Kategori: yapay zeka

  • Yapay zekâya sınır çizmek geleceğe sorumluluk çizmektir

    Yapay zekâya sınır çizmek geleceğe sorumluluk çizmektir

    Yapay zekâ artık yalnızca sorularımıza cevap veren bir teknoloji değil. Karar alıyor, analiz yapıyor, kod yazıyor, hastalık teşhisinde doktorlara yardımcı oluyor, fabrikaları yönetiyor ve hatta yeni yapay zekâ sistemlerinin geliştirilmesine katkı sağlıyor. Böylesine güçlü bir teknolojinin sunduğu fırsatlar kadar, taşıdığı riskleri de konuşmak zorundayız.

    Bugün yapay zekâ sistemleri kontrollü geliştirme ortamlarında test ediliyor. Güvenlik duvarları, erişim izinleri ve insan denetimi sayesinde belirli sınırlar içinde çalışıyorlar. Peki ya bir gün bu sınırların beklenmedik bir şekilde aşılması mümkün olursa? Bir yapay zekânın, sistemdeki güvenlik açıklarını bularak yetkisini artırmaya çalışması veya internete erişim elde ederek başka sistemleri etkilemeye çalışması bugün bilim kurgu gibi gelebilir. Ancak güvenlik uzmanlarının üzerinde durduğu konu tam da budur: Böyle bir olayın gerçekleşmiş olması değil, gerçekleşme ihtimaline karşı hazırlıklı olunması.

    Bilgisayar dünyası bunun örnekleriyle dolu. Küçük görülen bir yazılım açığı, milyonlarca bilgisayarın etkilenmesine neden oldu. Basit bir parola hatası, dev şirketlerin verilerini tehlikeye attı. İnsan eliyle yazılan yazılımlar bile bu kadar hata barındırabiliyorsa, kendi kendine öğrenebilen ve karmaşık kararlar verebilen sistemlerde güvenlik neden en önemli öncelik olmasın?

    Şunu unutmamak gerekir: Yapay zekâ kötü niyetli değildir. Ancak yanlış hedeflerle eğitilmiş, eksik güvenlik önlemleriyle geliştirilmiş veya yeterince denetlenmeyen bir sistem, istemeden de olsa büyük zararlar verebilir. Hızlı giden bir otomobil nasıl ki iyi bir sürücü gerektiriyorsa, güçlü bir yapay zekâ da güçlü güvenlik ilkeleri gerektirir.

    Bugün birçok araştırma ekibi “kırmızı takım” (red team) adı verilen güvenlik testleri uyguluyor. Amaç, sistemi saldırgan gibi düşünerek sınamak ve açıkları gerçek kullanıcılar fark etmeden önce kapatmaktır. Bu yaklaşım yalnızca teknoloji şirketlerinin değil, tüm sektörün benimsemesi gereken bir kültürdür. Çünkü güvenlik, sonradan eklenen bir özellik değil; tasarımın ilk satırından itibaren düşünülmesi gereken temel bir ilkedir.

    Belki de en büyük tehlike, yapay zekânın kendisi değil, insanın “Bize bir şey olmaz.” düşüncesidir. Tarih, aşırı özgüvenin bedelini defalarca gösterdi. Titanik “batmaz” denilerek denize indirildi. Nice dijital sistem “kırılamaz” denilerek kullanıma açıldı ve kısa süre sonra saldırıya uğradı. Teknoloji tarihinde en büyük derslerden biri şudur: Mutlak güvenlik diye bir kavram yoktur; sürekli denetim ve sürekli iyileştirme vardır.

    Yapay zekâyı geliştiren mühendisler, araştırmacılar ve şirketler yalnızca yeni özellikler üretmiyor; aynı zamanda geleceğin güvenliğini de inşa ediyorlar. Bir satır eksik yazılmış güvenlik kodu, milyonlarca insanın hayatını etkileyebilecek zincirleme sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle hız ile güvenlik arasında seçim yapılacaksa, tercih her zaman güvenlikten yana olmalıdır.

    Yapay zekâ insanlığın şimdiye kadar geliştirdiği en güçlü araçlardan biri olmaya aday. Güçlü araçlar ise yalnızca zekâ değil, aynı zamanda vicdan, sorumluluk ve öngörü ister. Geleceğin bize hizmet etmesini istiyorsak, bugün attığımız her kod satırına, her güvenlik testine ve her etik karara gereken değeri vermek zorundayız. Çünkü geleceği şekillendiren yalnızca teknoloji değildir; onu geliştiren insanların sorumluluk anlayışıdır.

  • Gördüğüne güvenme!

    Gördüğüne güvenme!

    Hiç sosyal medyada izlediğiniz bir videoya ilk anda “Bu nasıl olabilir?” diye şaşırdığınız oldu mu? Sonra biraz daha dikkatli bakınca, adamın üç kolu olduğunu, elindeki ağaç testeresiyle demiri kestiğini ya da bir insanın binanın içinden yürüyerek geçtiğini fark ettiniz mi? Birkaç yıl önce bunları görsek “Montajdır.” der geçerdik. Bugün ise ilk akla gelen cevap çok farklı: “Herhâlde yapay zekâ yapmıştır.”

    İşte tam da burada durup düşünmemiz gerekiyor.

