Kategori: Kültür – Sanat- Yaşam

  • Fatih’teki 152 yıllık okul Türk sanatlarının geleceğine ışık tutuyor

    Fatih’teki 152 yıllık okul Türk sanatlarının geleceğine ışık tutuyor

    Birinci derece tarihi eser olarak kabul edilen yapı, geçmişten bugüne hukuk, fen, öğretmenlik, güzel sanatlar ve mesleki eğitim alanlarında faaliyet gösteren kurumlara ev sahipliği yaptı.

    Babıali Hariciye Katipleri için 1874’te Lisan Mektebi olarak yapılan bina, farklı dönemlerde Hukuk Mektebi olarak kullanıldı. Yapı daha sonra bir süre Darülfünun Fizik-Kimya Laboratuvarı olarak hizmet verdi.

    Okul binası 1909-1921 arasında Darülmuallimin, 1922-1925 arasında ise Sanayi Nefise Mekteb-i Alisi olarak kullanıldı. Bu dönemde, Türk sanat tarihinin önemli isimlerinden ressam İbrahim Çallı okulda öğretim üyeliği yaptı.

    Cumhuriyet dönemi sanatının önde gelen isimlerinden ressamlar Elif Naci ve Mahmut Cüda da bu dönemde okulun öğrencileri arasında yer aldı.

    Bu tarihi bağın yaşatılması amacıyla Elif Naci ve Mahmut Cüda’nın aileleriyle yapılan görüşmeler ve katkılar sonucunda okul bünyesinde atölyeler oluşturuldu.

    Elif Naci Atölyesi 1997’de, Mahmut Cüda Atölyesi ise 2000’de açıldı. Bu atölyelerde öğrencilerin, eğitimlerinin yanı sıra okulun sanat ve eğitim tarihini de yakından tanımaları sağlanıyor.

    Fatih'teki 152 yıllık okul Türk sanatlarının geleceğine ışık tutuyor

    Kız öğrencilerin eğitiminde önemli rol üstlendi

    1929-1930 eğitim öğretim yılında İstanbul Kız Ortaokuluna devredilen tarihi bina, 1940’ta Müstakil Cağaloğlu Akşam Kız Sanat Okulu olarak kullanılmaya başlandı.

    1981’de dönemin adıyla Cağaloğlu Kız Meslek Lisesi ile aynı yönetim altında birleştirilen okul, mesleki eğitime yönelik faaliyetlerini sürdürdü.

    Okulun adı 1994-1995 eğitim öğretim yılında ise Cağaloğlu Anadolu Moda Tasarımı Meslek Lisesi ve Moda Sanat Eğitimi Merkezi olarak değiştirildi.

    Okulda 2003-2004 eğitim öğretim yılında, ilçe genelinde yapılan meslek ilgi envanteri çalışmalarının sonuçları doğrultusunda Çocuk Gelişimi bölümü açıldı.

    İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğünün D bloğunun birinci katını bölüme tahsis etmesinin ardından döner sermayeye bağlı olarak Kreş ve Uygulama Sınıfı da faaliyete başladı.

    Kamu kurumlarında çalışan annelerin çocuklarına yönelik hizmet veren kreş ve uygulama sınıfı, 2004 Mart ayından 2013’e kadar 25’er kişilik 3 sınıf ve 3 öğretmenle faaliyet gösterdi.

    Fatih'teki 152 yıllık okul Türk sanatlarının geleceğine ışık tutuyor

    Geleneksel Türk sanatları eğitimi veriyor

    Tarihi okulun eğitim alanındaki yeni dönemi, 25 Eylül 2018’de Milli Eğitim Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı arasında imzalanan “Geleneksel Türk Sanatlarını Gelecek Nesillere Aktarma ve Yaşatma İşbirliği Protokolü” ile başladı.

    Protokol kapsamında okulun adı Geleneksel Türk Sanatları Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi olarak değiştirildi. Aynı yıl okul bünyesinde Geleneksel Türk Sanatları alanı açıldı.

    Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 2021-2022 eğitim öğretim yılında yapılan düzenleme ile okula Sedefkar Hüsamettin Yivlik’in adı verildi.

    152 yıllık tarihi boyunca dil, hukuk, fen, öğretmenlik, güzel sanatlar, moda tasarımı ve çocuk gelişimi gibi farklı alanlarda eğitim faaliyetlerine ev sahipliği yapan tarihi yapı, bugün geleneksel Türk sanatlarının gelecek kuşaklara aktarılması amacıyla mesleki eğitim veriyor.

    Sanat tarihinin önemli isimlerinin ders verdiği ve öğrencilik yaptığı tarihi okul, geçmişte biriktirdiği eğitim ve sanat mirasını bugünün öğrencileriyle buluşturarak, İstanbul’un köklü eğitim kurumları arasındaki yerini koruyor.

    Fatih'teki 152 yıllık okul Türk sanatlarının geleceğine ışık tutuyor

    “İşe geliyor gibi değil, sanki bir müzeye geliyor gibi hissediyorsunuz”

    Okul müdürü Sevilay Oğuz, AA muhabirine, 1. derece tarihi eser niteliğine sahip olan okulun 1874’te inşa edildiğini, tarih boyunca Lisan Mektebi, Hukuk Mektebi sonrasında da Öğretmen Okulu olarak eğitim öğretime devam edildiğini söyledi.

    Osmanlı’da açılan ilk ve tek kadın üniversitesi İnas Darülfünunu’nun, 1916-1917 eğitim öğretim yılında okul binasına taşınarak bir süre burada eğitime devam ettiğini belirten Oğuz, şunları dile getirdi:

    “2018-2019 eğitim öğretim yılında Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür ve Turizm Bakanlığı arasında imzalanan bir işbirliği protokolüyle proje protokol okulu olmuştur. Günümüzde Geleneksel Türk Sanatları alanı ve Moda Tasarım Teknolojileri alanı olmak üzere iki alan bulunmaktadır. Öğrenciler okulumuza LGS sınav sonucunda tercihlerini yaparak gelmektedirler. Her yıl iki bölüm için 30’ar öğrenci kontenjanımız bulunmaktadır. Yani her yıl 60 öğrenci almaktayız. Butik bir okuluz, toplam 160-170 öğrenci, tam kapasite olduğu zaman bu şekilde mevcudumuz.”

    Fatih'teki 152 yıllık okul Türk sanatlarının geleceğine ışık tutuyor

    Oğuz, okulda her iki alanda meslek öğretmenlerinin görev yaptığını ve herhangi bir öğretmen eksiğinin bulunmadığını kaydederek, 9. sınıfta Bakanlığın çerçeve öğretim programlarında yer alan meslek derslerine başlandığını, 10 ve 11. sınıfta bu derslerin arttığını, 12. sınıfta ise öğrencilerin 3 gün işletmelerde beceri eğitimi kapsamında staj yaptığını, 2 gün de okula gelerek kültür derslerini tamamladıklarını anlattı.

    Öğrencilerin 12. sınıfta okulda bir sergi de düzenlediklerini belirten Oğuz, şöyle konuştu:

    “11. sınıfta bir tema belirlenerek başlanır. Bu tema üzerinden her iki alanın öğrencileri kendi ders gördükleri alanlarla ilgili ürünlerini hazırlarlar. Burada Geleneksel Türk Sanatları alanı hat, tezhip, çini, minyatür, kat’ı, kalem işi derslerinde yapmış oldukları ürünleri hazırlarlar. Moda Tasarım Teknolojileri alanı ise çizimlerini yaparak, hikayelerini oluşturarak, kalıplarını hazırlayıp, kumaşa geçirip dikim aşamasına geçerler. 12. sınıfta bu hazırlanan eserler sergilenmiş olur. Burada sergimize konsolosları davet ederiz. Asıl amacımız kendi kültürümüzü bir köprü olarak dış dünyaya, herkese tanıtmak. Yani Geleneksel Türk Sanatları alanını, eskimizi, geleneğimizi, yenide de Moda Tasarım Teknolojileri ile yeni trendi yakalayarak her iki alanda okulumuzun yapmış olduğu çalışmaları tanıtmak için bunları yapmaktayız.”

    Fatih'teki 152 yıllık okul Türk sanatlarının geleceğine ışık tutuyor

    Oğuz, okulun tarihi atmosferinin çalışma ortamına kattığı farklılığa değinerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “İşe geliyor gibi değil, sanki bir müzeye geliyor gibi hissediyorsunuz kapıdan girdiğiniz anda. Baktığınız zaman taş duvarlara dokunmak, mermer merdivenlerden çıkmak, yüksek tavanlı odalarda çalışmak, uzun pencerelerden gökyüzüne bakmak… Yani tarihi tam olarak hissediyorsunuz, farklı bir duygu tabii ki. Lisan Mektebi’nde görev yapıyor gibi kendinizi hissediyorsunuz, Lisan Mektebi olarak açıldığı için okulumuz. Çok farklı bir duygu. Sanki tarihin nöbetini tutuyormuşsunuz gibi. Öğretmenlerimiz de aynı şekilde. Herkes buraya işe geliyor gibi değil, adeta bir müzeye geliyor gibi, tarihe geliyor gibi… Tarihi yaşayarak tarihi yaşatıyoruz hissiyatındayız.”>>>AA

  • Valide Sultan’ın emaneti Pertevniyal Lisesi 154 yıllık eğitim mirasını sürdürüyor

    Valide Sultan’ın emaneti Pertevniyal Lisesi 154 yıllık eğitim mirasını sürdürüyor

    Osmanlı padişahı Abdülaziz’in annesi ve II. Mahmud’un eşi olan Pertevniyal Valide Sultan tarafından yaptırılan ve 6 Nisan 1872’de “Mahmudiye Rüştiyesi” adıyla eğitim hayatına başlayan okul, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte eğitim faaliyetlerini kesintisiz sürdürse de yolculuğu her zaman kolay olmadı.

    İlk yıllarında caminin yanında bulunan bina, 1911’de meydana gelen büyük İstanbul yangınında kullanılamaz hale gelirken, eğitim Sinekli Bakkal civarında bir konakta devam etti.

    Bugünkü binanın güney bölümünde 1930 yılında 17 odalı beton bir yapı inşa edilince, okulun eğitim serüveni yeni adresinde sürmeye başladı.

    Uzun yıllar erkek öğrencilerin eğitim gördüğü okul, değişen toplumsal yapıyla birlikte dönüşüm geçirdi. 1978’de ilk kız öğrencilerini kabul eden Pertevniyal Lisesi, sonraki yıllarda eğitim sistemindeki değişimlere uyum sağlayarak önce Süper Lise, ardından Anadolu Lisesi kimliği kazandı.

    Bugün koridorlarında yaklaşık 750 öğrencinin eğitim gördüğü, 60 öğretmenin görev yaptığı lise, özellikle üniversite yerleştirme başarılarıyla öne çıkıyor.

    “Mahmudiye Mektebi” yazan kitabe geçmişle geleceği buluşturuyor.

    Öğrencilerin önemli bölümü mühendislik ve tıp fakültelerini tercih ederken, her yıl çok sayıda mezun da hukuk başta olmak üzere farklı alanlarda yükseköğretime devam ediyor.

    Okulun girişinde ise yangından kurtarılan, 1872’den kalma Osmanlıca “Mahmudiye Mektebi” yazan kitabe geçmişle geleceği buluşturuyor.

    Hüseyin Rahmi Gürpınar, Tevfik Fikret, Nurullah Ataç, Cemil Meriç, Reşat Ekrem Koçu, Halit Kıvanç, Metin Akpınar ve Zihni Göktay gibi birçok ünlü ismin mezun olduğu lise, günümüzde proje okulu olarak merkezi sınavla öğrenci kabul etmeye devam ediyor.

    Pertevniyal Lisesi Müdürü Şeref Koç, AA muhabirine, 154 yıllık okulun geçmişi ve bugünkü konumu ile öğrencilerinin başarılarını anlattı.

    Pertevniyal Valide Sultan’ın önce camiyi, ardından okulu ve sonrasında caminin muvakkithanesini yaptırdığını kaydeden Koç, İstanbul yangınının ardından vakfın son üyesi Osman Efendi’nin 1930’da bugünkü okul binasını yaptırdığını belirtti.

