Kategori: Yazarlar

  • Karanlıkta Yolumuzu Aydınlatan Dijital Bir Vicdan Hareketi: “İyilik Var”

    Karanlıkta Yolumuzu Aydınlatan Dijital Bir Vicdan Hareketi: “İyilik Var”

    Dünyanın dört bir yanından ardı ardına gelen yorgunluk haberleri, insanı zaman zaman umutsuzluğun gri tonlarına hapsetmeye çalışır. Kötülüğün gürültüsü, ne yazık ki iyiliğin o sessiz ve inatçı sesini bastırmak ister her defasında. Oysa insanlık tarihinin en kadim gerçekliği değişmemiştir: Nerede bir nefes, nerede bir eksiklik varsa, orada direnen ve çoğalan bir iyilik de hep var olmuştur. İşte tam da bu inancın, ezber bozan ve kalplere dokunan somut bir adımı atıldı: Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından hayata geçirilen “İyilik Var” dijital gönüllülük platformu. Bu proje, sadece yardımlaşma biçimini değiştirmekle kalmıyor; modern çağın hızına inat, vicdanımızı yeniden aynı frekansta buluşturuyor.

    Dijital Çağda Ahilik Ruhu: “İyilik Kapısı”

    Bu projenin en büyüleyici taraflarından biri, geleneksel Ahilik kültürümüzü bugünün dijital imkanlarıyla harmanlayan “İyilik Kapısı” bileşeni. Mahallemizdeki terzi, bakkal, tamirci, diş hekimi ya da psikolojik danışman gibi serbest meslek erbabı ve esnaf, bu sistemle gönüllülük halkasına dahil oluyor. İhtiyaç sahibi vatandaşlarımıza sunulan tek kullanımlık dijital kodlar sayesinde, hiçbir kimlik ezikliğine ya da dezavantaja yer bırakmadan, insan onuruna yaraşır bir dayanışma köprüsü kuruluyor.

    Engelleri Aşan, Kimseyi Arkada Birakmayan Bir Anlayış

    Görme engelli bir birey olarak hayatın içinde yürürken, bazen yolların sadece fiziksel olarak değil, kalplerin de taşlaşarak daraldığını hissederim. Oysa gerçek erişilebilirlik, zihinlerdeki ve vicdanlardaki engellerin kalkmasıyla başlar. “İyilik Var” platformu; çocuklardan yaşlılara, şehit yakınlarından engelli bireylere kadar toplumun her kesimini kucaklayan tematik bir etkinlik havuzu sunuyor. Engelsiz bir yaşamı sadece bir lütuf olarak değil, hak temelli bir toplumsal sorumluluk olarak gören bu yaklaşım, gönüllülüğü eğitsel modüllerle ve sürdürülebilir bir yapıyla taçlandırıyor.

    Şimdi “İyilik Var” Deme Vakti

    İyilik, parayla ölçülen bir cömertlik değil; yüreğini, vaktini ve sevgini başkasıyla paylaşma cesaretidir. Bu platform, maddi yardımlardan ziyade manevi iyilikleri, zamanı ve emeği merkeze alıyor. Toplum olarak iyiliği ifşa etmekten ziyade, onu çoğaltmaya ve yaymaya ihtiyacımız var. Gelin, bu dijital ekranda beliren geri sayımı bir aidiyet çağrısı olarak görelim. Kötülüğün sokağımızda, ekranlarımızda bu kadar kolay gezmesine izin vermediğimiz bir dünyayı ancak ellerimizi birbirine sımsıkı kenetleyerek kurabiliriz. Unutmayalım; insanın olduğu her yerde umut, umudun olduğu yerde ise mutlaka İyilik Var. Detaylı bilgi almak, bu zincirin bir halkası olmak ve gönüllük iklimine katılmak için iyilikvar.gov.tr adresini ziyaret edebilir, sen de bu iyilik hareketine imzanı atabilirsin.

    #İyilikVar #Gönüllülük #ToplumsalDayanışma #AileVeSosyalHizmetler #İyilikKapısı #Erişilebilirlik #İnsancaYaşam #SosyalSorumluluk

  • Okullar Açılıyor: İyi Bir Başlangıç Bir Yılı Değiştirir

    Okullar açılıyor. Yeni çantalar, yeni defterler, yeni sınıflar ve yeni başlangıçlar…
    Ancak özellikle 1. sınıfa, 5. sınıfa ve 9. sınıfa başlayan öğrenciler için mesele sadece yeni bir eğitim-öğretim yılına başlamak değildir. Bu üç sınıf düzeyi, öğrencinin eğitim hayatındaki önemli geçiş noktalarını temsil eder.
    Birinci sınıf, okulla ilk tanışmadır.
    Beşinci sınıf, ortaokul düzenine geçiştir.
    Dokuzuncu sınıf ise lise hayatının ve geleceğe dönük akademik yönelimin başlangıcıdır.
    Bu nedenle ilk haftalarda temel hedef yüksek notlar değil; uyum, güven, düzen ve sorumluluk olmalıdır.

    1. sınıfta önce okul sevdirilmeli

    Birinci sınıfa başlayan bir çocuk için okul, hayatındaki en büyük değişimlerden biridir. Yeni bir ortam, yeni arkadaşlar, yeni kurallar ve yeni sorumluluklarla karşılaşır.
    Bu dönemde çocuktan beklenmesi gereken ilk şey hızlı okumak, çok ödev yapmak ya da sınıfın en başarılı öğrencisi olmak değildir.
    İlk hedef, okulu sevmek ve öğrenmeye karşı olumlu bir tutum geliştirmektir.
    Aileler çocuklarını “Artık çok çalışacaksın”, “Öğretmenin kızar” ya da “Arkadaşların senden ileride” gibi ifadelerle kaygılandırmamalıdır.
    Çocuk çantasını hazırlamayı, eşyalarını takip etmeyi, öğretmenini dinlemeyi, söz almayı ve arkadaşlarıyla iletişim kurmayı adım adım öğrenmelidir.
    Birinci sınıfta temel mesaj şudur:
    Okulu sev, merak et, soru sor ve hata yapmaktan korkma.