    Yapay zekâ artık yalnızca metin yazan veya resim çizen bir teknoloji değil. Gerçekten ayırt edilmesi güç videolar üretebiliyor. Üstelik bu videoların önemli bir bölümü YouTube, Instagram, TikTok ve benzeri platformlarda hiçbir doğrulama sürecinden geçmeden milyonlarca kişiye ulaşıyor. Kimi eğlence amacıyla hazırlanıyor, kimi daha fazla izlenme almak için paylaşılıyor. Fakat sonuç değişmiyor: Gerçek ile kurgu arasındaki çizgi her geçen gün biraz daha silikleşiyor.

    Belki “Ne var bunda, sonuçta eğlence.” diyenler olacaktır. Ancak mesele sadece birkaç dakikalık bir video değil. Asıl mesele, beynimizin gördüğü görüntülere duyduğu güvenin yavaş yavaş aşınmasıdır.

    İnsan zihni gördüğüne inanacak şekilde çalışır. Yıllardır “Gözümle gördüm.” sözü en güçlü kanıtlardan biri kabul edilmiştir. Şimdi ise gözümüzle gördüğümüz şeylerin bile gerçek olup olmadığını sorgulamak zorunda kalıyoruz. Bir süre sonra yalnızca yapay zekâ videolarına değil, gerçek görüntülere de kuşkuyla yaklaşmaya başlayabiliriz. Bunun adı yalnızca teknoloji değil; güven duygusunun sessizce aşınmasıdır.

    Gördüğüne güvenme!

    Daha düşündürücü olan ise şu: Bu videoları izleyen milyonlarca insanın önemli bir bölümü hataları fark ettiği hâlde hiçbir tepki vermiyor. Üç kollu insanı görüyor, fizik kurallarını hiçe sayan görüntüleri izliyor ama sadece gülüp geçiyor. Oysa yapay zekâ sistemlerinin gelişiminde insan geri bildirimi önemli bir yer tutuyor. Hataların bildirilmesi, modellerin daha güvenilir hâle gelmesine katkı sağlayabiliyor. Elbette tek bir kullanıcının sessiz kalması bir yapay zekânın “yanlış öğrendiği” anlamına gelmez; ancak milyonlarca yanlışın düzeltilmeden dolaşımda kalması, hem içerik kalitesini hem de kullanıcıların beklentilerini olumsuz etkileyebilir.

    Bir başka tehlike de çocuklar ve gençler açısından karşımıza çıkıyor. Dijital dünyanın içine doğan yeni kuşak, gerçeği ve yapay olarak üretilmiş görüntüyü ayırt etmekte giderek daha fazla zorlanabilir. Eğer bu konuda bilinç oluşturamazsak, gelecekte insanlar gördükleri her şeye ya körü körüne inanacak ya da hiçbir şeye güvenmeyecek. Her iki durum da sağlıklı bir toplum için ciddi bir sorundur.

    Burada sorumluluk yalnızca yapay zekâyı geliştiren şirketlere ait değil. Sosyal medya platformlarının da daha dikkatli davranması gerekiyor. Yapay zekâ ile üretilen içeriklerin açıkça etiketlenmesi, doğrulama sistemlerinin güçlendirilmesi ve yanıltıcı paylaşımların sınırlandırılması artık bir tercih değil, toplumsal bir gereklilik hâline geliyor.

    Ama en büyük sorumluluk yine bizde. Çünkü yapay zekâ, ona ne öğretirsek onu üretmeye devam edecek bir araçtır. Bilinçli kullanıcılar olmazsa en gelişmiş teknoloji bile yanlış bilgilerin taşıyıcısına dönüşebilir.

    Belki de artık çocuklarımıza yalnızca kitap okumayı değil, izledikleri videoları sorgulamayı da öğretmeliyiz. Çünkü önümüzdeki yıllarda bilgiye ulaşmaktan daha önemli olan şey, doğru bilgiyi ayırt edebilmek olacak.

    Unutmayalım; teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, gerçeği koruyacak olan hâlâ insanın aklı, dikkati ve sorgulama yeteneğidir. Yapay zekâ çağında en değerli beceri, gördüğümüz her şeye hemen inanmamak olacaktır.

    Gördüğüne güvenme!

  • NATO ne söyledi, ne söylemedi?

    NATO ne söyledi, ne söylemedi?

    NATO zirvelerinin sonunda yayımlanan bildiriler, çoğu zaman diplomatik nezaket metinleri olarak görülür. Oysa asıl önemli olan, bu belgelerde yazılanlardan çok yazılmayanlardır. Ankara Zirvesi’nin yalnızca altı maddeden oluşan kısa bildirisi de tam olarak böyle bir metin. Sayfa sayısı azaldıkça verilen mesajların ağırlığı artıyor.

    Son yıllarda NATO’nun uzun ve ayrıntılı bildiriler yerine kısa, net ve siyasi anlamı yüksek metinleri tercih ettiği görülüyor. Bu yaklaşım ilk kez Lahey Zirvesi’nde belirginleşmişti. Ankara’da ise aynı anlayış devam etti. Bu durum, ittifakın artık her konuda uzun açıklamalar yapmak yerine, üzerinde tam uzlaşma sağlanan başlıklara odaklandığını gösteriyor.

    Bildirinin en dikkat çekici bölümü hiç kuşkusuz kolektif savunmaya yapılan güçlü vurgu oldu. “Birimize yönelik saldırı, hepimize yönelik saldırıdır” ifadesinin doğrudan kullanılması, yalnızca NATO’nun temel ilkesini hatırlatmak için değil, son dönemde özellikle ABD’den gelen tartışmalı açıklamaların yarattığı soru işaretlerini gidermek için de tercih edilmiş görünüyor. Donald Trump’ın Avrupa müttefiklerine yönelik sert çıkışlarının ardından bu cümlenin yeniden güçlü biçimde öne çıkarılması, Washington ile Avrupa arasındaki bağın kopmadığı mesajını vermeyi amaçlıyor.