    Her yıl 150 yeni öğrencinin okula kayıt yaptırdığını aktaran Koç, üniversite başarılarına dikkati çekerek, “Her yıl İTÜ’ye en fazla öğrenci gönderen okul olarak teşekkür mektubu alıyoruz. Öğrencimiz daha çok mühendislik ve tıp eğitimini seçiyor. Her yıl 15-20 civarında hukuk öğrencisini eşit ağırlık bölümüne yerleştiriyoruz. Türkiye’de üniversite başarısı en yüksek okullardan bir tanesiyiz.” ifadelerini kullandı.

    Koç, sözlerini şöyle tamamladı:

    “154’üncü yılımızı yaşıyoruz. Böylesine tarihi bir okulda çalışmanın manevi hazzını sürekli yaşıyoruz. Pertevniyal Valide Sultan’ın manevi elini hep üzerimizde hissediyoruz. Daha çok birincilerimiz de kızlar oluyor. Biz de bunu bütün mezuniyet törenlerinde, Pertevniyal Valide Sultan’ın yanı başımızda bizi izlemesine bağlıyoruz. Bu tarihin parçası olmak, bu manevi hazzı sürekli yaşamak bizim mesleğimizde hissedeceğimiz ender duygulardan bir tanesi. Dolayısıyla ‘Pertevniyalli olmak ayrıcalıktır.’ diyoruz.”

    The post Valide Sultan’ın emaneti Pertevniyal Lisesi 154 yıllık eğitim mirasını sürdürüyor first appeared on Gazete3 | Afyon Haberleri.

  • Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan eğitim mirası

    Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan eğitim mirası

    Anadolu Ajansının (AA) “Asırlık Mektepler” başlıklı dosya haberi kapsamında Türkiye’de farklı dönemlerde kurulan, yüzyılı aşkın geçmişe sahip ve bugün de eğitim vermeyi sürdüren köklü okulların tarihi, mimari özellikleri, eğitim anlayışı ve gelecek vizyonu ele alınacak.

    AA, kapsamlı dosya haber çalışmasında, her gün köklü eğitim kurumlarından birini, okul yöneticileriyle yapılan söyleşiler eşliğinde okuyucuyla buluşturacak.

    Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte kimi saray yapılarında, kimi vakıf eserlerinde, kimi ise eğitim amacıyla inşa edilen özgün binalarda faaliyet gösteren okullar, İstanbul’un kültürel mirasının ayrılmaz parçaları arasında bulunuyor.

    Yüzyılı aşkın süredir eğitim veren birçok okul, tarihi dokularını korurken çağın ihtiyaçlarına uygun eğitim anlayışıyla da faaliyetlerini sürdürüyor.

    İstanbul’un silüetinin ayrılmaz parçaları haline gelen bu tarihi okullar, mimari değerlerinin yanı sıra yetiştirdikleri bilim insanları, sanatçılar, devlet adamları ve düşünce insanlarıyla da Türkiye’nin eğitim tarihinde önemli bir yer edindi.

    Bugün de özgün mimarileri korunarak eğitim vermeyi sürdüren bu kurumlar, geçmişin birikimini çağdaş eğitim anlayışıyla buluşturarak yeni nesilleri yetiştirmeye devam ediyor.

    “Bu okulları yaşatmak bizim en önemli görevimiz”

    Köklü eğitim kurumlarının geçmişten geleceğe uzanan eğitim geleneğindeki yerini ve bu mirasın korunmasına yönelik çalışmaları AA muhabirine anlatan İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü Murat Mücahit Yentür, kentte şanlı tarihi aktaran çok güzel binalar olduğunu kaydetti.

    Yentür, “Neredeyse şehrin kültürüyle, tarihiyle eşdeğer okullarımız var. İstanbul’un mimarisini, tarihi özelliklerini, sosyolojisini yansıtan eğitim binalarımız var. Türk eğitim tarihinin ulu çınarları var.” dedi.

    Okul mimarilerinin şehrin mimarisini yansıtan bir felsefe olduğunu belirten Yentür, “Tarihi kimliği ve misyonuyla bugün öğrencilerimize hizmet veren bu okullar, Türkiye’yi yarınlara taşıyacak güçlü bir neslin yetişmesine katkı sağlayan altyapısıyla, tarihi duvarları arasında çocuklarımız ve gençlerimizle çok daha anlamlı bir hale geliyor. Aslında İstanbul’un silüetine baktığınız zaman da bu tarihi eğitim binaları, şehrin bir nişanesi olarak şehri geleceğe taşıyan, geçmişin izlerini, hatıralarını taşıyan bir anıt eser olarak devam etmekte.” ifadelerini kullandı.

    Geleceğe ışık tutan okullardan bazılarına değinen Yentür, şöyle devam etti:

    “Millet Caddesi üzerinde Osmanlı’nın ilk öğretmen okulu var. Darülmuallimin-i Ali, Ahmet Cevdet Paşa tarafından kurulmuş, hala fen lisesi olarak devam ediyor. Fetih’le beraber 1453’ten itibaren hemen Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin karşısındaki Davutpaşa Anadolu Lisemiz hem semte hem İstanbul’a hizmet etmekte. İlk sivil lise diyebileceğimiz Vefa İdadisi… Pertevniyal Valide Sultan’ın hayrıyla kurulmuş, yüzyılları aşan kimliğiyle öğrencilerimize hizmet eden Pertevniyal Lisesi… Sultan Abdülhamit Han’ın bize eseri ve mirası, Boğaz’ın en güzel binalarından Kabataş Erkek Lisesi hala yüzyılı aşan varlığıyla İstanbul’umuza, Türkiye’mize hizmet etmeye devam ediyor. İlk kılıçhane olarak kurulan Sultanahmet Mesleki ve Teknik Anadolu Lisemiz var. Gerçekten konumuyla, eğitim, öğretim durumuyla halen İstanbul’un hafızasındaki en taze okullarımızdan. Sıbyan mektebi dediğimiz taş binalardan yapılmış, özellikle camilere yakın bölgedeki okullarımız, Fatih ve Üsküdar semtinde halen çocuklarımıza ilkokul, ortaokul olarak hizmet vermeye devam ediyor.”

    Eğitim yuvalarının kente değer kazandırdığını dile getiren Yentür, şunları kaydetti:

    “Bunları yaşatmak bizim en önemli görevimiz, 26 eğitim binamızın restorasyonu ve güçlendirmesi tamamlandı, devam edenlerimiz var. Eğitim öğretimi de aksatmadan, uygun yerleri ayarlayarak, tarihi restorasyonuyla yenilenerek, eğitim kurumu olarak devam etmesi gerçekten son derece anlamlı. İstanbul’umuzda yaklaşık 140 tarihi okul binamız var. En güzeli ilk kuruluşundan bugüne öğrenciyle var olmuş bu binalar, bugün de öğrenciyle devam ediyor. İnşallah geçmişi en güzel şekilde geleceğe taşıma mirasını bizler sürdüreceğiz.”

    Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan eğitim mirası

    “Bu tür okulların ihya edilmesi, varlığını sürdürmesi son derece önemli”

    Marmara Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Satan da Tanzimat Fermanı’nın Osmanlı İmparatorluğu’na getirmiş olduğu İttihad-ı Anasır yaklaşımıyla beraber bütün milletlerin bir arada eğitim yapabilecekleri bir ortamın oluşturulmasının amaçlandığını, böylece Osmanlı vatandaşı bilinci oluşturulmaya çalışıldığını söyledi.

    Prof. Dr. Satan, 1860’lı yıllardan itibaren hazırlanan Maarif Kanunu’yla devletin eğitimde daha belirleyici ve merkezi bir rol üstlendiğini, Milli Eğitim anlayışı çerçevesinde eğitime müdahil hale geldiğini anlattı.

    Bu dönemden sonraki okullaşmalara bakıldığında devletin varlığını, gücünü gösteren ciddi yapıların ortaya çıktığını aktaran Satan, şunları kaydetti:

    “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden sandığımızdan çok daha fazla bir eğitim mirası söz konusudur. Bu genellikle ihmal ettiğimiz bir alan. 19. yüzyılda ve özellikle 2. Abdülhamit döneminde eğitime büyük bir önem verilmiş, eğitimin yaygınlaştırılması için büyük çaba gösterilmiş. Bu dönemde ciddi bir okullaşmadan bahsedebiliriz. Bu okullar gerek mimari yapısı, gerek eğitim müfredatı, yetiştirmiş oldukları öğrenciler itibarıyla Cumhuriyet’i de doğrudan etkilemiş hatta Cumhuriyet’in kuruluş kadrolarının yetiştiği okullardır.”

    Satan, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde bu okulların isimleri ve eğitim sistemlerinde yaşanan değişiklikler nedeniyle tarihsel geçmişlerinin yeterince bilinmediğini, bunun da genel bir sorun olduğunu ifade etti.

    Geçmişle bir bağ kurulması gerektiğini vurgulayan Satan, şunları dile getirdi:

    “Bu bağ kurulduğu zaman tarihi okulların misyonunun ve özelliklerinin hem orada eğitim alanlara hem de o civarda yaşayanlara çok daha anlamlı şeyler hissettireceğini düşünüyorum. Tarihi okulların iklimi ve atmosferi öğrenciler için de son derece önemli. Çünkü eğitim, sonuçta öğrenciye birtakım şeylerin kazandırıldığı bir süreç ve o mimari yapı ister istemez öğrenci üzerinde etki oluşturuyor. Dolayısıyla hem estetik hem de fonksiyonel olan bu yapılar, öğrencilere tarihin getirdiği mirası da bir şekilde aktarıyor. O yüzden bu tür okulların ihya edilmesi, eğitimde kullanılması ve varlığını sürdürmesi son derece önemli. Milli Eğitim Bakanlığı da tarihi okulların ortaya çıkarılması ve korunmasına son yıllarda ayrıca önem veriyor. Bunun devam etmesi gerektiğini düşünüyorum. Bilgi eksiklerini gidererek ve yapıyla toplum arasındaki bağı yeterince kurarak daha iyi neticeler alacağımızı düşünüyorum.”>>>AA

  • Gevaş’ta 700 yıllık mezarlıkta çocuk mezarı bulundu

    Gevaş’ta 700 yıllık mezarlıkta çocuk mezarı bulundu

    Anadolu’nun en büyük Türk-İslam mezarlıklarından biri olan tarihi Selçuklu Mezarlığı’nda, 700 yıl önce yaptırılan Halime Hatun Kümbeti’nin de bulunduğu alanda Kültür ve Turizm Bakanlığının izniyle 2022’de başlatılan kazı, restorasyon ve konservasyon çalışmaları sürüyor.

    Kazı çalışmaları, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ercan Çalış başkanlığında, aralarında sanat tarihi, arkeoloji, epigrafi, mimarlık, restorasyon ve konservasyon alanlarından uzmanların bulunduğu 15 kişilik ekip tarafından yürütülüyor.

    Yaklaşık 50 dönümlük tarihi mezarlıkta, boyları 2,5 metreye ulaşan, üzerlerindeki kitabe ve geleneksel motiflerle dikkati çeken 1000’in üzerinde mezar taşı tespit edildi.

    Kazı alanının karelaj haritasını çıkaran ekip, 10×10 metrelik açmalarda kontrollü şekilde yaklaşık 30-60 santimetre derinliğe inerek toprağın altında kalan mezar taşlarını belirliyor.

    Halime Hatun Kümbeti’nin yakınında çalışmaları yoğunlaştıran ekip, 40 santimetre toprak altında bulunan, sanduka tipi ve üzerinde çevgan motifi (Türk-İslam geleneksel sanatında ve mezar taşlarında görülen, asaleti, yiğitliği, binicilikteki ustalığı ve kahramanlığı simgeleyen figür) bulunan çocuk mezar taşını tespit etti.

    Uzman ekip, yaklaşık 1,5 gün süren titiz çalışmayla çocuk mezar taşını gün yüzüne çıkardı.

    Gevaş'ta 700 yıllık mezarlıkta çocuk mezarı bulundu

    “Çevgan motifi, Türk sanatında oldukça önem arz etmektedir”

    Doç. Dr. Ercan Çalış, AA muhabirine, Türk kültüründe önemli bir yere sahip olan çevganın, at üzerinde oynanan geleneksel bir spor olarak bilindiğini, oyuncuların at üzerinde ellerindeki uzun sopalarla topa vurarak mücadele ettiğini söyledi.