    5. sınıfta sorumluluk başlıyor

    Beşinci sınıf, öğrencinin alıştığı ilkokul düzeninden farklı bir yapıya geçtiği dönemdir.
    Artık tek öğretmen yerine çok sayıda branş öğretmeni vardır. Ders sayısı artar. Ödevlerin ve ders programının takibi daha fazla sorumluluk gerektirir.
    Bu nedenle 5. sınıfta öğrencinin kazanması gereken en önemli beceri, kendi öğrenme sürecini yönetmeye başlamasıdır.
    Ders programını takip etmek, ödevlerini not etmek, çantasını kendisi hazırlamak, günlük kısa tekrarlar yapmak ve anlamadığı konuları zamanında sormak bu yaşta önemli alışkanlıklardır.
    Ailelerin burada en sık yaptığı hata, çocuğun her işini üstlenmektir.

    Çantasını hazırlamak, ödevini takip etmek, sürekli ders hatırlatmak kısa vadede işleri kolaylaştırabilir; ancak uzun vadede öğrencinin sorumluluk geliştirmesini zorlaştırır.
    Çünkü sorumluluk, ancak sorumluluk verilerek gelişir.
    Beşinci sınıfta temel mesaj şudur:
    Kendi işini takip et, plan yap ve sorumluluk al.

    9. sınıf geleceğin temelidir

    Dokuzuncu sınıfta ise öğrenciler farklı bir hataya düşebiliyor:
    “YKS’ye daha çok var.”
    Oysa 9. sınıf, lise öğreniminin temelidir. Matematik, Türk dili ve edebiyatı, fen bilimleri ve yabancı dil gibi alanlarda bu yıl oluşan eksiklikler ilerleyen sınıflarda öğrencinin karşısına yeniden çıkar.
    Bu nedenle 9. sınıfta yapılması gereken, öğrenciyi daha ilk günden ağır bir sınav temposuna sokmak değildir.
    Asıl hedef, düzenli çalışma alışkanlığı kazandırmaktır.

    Günlük kısa tekrarlar, haftalık çalışma planı, konu biriktirmeme ve anlamadığı konuları zamanında çözme alışkanlığı öğrencinin sonraki yıllardaki başarısını doğrudan etkiler.
    Dokuzuncu sınıf aynı zamanda öğrencinin kendisini tanımaya başlaması gereken bir dönemdir.
    “Neye ilgim var?”
    “Hangi alanlarda güçlüyüm?”
    “Nasıl bir meslek hayatı istiyorum?”
    Bu sorulara hemen kesin cevap vermek gerekmeyebilir. Ancak bu soruları sormaya başlamak önemlidir.
    Dokuzuncu sınıfta temel mesaj şudur:
    Bugünü erteleme; geleceğinin temelini bugünden kur.
    Ailelere büyük sorumluluk düşüyor
    Öğrencinin okul başarısında aile yaklaşımı belirleyici unsurlardan biridir.
    Ancak destek olmakla çocuğun yerine yaşamak birbirinden farklıdır.

    Aileler evde düzenli bir günlük yaşam oluşturmalıdır. Uyku saati, sabah hazırlığı, kahvaltı, çalışma, dinlenme ve ekran kullanımı belirli bir düzene oturmalıdır.
    Bunun yanında çocuklara sadece akademik sorular yöneltilmemelidir.
    Her gün;
    “Kaç soru çözdün?”
    “Kaç aldın?”
    “Ödevin bitti mi?”
    sorularının yanında şu sorular da sorulmalıdır:
    “Bugün okulda seni en çok ne mutlu etti?”
    “Yeni ne öğrendin?”
    “Anlamadığın bir konu oldu mu?”
    “Arkadaşlarınla aran nasıl?”
    Çünkü eğitim yalnızca akademik başarıdan ibaret değildir.
    Çocukları kıyaslamayın
    Çocukların motivasyonunu düşüren en önemli davranışlardan biri kıyaslamadır.
    “Arkadaşın senden daha başarılı.”
    “Abin senin yaşındayken daha çok çalışıyordu.”
    “Komşunun çocuğu senden ileride.”
    Bu cümleler çocuğu motive etmek yerine çoğu zaman özgüvenini zedeler.
    Her çocuğun öğrenme hızı, yeteneği ve gelişim süreci farklıdır.
    Öğrencinin asıl rakibi başka bir öğrenci değil, kendi dünkü hâlidir.
    İlk haftalarda mükemmellik değil, düzen
    Okulun açıldığı ilk günlerde hem öğrenciler hem de aileler yüksek beklentiler içine girebiliyor.

    Oysa yeni sınıfa, yeni öğretmenlere ve yeni arkadaşlara alışmak zaman ister.
    İlk haftalarda hedef mükemmel olmak değil, düzen kurmak olmalıdır.
    Uyku düzeni oluşsun.
    Ders programı takip edilsin.
    Kitap okuma alışkanlığı başlasın.
    Telefon ve ekran süresi yönetilsin.
    Günlük kısa tekrar alışkanlığı yerleşsin.
    Çünkü eğitimde büyük başarılar çoğu zaman küçük ama sürekli alışkanlıkların sonucudur.