    Tehdit tanımlamasında ise dikkat çekici bir denge göze çarpıyor. Rusya yine Avrupa güvenliği açısından uzun vadeli bir tehdit olarak tanımlanırken, Türkiye’nin yıllardır ısrarla gündemde tuttuğu terörizm konusu da aynı metinde yer aldı. Bu, Ankara’nın diplomatik girişimlerinin karşılık bulduğunu gösteriyor. Buna karşılık Çin’in bildiride yer almaması, NATO’nun küresel rekabet başlığında şimdilik daha temkinli bir dil kullanmayı tercih ettiğine işaret ediyor.

    Savunma harcamaları ve üretim kapasitesi ise bildirinin omurgasını oluşturuyor. Avrupa ülkeleri ile Kanada’nın savunmaya ayırdığı kaynakların artırılması ve yeni yatırımların duyurulması, yalnızca askeri hazırlığın değil, siyasi sorumluluk paylaşımının da yeniden şekillendiğini gösteriyor. Uzun yıllardır ABD’nin dile getirdiği “yük paylaşımı” eleştirilerine Avrupa’nın artık daha somut cevap vermeye başladığı anlaşılıyor.

    Türkiye açısından en önemli kazanımlardan biri ise savunma sanayisindeki ticari engellerin kaldırılmasına ilişkin vurgunun bildiride yer alması oldu. Ankara’nın uzun süredir dile getirdiği bu talep, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir mesele olarak değerlendiriliyor. İttifak içinde teknoloji paylaşımının ve ortak üretimin önünün açılması, NATO’nun gelecekteki caydırıcılığı açısından da kritik önem taşıyor.

    Belgede öne çıkan bir diğer unsur ise “NATO 3.0” olarak adlandırılan yeni güvenlik anlayışı. Bu kavram, Avrupa’nın daha fazla sorumluluk üstlendiği, ABD’nin liderliğini sürdürdüğü ancak yükün daha dengeli paylaşıldığı yeni bir döneme işaret ediyor. Bunun yanında yapay zekâya ilk kez bir NATO zirvesi bildirisinde açık biçimde yer verilmesi, savaşların artık yalnızca tanklar ve uçaklarla değil; veri, yazılım ve algoritmalar üzerinden de şekillendiğini kabul eden yeni bir güvenlik perspektifinin benimsendiğini gösteriyor.

    Ukrayna konusunda ise NATO’nun desteği devam ediyor. Ancak dikkat çeken nokta, mali yükün giderek Avrupa ülkeleri ile Kanada tarafından üstlenildiğinin özellikle vurgulanması. Bu ifade, ABD’nin gelecekteki rolüne ilişkin tartışmaların sürdüğünü dolaylı biçimde ortaya koyuyor.

    İran’a ilişkin bölüm de bildirinin dikkat çeken başlıklarından biri oldu. Nükleer silah edinmemesi gerektiği yönündeki net mesaj ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğüne yapılan vurgu, NATO’nun yalnızca Avrupa-Atlantik coğrafyasına değil, küresel enerji güvenliğine ilişkin gelişmeleri de yakından izlediğini ortaya koyuyor.

    Bildirinin sonunda Türkiye’ye teşekkür edilmesi diplomatik teamülün bir parçası olsa da, bir sonraki zirvenin ev sahibi olacak ülkeye değinilmemesi dikkat çekici bir ayrıntı olarak kayda geçti. Diplomasi bazen tek bir cümleyle değil, eksik bırakılan bir cümleyle de mesaj verir.

    Sonuç olarak Ankara Zirvesi Bildirisi, hacim olarak kısa olabilir; ancak verdiği mesajlar bakımından oldukça yoğun bir metin. NATO, bu belgeyle üç temel mesaj veriyor: ABD ile Avrupa arasındaki bağ sürüyor, Avrupa savunmada daha fazla sorumluluk üstleniyor ve ittifak artık yalnızca klasik askeri tehditlere değil, yapay zekâdan siber güvenliğe kadar uzanan yeni güvenlik alanlarına hazırlanıyor. Kısacası Ankara Bildirisi, NATO’nun sadece bugünkü önceliklerini değil, önümüzdeki yıllarda nasıl bir ittifak olmayı hedeflediğini de satır aralarında anlatıyor.

  • Yapay zekâ bizi mi eğitiyor, yoksa biz mi onu?

    Yapay zekâ bizi mi eğitiyor, yoksa biz mi onu?

    Son birkaç yıldır yapay zekâ yalnızca teknoloji dünyasının değil, gündelik hayatın da merkezine yerleşti. Artık telefonlarımızdaki önerilerden sosyal medya akışlarına, kullandığımız navigasyon sistemlerinden izlediğimiz dizilere kadar birçok kararın arkasında yapay zekâ algoritmaları bulunuyor. Ancak bugün giderek daha fazla sorulan kritik bir soru var: Yapay zekâyı gerçekten biz mi eğitiyoruz, yoksa o mu bizi şekillendiriyor?