    At binme, çeviklik ve savaşçılık becerilerini geliştiren çevganın geçmişte yalnızca bir oyun veya spor olarak görülmediğini belirten Çalış, aynı zamanda çocukların ve gençlerin savaşta ihtiyaç duyacakları becerileri kazanmalarına yardımcı olan bir eğitim yöntemi olarak da kullanıldığını ifade etti.

    Gevaş Selçuklu Mezarlığı’nı diğer mezarlıklardan ayıran en büyük özelliklerden birisinin de zengin bir süsleme programına sahip olması olduğunu dile getiren Çalış, şunları kaydetti:

    “Burada kastettiğimiz, zengin bir motif çeşitliliğinin söz konusu olmasıdır. Bunlar arasında en dikkat çekici olanlardan birisi de şamdan motifidir. Zira şamdan motifi, diğer mezarlıklarda nadiren rastlanan bir motif olmasına karşın, Gevaş Selçuklu Mezarlığı’nda hem sistematik olarak hem de çeşitli formlarda, zengin bir şekilde kullanıldığını görmek mümkündür. Ama en önemlisi, aslında burada öne çıkan çevgan motifidir. Bu yıl yaptığımız çalışmalarda ikinci çevgan motifli taşı açığa çıkarmış bulunmaktayız. Çevgan motifi, Türk sanatında oldukça önem arz etmektedir. Orta Asya’dan gelen bir kültürün devamını teşkil ettiği için oldukça önemlidir. Çevgan motifi şu açıdan da bize çok önemli sonuçlar verdi. İki çevgan motifli mezar taşının da çocuk ve genç yaşlara ait olduğunu tespit ettik. Çocuk ve genç yaşlardaki mezar taşlarında çevgan motifine rastlamamızın nedeni, çevgan oyununun o dönemde bir oyun olarak kullanılması, daha sonra ise bu oyunun mezar taşlarında bir motif olarak karşımıza çıkmasıdır.”

    Gevaş'ta 700 yıllık mezarlıkta çocuk mezarı bulundu

    “Osmanlılarda da sıkça gördüğümüz bir prens yetiştirme anlayışı söz konusu”

    Çevgan oyununun esas itibarıyla hem savaşta taktiksel olarak kullanılan hem de bir spor faaliyeti olarak değerlendirilen bir oyun olduğunu dile getiren Çalış, sözlerini şöyle tamamladı:

    “Bunun bir savaş ve spor faaliyeti oyunu olduğunu söyleyebiliriz. Konuya savaşçı üzerinden, özellikle çocuklara ait taşlarda çevgan motifine baktığımız zaman, çocukların esas itibarıyla genç yaşlarda, daha çocukken hem savaşçı özelliklerinin hem de cesaretlerinin geliştirildiğini ve adeta Osmanlılarda da sıkça gördüğümüz bir prens yetiştirme anlayışının söz konusu olduğunu görüyoruz. Henüz küçük yaşlarda bunlar yetiştiriliyor ve ileride gelebilecekleri yüksek mevki ve makamlara hazırlanmaları için bir eğitimden geçiriliyorlar.”>>>AA

  • 12 Eylül’ün yaşayan tanığı: Ulucanlar Cezaevi

    12 Eylül’ün yaşayan tanığı: Ulucanlar Cezaevi

    Başkentte 1925’te Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk hapishanesi olarak inşa edilen Ulucanlar Cezaevi, 81 yıllık tarihinde çok sayıda siyasetçi, gazeteci, edebiyatçı ve mahkuma ev sahipliği yaptı.

    Cezaevi, 2006’da kapatıldı ve 2009’da restore edilmek üzere Altındağ Belediyesine devredildi. Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki’nin çalışmaları kapsamında 15 Haziran 2011’de müzeye dönüştürülen yapı, bugün ziyaretçilerini 81 yıllık tarihiyle karşılıyor.

    Cezaevinde Bülent Ecevit, Muhsin Yazıcıoğlu, Talat Aydemir, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Mustafa Pehlivanoğlu, Fikri Arıkan, Ali Bülent Orkan ve Muharrem Şemsek gibi isimler tutuklu kaldı.

    Necip Fazıl Kısakürek, Nazım Hikmet Ran, Sami Cebeci, Yılmaz Güney, Ahmet Arif, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Metin Peker, Oral Çalışlar, İpek Çalışlar, Beyhan Cenkçi, Adnan Cemgil, Cüneyt Arcayürek, Fakir Baykurt ve Metin Toker de cezaevinde tutuklu kalan gazeteci ve edebiyatçılar arasında yer aldı.

    12 Eylül 1980 sabahı Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in radyodan okuduğu bildiriyle Türkiye’de karanlık bir dönem başladı.

    Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’dan oluşan Milli Güvenlik Konseyi, tüm yetkileri eline alarak “antidemokratik” uygulamalara girişti.

    12 Eylül'ün yaşayan tanığı: Ulucanlar Cezaevi

    Darbe sonrası kurulan mahkemelerde yüzlerce kişi idamla yargılanırken ekimde sol görüşlü Necdet Adalı ile ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu idam edildi.

    Darbe öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle hüküm giyen 17 yaşındaki Erdal Eren de idam cezasına çarptırıldı. Eren’in idam hükmü Yargıtay tarafından iki kez iptal edilmesine rağmen Milli Güvenlik Konseyince onaylandı ve yaşı büyütülerek 13 Aralık 1980’de Ulucanlar Cezaevi’nde cezası infaz edildi.

    Demokrasinin askıya alındığı süreçte 650 bin kişi gözaltına alındı, 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 7 binden fazla kişi hakkında idam talep edildi.

    12 Eylül'ün yaşayan tanığı: Ulucanlar Cezaevi

    “O dönemde cezaevlerinde kalan kişilerin birçok mücadelesini görüyorsunuz”

    Ulucanlar Cezaevi Müzesi Sorumlusu Merve Bayıksel, AA muhabirine, 12 Eylül döneminin cezaevleri üzerinden de kendisini gösterdiğini ve Ulucanlar’ın çok sayıda olaya ve kişiye tanıklık ettiğini söyledi.

    Müzede 12 Eylül dönemi ve diğer dönemlerde cezaevinde kalanlara ait kişisel eşyaların sergilendiğini belirten Bayıksel, ziyaretçilere dönemin izlerini yakından görme imkanı sunduklarını ifade etti.

    Bayıksel, müzede Mustafa Pehlivanoğlu ve Fikri Arıkan’a ait eşyaların da sergilendiğini dile getirerek, şöyle konuştu:

    “Burada Mustafa Pehlivanoğlu ve Fikri Arıkan’ın eşyalarını görüyoruz. Bu isimler, 12 Eylül 1980’den sonra idam edilen kişiler. Onların son mektuplarını, kıyafetlerini görüyoruz çünkü o dönemde cezaevlerinde kalan kişilerin birçok mücadelesini, birçok hissiyatını görüyorsunuz. Gezerken yazılarını, eşyalarını, kıyafetlerini görebiliyorsunuz.”

    12 Eylül'ün yaşayan tanığı: Ulucanlar Cezaevi

    Müzenin Ankara’ya gelen herkes tarafından görülmesi gerektiğini belirten Bayıksel, “Erdal Eren, Mustafa Pehlivanoğlu, Fikri Arıkan ve Necdet Adalı. Özellikle Mustafa Pehlivanoğlu’yla Necdet Adalı, 8 Ekim 1980’de Kenan Evren’in ‘bir sağdan, bir soldan’ dediği idamlardan biri oldu.” ifadelerini kullandı.

    Bugün müze olarak hizmet veren Ulucanlar Cezaevi’nde ziyaretçiler, bir dönem siyasetçi, gazeteci, şair ve edebiyatçıların volta attığı avlularda dolaşırken cezaevinde kalanlara ait kişisel eşyaları ve dönemin izlerini inceleme fırsatı buluyor.>>>AA

  • Osmanlı’nın temellerini atan Ertuğrul Gazi anılıyor

    Osmanlı’nın temellerini atan Ertuğrul Gazi anılıyor

    Tarihi kaynaklara göre, 1189-1281 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen Ertuğrul Gazi’ye, Sivas civarındaki Moğol ordusu ile savaşında Selçuklulara yardım etmesi ve zaferdeki katkısı nedeniyle Anadolu Selçuklu hükümdarı Alaeddin Keykubad tarafından Ankara civarındaki Karacadağ bölgesi “ikta” olarak verildi.

    Aşiretiyle 1230’larda Bilecik’in Söğüt ilçesi ile Kütahya’nın Domaniç ilçesi sınırları içinde kalan bölgeye yerleşen Ertuğrul Gazi, çevresindeki beylik ve devletlerin durumları ile siyasi koşullarını iyi değerlendirmesi, komşularıyla iyi geçinerek aşiret ve tebaasını rahat ve huzur içinde yaşatmasıyla öne çıktı.

    Söğüt’ten cihan devletine giden yolun banisi olan Ertuğrul Gazi, asırlardır eylül ayının ikinci haftasında törenlerle anılıyor.

    Bu kapsamda 745’incisi düzenlenen ve türbesinin ziyaret edilmesi, Türk Büyükleri Anıtı’na çelenk bırakılması, halk oyunu gösterileri ve “şifalı pilav” için kurban kesilmesiyle başlayan Söğüt Ertuğrul Gazi’yi Anma ve Yörük Şenlikleri, 13 Eylül Pazar günü sona erecek.

    Ertuğrulgazi Camisi’nde Kur’an-ı Kerim’i Güzel Okuma Yarışması Türkiye Finali’nin düzenlenmesi, cuma namazı, sergi açılışı ve Darüleytam’da (Yetimler Yurdu) tarih sohbetiyle devam edecek ilk gün programı, Çelebi Sultan Mehmet Camisi’nde Mevlid-i Şerif okunması ve Kur’an-ı Kerim tilavetiyle tamamlanacak.

    Organizasyon, yarın Hükümet Konağı önünde Yörüklerin karşılanması, protokol konuşmaları, halk oyunları ile Jandarma Genel Komutanlığı Mehteran Birliği gösterileri ve türbeye yürüyüşle devam edecek.

    Karakucak güreşleri, cirit müsabakaları ve okçuluk gösterileri yapılacak, akşam Jandarma Genel Komutanlığı Bando Ekibi ile sanatçı Buray konser verecek.

    Şenlikler, pazar günü protokol üyelerinin karşılanması, türbe ziyareti, halk oyunları ve jandarma ekiplerinin gösterilerinin ardından “şifalı pilav” ikramıyla sona erecek.

    “Osman Gazi’ye hazır bir beylik ve vatan olmuş bir toprak bıraktı”

    Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi (BŞEÜ) İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Refik Arıkan, AA muhabirine, Ertuğrul Gazi’nin vefatıyla Söğüt’te Türk tarihinin yeniden yazılmaya başladığını söyledi.

    Ertuğrul Gazi’nin ölümüyle oğlu Osman Gazi’nin bey olduğunu, sonraki süreçte beyliğin hızla büyüyerek önce devlete sonra da imparatorluğa dönüştüğünü anlatan Arıkan, şöyle konuştu:

    “Ertuğrul Gazi öldüğünde, oğlu Osman Gazi’ye hazır bir beylik ve vatan olmuş bir toprak bıraktı. Osman Gazi, o mirasın üzerinde hareket ederek önce fetihlere başlayacak, Bilecik ve çevresini alacak, ardından Bursa ve İznik’e sirayet edecek ve sonrasında da Osmanlı Devleti, Balkanlar’a geçişle bir imparatorluk haline gelecekti.”

    Arıkan, Kayı Boyu’nun 1230’lu yıllarda, Anadolu Selçuklu Devleti’nin en parlak yıllarını yaşadığı dönemde uç bölgesine yerleştirildiğini dile getirdi.

    Bu süreçte Söğüt ve Domaniç’in yurtluk olarak Ertuğrul Gazi’ye verildiğini belirten Arıkan, “Ertuğrul Gazi, burada iktidar sürdüğü yaklaşık 50 yıllık süre zarfında hem çevresindeki Türk beylikleriyle hem de yanı başındaki Bizans tekfurluklarıyla iyi ilişkiler yürüttü. Biz, buna ‘müdara siyaseti’ diyoruz.” dedi.

    Arıkan, Ertuğrul Gazi’nin yürüttüğü müdara siyaseti sayesinde siyasi ilişkilerin sakin kaldığını, bu sakinliğin de Söğüt ve Domaniç ile çevresinin yurt edinilmesine vesile olduğunu ifade etti.