    Başarının temelinde süreklilik vardır

    Bir öğrencinin her gün yaptığı küçük tekrarlar, derste gösterdiği dikkat, kitap okuma alışkanlığı ve sorumluluk duygusu zaman içinde güçlü bir öğrenme sistemine dönüşür.
    Başarı bir anda ortaya çıkmaz.
    Ben bunu şu denklemle ifade ediyorum:
    İlgi × Dikkat × Çaba × Süreklilik = Kalıcı Öğrenme
    Kalıcı öğrenme doğru yönlendirmeyle birleştiğinde başarıya dönüşür.
    Bu nedenle yeni eğitim-öğretim yılı başlarken öğrencilere verilebilecek en önemli mesaj belki de şudur:
    1. sınıfta okulu sev.
    5. sınıfta sorumluluk al.
    9. sınıfta geleceğinin temelini kur.
    Ailelere düşen görev ise çocuklarının yerine yürümek değil, gerektiğinde onların yanında yürümektir.
    Çünkü iyi bir eğitim yolculuğu üç temel üzerinde yükselir:
    Güven, düzen ve süreklilik.
    Yeni eğitim-öğretim yılının tüm öğrencilerimize, öğretmenlerimize ve ailelerimize sağlık, huzur ve başarı getirmesini diliyorum.

    Behçet KARABULUT
    Eğitim ve Kariyer Planlama Uzmanı

  • OKULLAR AÇILIYOR, YKS MARATONU BAŞLIYOR

    Okulların açılmasıyla birlikte milyonlarca öğrenci için yalnızca yeni bir eğitim öğretim yılı değil, aynı zamanda uzun soluklu bir YKS hazırlık süreci de başlıyor.

    Bu dönemde öğrencilerin ve velilerin en sık sorduğu soru şu:

    “YKS’ye hazırlanırken nasıl bir yol izlenmeli?”

    Aslında bu sorunun cevabı, “Günde kaç saat çalışmalı?”, “Hangi kursa gitmeli?” ya da “Özel ders almalı mı?” sorularından çok daha geniştir.

    Çünkü YKS başarısı tek bir unsura bağlı değildir.

    Başarı; okul, kurs, özel ders, bireysel çalışma, tekrar, deneme ve rehberliğin doğru bir sistem içerisinde yürütülmesiyle ortaya çıkar.

    Her şeyden önce öğrencinin mevcut durumu doğru belirlenmelidir. Eğitim yılının başında yapılacak bir TYT denemesi, öğrencinin hangi noktada olduğunu görmesi açısından önemlidir. Ancak yalnızca net sayısına bakmak yeterli değildir.

    Öğrenci yanlışlarını da analiz etmelidir.

    Yanlışın nedeni konu eksikliği mi? Dikkatsizlik mi? Soruyu yanlış anlamak mı? İşlem hatası mı? Yoksa zaman yönetimi problemi mi?

    Çünkü aynı nete sahip iki öğrencinin ihtiyaçları birbirinden tamamen farklı olabilir.

    Bu nedenle YKS hazırlığının ilk adımı daha fazla soru çözmek değil, doğru teşhis koymaktır.

    Bir diğer önemli konu okul dersleridir.

    Bazı öğrenciler okul ile YKS hazırlığını birbirinden tamamen ayrı iki alan gibi görmektedir. Oysa özellikle 12. sınıfta okulda işlenen konuların önemli bir bölümü doğrudan AYT ile ilişkilidir.

    Bu nedenle en doğru model şudur:

    Okulda öğren, aynı gün tekrar et, soru çöz, yanlışını analiz et ve belirli aralıklarla yeniden tekrar et.

    Böylece okul, YKS hazırlığının önünde bir engel değil, tam tersine hazırlığın temel parçalarından biri hâline gelir.

    Peki kurs gerekli mi?

    Kurs, doğru kullanıldığında öğrenciye önemli katkılar sağlayabilir. Ancak bir kursun niteliğini yalnızca haftada kaç saat ders verdiği belirlemez.

    Asıl önemli olan öğrenciyi ne kadar takip ettiğidir.

    İyi bir kurs; deneme yapmalı, eksikleri belirlemeli, öğrenciye çalışma disiplini kazandırmalı ve rehberlik sunmalıdır.

    Bu nedenle velilerin kurs seçerken yalnızca “Kaç saat ders var?” sorusunu değil, “Öğrencinin gelişimi nasıl takip ediliyor?” sorusunu da sorması gerekir.

    Özel ders konusunda da benzer bir yaklaşım gereklidir.

    Özel ders her öğrenci için zorunlu değildir. Ancak belirli bir derste ciddi temel eksikliği bulunan veya bazı konuları grup ortamında öğrenmekte zorlanan öğrenciler için etkili bir destek olabilir.

    Burada önemli olan şudur:

    Özel ders, hazırlık sisteminin merkezi değil, ihtiyaç hâlinde kullanılan tamamlayıcı bir araç olmalıdır.

    Her dersten özel ders almak yerine öğrencinin gerçekten desteğe ihtiyaç duyduğu alanlar belirlenmelidir.

    Çünkü ne okul, ne kurs, ne de özel ders öğrencinin kendi çalışmasının yerini tutabilir.

    YKS hazırlığında sistemin merkezinde mutlaka bireysel çalışma bulunmalıdır.

    Öğrencinin günlük tekrar yapması, soru çözmesi, yanlışlarını incelemesi, eksiklerini kapatması ve kendi gelişimini takip etmesi gerekir.

    Bugün bazı öğrenciler sabahtan akşama kadar okul, kurs ve özel ders arasında dolaşıyor fakat kendi başlarına çalışacak zaman bulamıyorlar.

    Bu durum ciddi bir planlama hatasıdır.

    Çünkü sınav günü öğrencinin yanında öğretmeni, kursu ya da özel ders öğretmeni olmayacaktır.

    Öğrencinin asıl kazanması gereken beceri, kendi öğrenmesini yönetebilme becerisidir.