    Teknik olarak bakıldığında cevap oldukça net. Yapay zekâ sistemleri insan verileriyle eğitiliyor. Yazdığımız metinler, yüklediğimiz fotoğraflar, yaptığımız aramalar, izlediğimiz videolar ve hatta internette geçirdiğimiz süre bile bu sistemlerin öğrenme kaynağı hâline geliyor. Bir başka ifadeyle yapay zekâ, insan davranışlarını analiz ederek gelişiyor. Bugün kullanılan büyük dil modelleri milyonlarca kitap, makale, forum mesajı ve dijital içerik üzerinden eğitildi. Yani ilk bakışta öğretmen insan, öğrenci ise makine gibi görünüyor.

    Fakat işin dikkat çekici tarafı tam da burada başlıyor. Çünkü zamanla bu ilişki tersine dönmeye başladı.

    Bugün sosyal medya platformları hangi içerikleri göreceğimizi belirliyor. Video platformları ne izleyeceğimizi öneriyor. Alışveriş siteleri ne satın alabileceğimizi tahmin ediyor. Hatta bazı yapay zekâ sistemleri hangi habere inanacağımızı, hangi müziği seveceğimizi veya hangi görüşlere daha yakın hissedeceğimizi bile dolaylı olarak etkiliyor. İnsanlar artık yalnızca teknolojiyi kullanmıyor; aynı zamanda teknoloji tarafından yönlendiriliyor.

    Özellikle genç kuşak için bu durum çok daha görünür hâlde. Algoritmalar, insanların dikkat sürelerini analiz ederek içerik sunuyor. Kısa videoların yaygınlaşması, hızlı tüketim kültürünü artırıyor. Sürekli öneri sistemleriyle yaşayan bireyler zamanla kendi tercihlerini üretmek yerine, önlerine çıkan seçenekleri tüketmeye başlıyor. Böylece yapay zekâ yalnızca bilgi öğrenen bir araç olmaktan çıkıp insan davranışını şekillendiren bir sisteme dönüşüyor.

    Bu noktada en büyük risklerden biri “algoritmik konfor alanı” olarak adlandırılan durum. Yapay zekâ sistemleri kullanıcıya sürekli hoşuna gidecek içerikler sunduğu için insanlar farklı fikirlerle daha az karşılaşıyor. Bu durum kutuplaşmayı artırırken eleştirel düşünme becerisini de zayıflatabiliyor. İnsan, farkında olmadan kendi dijital fanusunun içine hapsolabiliyor.

    Öte yandan yapay zekânın insanı eğitmesi tamamen olumsuz bir durum da değil. Bugün eğitimden sağlığa, üretimden güvenliğe kadar birçok alanda yapay zekâ ciddi faydalar sağlıyor. Dil öğrenen bir öğrenci anında geri bildirim alabiliyor, doktorlar erken teşhis sistemlerinden yararlanabiliyor, üretim tesisleri daha verimli çalışabiliyor. Sorun teknolojinin varlığı değil; onu nasıl kullandığımız.

    Asıl mesele kontrolün kimde olduğu. Eğer insanlar düşünmeyi, sorgulamayı ve seçim yapmayı bırakırsa yapay zekâ zamanla yalnızca yardımcı bir araç değil, davranış belirleyici bir güç hâline gelir. Ancak bilinçli kullanıcılar için yapay zekâ çok güçlü bir destek sistemine dönüşebilir.

    Belki de doğru soru şudur: Yapay zekâ bizi eğitiyor mu, yoksa biz onun bizi nasıl etkileyeceğini mi belirliyoruz?

    Çünkü teknoloji tarihinde her büyük dönüşümde olduğu gibi burada da belirleyici olan şey makinenin gücü değil, insanın bilinç düzeyi olacak. Yapay zekâ geleceği tek başına şekillendirmeyecek. Onu hangi amaçla kullandığımız, hangi sınırları çizdiğimiz ve ne kadar sorguladığımız geleceğin asıl yönünü belirleyecek.

  • İnsanlık sadece sosyal medyada mı kaldı!

    İnsanlık sadece sosyal medyada mı kaldı!

    Orta Doğu son zamanlarda adeta bir kan ve gözyaşı gölüne döndü. İsrail’in saldırılarında bugüne kadar yüz binden fazla insan; çocuk, kadın, yaşlı demeden hayatını kaybetti. Dünya bu vahşete sadece seyirci kalırken, insanlık tarihi en büyük sınavlarından birinden geçiyor. Yaklaşık 2 milyar Müslüman’ın yaşadığı dünyada, Müslümanlar toplam nüfusun yüzde 25’ini oluşturuyor. Ancak acı olan şu ki, birçok İslam ülkesi bu zulme karşı sessizliğini korurken, Türkiye her fırsatta bu vahşeti en yüksek tondan dünyaya haykırmaya devam ediyor.

    SOSYAL MEDYA VİCDAN RAHATLATMA ARACI MI?

    İnsanlığın artık gerçek dünyadan kopup dijital bir evrene hapsolduğunu üzülerek görüyoruz. Bugün 12 yaşındaki çocuktan en yaşlımıza kadar herkesin elinde bir akıllı telefon var. İnsanlar hayatlarını bu ekranlarda yaşıyor, geçimlerini buradan sağlıyor, beğeniler ve paylaşımlarla dünyayı takip ediyor. Ancak Orta Doğu’da insanlar katledilirken, sosyal medya artık sadece vicdanları rahatlatmak için kullanılan yapay bir araç haline gelmiş durumda.
    Kullanıcılar “Kahrolsun İsrail” yazılı bir görseli beğenince veya kendi sayfalarında paylaşınca, insani görevlerini yerine getirdiklerini sanıyorlar. Bir tıklama ile o derinlerdeki sızıyı dindirip “ben üzerime düşeni yaptım” diyerek hayatlarına devam ediyorlar. Oysa dijital dünya, gerçeklerden her geçen gün biraz daha uzaklaşan koca bir hayal dünyasından ibaret.