    Böylece Ertuğrul Gazi’nin Osmanlı Devleti’nin banisi konumuna geldiğini anlatan Arıkan, “Böylece bu topraklar, ‘kuruluşun’ toprağı oldu. Zaten ‘Bilecik, kuruluş ve kurtuluşun merkezidir.’ diyoruz. İşte o kuruluşu tanımlayanlar, Söğüt’te yatan Ertuğrul Gazi ile Bilecik’te yatan Şeyh Edebali’dir ve buranın en büyük değerleridir.” diye konuştu.

    Arıkan, Bilecik’in her ne kadar nüfus ve yüz ölçümü bakımından küçük olsa da geçmişte üstlendiği rolle Türkiye’nin sayılı şehirleri arasında yer aldığını sözlerine ekledi.>>>AA

  • Antik dönemin Vatikan’ı: Men Kutsal Alanı

    Antik dönemin Vatikan’ı: Men Kutsal Alanı

    UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınması için başvurusu yapılan Pisidia Antiokheia’daki kutsal alan, özellikle tapınağı çevreleyen hilal biçimli adak stelleriyle dikkati çekiyor.

    Roma İmparatorluğu döneminde Anadolu’nun önemli kentlerinden olan Pisidia Antiokheia, Hristiyanlığın yayılmasında önemli rol oynayan Aziz Paulus’un milattan sonra 46-57 yıllarında ziyaret ettiği merkezlerden biri olarak biliniyor.

    Kentte Augustus Tapınağı, tiyatro, anıtsal çeşme, Roma hamamı, stadyum ve kiliselerin yanı sıra Men Kutsal Alanı önemli arkeolojik yapılar arasında bulunuyor.

    [1/19] Isparta’nın Yalvaç ilçesindeki Pisidia Antiokheia Antik Kenti’nde yaklaşık 1600 metre rakımdaki Gemen Dağı’nın zirvesinde bulunan Men Kutsal Alanı ve Men Tapınağı, mimari yapısı ve dini özellikleriyle antik dünyanın önemli inanç merkezleri arasında yer alıyor.

    “Antik dönemin Vatikan’ı”

    Kazı Başkanı ve Süleyman Demirel Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Özhanlı, kutsal alanın tarihine ilişkin ilk yazılı bilgilerden bazılarının Amasyalı coğrafyacı Strabon tarafından aktarıldığını söyledi.

    Strabon’un, bölgede geniş arazilere, çalışanlara ve ekonomik güce sahip bir tapınak devletinden söz ettiğini belirten Özhanlı, Men Kutsal Alanı’nın yalnızca dini değil, ekonomik ve sosyal açıdan da önemli bir merkez olduğunu dile getirdi.

    Antik dönemin Vatikan'ı: Men Kutsal Alanı

    Men Kutsal Alanı’nın yalnızca tapınaktan oluşmadığını anlatan Özhanlı, bölgede stadyum, yer altı tanrıçasına ait küçük bir tapınak ve hacıların konaklaması ile kutsal alana hizmet vermesi amacıyla kullanılan yaklaşık 750 yapı bulunduğunu kaydetti.

    Özhanlı, antik dönemde Yalvaç ekonomisinin de önemli ölçüde bu kutsal merkezin çevresinde şekillendiğini belirterek, Men Kutsal Alanı’nı “antik dönemin Vatikan’ı” olarak nitelendirdi.

    Antik dönemin Vatikan'ı: Men Kutsal Alanı

    Özhanlı, tapınağın çevresindeki adak stellerinin dünya arkeolojisi açısından da özel bir önem taşıdığını söyledi.

    Tapınağın yaklaşık 70 metre uzunluğunda ve 5 metre yüksekliğinde kutsal bir duvarla çevrelendiğini anlatan Özhanlı, duvarın cephesinin Tanrı Men’e adanmış hilal biçimli adak stelleriyle kaplı olduğunu belirtti.

    Özhanlı, “Her bir hilal, buraya gelen insanların dileklerini, adaklarını ve inançlarını temsil ediyor. Tapınağın çevresinin bu şekilde adak stelleriyle kuşatıldığı başka bir örnek dünyada bilinmiyor.” dedi.

    Antik dönemin Vatikan'ı: Men Kutsal Alanı

    Yazıtlar dönemin inanç dünyasına ışık tutuyor

    Kazılarda ortaya çıkarılan Yunanca yazıtların dönemin inançlarına ilişkin önemli bilgiler sunduğunu ifade eden Özhanlı, kutsal alanı ziyaret edenlerin Tanrı Men’den sağlık, şifa, bağışlanma ve çeşitli dileklerde bulunduğunu söyledi.

    Yazıtların büyük bölümünün kişilerin işlediklerine inandıkları günahların affedilmesi, hastalıkların iyileşmesi ve kişisel dileklerle ilgili olduğunu anlatan Özhanlı, “Buraya gelen hemen herkes, Tanrı Men’den bir beklentisini yazıtlarla ifade etmiş.” diye konuştu.>>>AA

  • Ani Ören Yeri’nde “Hz. Muhammed” isminin yer aldığı Selçuklu taşı bulundu

    Ani Ören Yeri’nde “Hz. Muhammed” isminin yer aldığı Selçuklu taşı bulundu

    Bakan Ersoy, NSosyal hesabından yaptığı paylaşımda, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde bulunan Ani Ören Yeri’ndeki arkeolojik kazılarda gün yüzüne çıkarılan eseri duyurdu.

    Paylaşımında Ersoy, şu ifadeleri kullandı:

    “Mevlid Kandili’nin manevi iklimini yaşadığımız bu mübarek gecede, Sultan Alparslan’ın 1064’teki fethiyle Anadolu’daki Türk-İslam tarihinin kapısını aralayan Ani’de eşsiz bir eseri gün yüzüne çıkardık. 2021’den bu yana kazı çalışmalarını sürdürdüğümüz Selçuklu Mezarlığı’nda, üzerinde kufi hatla ‘Hz. Muhammed’ isminin altı kez tekrarlandığı bezemeli bir taş bulduk.

    Ani Ören Yeri'nde "Hz. Muhammed" isminin yer aldığı Selçuklu taşı bulundu

    Merkezindeki sekiz köşeli yıldız biçimindeki bir motifin etrafındaki yazı kuşağında ‘Hz. Muhammed’ ismi üç kez görülüyor. Bir Selçuklu kümbetine ait olduğu değerlendirilen bu eser, ecdadımızın Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed’e duyduğu derin muhabbetin asırlardır taşta yaşayan nişanesidir. Bu vesileyle aziz milletimizin ve İslam aleminin Mevlid Kandili’ni tebrik ediyor, bu mübarek gecenin tüm insanlığa barış, huzur ve rahmet getirmesini diliyorum.”

    Eser, Ani’nin Türk-İslam kimliğini yansıtıyor

    Bakanlıktan yapılan açıklamaya göre, arkeolojik kazılarda bulunan bezemeli taş, 51’e 21 santimetre ölçülerinde.

    Kabartma tekniğiyle hazırlanan taşta, sekiz köşeli yıldızın çevresinde kufi hatla ‘Hz. Muhammed’ ismi altı kez tekrarlanıyor. Eserin yalnızca yarısının günümüze ulaşması nedeniyle bugün bu isimlerden üçü görülebiliyor.

    Mezarlıktaki Selçuklu kümbetlerinden birine ait mimari parça olduğu değerlendirilen eser, Ani’nin Türk-İslam kimliğini, dönemin inanç dünyasını ve mezarlık kültürünü somut biçimde yansıtan önemli bir arkeolojik belge niteliği taşıyor.

    Anadolu’daki ilk Türk-İslam Mezarlığı

    Sultan Alparslan’ın 1064 yılındaki fethiyle Türklerin Anadolu’ya giriş kapısı olan Ani, Anadolu’daki Türk-İslam tarihinin başlangıç noktaları arasında yer alıyor.

    Kazılarda elde edilen veriler, Ani’deki Selçuklu Mezarlığı’nın Anadolu’nun ilk Türk-İslam mezarlığı ve ilk Türk şehitliği olduğunu ortaya koyuyor.

    Ani, ilk fetih camisi, ilk cami ve ilk mescit gibi eserleriyle de Anadolu Türk-İslam medeniyeti açısından ayrı bir önem taşıyor.

    Benzer süsleme düzenleri Tercan’daki 1191 tarihli Mama Hatun Kümbeti, 1224 tarihli Malatya Ulu Camii, Beyşehir’deki Eşrefoğlu Camii ile Konya’daki Tahir ile Zühre Mescidi’nde de görülüyor.>>>AA

  • Muğla’daki höyük kazısında tarihe ışık tutan keşif

    Muğla’daki höyük kazısında tarihe ışık tutan keşif

    Çaltılar Mahallesi’nde yüzey araştırmalarının ardından 2021 yılında başlatılan kazılar, Kültür ve Turizm Bakanlığının “Geleceğe Miras” projesi kapsamında Hacettepe Üniversitesi, Seydikemer Belediyesi, Muğla Büyükşehir Belediyesi ve Türk Tarih Kurumunun desteğiyle sürdürülüyor.

    Muğla’daki tek höyük kazısı olma özelliğini taşıyan çalışmalara, Hacettepe Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşegül Aykurt başkanlık ediyor.

    Aykurt, AA muhabirine, höyükte ilk yerleşimin yaklaşık 5 bin 300 yıl önce ovada kurulduğunu, bataklık alanın yaklaşık 5 bin 100 yıl önce kurumasıyla yerleşimin höyük üzerine taşındığını söyledi.

    Yerleşimin milattan önce 2400 yılına kadar devam ettiğini belirten Aykurt, milattan önce 3100-2400 yılları arasına tarihlenen sekiz yerleşim katmanı tespit ettiklerini ifade etti.

    Bu yapı Anadolu’daki tek örnek

    Arkaik Dönem’e ait en üst yerleşim katmanında ortaya çıkarılan yapının Anadolu arkeolojisi açısından büyük önem taşıdığını vurgulayan Aykurt, şunları söyledi:

    “Taş temel üzerine pithos parçaları kullanılarak inşa edilmiş bir yapımız var. Bu yapı Anadolu’daki tek örnek. Genç Tunç Çağı’na ait mezar pithosları parçalanarak bu yapının inşasında kullanılmış. Şu ana kadar Anadolu’da benzeri bulunmadı.”

    Höyüğün bugün denize yaklaşık 100 kilometre uzaklıkta ve 1287 metre rakımda bulunduğunu aktaran Aykurt, bu yılki kazılarda milattan önce 2400 yılına tarihlenen yerleşimi araştırdıklarını belirtti.

    Kazılarda Erken Tunç Çağı II’nin son evresine ait kalıntıların gün yüzüne çıkarıldığını anlatan Aykurt, şöyle devam etti:

    “Buluntular arasında yer alan Melos obsidyeni, Batı Ege’de Kiklad Adaları kökenli bir volkanik camdır. Melos obsidyeninden yapılmış yontma taş endüstrisi buluntuları ele geçirildi. Bu da yerleşmenin denizaşırı ilişkilerini göstermesi açısından önemli. Yerleşimde Batı Ege kökenli Kiklad tavası ve aynı bölgeden gelmiş makara biçimli terazi ağırlığı da bulundu. Aynı tabakada İç Anadolu kökenli obsidyenden yapılmış aletler tespit ettik. Bu da yerleşmenin iç bölgelerle ilişkisini gösteriyor.”

    Aykurt, bölgede yaşayanların Eşen Çayı üzerinden kurdukları nehir ticareti sayesinde denizaşırı bağlantılar geliştirmiş olabileceklerini dile getirdi.

    Kazılarda Orta Anadolu kökenli malzemeler ile İç Anadolu obsidyeninden üretilmiş yontma taş buluntularının da ortaya çıkarıldığını vurgulayan Aykurt, Arkaik Dönem yerleşiminde Likya ve Karya seramiklerinin yanı sıra Lidya ve İyonya bölgelerine ait seramiklerin de ele geçirildiğini söyledi.