    TYT hazırlığı da günlük rutinin içinde olmalıdır.

    TYT yalnızca bilgi ölçmez; aynı zamanda hız, dikkat, okuduğunu anlama, yorumlama ve zamanı kullanma becerisini de ölçer.

    Bu nedenle özellikle paragraf, problem ve temel matematik çalışmalarının düzenli olarak sürdürülmesi gerekir.

    Öte yandan AYT de ertelenmemelidir.

    “Önce TYT bitsin, sonra AYT’ye geçerim” düşüncesi, öğrenciyi sınava yaklaştıkça zor durumda bırakabilir.

    TYT ve AYT, öğrencinin alanına göre paralel biçimde yürütülmelidir.

    Bir başka önemli konu çalışma süresidir.

    Öğrenciler sürekli olarak “Günde kaç saat çalışmalıyım?” diye soruyor.

    Oysa esas soru şu olmalıdır:

    “Bu hafta hangi hedefleri tamamlamalıyım?”

    Çalışma programı saat üzerinden değil; konu, soru, tekrar, deneme ve eksik üzerinden planlanmalıdır.

    Üç saat masada oturmak ile üç saat verimli çalışmak aynı şey değildir.

    Deneme sınavları da hazırlığın ayrılmaz parçasıdır.

    Ancak deneme çözmek kadar denemeyi analiz etmek de önemlidir.

    Çünkü analiz edilmeyen bir deneme yalnızca puan üretir.

    Analiz edilen bir deneme ise öğrencinin bir sonraki çalışma planını oluşturur.

    Benzer şekilde tekrar da ihmal edilmemelidir.

    Bir konu bir kez öğrenildiğinde kalıcı hâle gelmez. Aynı gün yapılan kısa tekrar, hafta sonu gözden geçirme ve sonraki haftalarda soru çözerek yeniden hatırlama, öğrenmenin kalıcılığını artırır.

    Son olarak uyku, telefon ve dikkat yönetimini de küçümsememek gerekir.

    Gece çok geç saatlere kadar çalışmak her zaman yüksek performans anlamına gelmez. Yeterli uyku, dikkat ve hafıza açısından önemli bir faktördür.

    Çalışma sırasında sürekli kontrol edilen telefon da öğrencinin yalnızca zamanını değil, dikkat bütünlüğünü de bozar.

    YKS hazırlığını aslında oldukça sade bir sistemle özetleyebiliriz:

    Okul öğrenmeyi destekler.
    Kurs sistemi ve takibi sağlar.
    Özel ders kritik eksikleri kapatır.
    Bireysel çalışma öğrenmeyi kalıcı hâle getirir.
    Deneme seviyeyi ölçer.
    Tekrar ise bilgiyi korur.

    Ancak bütün bu sistemin merkezinde öğrenci vardır.

    YKS bir kısa mesafe koşusu değil, aylar süren bir maratondur.

    Bu nedenle öğrencinin birkaç gün çok çalışmasından çok, aylar boyunca düzenli ve sürdürülebilir biçimde çalışabilmesi önemlidir.

    Ben bunu şu denklemle ifade ediyorum:

    İlgi × Dikkat × Çaba × Süreklilik = Kalıcı Öğrenme

    YKS’ye hazırlanan gençlerimize verilebilecek en önemli mesaj belki de şudur:

    Daha çok çalışmaya değil, daha doğru çalışmaya odaklanın.

    Çünkü doğru sistem kurulduğunda başarı yalnızca bir sınav sonucu olmaktan çıkar; öğrencinin hayatı boyunca kullanacağı bir öğrenme becerisine dönüşür.

    Behçet KARABULUT

    Ankara Bilim Üniversitesi

    Eğitim ve Kariyer planlama Uzmanı

  • KAĞNI

    KAĞNI

    Şimdiki gençler bilmez kağnıyı.

    Kurtuluş Savaşının önemli unsurudur kağnı.

    iki veya dört tekerlekli, dingili tekerlekle birlikte dönen öküz arabasıdır.

    Öyle ki

    Nazım Hikmet şiirinde diyor ki

    kadınlar,

    bizim kadınlarımız

    şimdi ayın altında

    kağnıların ve hartuçların peşinde

    harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi

    aynı yürek ferahlığı,

    aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.

    Ve onbeşlik şarapnelin çeliğinde

    ince boyunlu çocuklar uyuyordu.

    Ve ayın altında kağnılar

    yürüyordu

    Akşehir üzerinden Afyon`a doğru…

    Diyerek tarihe not düşünüyordu.

    104 yıl öncesine bakalım

    Kurtuluş Savaşı’nın dönüm noktası Sakarya Meydan Savaşı sonrası (13 Eylül 1921) Meclis’te “artık taarruza geçelim” fikri oluştu.

    Mustafa Kemal Paşa 20 Temmuz 1922’de TBMM’den dördüncü kez Başkomutanlık yetkisini aldı.

    Gizlice hazırlıklar Haziran’da başladı.

    Emperyalist güçler bizim gücümüzü hafife alıyor ve küçümsüyordu.

    28 Temmuz’da Akşehir’de düzenlenen bir futbol maçı, aslında Mustafa Kemal’in ordu ve kolordu komutanlarını toplayıp taarruz planını son kez gözden geçirdiği gizli toplantının kılıfıydı.

    Mustafa Kemal ve silah arkadaşları gizlice Kocatepe’ye geçti.

    26 Ağustos sabahı saat 05.30’da top ateşiyle başlayan Türk taarruzu başladı

    Türk süvari ve piyade birlikleri şafakla birlikte Afyon’un güneyinden Yunan hatlarını yardı, Kocatepe’den idare edilen taarruz hedefe vardı.

    30 Ağustos’ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin kesin sonucu alındığında Yunan kuvvetlerinin önemli bölümü kuşatılarak, imha ya da esir edildi.