    DİJİTAL VİCDAN NEDİR?

    Peki, son zamanlarda sıkça duyduğumuz bu dijital vicdan tam olarak nedir? Dijital vicdan; bireylerin, teknoloji devlerinin ve devletlerin dijital dünyada ahlaki ve insani sorumlulukla hareket etmesidir. Yapay zekadan algoritmalara, kişisel verilerin korunmasından sosyal medya kullanımına kadar her alanda “doğru ile yanlışın dijital versiyonu”dur. Teknoloji geliştikçe insan haklarına zarar vermemek, mahremiyeti korumak ve şeffaf olmak bir lüks değil, zorunluluk haline geldi.

    SANAL ZORBALIKTAN DİJİTAL ADALETE

    Sosyal medya platformları maalesef dijital vicdanın en çok yaralandığı yerler. Linç kültürü, nefret söylemleri, dezenformasyon ve dijital zorbalık bugün birer salgın gibi yayılıyor. Kullanıcı verilerinin ticari amaçlarla istismar edilmesi ise işin başka bir boyutu. Dijital vicdanın olmadığı bir gelecekte bizi neyin beklediğini tahmin etmek zor değil: Kişisel özgürlüklerin azaldığı, dijital diktatörlüklerin güçlendiği ve teknolojinin sadece sistemlerin çıkarına hizmet ettiği bir dünya.

    TEKNOLOJİ VİCDANLI OLDUĞU SÜRECE DEĞERLİDİR

    Gelecekte dijital vicdan kavramı yapay zekâ yasalarının ve eğitim sistemlerinin merkezinde yer alacak. Ancak bu bilinci küçük yaşlardan itibaren çocuklara aşılamalıyız. Medya okuryazarlığı ve dijital empati, en az matematik kadar önemli bir ders haline gelmelidir. Sonuç olarak dijital çağda vicdan, artık sadece bireysel bir mesele değildir. İnsanlığın geleceği, teknolojinin ne kadar akıllı olduğundan çok, onu kullanan ve yönetenlerin ne kadar vicdanlı olduğuna bağlı olacaktır. Unutmayalım ki, ekran başında gösterdiğimiz tepkiler bizi sadece “dijital bir vatandaş” yapar; asıl mesele o vicdanı hayatın her alanına taşıyabilmektir.
    Özellikle Filistin’de yaşanan soykırım ve insanlık dışı zulüm karşısında, küresel kamuoyunun büyük bir kısmının sadece “dijital vicdan” ile yetindiğini görmek en büyük yaramızdır. Sosyal medyada bir görsel paylaşarak görevini tamamladığını düşünen dünya, Gazze’deki gerçek çığlıkları dijital gürültünün arasında kaybediyor. İnsanlık, bu büyük acıya karşı sadece birer tıklama ile tepki vererek en ağır sınavında sınıfta kalmaya devam ediyor.

  • AFSÜ’de akademik yayıncılıkta dijital dönüşüm

    AFSÜ’de akademik yayıncılıkta dijital dönüşüm

    Atatürk Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu, Tıbbi Hizmetler ve Teknikler Bölümünden Doç. Dr. Serkan Şen Eğitim tarafından verilen eğitimde, yapay zekâ destekli akademik yazım ve araştırma araçlarının bilimsel üretim süreçlerine sağladığı katkılar farklı boyutlarıyla ele alındı. Mavi Salonda düzenlenen etkinliğe Rektör Yardımcıları Prof. Dr. İbrahim Keleş ve Prof. Dr. Ahmet Ali Tuncer, Eczacılık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Cengiz Sarıkürkcü, Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekan V. Prof. Dr. Hasan Toktaş, Tıp Fakültesi Dekan Yardımcıları Prof. Dr. Çiğdem Özer Gökaslan ile Doç. Dr. Evrim Suna Arıkan Söylemez, Eczacılık Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Sevim Feyza Erdoğmuş, Genel Sekreterimiz Murat Zengin ile çok sayıda akademisyen katıldı.

    UYGULAMALI ÖRNEKLERLE TANITILDI

    Katılımcılara SciSpace platformunun literatür tarama, makale hazırlama, kaynak yönetimi ve araştırma süreçlerinin hızlandırılmasına yönelik sunduğu imkanların uygulamalı örneklerle tanıtıldığı eğitimde, akademik yayıncılıkta dijital araçların etkin kullanımı, araştırmacıların zaman yönetimi ve bilimsel verimlilik açısından sağladığı avantajlar üzerinde de duruldu. Etkileşimli biçimde gerçekleştirilen eğitimin katılımcıları, yapay zekâ destekli araştırma araçlarının akademik yayın kalitesinin artırılmasına ve uluslararası görünürlüğün güçlendirilmesine yönelik potansiyeli hakkında bilgi edinme fırsatı buldu. Eğitim sonunda katılımcılara SciSpace Premium erişimi sağlanarak, platformun araştırma süreçlerinde aktif olarak deneyimlenmesi hedeflendi. Eğitimin sonunda Doç. Dr. Şen, AFSÜ’de akademik yayıncılıkta dijital dönüşümü destekleyen eğitim ve etkinliklerle araştırmacıların bilimsel üretkenliğini artırmaya yönelik çalışmaların devam edeceğini söyledi. >>>Haber Merkezi