    Bu çeşitliliğin mimariyle örtüşmediğine dikkati çeken Aykurt, “Bunu, ana kaynak bölgelerini kontrol eden bir güç ya da onun etkisi altındaki bir grubun burada yaşamış olmasıyla açıklıyoruz. Farklı bölge ve kültürlere ait seramik ve diğer buluntuların bir arada ele geçirilmesi ancak bu şekilde yorumlanabilir.” dedi.>>>AA

  • 3 bin yıllık Frig Vadisi yaz sezonunda ziyaretçi akınına uğruyor

    Frig Vadisi’nin en önemli tarihi eserlerine ev sahipliği yapan Afyonkarahisar’ın İhsaniye ilçesine bağlı Ayazini köyü, yaz tatili ve yurt dışından gelen gurbetçi vatandaşların ziyaretleriyle yoğun ilgi görüyor. Bölgedeki hareketlilik ve tarihi doku havadan görüntülendi.

    Yaklaşık 3 bin yıllık geçmişiyle adeta açık hava müzesini hatırlatan Ayazini köyü, tarihi kaya yerleşimleri, kaya mezarları ve doğal güzellikleriyle yerli ve yabancı turistlerin uğrak noktaları arasında yer alıyor. Yaz aylarında artan ziyaretçi yoğunluğu, bölgenin tarihi atmosferini bir kez daha gözler önüne serdi. Bölgedeki hareketlilik ve tarihi doku dron görüntülenirken, ortaya çıkan manzara Ayazini’nin eşsiz güzelliğini gözler önüne serdi.

    İhlas Haber Ajansı (İHA) muhabirine açıklamalarda bulunan Şerife Karakol isimli esnaf, Ayazini’nin tarihi önemine dikkat çekerek, “Ayazini, 3 bin yıllık tarihe sahip olan ve adeta tarihi bir açık hava müzesi konumunda bulunan eşsiz bir köydür. Yaz tatili ve yurt dışından gelen vatandaşlarımızın katılımıyla köyümüzde büyük bir hareketlilik yaşanıyor. Bu tarihi atmosferi yakından görmek ve hissetmek isteyen herkesi Ayazini köyüne davet ediyoruz” dedi.

    Tarihi yerleşim alanlarını gezen ziyaretçiler, hem bol bol fotoğraf çektiriyor hem de binlerce yıllık tarihin izlerini yakından inceleme fırsatı buluyor.

  • İnkaya Mağarası’nda 86 bin yıllık geçmiş araştırılıyor

    İnkaya Mağarası’nda 86 bin yıllık geçmiş araştırılıyor

    İlçeye bağlı Bahadırlı köyüne 2 kilometre mesafedeki Batı Anadolu’da keşfedilen ilk Paleolitik dönem mağarası olma özelliği taşıyan İnkaya Mağarası’nda, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Özer başkanlığındaki ekip tarafından yürütülen kazılar 10. sezonunda devam ediyor.

    Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğünün izniyle, Truva Bakır Madencilik ve T-Design Mühendislik Şirketi sponsorluğuyla Cumhurbaşkanlığı kararı kapsamındaki kazılarda bugüne kadar Orta Paleolitik Dönem’in sonu ile Üst Paleolitik Dönem’in başına tarihlenen 35 bini aşkın çakmak taşı ve bazalttan yontulmuş taş aletle bunlara ait parçalar gün yüzüne çıkarıldı.

    Araştırmalar, mağaranın yaklaşık 86 bin ila 22 bin 500 yıl önce insanlar tarafından kullanıldığını, bölgenin zengin su kaynakları ile taş ham maddesi ve besin olanakları sayesinde uzun süre yaşam alanı olarak tercih edildiğini ortaya koyuyor.

    İnkaya Mağarası'nda 86 bin yıllık geçmiş araştırılıyor

    Batı Anadolu’daki fosil insan varlığının ortaya konulmasının yanı sıra Anadolu ile Balkanlar arasındaki Paleolitik Çağ insanının karşılıklı göçlerine ışık tutulmasının amaçlandığı kazıda, bu yıl ilk kez jeofizik yer altı görüntüleme, termal drone, çevresel DNA (eDNA) ve optik tarihlendirme yöntemleri birlikte kullanılacak.

    “Kazılar mağaranın ana bölümünün batısındaki atölye alanında sürdürülecek”

    Kazı Başkanı Prof. Dr. İsmail Özer, AA muhabirine, bu yıl çalışmaların mağaranın üç farklı bölümünde yürütüleceğini söyledi.

    Kazıların ağırlıklı olarak mağaranın batısındaki “işlik” olarak değerlendirilen üretim alanında sürdürüleceğini belirten Özer, burada biriken dolgu toprağının kaldırılmasıyla bugüne kadar kapalı kalan batı girişinin ortaya çıkarılmaya başlandığını ifade etti.

    Özer, genişletilecek kazılar sayesinde mağara içerisindeki bozulmamış kültür katmanlarında ilk kez araştırma yapılmasının planlandığını dile getirdi.

    İnkaya Mağarası'nda 86 bin yıllık geçmiş araştırılıyor

    2026 yılı kazı çalışmalarının mağaranın en az 3 farklı alanında gerçekleştirileceğini belirten Özer, şöyle konuştu:

    “Kazılar ağırlıklı olarak mağaranın ana bölümünün batısındaki atölye alanında sürdürülecek. Bu mağara insanlarının üretim faaliyetlerini büyük oranda gerçekleştirdikleri ve sonrasında terk ettikleri bir alan. Şimdilik kalınlığı 3,5 metreyi aşan bir dolguya sahip. Bu alanda biriken atık toprak nedeniyle ağzı kapanan giriş açılmaya başlandı. Buradaki açmaların genişletilmesiyle ilk kez mağara içerisindeki bozulmamış katmanlarda da kazı çalışmalarının yapılması planlanıyor.”

    Özer, çevre düzenlemesi, buluntuların analizi ve alana gelen ziyaretçiler için bilgilendirme panolarının yerleştirilmesi gibi faaliyetler de yapacaklarını belirterek, şunları kaydetti:

    “Bu sezon kazılara jeofizik yöntemlerle yer altının görüntülenmesi, RGB ve termal drone ile alanın üç boyutlu haritalandırılması, çevresel DNA (eDNA) analizleriyle bölgenin paleoekolojisinin belirlenmesi ve optik uyarmalı lüminesans (OSL) analizleriyle yeni kazı alanlarının tarihlendirilmesi çalışmaları da eşlik edecek. Bu yıl gerçekleştireceğimiz bilimsel çalışmalar sayesinde kazının seyrini değiştirecek önemli bulgulara ulaşmayı hedefliyoruz.”

    İnkaya Mağarası’nda elde edilen buluntuların Türkiye’deki diğer Paleolitik mağara kazılarından farklı özellikler taşıdığına dikkati çeken Özer, bunların Balkan Paleolitiğiyle ilişkili olabileceğini ve Anadolu ile Balkanlar arasındaki tarih öncesi insan hareketlerine ışık tutmasının beklendiğini sözlerine ekledi.>>>AA

  • “Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası” sergisi ziyarete açılacak

    “Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası” sergisi ziyarete açılacak

    İstanbul’da bu hafta konserlerden sergilere ve tiyatro oyunlarına, birçok kültür sanat etkinliği sanatseverlerle buluşacak.

    Atatürk Kültür Merkezi (AKM) Çocuk Sanat Merkezi’nde hafta boyunca çocuklara yönelik yaratıcı drama, resim ve sanat atölyeleri düzenlenecek.

    Pera Müzesi’nde “Suyun Kıyısında: Halil Paşa’nın Yaşamı ve Sanatı” sergisi kapsamında çeşitli etkinlikler düzenlenecek. Müzenin koleksiyon sergileri de ziyaretçilerini ağırlamayı sürdürecek.

    Arter’de, 7-11 yaş grubundaki çocuklara yönelik “Hikayedeki Boşluklar” atölyesi, 25 Temmuz’da saat 12.00’de gerçekleştirilecek. Atölyede çocuklar, “Yapım Aşamasında” grup sergisini gezdikten sonra yazı, kolaj ve çizim tekniklerini kullanarak kendi anlatılarını oluşturacak.

    Konserler

    Perküsyon sanatçısı Ayhan Sicimoğlu ve Harikalar Bandosu, 33. İstanbul Caz Festivali kapsamında 20 Temmuz’da, Hilton Istanbul Bosphorus Gün Bahçesi’nde müzikseverlerle buluşacak. Sanatçı, Latin müziğinden esinlenen repertuvarını konuk sanatçıların katılımıyla seslendirecek.

    Zorlu PSM Vestel Amfi’de yarın “Biz Bize Quiz Night: Dizi Film Müzik Magazin” etkinliği gerçekleştirilecek.

    Alternatif rock grubu Olur Öyle Hatalar, “City Sounds” konserleri kapsamında 22 Temmuz’da, Berlin merkezli müzisyen Netam, 23 Temmuz’da Zorlu PSM Vestel Amfi’de müzikseverlerle buluşacak.

    VIBE vokal topluluğu, pop ve caz repertuvarından oluşan akapella konserini 24 Temmuz’da Zorlu PSM Vestel Amfi’de verecek.

    Türk pop müziğinin sevilen isimlerinden Nilüfer, “Nilüfer Senfonik Geceler” konseriyle, şef Hakan Şensoy yönetimindeki senfoni orkestrası eşliğinde yarın Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak.

    ABD’li müzik topluluğu Pink Martini, “Sympathique”, “Hang on Little Tomato” ve “Hey Eugene!” gibi sevilen eserlerinden oluşan repertuvarıyla 22 Temmuz’da Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda konser verecek.

    Rock müziğinin sevilen isimlerinden Teoman, “N’apim Tabiatım Böyle”, “Kalbin Yok mu?”, “İstanbul’da Sonbahar” ve “Ruhun Sarışın” adlı eserlerinin de aralarında olduğu bir seçkiyi, 24 Temmuz’da Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda hayranları için yorumlayacak.

    İsveçli metal grubu In Flames ile Alman heavy metal grubu Accept, Maximum Uniq Açıkhava’da düzenlenecek konserlerde müzikseverlerle buluşacak. Accept, Destruction ve Saint N’ Sinners 25 Temmuz’da, In Flames, Napalm Death ve Employed to Serve ise 26 Temmuz’da sahne alacak.

    Tiyatro oyunları

    Semaver Kumpanya’nın sahnelediği, İspanyol yazar Jordi Galceran imzalı “Metot” oyunu bu akşam ENKA Eşref Denizhan Açık Hava Tiyatrosu’nda sahnelenecek. Serkan Keskin’in yönettiği oyunda Keskin’in yanı sıra Sarp Aydınoğlu, Şebnem Hassanisoughi ve Yavuz Pekman rol alıyor.

    Okan Bayülgen, Celal Kadri Kınoğlu ve Nihal Usanmaz’ın rol aldığı, Peter Danish’in kaleme aldığı “Devlerin Savaşı”, 24 Temmuz’da ENKA Eşref Denizhan Açık Hava Tiyatrosu’nda izlenebilecek.

    Usta oyuncu Şener Şen, DasDas prodüksiyonu “Zengin Mutfağı” oyunuyla yaz turnesi kapsamında yarın Maximum Uniq Açıkhava’da tiyatroseverlerle buluşacak. Vasıf Öngören’in kaleme aldığı oyunda, Şener Şen’e Gizem Ergün, Onay Kaya, Uğur Arda Başkan ve Kutay Sandıkçı eşlik ediyor.

    Sergiler

    Semiha Berksoy’un opera, tiyatro, resim, sinema ve edebiyat alanındaki üretimini bir araya getiren “Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası” sergisi, 6 Eylül’e kadar İstanbul Modern’de ziyaret edilebilecek.

    Yoko Ono’nun “İçses ve İçyapı” sergisi, Sakıp Sabancı Müzesi’nde 27 Aralık’a kadar devam edecek.

    İBB Kültür ve İBB Miras tarafından hazırlanan “İsveç ve İstanbul: Yüzyıllar Ötesine Uzanan Karşılaşma ve Etkileşimler” sergisi, 30 Ağustos’a kadar Metrohan’da gezilebilecek.

    Kalyon Kültür’deki “Güneşin Kıyısı” karma sergisi, 30 Eylül’e kadar, Decollage Art Space’teki “The Habits” sergisi de 30 Ağustos’a kadar sanatseverlerin ziyaretine açık olacak.>>>AA

  • Restorasyon sonrası Selimiye’ye ziyaretçi akını

    Restorasyon sonrası Selimiye’ye ziyaretçi akını

    Türk-İslam mimarisinin zirve eserlerinden Selimiye Camisi’nde Vakıflar Genel Müdürlüğünce Kasım 2021’de başlatılan kapsamlı restorasyon çalışmaları yaklaşık 4,5 yılda tamamlandı.