    31 Ağustos Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa ve İsmet Paşa Zafertepe-Çalköy’de bir araya geldi. Muharebe haritasını serecek masa yoktu haritayı kağnı üzerine serdiler.

    Yunan ordusuna toparlanma ve yeni bir savunma hattı kurma fırsatı vermeden İzmir’e ilerleme konusunda burada karar birliğine vardılar.

    Ve ‘Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir İLERİ’ emri geldi.

    9 Eylül’de İzmir işgal altından kurtuldu.

    Burada bir hatırlatma yapalım

    Yunan Başkomutanı General Trikupis’i Afyonlu Ahmet Çavuş yakalayıp esir aldı.

    Türk ordusu 9 Eylül’de İzmir’e ulaştı, 11 Ekim’de imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşması sahadaki başarıyı diplomasi masasına taşıdı.

    Zaferin resmî bir bayrama dönüşmesi ise 1924’te Dumlupınar’da, Mustafa Kemal’in de katıldığı büyük bir anma töreni düzenlenmesiyle başladı.

    26 Ağustos 1071’de Türk milletinin gitmemek üzere Anadolu’ya gelmesinden 851 yıl sonra aynı irade 30 Ağustos 1922’de bir kez daha tescilleniyordu.

    Doğrusunu isterseniz büyük Zafer ile bu milletin beka meselesi sadece masa başında değil, bir kağnının üzerine serilen haritanın savaş meydanında tatbik edilmesiyle çözüldü.

    Başta Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile emperyalist güçlere karşı canıyla, kanıyla savaşan ecdadımıza Allah tan rahmet diliyorum. Büyük Zaferimiz kutlu olsun.

    Mutlu ve aydınlık yarınlara…

  • Anadolu’nun kilidi, Zaferin kalbi: Afyonkarahisar

    Anadolu’nun kilidi, Zaferin kalbi: Afyonkarahisar

    Sabahın ilk ışıkları…

    Gün daha ağarmadan Kocatepe’de bir milletin kaderi yeniden yazılmaya başladı. Saat 04.30’da Türk topçusunun ateşiyle başlayan Büyük Taarruz, yalnızca bir askerî harekât değildi. O sabah atılan her top, yıllardır işgal altında inleyen Anadolu’nun bağımsızlık iradesiydi.

    26 Ağustos 1922’de başlayan yürüyüş, 27 Ağustos’ta Afyonkarahisar’ın kurtuluşuyla yeni bir anlam kazandı. 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile taçlanan zafer, 9 Eylül’de İzmir’e, 10 Eylül’de Bursa’ya uzandı. Birkaç hafta içinde yüzlerce kilometrelik bir takip harekâtı gerçekleştirildi. Fakat tarih açısından asıl mesafe, kilometrelerle değil, bir milletin yeniden ayağa kalkmasıyla ölçülmeliydi.

    Bugün Afyonkarahisar’a baktığımızda bunu görmek mümkün.

    Nereye baksanız bayrak… Nereye baksanız Mustafa Kemal Atatürk’ün yüzü… Kocatepe’nin eteklerinden Şuhut’a, Anıtkaya’dan Dumlupınar’a uzanan yollar, yalnızca geçmişin değil, hafızanın da yollarıdır.

    Afyonkarahisar bu nedenle sıradan bir şehir değildir. Burası Anadolu’nun kilididir. Büyük Taarruz’un son hazırlıkları Şuhut’ta yapılmış, kararlar Kocatepe’de hayata geçirilmiş, düşmanın savunma hattı bu topraklarda parçalanmıştır. 27 Ağustos’ta şehir kurtarılmış, birkaç gün sonra Dumlupınar’da savaşın kaderi kesin biçimde değiştirilmiştir.

    Bugün Zafer Haftası dolayısıyla düzenlenen törenlere baktığımızda, tarihin yalnızca kitaplarda kalmadığını görüyoruz. Atlı birlikler, mehteran, zafer yürüyüşleri, halk oyunları, şehitliklerde okunan Kur’an-ı Kerim ve İstiklal Marşı…

    Bütün bunlar aynı şeyi söylüyor:

    Bu topraklarda bağımsızlığın bir bedeli vardır ve o bedel unutulmayacaktır.

    ZAFER YALNIZCA CEPHEDE KAZANILMADI

    Büyük Taarruz’u anlatırken çoğu zaman Kocatepe’deki komutanları, Dumlupınar’daki çatışmayı ve İzmir’e ulaşan orduları hatırlıyoruz. Oysa zaferin görünmeyen kahramanları da vardı.

    Cephede erzak taşıyan kadınlar…

    Kağnıların başında çocuklarıyla birlikte yürüyen anneler…

    Erkeği cephede olan köylüler…

    Cephane yetiştirmek için elinden geleni yapan Anadolu insanı…

    Büyük Taarruz’un arkasında işte bu sessiz ordu vardı.

    BİR ZAFERİN ARKASINDAKİ STRATEJİ

    Büyük Taarruz yalnızca cesaretle kazanılmadı. Cesaret kadar akıl, sabır, hazırlık ve strateji de vardı.

    Mustafa Kemal Paşa, taarruz kararını büyük bir gizlilik içinde hazırladı. Ankara’dan ayrılışı dahi sınırlı sayıda kişi tarafından biliniyordu. Hatta dikkatleri başka yöne çekmek amacıyla Çankaya’da balo düzenleneceği duyurulduğu sırada Başkomutan çoktan cepheye doğru ilerliyordu.

    Düşmanın beklemediği yer seçildi.

    Kuvvetler belirli bir bölgede yoğunlaştırıldı.

    Cephane sınırlıydı.

    Uzun bir savaşın sürdürülebilmesi mümkün değildi.