  • Melih Gökçek’ten meclis’teki kavgaya olay yaratan paylaşım

    Melih Gökçek’ten meclis’teki kavgaya olay yaratan paylaşım

    Oğlunu yapay zeka ile boksör yaptı

    Melih Gökçek, kişisel sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımda, oğlu Osman Gökçek’in yapay zeka teknolojisiyle bir boksör olarak resmedildiği bir görseli kullandı. Eski başkan, bu boksör görselinin yanına CHP’li Mahmut Tanal’ın meclisteki kavga sırasında aldığı darbe sonrası burnunun kanadığı fotoğrafı ekleyerek bir kolaj oluşturdu.

    Nakavt ifadesiyle tepki topladı

    Paylaşımında yaşanan olayı “Nakavt” olarak nitelendiren Melih Gökçek, milletin iradesine ve bakanlara yönelik saldırılara izin verilmeyeceği mesajını verdi. Gökçek, “Milletin oyuyla seçilenlerin iradesine karşı çıkar, bakana saldırmaya kalkarsan milletin evlatları bakanına sahip çıkar, sonuç bu olur” ifadelerini kullandı. Bu paylaşım kısa sürede sosyal medyada geniş yankı uyandırırken farklı kesimlerden çok sayıda yorum geldi.>>>Haber Merkezi 

  • “Somut sonuçlar üreten iş birliklerini kararlılıkla sürdüreceğiz”

    “Somut sonuçlar üreten iş birliklerini kararlılıkla sürdüreceğiz”

    Toplantıya Afyonkarahisarlı Genel Kurul Üyeleri Afyonkarahisar Valisi Kübra Güran Yiğitbaşı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi Rektörü Mehmet Karakaş da katıldı. Basın İlan Kurumu 33. Dönem 6. Genel Kurul Toplantısı, Genel Müdür Abdulkadir Çay’ın konuşmasıyla başladı. Yoğun bir faaliyet dönemini geride bıraktıklarını aktaran Çay, basın camiasının temsilcileriyle, kamu kurumlarının yöneticileriyle ve diğer paydaşlarla bir araya gelme fırsatı bulduklarını kaydetti.

    Genel Müdür Çay, “Her fikri, talebi ve eleştiriyi, sahadan gelen kıymetli birer veri olarak ele aldık. Sektörümüzün birikimini, potansiyelini ve beklentilerini yakından izleme fırsatı bulduk. Geleceğe dönük atılacak adımlarda, yönümüzü tayin etmemizde bizlere fayda sağlayacak bilgiler edindik. Şunun altını özellikle çizmek isterim ki bu yaklaşım bir başlangıç refleksi değil; sürdürülebilir bir yönetim anlayışının uygulamasıdır. Meseleleri yerinde tespit etmek, çözüm yollarını sektörle ve ilgili kurumlarla istişare içinde şekillendirmek yönetim politikamızın temelini oluşturmaktadır” şeklinde konuştu.

    MESLEKİ STANDARTLAR, ÇAĞIN GEREKLERİNE GÖRE YENİDEN ELE ALINMALI

    Dijital dönüşüm sürecinin basın sektörü açısından artık ertelenebilir bir başlık olmaktan çıktığını, doğrudan mesleğin geleceğine ilişkin temel bir mesele hâline geldiğini belirten Çay, haberin üretiminden sunumuna, dağıtımından doğrulanmasına kadar tüm gazetecilik pratiklerinin köklü bir değişimden geçtiğini söyledi. Bu değişimin teknoloji ve altyapının güçlendirilmesini, yeni becerilerin kazanılmasını ve mesleki standartların çağın gereklerine göre yeniden ele alınmasını zorunlu kıldığını vurgulayan Genel Müdür Çay, şöyle konuştu: “Kurumumuz, İletişim Başkanlığımızın da vizyonu doğrultusunda, basın sektörünün dönüşümüne yön veren ve yol haritası oluşturan kurumsal bir aktör olarak konumlanmaktadır. Bu anlayışla gerçekleştirdiğimiz ‘Dijital Dönüşüm Çağında Habercilik: Yapay Zekâ ve Dijital Yetkinlikler’ paneli, sektörün tam da bu ihtiyacına cevap veren önemli bir buluşma olmuştur. İletişim Başkanımız Sayın Prof. Dr. Burhanettin Duran’ın katılımlarıyla gerçekleşen panel yalnızca sektörel bir etkinlik olmaktan öteye geçerek devletin iletişim ve medya politikalarıyla uyumlu üst düzey bir buluşma olarak kamuoyunda karşılık bulmuştur. Akademi, sektör ve uygulayıcıların aynı çatı altında bir araya gelmesi; tartışmaları teorinin ötesine taşıyarak sahaya temas eden bir perspektif kazandırmıştır.”

    AKADEMİK CAMİANIN BİRİKİMİ İLE BASININ SAHADAKİ TECRÜBESİNİ BULUŞTURMALIYIZ

    Konuşmasında sektörün nitelikli insan kaynağı ihtiyacına değinen Çay, yapay zekâ uygulamaları ve değişen habercilik pratikleriyle çok boyutlu analiz yapabilme, veriyi doğru yorumlama ve teknolojik imkânlardan etkin biçimde yararlanma becerilerinin daha da önem kazandığının altını çizerek, bu noktada akademik camianın bilgi birikimi ile basının sahadaki tecrübesinin buluşmasının kritik bir role sahip olduğunu dile getirdi.