    Caminin tüm bölümleri Ramazan ayının ilk teravih namazıyla ibadete açılırken, resmi açılış töreni Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla 12 Haziran’da gerçekleştirildi.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açılış dolayısıyla gerçekleştirdiği ziyarette camiye hediye ettiği büyük boy Kur’an-ı Kerim de Hünkar Mahfili’nin yanındaki alanda sergilenmeye başlandı.

    Restorasyon sonrası Selimiye'ye ziyaretçi akını

    “Selimiye Camisi’ne yakışan bir hediye oldu”

    Edirne Müftüsü Burhan Çakır, AA muhabirine Edirne denilince akla Selimiye Camisi’nin geldiğini ve kentin simge eseri olduğunu söyledi.

    Selimiye’nin 4,5 yıl süren kapsamlı bir restorasyondan geçtiğini belirten Çakır, “Selimiye Camisi’nin tüm bölümleri Ramazan ayında ibadete açıldı. İbadete açıldığından bu zamana kadar da yaklaşık 2 milyon insan ziyarete geldi.” dedi.

    Restorasyon sonrası Selimiye'ye ziyaretçi akını

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Selimiye Camisi’nin yeniden ibadete açılışı ve toplu açılış töreni dolayısıyla geçen ay Edirne’ye geldiğini ifade eden Çakır, şunları kaydetti:

    “Allah razı olsun Cumhurbaşkanımız Selimiye’ye teşrif ettiler ve geldiklerinde de bugün sergilediğimiz bu büyük Kur’an-ı Kerim’i hediye ettiler. Biz de camimizde halkımızın göreceği bir mekanda sergiliyoruz. Sergiledikten sonra da çok kişi ziyaret etti ve ziyaret devam ediyor. ‘Nereden geldi’ diye soruyorlar biz de Cumhurbaşkanımızın hediyesi olduğunu söylüyoruz. Tabii Selimiye Camisi’ne yakışan bir hediye oldu Cumhurbaşkanımıza teşekkür ediyoruz”

    Çakır, büyük boy Kur’an-ı Kerim’in sergilendiği bölüme bilgilendirme alanı oluşturacaklarını dile getirdi.

    Edirne’nin Osmanlı’ya başkentlik yapmış tarihi bir şehir olduğunu anlatan Çakır, “Avrupa’dan Kapıkule Sınır Kapısı’ndan girildiği zaman ilk şehrimiz Edirne, o yüzden halkımızın çok teveccühü var. Selimiye Camisi’ni ziyaret edenlerin gözündü o sevinci o kadar çok görüyoruz ki özellikle Cumhurbaşkanımıza ve emeği geçenlere teşekkür ediyorlar.” diye konuştu.

    Çakır, Mimar Sinan’ın “ustalık eseri” UNESCO’nun Dünya Miras Listesi’nde yer alan Selimiye Camisi’nin yerli, yabancı ziyaretçilerini ağırlamaya devam ettiğini kaydetti.

    Restorasyon sonrası Selimiye'ye ziyaretçi akını

    “Restorasyonu da çok güzel olmuş”

    Camiyi ziyaret eden Yalçın Albay da yıllık iznini geçirmek için Türkiye’ye geldiğini söyledi.

    Almanya’dan Nevşehir’e gittiğini belirten Albay, “Geçerken uğradık camiyi gördük sonra yolumuza devam edeceğiz. Selimiye Camisi çok güzel bir eser. Restorasyonu da çok güzel olmuş yapanların ellerine sağlık. Cumhurbaşkanımızın hediyesini de gördük çok şahane teşekkür ediyoruz.” ifadelerini kullandı.

    “Cumhurbaşkanımıza teşekkür ederim”

    İstanbul’dan gelen Selver Şahin ise restorasyonu çok beğendiklerini dile getirdi.

    Herkesin Selimiye’yi görmesi gerektiğini söyleyen Şahin, “Cumhurbaşkanımıza teşekkür ederim, kurban olurum ona. Ona canımı feda ederim o bizim başımızın tacı. Allah yolunu bahtını açık etsin Cumhurbaşkanımızı Allah başımızdan eksik etmesin onu. Hediyesi de çok güzel, Allah ondan razı olsun.” şeklinde konuştu.

    Almanya’dan Eskişehir’e giden Şemsettin Güngörler, Selimiye’nin çok güzel bir tarihi yapı olduğunu anlattı. İkinci kez Selimiye’ye geldiğini anlatan Güngörler, “Bazen yoldan karşıdan bakıp geçiyorduk, bugün uğrayalım dedik. Çok güzel bir eser.” dedi.

    Almanya’dan ailesiyle gelen 8 yaşındaki Ramazan Alp Doğan da Selimiye’ye ilk gelişinin olduğunu ve çok beğendiğini kaydetti.>>>AA

  • Göbeklitepe kazılarının öncüsü Klaus Schmidt’e vefa

    Göbeklitepe kazılarının öncüsü Klaus Schmidt’e vefa

    Şanlıurfa’da 12 bin yıllık geçmişiyle “tarihin sıfır noktası” olarak nitelendirilen Göbeklitepe’de yürüttüğü kazı çalışmalarıyla insanlık tarihine ilişkin birçok kabulün yeniden değerlendirilmesini sağlayan Alman arkeolog Prof. Dr. Klaus Schmidt, vefatının 12. yılında anılıyor.

    AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, dünyanın bilinen en eski inanç merkezi olarak kabul edilen Göbeklitepe, ilk kez 1963 yılında İstanbul ve Chicago üniversitelerinin ortaklaşa yürüttüğü yüzey araştırmasıyla bilim dünyasının gündemine girdi.

    Bölgede 1986 yılında bir çiftçinin tarlasını sürerken bulduğu heykel ise Göbeklitepe’deki araştırmalar açısından önemli bir dönüm noktası oldu.

    Göbeklitepe’yi 1994 yılında ziyaret eden Alman arkeolog Prof. Dr. Klaus Schmidt, yaptığı incelemelerde yalnızca üst bölümleri görülebilen taşların Neolitik Dönem’e ait olduğunu tespit etti.

    Şanlıurfa Müze Müdürlüğü koordinasyonunda 1995 yılından itibaren başlatılan kazı çalışmalarında Schmidt ve ekibi de görev aldı.

    Göbeklitepe kazılarının başkanlığı 2007 yılında Prof. Dr. Klaus Schmidt’e verildi. Schmidt’in başkanlığında yürütülen kazılarda insanlık tarihine ışık tutan önemli bulgular gün yüzüne çıkarıldı.

    Elde edilen buluntular, avcı-toplayıcı yaşam tarzından yerleşik hayata geçilen bu dönemde insanların yalnızca temel ihtiyaçlarını karşılamakla yetinmediğini, aynı zamanda anıtsal yapılar inşa edebilecek gelişmiş bir sosyal ve kültürel organizasyona sahip olduğunu ortaya koydu.

    Kazılarda, Neolitik Dönem’e ait insan heykeli, kireç taşından yapılmış yaban domuzu heykeli, tilki ve kuş kabartmaları ile çakmak taşından üretilmiş çok sayıda ok ucu bulundu.

    Çalışmalarda, boyları 3 ila 6 metre, ağırlıkları 40 ila 60 ton arasında değişen “T” biçimli dikili taşlar da gün yüzüne çıkarıldı.

    Bölgede ayrıca 8 ila 30 metre çapında, dairesel ve dikdörtgen planlı yapı kalıntıları ile yaklaşık 12 bin yıl öncesine tarihlenen 65 santimetre uzunluğunda insan heykeli gibi çok sayıda eser ortaya çıkarıldı.

    Dünyanın gözünü Göbeklitepe’ye çevirmesini sağladı​​​​​​​

    Elde edilen buluntuların ardından Göbeklitepe’nin “tarihin sıfır noktası” olarak nitelendirilmesi, dünyanın dikkatini bu bölgeye çekti.

    Kısa sürede uluslararası tanınırlık kazanan Göbeklitepe, 2011 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alındı. Schmidt’in en büyük hayali ise vefatının ardından gerçekleşti ve Göbeklitepe, 1 Temmuz 2018 tarihinde UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil edildi.

    Schmidt, tatil için gittiği Almanya’da 20 Temmuz 2014’te geçirdiği kalp krizi sonucu 61 yaşında hayatını kaybetti. Cenazesi, 25 Temmuz 2014’te Almanya’nın Diebach kentinde düzenlenen törenin ardından toprağa verildi.

    “Şanlıurfa’ya çok şey kattı”

    Şanlıurfa Turizm Geliştirme Derneği Başkanı Mehmet Kamil Türkmen, AA muhabirine, Göbeklitepe denildiğinde akla ilk gelen isimlerden birinin Klaus Schmidt olduğunu söyledi.

    Türkmen, Schmidt’i minnetle andıklarını belirterek, şunları kaydetti:

    “Çok önemli bulguları şehrimize kazandırdı. Kendisini başında puşisiz görmedim. Bana göre birçok Urfalıdan daha fazla Urfalıydı. Çok heyecanlıydı ve çalışma disiplininden hiç vazgeçmezdi. Kazı alanının girişindeki barakada, o sıcakta bile köpeğiyle birlikte bizi karşılardı. İşine son derece profesyonel bir yaklaşımla bağlıydı. Şanlıurfa’ya çok şey kattı. Bugün Göbeklitepe’nin dünyaca tanınmasında Klaus Schmidt’in katkısı çok büyüktür.”>>>AA

  • Usta yönetmen Asghar Farhadi, genç sinemacılarla buluştu

    Usta yönetmen Asghar Farhadi, genç sinemacılarla buluştu

    Feriye’de düzenlenen programda Farhadi, tecrübelerini paylaşarak, genç sinemacılara tavsiyelerde bulundu.

    Aynı zamanda bu yıl 12 Punto’nun jüri başkanı olan ve “A Separation” ile “The Salesman” filmleriyle “En İyi Uluslararası Film” dalında iki kez Oscar ödülü kazanan Farhadi’ye sinemaseverler yoğun ilgi gösterdi.

    “BU YAŞTA BENİM İÇİN SİNEMA BİLİNÇLİ BİR KARARDAN ZİYADE DUYGUSAL BİR ŞEYDİR”

    Farhadi, İstanbul’da olmaktan dolayı çok mutlu olduğunu dile getirerek, “Türkiye’de ne zaman masterclasslar yapılsa çok sayıda katılımcı insan görüyorum. İlgiyle geliyorlar. Bu beni çok mutlu ediyor.” dedi.

    Yönetmenliğin iki farklı tanımı olduğunu belirten Farhadi, şunları kaydetti: “Birincisi teknik boyuttur. ChatGPT’ye sorarsanız zaten size çok fazla şey anlatır. Diğer boyut ise yönetmenlerin farklılıklarını ortaya çıkaran boyuttur. Hangi bakış açısıyla olaya bakıyorsunuz, işte farklılık buradadır. Yönetmenlerin yüzde 90’ı gerçekten yaşanan şeyleri tasvir ederler. Farklı bir bakış açısıyla da çok bakmaya gerek duymazlar. Aslında yönetmenin görevi bence şu olmalıdır, benim bir durumda bakıp da göremediğim bakış açısını bana göstermesi ve bu bir yönetmenin teknik yeteneklerinden çok daha ön plandadır. Bu bakış açısına da biz yönetmenin anlatısı diyoruz.”

    Usta yönetmen, bir film için çalışmaya başladığında herhangi bir plan ve programla hareket etmediğini söyleyerek, “‘Karar verdim, artık bugünden sonra şu yolu takip edeceğim.’ diye bir şeyim yok. Bu yaşta benim için sinema bilinçli bir karardan ziyade duygusal bir şeydir. Bundan sonra da nasıl bir yol izleyeceğimi bilmiyorum. Bazen çok farklı karmaşık duygular yaşıyorum ve anlam veremiyorum. Bu durum daha sonra bir filme dönüşüyor.” ifadelerini kullandı.