    Bu nedenle amaç açıktı: Düşman ordusunu bir an önce imha etmek ve yeniden savunma hattı oluşturmasına fırsat vermemek.

    26 Ağustos sabahı başlayan saldırı, 27 Ağustos’tan itibaren sonuçlarını göstermeye başladı. Yunan kuvvetleri geri çekilirken Türk süvarileri düşmanın gerilerine sarktı. Dumlupınar’da çember daraltıldı.

    30 Ağustos’ta ise savaşın kaderi belirlendi.

    Ardından o tarihi emir geldi:

    “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”

    Bu emir, aslında bir hedef göstermekten daha fazlasıydı. Bir ordunun durmayacağını, zaferin yarım bırakılmayacağını ilan ediyordu.

    ZAFERİN GERÇEK ANLAMI

    Büyük Zafer’in en önemli sonucu yalnızca işgal kuvvetlerinin Anadolu’dan çıkarılması değildi.

    Asıl sonuç, Türk milletinin bağımsızlığının önündeki engellerin ortadan kaldırılması ve yeni Türk devletinin kuruluşunun önünün açılmasıydı.

    Mudanya’ya giden yolun taşları burada döşendi.

    Lozan’a giden yol burada güçlendi.

    Cumhuriyet’in kuruluşuna giden yol burada açıldı.

    Bu nedenle 30 Ağustos yalnızca askerî bir zafer değildir. Aynı zamanda siyasi ve tarihî bir dönüm noktasıdır.

    Aradan 104 yıl geçti.

    Bir asır önce Kocatepe’de başlayan o yürüyüşün üzerinden koskoca bir yüzyıl geçti. Fakat bazı tarihler eskimez. Çünkü bazı tarihler yalnızca takvim yapraklarında değil, milletlerin hafızasında yaşar.

    Afyonkarahisar’ın bugün bayraklarla donatılması bu yüzden anlamlıdır.

    Şuhut’ta Atatürk Evi’nin ziyaret edilmesi…

    Kocatepe’de düzenlenen törenler…

    Zafer yürüyüşleri…

    Şehitliklerde edilen dualar…

    Bunların her biri geçmişe dönüp bakmaktan ibaret değildir.

    Asıl mesele, geçmişten bugüne bir sorumluluk taşımaktır.

    TARİHİ ANMAK YETMEZ, ANLAMAK GEREKİR

    Bugün Zafer Haftası kapsamında yapılan konuşmalarda sıkça “birlik” ve “beraberlik” vurgusu yapılıyor.

    Bu vurgu önemlidir.

    Çünkü 1922’de Anadolu insanının elinde imkân azdı; fakat ortak bir iradesi vardı.

    Asker cephedeydi.

    Kadın kağnının başındaydı.

    Çiftçi tarlasında üretiyor, köylü elindeki imkânı orduyla paylaşıyordu.

    Meclis savaşın ve devletin merkezindeydi.

    Komutanlar aynı hedefe kilitlenmişti.

    Ve bütün bu farklı insanlar, bağımsızlık düşüncesinde birleşmişti.

    Bugünün Türkiye’si elbette 1922’nin Türkiye’si değildir. Şartlar değişmiştir, dünya değişmiştir, savaşların biçimi değişmiştir. Fakat bağımsızlık fikrinin özü değişmemiştir.

    Bugün vatanı güçlü tutmanın yolu yalnızca silahla değil; bilimle, eğitimle, üretimle, teknolojiyle, hukukla, sanatla ve ekonomik güçle de mücadele etmekten geçmektedir.

    Bir asır önce cephede kazanılan bağımsızlığın, bugün her alanda çalışılarak korunması gerekir.

    Çünkü zaferler yalnızca kazanılmaz.

    Zaferler korunur, büyütülür ve gelecek kuşaklara emanet edilir.

    Afyonkarahisar’ın Zafer Haftası’nda ayağa kalkması işte bu nedenle yalnızca bir kutlama değildir.

    Bir hatırlamadır.

    Bir vefadır.

    Bir emanettir.

    Kocatepe’ye baktığımızda yalnızca 26 Ağustos 1922 sabahını görmemeliyiz. O tepede, “Artık yeter” diyen bir milletin iradesini görmeliyiz.

    Dumlupınar’da yalnızca bir meydan savaşını değil, bağımsızlığın önünün açılışını görmeliyiz.

    Adile Onbaşı’da, Kara Fatma’da, Gördesli Makbule’de yalnızca birkaç kahraman kadını değil, Anadolu’nun adsız kadınlarını görmeliyiz.

    Ve Zafer Müzesi’nde yalnızca eski silahları, haritaları ve savaş malzemelerini değil, Cumhuriyet’e giden yolun izlerini okumalıyız.

    Bugün Afyonkarahisar’da bayram var.

    Bayraklar dalgalanıyor.

    Mehter sesleri yükseliyor.

    Kocatepe yine dimdik duruyor.

    Ve Anadolu’nun kalbinden aynı ses geliyor:

    Bu topraklar kolay kazanılmadı.

    Bu Cumhuriyet kolay kurulmadı.

    Bu bağımsızlık kolay elde edilmedi.

    Bayramın kutlu olsun Afyonkarahisar.

    Bayramın kutlu olsun şehitler diyarı.

    Kocatepe’den yükselen bağımsızlık iraden daim olsun.

    Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bu vatan uğruna can veren bütün şehitlerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz.

  • Mavi gözlerin baktığı zirve: Kocatepe

    Mavi gözlerin baktığı zirve: Kocatepe

    Tarih, milletimizin yazdığı büyük destanın en önemli sayfasını 26 Ağustos 1922’de açtı.