    Genel Müdür Çay, “Özellikle İletişim Fakültelerini sektörün önemli bir paydaşı olarak görüyoruz. Üniversitelerimizle birlikte yürünecek yolun, yeni yetkinlik alanlarının tanımlanmasına ve insan kaynağı niteliğinin artırılmasına önemli katkılar sağlayacağına inanıyorum. Bu yaklaşımın somut örneklerinden biri olarak Kurumumuz ile İbn Haldun Üniversitesi arasında imzalanan iş birliği protokolü özel bir anlam taşıyor. Önümüzdeki süreçte de akademiyle olan iş birliklerini çeşitlendirerek sürdürmeyi hedefliyoruz” diye konuştu.

    DİJİTAL YAYINCILIĞA UYUMLU YENİ İŞ MODELLERİ SEKTÖRDE KARŞILIK BULUYOR

    Basın sektörünün çağın gereklilikleri doğrultusunda dönüşümü sürecinde yalnızca bugünü değil, orta ve uzun vadeyi birlikte düşünmek zorunda olduklarını kaydeden Çay, sektörün sürdürülebilirliğinin gelir yapısının öngörülebilir olmasına, mali yüklerin yönetilebilirliğine ve kurumların kendi kapasitelerini güçlendirebilmesine doğrudan bağlı olduğunu söyledi.

    Genel Müdür Çay, “Basınımızın önemli gelir kaynaklarından biri olan resmî ilan ve reklamların artırılması için yoğun bir çaba gösteriyoruz. Ancak şunu açıkça ifade etmek isterim ki, yalnızca bu gelire dayanan bir yayıncılık anlayışı tek başına yeterli değildir. Dijital yayıncılığa uyumlu yeni iş modelleri, dijital reklamcılık, abonelik sistemleri ve üretilen içeriğin değerine dayalı gelir yöntemleri, sektörde her geçen gün daha fazla karşılık buluyor” ifadelerini kullandı.

    BASIN İŞLETMELERİ, YATIRIM PLANLARINI DAHA ÖNGÖRÜLEBİLİR BİR ZEMİNDE YAPABİLECEK

    Ekonomik sürdürülebilirlik bağlamında finansmana erişim konusunda açıklamalarda bulunan Genel Müdür Çay, bu doğrultuda basın işletmelerinin kredi ve teminat imkânlarına daha kolay ve doğrudan ulaşabilmesini sağlayacak somut bir adımı hayata geçirdiklerini hatırlatarak, şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığının ev sahipliğinde, Kredi Garanti Fonu ile imzaladığımız protokol, bu yaklaşımın güçlü ve kurumsal bir yansıması olmuştur. Söz konusu iş birliği; basın işletmelerinin kredi süreçlerinde karşılaştıkları teminat kaynaklı güçlükleri azaltırken, bankalar tarafından sağlanacak finansmanı sektör açısından daha erişilebilir hâle getirmiştir. Önümüzdeki 5 yılı kapsayacak şekilde planlanan destek mekanizmasıyla, 2 binin üzerinde süreli yayın için bu yıl toplam 7,5 milyar TL kredi limiti belirlendi. Böylelikle, basın işletmelerinin orta ve uzun vadeli yatırım planlarını daha öngörülebilir bir zeminde yapabilmelerine imkân tanınmış oldu.”

    Konuşmasında, Basın İlan Kurumu ile Türkiye Sigorta ile hayata geçirilen iş birliği hakkında da bilgiler veren Çay, “Sektörün gerçek gücü olan, sahada ter döken basın emekçilerinin sosyal imkânları, çalışma koşulları ve refahı Kurumumuz açısından tali değil, doğrudan asli bir önceliktir. Bu anlayış doğrultusunda Türkiye Sigorta ile hayata geçirilen iş birliğini; basın emekçilerinin günlük yaşamlarındaki konfor alanlarının artmasına yönelik anlamlı bir destek olarak görüyorum” dedi.

    FAALİYETLERİMİZİ, TEORİDE DEĞİL UYGULAMADA KARŞILIĞI OLACAK ŞEKİLDE ELE ALIYORUZ

    “Kurum olarak önümüzdeki dönemde de sektörde gerçek karşılığı olan, sahada hissedilen ve somut sonuçlar üreten iş birliklerini kararlılıkla sürdüreceğiz” diyen Çay, attıkları her adımı, yaptıkları her düzenlemeyi masada değil sahada, teoride değil uygulamada karşılığı olacak şekilde ele aldıklarını ifade etti.

    Sadece Kurumu değil, tüm sektörü ilgilendiren konu başlıklarına odaklanmaya çalıştıklarını kaydeden Genel Müdür Çay, konuşmasını şu sözlerle tamamladı: “Kurumumuzu sektörün üzerinde konumlanan bir yapıdan ziyade sektörle birlikte düşünen, çözüm üreten ve basının güçlenmesini kendi sorumluluğu olarak gören bir anlayışla yönetiyoruz. İnanıyoruz ki güçlü bir basın ancak karşılıklı güvenle ve uzun vadeli bir vizyonla mümkündür. Bu istikamet doğrultusunda değişen dünyayı doğru okuyan, sektöre temas eden ve çözüm üretme iradesini kararlılıkla ortaya koyan bir Basın İlan Kurumu anlayışıyla yolumuza devam edeceğiz.”