    Usta yönetmen Asghar Farhadi, genç sinemacılarla buluştu

    “HESAP, KİTAPSIZ ÖZGÜR BİR ŞEKİLDE SENARYOYU SADECE YAZMAK İSTEDİĞİNİZ İÇİN YAZACAKSINIZ”

    Son filmi “Parallel Tales”in diğer filmlerine göre farklı olduğuna işaret eden ve gerçeklik üzerine uzunca kafa yorduğunu aktaran Farhadi, şöyle konuştu: “Bugün gündemde olan anlatı sineması gerçeklikten kaynaklanıyor. Herkes gerçeği farklı şekilde görüyor, farklı şekilde anlatıyor. Hatta buna anlatı savaşı da deniliyor. Son filmi yapmamdaki en büyük etkenlerden birisi, medyanın bir gerçeği farklı şekillerde anlatmasıydı. Tek bir olaydan nasıl farklı anlatılar görüyoruz. Filmim de aslında hayalin gerçeğe etkisiydi. Günümüzde bazı gördüğümüz şeyi gerçek zannediyoruz. Birçok medya gerçeğe el uzatıyor ve gerçekleri istediği gibi değiştirip bize sunuyor. Bu durum benim beynimi çok kurcaladı ve sonuçta da bu film ortaya çıktı. Film doğrudan bu konuyu ele almıyor ama temelinde bendeki bu düşünce yatıyor.”

    Asghar Farhadi, genellikle her sabah uyandığında 2, 3 saat bir sonraki filmini düşündüğünü dile getirerek, şu anda gelecekteki filminin ne ve nasıl bir konsept olacağını bilmediğini söyledi.

    Senaristliğin de iki farklı yönde olduğunu belirten Farhadi, bazılarının senaryoyu yazmadan önce kadına şiddet meselesi gibi bir konuda çalışmayı kafasında kurguladığını ve buna göre bir hikaye yazmaya çalıştığını, bazılarının ise herhangi bir mevzu seçmediğini ve ilgi çekici bir hikaye çıkarmaya odaklandığını anlattı.

    Usta yönetmen, senaryo yazarlarının bir hikayede baştan hesap yapmaması gerektiğini vurgulayarak, “Kendinizi özgür bırakacaksınız. Hesap, kitapsız özgür bir şekilde senaryoyu sadece yazmak istediğiniz için yazacaksınız. Ben çalıştığım filmlerde hiçbir zaman kendime ‘Benim şu anda konum nedir?’ diye sormadım. ‘Acaba yargılama ile ilgili bir film mi yapıyorum?’ diye bunu da hiçbir zaman düşünmedim. Film bittikten sonra izleyicinin bunları filmden çıkarmasını istedim. 13 yaşımda yazdığım bir kısa filmde bile iyi ya da kötü karakter yok. Benim filmlerimde insanlar genelde gridir.” dedi.

    Usta yönetmen Asghar Farhadi, genç sinemacılarla buluştu

    “İLK FIRSATTA TEKRAR İRAN’A DÖNÜP ORADA FİLM YAPMAYI TERCİH EDİYORUM”

    Her zaman İran’da Farsça olarak film yapmak istediğini anlatan Farhadi, “Koşullar beni zorluyor. İran içinde film yapamıyorum. Öyle bir durum olduğunda da oturamıyorum. Boş durmayı hiç sevmediğim için farklı bir ülkede film yapmaya başlıyorum. Ancak ilk fırsatta tekrar İran’a dönüp orada film yapmayı tercih ediyorum. Beni bu işi yapmada mutlu eden noktalardan biri de farklı kültürlerdeki insanların benzerliklerinden, farklılıklarından çok daha fazla olması.” diye konuştu.

    Farhadi, sinemanın insanların duygularını konu etmesi gerektiğini savunarak, “Farklı coğrafyalarda insanların duyguları aynıdır, aynı tattır. Bir babanın çocuğuna karşı kalbinin kırılması dünyanın her yerinde aynıdır. Sadece farklı kültürlerde bunu gösterme biçimi farklıdır. Genç sinemacılara da şunu söylemek isterim: Eğer bir yerden başlamak istiyorsanız önceliğiniz kendi kültürünüz, kendi ülkeniz olsun.” ifadelerini kullandı.

    “‘HER ŞEYİ BİLİYORUM, BEN OLDUM.’ DEDİĞİNİZ ZAMAN ARTIK FİLMLERİNİZ ÇOK İLGİ ÇEKMEMEYE BAŞLAR”

    Dışarıdan bakıldığında yönetmenlerin her şeyi biliyor diye göründüğünü fakat tam tersine şüpheyle dolu olduklarına işaret eden Farhadi, şu değerlendirmelerde bulundu: “Sete gittiğiniz ilk andan itibaren asistan geliyor diyor ki, ‘Oyuncu şu ayakkabıyı mı, bunu mu giysin?’ ve emin değilsiniz, şüpheye düşüyorsunuz. Daha sonra kameraman soruyor, ‘Kamerayı öyle mi, böyle mi koyayım?’ diye ve yine emin değilsiniz. Ama o anda karar veriyorsunuz. Aslında bütün bu detaylara dışarıdan baktığınızda siz biliyormuşsunuz gibi gözüküyor ama yönetmen bunların hepsine ‘Hangisi olsa daha iyi olur.’ şüphesiyle bakıyor. Fakat korkmayın, olaya hakim olup kalbinizi dinleyeceksiniz. Bir yapımcı olarak ‘Her şeyi biliyorum, ben oldum.’ dediğiniz zaman artık filmleriniz çok ilgi çekmemeye başlar.”

    Asghar Farhadi, bir film yapımcısının “çocuk doğuran bir anne” gibi olduğu yorumunu yaparak, “Çocuk doğuran bir anne çocuğunu doğururken belki en yakınına küfür bile edebilir. Sadece bağırır, o an ona sorsanız cevapları bilmiyordur. Film yapımcısı da yönetmen de aynen böyle doğum yapan anneye benzer. O anda bir kaybolmuşluk hissi olur.” görüşlerini paylaştı.

    Türkiye’de şu ana kadar bir film yapmayı düşünmediğini, bu durumu da ilginç bulduğunu aktaran Farhadi, şöyle konuştu: “Kültürel olarak aslında birbirimize çok yakınız. Birbirimizi çok hızlı bir şekilde de anlıyoruz. Ancak İran kültürü gibi Türk kültürü de çok farklı detaylara ve zarifliğe sahiptir. ‘Ben bu kültürü anladım.’ demek çok zordur. Türk edebiyatından okuduğum hikayeler de benim için çok ilgi çekiciydi. Ben bu şehri (İstanbul’a) her geldiğimde de ilginç buluyorum. Belki de şimdiye kadar bu şehre çok fazla yaklaşma cesareti bulamadım.” Farhadi, genç sinemacıların film yapma nedenlerini önce kendilerine dürüstçe sormaları gerektiğini belirterek, yalnızca başarı hedefiyle yola çıkmanın sinemanın özünden uzaklaştırabileceğini sözlerine ekledi. >>>AA

    Usta yönetmen Asghar Farhadi, genç sinemacılarla buluştu

  • Hatimle pişirilen aşureler vatandaşlara dağıtıldı

    Hatimle pişirilen aşureler vatandaşlara dağıtıldı

    Afyonkarahisar’da vatandaşlara 40 hatim eşliğinde pişirilen yaklaşık 50 bin kap aşure dağıtıldı.

    Mevlana Celaleddin Rumi’nin torunlarından Sultan Divanı tarafından yaklaşık 500 yıl önce başlatılan 40 Hatimli Şifalı Aşure geleneği bu yıl da devam etti. Afyonkarahisar Belediyesi öncülüğünde hayırseverlerin desteği ile 40 hatim eşliğinde hazırlanan aşureler Zafer Kent Meydanı başta olmak üzere kentin farklı noktalarında vatandaşlara dağıtıldı. Aşure duasının yapılması için gerçekleştirilen tören mehteran takımı gösterisi ile başladı.

    Ardından törende konuşan Belediye Başkan Vekili Bülent Eser, aşurenin toplumda kardeşlik duygularını pekiştirerek, birleştirici gücüne işaret etti.

    Afyonkarahisar Vali Vekili Celil Ateş de Afyonkarahisar’ın kadim geleneklerinden birisi olan, yaklaşık 500 yıldır süren bu geleneğin uzun yıllar devam etmesi temennisinde bulundu.

    Konuşmaların ardından yapılan dualarla şifalı aşure vatandaşlara dağıtıldı.

  • Yönetmen Reis Çelik’in filmine Şanghay’dan ödül

    Yönetmen Reis Çelik’in filmine Şanghay’dan ödül

    Yönetmen Reis Çelik’in son filmi “Kör Gece”, Çin’de düzenlenen 28. Şanghay Uluslararası Film Festivali’nde (SIFF) “En İyi Senaryo Ödülü”nü kazandı.

    Başkanlığını Tony Leung’un yürüttüğü uluslararası festival jürisinin açıklamasında, ödülün gerekçesi “Keskin ve duyarlı anlatımıyla, küçük bile olsa cesur hareketlerin oluşturduğu büyük etkiyi hissettirmesi” sözleriyle ifade edildi.

    Filmin senaryosunu yazıp yönetmenliğini yapan Çelik, Şanghay Uluslararası Film Festivali’nin dünya sinemasının prestijli ‘A kategorisi’ festivalleri arasında yer aldığını belirterek ödülün kendisi açısından da güzel bir sürpriz olduğunu söyledi.

    Çelik, “Açıkçası filmin uzak bir coğrafyada, bambaşka bir kültürde nasıl karşılanacağını çok merak ediyordum. Ancak tahminlerimin ötesinde büyük bir ilgiyle karşılaştık. Uluslararası basında filmle ilgili çok olumlu yazılar çıktı. Sonuçta jüri bizi ‘En İyi Senaryo Ödülü’ne layık gördü. Bu, hem ülkemiz hem de sinemamız adına gurur verici bir sonuç.” değerlendirmesinde bulundu.

    “SANAT, YAŞADIĞI ÇAĞA TANIKLIK ETMEKTİR”

    Jürinin ödül gerekçesinin kendisi için çok anlamlı olduğunu vurgulayan Çelik, şunları söyledi: “Jüri, yerel bir konuyu tüm dünyanın hissedebileceği evrensel bir boyutta anlattığımız için bu ödülün verildiğini de not düşmüş. Zaten beni bu senaryoyu yazmaya iten temel mesele de buydu. Bana göre sanat, yaşadığı çağa tanıklık etmektir. Toplumlar, yaşadıkları travmalarla ve gerçeklerle yüzleştiği sürece kendilerini yenileyebilir ve demokratikleşebilir. Biz bu filmde tam da bu tanıklığı yapmaya çalıştık.”

    Tek bir gece ve mekanda geçen filmlerden oluşan “Gece Üçlemesi”nin ikinci filmi olarak çekilen yapımda kendi yaşam hikayesinden esinlendiğine işaret eden usta yönetmen, “Türkiye’de çok travma yaşandı ama en ağırlarından birisi bu darbe geleneğidir. Darbeye alışan bir ülke ve bütün yaşantımızı kavrayan süreçler, benim bizzat yaşadığım süreçler. Bu sebeple bu hikayeyi çekmeye karar verdim. Yaşadıklarımızı, ancak sanat kalıcı kılabiliyor.” dedi.

    Reis Çelik, filmin yapısal olarak özel bir sinematografik dil barındırdığını belirterek “Birçok festivalden davet var. Gidebildiğimiz kadar çok festivale katılım sağlamayı düşünüyoruz. Ayrıca Türkiye’deki izleyiciyle de buluşması gerekiyor. Filmin bu yaz Türkiye’de vizyona girmesini bekliyoruz. Ayrıca uluslararası alanda ilgi gören bu filmimiz için Türkiye’yi temsilen Oscar aday adaylığı başvurumuz da olacak. Sektör bileşenleri nasıl bir karar verir göreceğiz.” ifadelerini kullandı.

    Türk-Alman ortak yapımı “Kör Gece”, 12 Eylül 1980’deki askeri darbeden sonra Türkiye’de yaşanan olayları ele alıyor.

    Türkiye’den Kaz Film ve Heimatlos Films ile Almanya’dan Neopol Film ortaklığıyla hayata geçirilen eserin başrollerinde Özge Arslan, İştar Gökseven, Hacı Ali Konuk, Nilüfer Açıkalın ve Aydın Orak rol aldı. >>>AA

  • Güzel Sanatlar Lisesi’nden  yıl sonu sergisi

    Güzel Sanatlar Lisesi’nden yıl sonu sergisi

    Afyonkarahisar Güzel Sanatlar Lisesi öğrencileri, eğitim-öğretim yılı boyunca büyük bir emek ve titizlikle hazırladıkları resim çalışmalarını Zafer Kent Meydanı’nda beğeniye sundu.