    O gün, Anadolu’nun dört bir yanından yükselen inanç dolu sesler, vatanın her karış toprağına yazıldı. Yedi yaşındaki çocuktan yetmişlik dedeye kadar herkes, Kuva-i Milliye ruhuyla kenetlendi. Önderlik eden bir lider vardı; mutlak başarıya inanan, gözünü kırpmadan en zorlu mücadeleye atılan Gazi Mustafa Kemal Atatürk. Onun komutası altında, Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi başladı. Bu, sadece bir savaş değil; özgürlüğe atılan en büyük adımdı.

    ++++

    KOCATEPE’DE ŞAFAKLA GELEN KARAR

    Bugün, milletimizin kaderini değiştiren o büyük yürüyüşün 103. yılındayız. Takvim yaprakları 26 Ağustos 1922’yi gösterdiğinde, Türk ordusu sessiz ama kararlı adımlarla tarih yazmak üzere harekete geçmişti. Gece boyunca Ahır Dağları’nın eteklerinde ilerleyen Mehmetçik, Yunan kuvvetlerinin geceleri savunmasız bıraktığı Ballıkaya mevkiinden sızarak düşman hatlarının gerisine yöneldi. Bu sessiz ilerleyiş, aslında büyük bir fırtınanın habercisiydi. Günün ilk ışıklarıyla birlikte, Anadolu’nun kalbinde bir zirvede üç büyük isim belirdi: Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa… Kocatepe’nin doruğunda, elleri dürbünlerinde, gözleri ufukta… Komuta heyeti artık yerini almıştı. Büyük Taarruz’un ilk adımı atılmış, milletin kaderi yeniden yazılmaya başlanmıştı.

    ++++

    BÜYÜK TAARRUZ’UN BAŞINDA GAZİ VARDI

    26 Ağustos 1922 gecesi, Anadolu’nun kaderini belirleyecek destansı bir mücadele başladı. Afyon’un derin sessizliğini, Türk topçularının 04:30’da başlattığı taciz atışları bozdu. Saat 05:00’te düşmanın kritik noktalarına yoğun topçu ateşiyle vurulurken, 06:00 itibarıyla Türk piyadeleri ileri atıldı. Tınaztepe’ye ulaşan Mehmetçik, dikenli telleri aşarak süngü hücumuyla Yunan savunmasını kırdı ve tepeyi ele geçirdi. Bu taarruzun her anında, her kararıyla bir lider vardı: Gazi Mustafa Kemal Paşa. Savaş meydanlarının içinden gelen, cepheyi bilen, milleti tanıyan bir komutan… Büyük Taarruz’u bizzat yöneten Gazi Paşa’nın askeri zekâsı ve stratejik öngörüsü, taarruzun başarıyla ilerlemesinde belirleyici oldu. Saatler ilerledikçe Türk ordusu hız kesmedi. 09:00’da Belentepe özgürleştirildi, hemen ardından Kalecik-Sivrisi düşman işgalinden temizlendi. Gün sonunda 1. Ordu birlikleri, Büyük Kalecik’ten Çiğiltepe’ye kadar 15 kilometrelik bir hatta düşmanın birinci savunma hattını tamamen ele geçirmişti. Anadolu, toprağına vurulan zincirleri birer birer kırıyordu.

    ++++

    27 AĞUSTOS: AFYONKARAHİSAR’IN ŞANLI KURTULUŞU

    27 Ağustos 1922 sabahı, Anadolu toprakları yeni bir güne uyanırken Türk ordusu yeniden ileri atıldı. Tüm cephelerde başlatılan genel taarruz, süngü hücumlarıyla destekleniyor, her karış toprak insanüstü bir mücadeleyle geri alınıyordu. Mehmetçik, yalnızca bir düşmana karşı değil; yılların zulmüne, açlığa, yoksulluğa ve yorgunluğa rağmen inancını yitirmeyen bir milletin umudunu taşıyarak savaşıyordu. Yoğun çatışmaların ardından, Afyonkarahisar nihayet özgürlüğüne kavuştu. Stratejik bir zaferdi bu… Sadece bir şehir değil, Türk ordusunun kalbi de artık burada atıyordu. Başkomutanlık Karargâhı ve Batı Cephesi Komutanlığı, Afyonkarahisar’a taşındı. Zafer artık yakındı, fakat durmak yoktu. 28 ve 29 Ağustos günlerinde süren başarılı taarruzlar, düşmanı köşeye sıkıştırdı. 5. Yunan Tümeni kuşatma altına alındı. Geri çekilme yolları kesildi. Artık sadece savaşarak değil, stratejik deha ile kazanılacak bir safhadaydı mücadele. Komutanlar bir araya geldi, durumu değerlendirdi. Alınan karar netti: Düşman ya teslim olacak ya da tamamen yok edilecekti. Zaferin ayak sesleri artık tüm cephelerde yankılanıyordu.

    ++++

    30 AĞUSTOS: KESİN ZAFER VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ

    30 Ağustos 1922 Çarşamba sabahı, Türk ordusu Büyük Taarruz’u kesin ve kesin bir zaferle taçlandırdı. Bu son aşama, tarihimize “Başkomutanlık Meydan Muharebesi” olarak geçti. Düşman ordusu dört bir yandan kuşatılmış, ateş hatları arasında kalan birlikler ya yok edilmiş ya da esir alınmıştı. Kütahya düşman işgalinden kurtuldu. Anadolu’daki Yunan kuvvetlerinin yarısı imha edilmiş ya da teslim olmuş, geriye kalanlar ise üç ayrı grup halinde geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bu kritik gelişmeler üzerine Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Yunan ordusunun kalan kısmını tamamen yok etmek için büyük bir plan yaptı. Mustafa Kemal Paşa’nın efsanevi emri gecikmedi: “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”

