın kan bağışı noktasına gidelim ve Kızılay’ın yardım kampanyalarına destek olalım.

       Geleceğe bırakabileceğimiz en değerli miras ne mal ne de mülktür; en değerli miras, kurtardığımız ve dokunduğumuz hayatlar olsun.

    Unutmayın! organ bağışı yapmanın bir bedeli yoktur, ancak ertelemenin bedeli bir insanın hayatıdır.

       3-9  Kasım’ı sadece bir farkındalık bilinci ile, hayatları değiştiren kararların alındığı, sessiz çığlıkların umut dolu bir nefese dönüştüğü bir dönüm noktası yapalım. Kalbimizdeki merhamet, bir başkasının kalbinde atmaya devam etsin!

     Hayat Kimseyi Organ Nakli beklemek Zorunda Bırakmasın…Bırakırsa da bağışçıları çok olsun.

    ** Organ Bağışı hakkında detaylı bilgileri, İl Sağlık Müd., Devlet ve Üniversite Hastaneleri, Toplum Sağlığı Merkezlerinden öğrenebilirsiniz.