    Kent meydanını adeta açık hava galerisine dönüştüren yıl sonu resim sergisi, vatandaşlardan yoğun ilgi gördü. Geleceğin sanatçı adaylarının fırçasından çıkan birbirinden özel eserler, sergiyi gezen sanatseverler tarafından tam not aldı. Farklı tekniklerin ve temaların yer aldığı sergide, öğrencilerin yetenekleri göz doldurdu.

    Zafer Kent Meydanı’ndaki sergiyi gezen Afyonkarahisarlılar, öğrencilerin performanslarına hayran kaldıklarını belirterek, bu tür kültürel ve sanatsal etkinliklerin şehre büyük bir değer kattığını ifade ettiler.

  • Özgü Kaya’dan tatil pozları

    Özgü Kaya’dan tatil pozları

    Ekranların sevilen oyuncularından Özgü Kaya ve başarılı şarkıcı Murat Dalkılıç, yaz sezonuna erken bir tatille başladı. Çiftin Yunanistan’ın sakin ve doğal güzellikleriyle öne çıkan Eresos bölgesindeki tatili, hayranlarından büyük ilgi gördü. Sosyal medya hesabından tatil anlarını paylaşan Özgü Kaya, deniz ve güneşin tadını çıkardığı kareleri takipçileriyle paylaştı. Oyuncunun doğal hali ve enerjik görüntüsü, takipçilerinden çok sayıda beğeni ve olumlu yorum aldı.

    AŞKLARIYLA DİKKAT ÇEKİYORLAR

    Özel hayatlarını genellikle gözlerden uzak yaşamayı tercih eden Özgü Kaya ve Murat Dalkılıç, son dönemde mutlu birliktelikleriyle magazin dünyasının dikkat çeken çiftleri arasında yer alıyor. Oyunculuk kariyerinde Üç Kız Kardeş, Kimse Bilmez ve farklı projelerdeki performanslarıyla tanınan Kaya, yeni sezon öncesi tatilde moral depolarken, Murat Dalkılıç da yoğun konser temposunun yorgunluğunu atıyor.

    “BİRBİRİMİZİN YANSIMASI GİBİYİZ” DEMİŞTİ

    Özgü Kaya daha önce Murat Dalkılıç ile ilişkileri hakkında yaptığı açıklamada, ikilinin enerjisinin çok iyi uyuştuğunu ve birlikte keyifli vakit geçirdiklerini söylemişti. Çiftin Yunanistan tatilinden gelen görüntüleri, hayranları tarafından “erken balayı” olarak yorumlanırken, ikilinin uyumu da sosyal medyada sıkça konuşuldu. Yeni projeleri ve kariyer çalışmaları öncesinde kısa bir mola veren Özgü Kaya ile Murat Dalkılıç’ın tatil paylaşımları, magazin gündemindeki yerini koruyor. >>>Haber Merkezi

  • Rock Müziğin Efsanesi Cooper’dan unutulmaz performans

    Rock Müziğin Efsanesi Cooper’dan unutulmaz performans

    Neo Events organizasyonuyla gerçekleştirilen etkinlikte sahne alan Cooper, yarım asrı aşan kariyerinden seçtiği eserleri seslendirdi.

    Rock & Roll Hall of Fame üyeleri arasında yer alan sanatçı, konserde “Hey Stoopid”, “Feed My Frankenstein”, “School’s Out”, “Poison”, “No More Mr. Nice Guy” ve “I’m Eighteen” gibi klasikleşen şarkılarının yanı sıra son dönem albümleri “Detroit Stories” ve “Road”dan parçalara da repertuvarında yer verdi.

    Teatral sahne performansı, gotik unsurlarla zenginleştirilen görsel şovu ve enerjik sahne duruşuyla dikkati çeken 78 yaşındaki Cooper’ın konserinde müzikseverler sanatçının sevilen şarkılarına konser boyunca eşlik etti.

    Rock müziğin öncü isimlerinden Alice Cooper, İstanbul'da konser verdi

    Rock müziğin öncü isimlerinden Alice Cooper, İstanbul'da konser verdi

    Rock müziğin öncü isimlerinden Alice Cooper, İstanbul'da konser verdi

    Fotoğraf : Ağıt Erdi Ulukaya/AA

    Lifepark’ta gün boyu süren etkinlik kapsamında Alice Cooper öncesinde Direc-T, Ogün Sanlısoy ve Kargo da sahne aldı.

    Alternatif rock grubu Direc-T’nin açılışını yaptığı etkinlikte, Ogün Sanlısoy solo kariyerinden ve geçmiş çalışmalarından eserler seslendirdi. Gecenin son yerli konuğu olan Kargo ise şarkılarıyla izleyicileri Alice Cooper performansına hazırladı. >>>İHA

  • TÜRKAY’ın konseri mest etti

    TÜRKAY’ın konseri mest etti

    Türk Silahlı Kuvvetleri Armoni Mızıkası Komutanlığına bağlı Türk Armoni Yıldızları Orkestrası (TÜRKAY) Afyonkarahisar’da gerçekleştirdiği konser ile dinleyicilere unutulmaz bir akşam yaşattı.

    Konser, Afyon Kocatepe Üniversitesi (AKÜ) Atatürk Kongre Merkezinde gerçekleştirildi.

    Klasik müzikten caza, pop müzikten geleneksel ezgilere uzanan seçkin beğeni toplayan konser Vali Dr. Naci Aktaş, protokol üyeleri, şehit aileleri, gaziler ve çok sayıda sanatseverin katılımıyla gerçekleştirildi. Orkestra Komutanı ve Şefi Bando Yarbay Kerimcan Nayman yönetiminde sahne alan ekip; Solist Soprano Gökçe Nur Semerci ve Solist Bando Astsubay Kıdemli Başçavuş İhsan Kamiş’in etkileyici performanslarıyla hafızalarda iz bırakan bir kültür ve sanat akşamına dönüştü.

  • “26. Afyonkarahisar Caz Festivali” başladı

    “26. Afyonkarahisar Caz Festivali” başladı

    AFYONKARAHİSAR (AA) – Genel sanat yönetmenliğini Hüseyin Başkadem'in yaptığı "26. Afyonkarahisar Caz Festivali" başladı.

    Kentteki termal bir otelde düzenlenen festivalin açılış konserinde, Kemal Günüç Orkestrası ile Çekyalı solist Karolina Krajnikova sahne aldı.

    Başkadem, açılışta yaptığı konuşmada, festivale destek veren Kültür ve Turizm Bakanlığı, Afyonkarahisar Valiliği ve sponsorlara teşekkür etti.

    Konserde, orkestra eşliğinde solist Krajnikova, birbirinden güzel eserleri seslendirdi.

    Festivalin açılış konserine, Afyonkarahisar Vali Yardımcısı Yalçın Sezgin, sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve sanatseverler katıldı.

    Okul söyleşilerinin de yer alacağı festival, 6 Haziran'da sona erecek.

  • Frig Vadisi bu bayramda ziyaretçi akınına uğradı

    Frig Vadisi bu bayramda ziyaretçi akınına uğradı

    Tarihi yaklaşık 3 bin yıl öncesine dayanan ve bir çok önemli eserinin Afyonkarahisar sınırları içerisinde kaldığı Frig Vadisi’nde her bayram olduğu gibi bu bayramda da ziyaretçi yoğunluğu yaşandı.

    Afyonkarahisar ile birlikte Eskişehir ve Kütahya sınırları içerisinde kalan tarihi Frig Vadisi bayramdada ziyaretçi akınına uğradı.

    Vadinin Afyonkarahisar’ın İhsaniye ilçesinde bulunan eserler bayram tatilinde yerli ve yabancı turistlerin akınına uğradı. Özellikle Ayazini köyü ve çevresindeki tarihi kaya yerleşimleri, oyma kiliseler ve peri bacaları ziyaretçilerin yoğun ilgisini gördü.

    Yaklaşık 3 bin yıllık geçmişe sahip olan Frig Vadisi, Frig, Roma ve Bizans dönemlerinden izler taşıyan yapılarıyla dikkat çekiyor. Bayram tatilini değerlendirmek isteyen vatandaşlar, bölgenin tarihi dokusunu keşfediyor.

    Bölgedeki esnaf bayram yoğunluğundan memnun olduklarını belirterek son yıllarda yapılan restorasyon ve altyapı çalışmalarının ziyaretçi sayısını artırdığını ifade etti.

  • Olympos’ta aristokrat bir kadına ait lahit bulundu

    Olympos’ta aristokrat bir kadına ait lahit bulundu

    Kültür ve Turizm Bakanlığının “Geleceğe Miras Projesi” kapsamında kazı çalışmasının yapıldığı Olympos’ta, Helenistik, Roma ve Bizans dönemine ışık tutan eserler çıkarılıyor.

    Kentin liman bölgesi olarak adlandırılan alanda yapılan çalışmalarda, 10 metre yüksekliğinde ve içerisinde av sahneleri ile Nike ve Eros figürlerinin yansıtıldığı aristokrat bir kadına ait olduğu tespit edilen lahit bulundu.

    Alt bölümü kırık halde bulunan lahdin, yaklaşık 50 parçasının arkeologlar tarafından cerrahi bir titizlikle birleştirilmesinin ardından ziyarete açılması planlanıyor.

    “ÜÇÜNCÜ ANITSAL MEZAR OLDUĞUNU KEŞFETTİK”

    Olympos Antik Kenti Kazı Başkanı ve Pamukkale Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gökçen Kurtuluş Öztaşkın, AA muhabirine, limandaki anıtsal mezarlar bölgesinde kazı çalışmalarını sürdürdüklerini söyledi.

    Bölgede yan yana tonozlarla örtülü ve içerisinde lahit barındıran önemli kişilere ait mezarlar olduğunu belirten Öztaşkın, “Olympos’ta iki anıtsal mezar biliniyordu. Yaptığımız çalışmalarda üçüncü anıtsal mezar olduğunu keşfettik. Detaylı bir şekilde bölgede çalışma yaptık. Yaklaşık 10 metre yüksekliğinde tonozlarla örtülü anıtsal mezar bulduk. Mezar içerisinde bir lahit ortaya çıkardık. Bazı yerleri kırık bir şekilde günümüze ulaşmış olsa da onarımlarına başladık.” diye konuştu.

    Lahit üzerinde önemli bir av sahnesi bulunduğuna dikkati çeken Öztaşkın, “Roma döneminde av sahneleri güç ve zenginliğin göstergesi olarak yer alıyor. Nike ve Eros figürleri ile ölümsüzlük motifleri de işlenmiş üzerine. Afyonkarahisar İscehisar’dan gelmiş kaliteli bir mermerden yapılmış bir lahit. Bu mezarın Olympos’un önde gelen aristokrat, zengin ailelerine ait örneklerden olduğunu tespit ettik.” ifadelerini kullandı.

    “GEÇEN YIL BULDUĞUMUZ İKİ LAHİT 722 PARÇA HALİNDEYDİ”

    Lahitlerin parçalı, kırık halde bulunması nedeniyle adeta “yapboz” gibi çalışma yürüttüklerini vurgulayan Öztaşkın, buluntuları aynı zamanda onarmanın ve geleceğe taşımanın da işlerinin bir parçası olduğunu dile getirdi.

    Geçen yıl bulunan iki lahidin 722 parça halinde olduğuna dikkati çeken Öztaşkın, “Bu parçaları tek tek birleştirerek yerlerine yerleştirdik ve sergilemeye başladık. Aynı şekilde bu lahit de ortalama 50 parçaya ayrılmış durumdu. Kısa sürede birleştirip onarımlarını yaptıktan sonra sergileyeceğiz.” dedi.Anıtsal mezarların o dönemin önde gelen kişilerine ilişkin bilgi verdiğine dikkati çeken Öztaşkın, bölgedeki mezarların Olympos’ta yaşayan ve bölgeye gömülen insanların mezarları olduğunu kaydetti.

    Bu nedenle her mezarın Olympos’a ait hikayeler barındırdığını anlatan Öztaşkın, “Ölü gömme gelenekleri bizlere yaşam pratiklerini anlatırken bir yandan da turistlerin bölgeyle bir bağ kurmasını sağlıyor. Bizim için önemli, ziyaretçiler için de ilgi çekici eserler.” değerlendirmesinde bulundu. >>>AA