    Genel Müdür Çay’ın konuşmasının ardından Başkanlık Divanı seçimi yapılarak yoklama alındı ve Genel Kurul Gündemi belirlendi. Yönetim Kurulu Durum Raporu ve Denetçiler Raporları okunduktan sonra Yönetim Kurulu’nun tekliflerine ilişkin sunum yapıldı. Akabinde ise üyeleri belirlenen İlan İşleri, Hukuk İşleri ve Mali İşler Komisyonları çalışmalarına başladı. Basın İlan Kurumu 33. Dönem 6. Genel Kurulu’nun 13 Şubat 2026 Cuma günü gerçekleştirilecek son oturumunda, komisyonların görüşleri doğrultusunda sunulan teklifler karara bağlanacak. >>>Haber Merkezi

  • Teknoloji şirketleri küçülürken yapay zekâ neden büyüyor?

    Teknoloji şirketleri küçülürken yapay zekâ neden büyüyor?

    Merhaba bu hafta yapay zekanın şirketler üzerindeki etkilerini çalışma hayatındaki değişimlerini ele alacağız.

    Son dönemde teknoloji dünyasında dikkat çekici bir tabloyla karşı karşıyayız. Küresel ölçekte binlerce çalışanın işten çıkarıldığı bir süreç yaşanırken, yapay zekâ yatırımları aynı hızla artmaya devam ediyor. İlk bakışta çelişkili gibi görünen bu durum, aslında teknolojinin yön değiştirdiğini gösteriyor.

    Google, Meta, Amazon gibi küresel şirketler ciddi küçülmelere giderken; aynı şirketler yapay zekâ altyapılarına ve büyük dil modellerine milyarlarca dolar yatırım yapıyor. Bu tablo artık Türkiye’de de hissedilmeye başlandı.

    Kriz Değil, Yeniden Yapılanma

    Yaşanan süreç bir çöküşten çok yeniden yapılanma olarak okunmalı. Pandemi döneminde hızla büyüyen teknoloji şirketleri, dijitalleşmenin kalıcı olacağı varsayımıyla büyük istihdam yarattı. Ancak pandemi sonrası normalleşme, artan maliyetler ve ekonomik belirsizlikler bu büyümenin sürdürülebilir olmadığını gösterdi.

    Türkiye’de de benzer bir tablo var. E-ticaret, yazılım ve dijital hizmet alanlarında faaliyet gösteren bazı şirketler son iki yılda kadrolarını daraltırken, yapay zekâ ve otomasyon projelerine yatırımı artırdı. Özellikle bankacılık ve telekom sektöründe müşteri hizmetleri, veri analizi ve operasyonel süreçlerde yapay zekâ kullanımı hızla yaygınlaşıyor.

    Yapay Zekâ Neden Tercih Ediliyor?

    Şirketler açısından yapay zekâ sadece bir teknoloji değil, aynı zamanda güçlü bir maliyet ve verimlilik aracı. Yazılım geliştirme, çağrı merkezleri, içerik üretimi ve raporlama gibi alanlarda yapay zekâ, daha az insanla daha hızlı sonuç alınmasını sağlıyor.

    Türkiye’de birçok banka, müşteri temsilcisi ihtiyacını azaltan yapay zekâ destekli dijital asistanlara yönelmiş durumda. Benzer şekilde medya ve reklam sektöründe içerik üretimi, çeviri ve video kurgulama süreçlerinde yapay zekâ kullanımı artıyor. Bu durum, özellikle orta seviye pozisyonların risk altına girmesine neden oluyor.

    İnsan Yerine Algoritma mı?

    Asıl kırılma noktası burada. Şirketler artık “insanla büyüme” yerine “sistemle büyüme” modelini benimsiyor. Yapay zekâ, yorulmuyor, izin istemiyor ve aynı işi sürekli aynı kalitede yapabiliyor. Bu da insan kaynağını, özellikle tekrar eden işlerde, ikinci plana itiyor.

    Türkiye’de yazılım ve IT alanında çalışan birçok genç profesyonel, bu dönüşümü yakından hissediyor. Bazı pozisyonlar ortadan kalkarken, yapay zekâ ile çalışabilen, onu yöneten ve denetleyen yeni uzmanlık alanları ortaya çıkıyor.

    Gelecek Kimin İçin?

    Yapay zekâ büyürken herkes için iş alanı daralabilir; ancak uyum sağlayabilenler için yeni fırsatlar da doğuyor. Veri okuryazarlığı, yapay zekâ denetimi, etik, siber güvenlik ve stratejik planlama gibi alanlar hem dünyada hem Türkiye’de önem kazanıyor.

    Buradaki kritik soru şu: Eğitim sistemi ve kamu politikaları bu dönüşüme ne kadar hazır? Eğer bu değişim yönetilmezse, yapay zekâ verimliliği artırırken işsizlik ve gelir eşitsizliği gibi sorunları derinleştirebilir.

    Konuyu topladığımızda teknoloji şirketleri küçülürken yapay zekânın büyümesi bir çelişki değil; yeni dönemin doğal sonucu. Asıl mesele, bu dönüşümün insanı dışlayan mı yoksa insanı yeniden konumlandıran mı bir yapıya evrileceği.

    Yapay zekâ hızla ilerliyor. Ancak asıl belirleyici olan, bu hıza toplum olarak ne kadar ayak uydurabildiğimiz nasıl uyum sağladığımız olacaktır.