    1 Eylül’de başlayan takip harekâtıyla Türk ordusu, düşman kuvvetlerini İzmir, Dikili ve Mudanya’ya doğru sürükledi. 2 Eylül’de Uşak’ta, Yunan ordusunun Başkomutanı General Nikolaos Trikupis ve 6.000 askeri esir alındı. Böylece 15 günde tam 450 kilometre yol kat eden Türk ordusu, 9 Eylül 1922 sabahı İzmir’e girdi. Yüzbaşı Şerafettin Bey Hükümet Konağı’na, 5. Süvari Tümeni öncüsü Yüzbaşı Zeki Bey Kumandanlık Dairesi’ne, 4. Alay Komutanı Reşat Bey ise Kadifekale’ye Türk bayrağını gururla çekti. 1 Eylül’de Uşak, 2 Eylül’de Eskişehir, 6 Eylül’de Balıkesir ve Bilecik, 7 Eylül’de Aydın, 8 Eylül’de Manisa düşman işgalinden kurtarılmıştı. Büyük Taarruz, milletin sonsuza dek özgür olacağının ilanıydı.

    ++++

    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK VE GİZLİ HAZIRLIKLARIN SIRRI

    103 yıl önce bugün, Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde başlayan Büyük Taarruz, Türk milletinin zafer destanına dönüştü. 20 Temmuz 1922’de kendisine dördüncü kez başkomutanlık yetkisi verilen Mustafa Kemal Paşa, işgalcilere karşı hazırlıklarını son derece gizlilik içinde yürüttü. Bu gizliliğin ardında iki kritik sebep vardı: Öncelikle, ihtiyaç duyulan cephane ve malzemeyi zamanında ve yeterli miktarda toplamak; ardından da savaşa katılacak asker sayısını maksimum seviyeye çıkarmak. Bu hazırlıklar sırasında, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, Garp Cephesi Komutanı İsmet İnönü ve Birinci Ordu Komutanı Nureddin İbrahim Konyar, gizli toplantılar yaparak taarruzun en ince ayrıntılarını planladı. O kadar ustaca yürütüldü ki, büyük taarruz öncesinde diplomatlara bir çay partisi bile verildi; düşman ve dünya gözleri bu hazırlıkların asıl amacından uzaklaştırıldı. Türk ordusu, yaklaşık 207 bin askerle mücadeleye katılırken, Yunan ordusunun gücü yaklaşık 225 bin askerle daha fazlaydı. Ayrıca Yunanlar, silah ve cephane bakımından da Türk ordusuna göre üstünlük sağlamıştı. Hava desteğinde ise Türk ordusunun gücü oldukça sınırlıydı. Tüm bu zorluklara rağmen, milli mücadelenin kahramanları zaferi kazanacak inançla ve kararlılıkla yürüdüler.

    ++++

    İŞTE O GECENİN DETAYLARI: 26 AĞUSTOS’UN İLK SAATLERİ

    26 Ağustos’un erken saatlerinde, sisin etkisiyle bir saat geciken topçu ateşi sabahın ilk ışıklarıyla birlikte başladı. Yaklaşık yarım saat süren yoğun bombardıman, Yunan mevzilerinde büyük tahribata yol açtı. Ardından piyade birliklerinin hızlı taarruzu, Tınaztepe, Belentepe ve Kalecik bölgelerinin kısa sürede geri alınmasını sağladı. Bu sırada cephe gerisine sızan süvari birlikleri, Yunan ordusunun İzmir-Afyon arasındaki iletişim hattını kesmeyi başardı. Düşman birlikleri geri çekilmeye başladığında, Türk askerleriyle Yunanlar arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Türk ordusu, düşmanı durdurmadan takip etti ve 27 Ağustos sabahı Afyon’a girdi. Afyon’un kurtuluşu, cepheye moral ve güç veren halk tarafından büyük coşkuyla karşılandı. Bu zafer, Yunan ordusunun demiryolu hakimiyetini kaybetmesine ve sıkışmasına yol açtı. Bu kanlı savaşta Türk ordusu yaklaşık 2.500 kayıp verirken, Yunan ordusundaki ölü sayısı 8 bini aştı. Ve 30 Ağustos 1922, yıllar süren Kurtuluş Savaşı’nın zaferle taçlandığı gün olarak tarih sayfalarına kazındı.

    ++++

    RAHMET, SAYGI, ÖZLEM VE ŞÜKRANLA ANIYORUZ

    Böylesine bir zafer yüreğimize sığmıyor, her gün kutlamak istiyoruz. Düşman işgalinden kurtarmaya çalışılan o günlerde vatanımızı canı pahasına koruyan başta Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, aziz silah arkadaşları, gazilerimiz, şehitlerimiz, şanlı ecdadımız ve Yüce Türk Milletinin asil evlatlarını rahmet, saygı, özlem ve şükranla anıyoruz…

    Nazım Hikmet de bu kutlu zaferi, ‘KUVAYİ MİLLİYE ZAFERİ’ diye şiirinde anlatmıştı. İşte o şiir ve dizeleri…

    KUVAYI MİLLİYE’DEN

    Düşündü birdenbire kayalardaki adam

    kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri

    Kim bilir onlar ne kadar büyük

    ne kadar uzundular?

    Birçoğunun adini bilmiyordu

    yalnız, Yunan’dan önce ve Seferberlikten evvel

    geçerdi Gediz’in sularını başı dönerek.

    ++++

    Dağlarda tek

    tek

    ateşler yanıyordu

    Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki

    şayak kalpaklı adam

    nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden

    güzel, rahat günlere inanıyordu

    ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında

    birdenbire beş adım sağında onu gördü.

    Paşalar onun arkasındaydılar.

    O, saati sordu.

    Paşalar: “Üç” dediler,

    Sarışın bir kurda benziyordu.

    Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.

    Yürüdü uçurumun başına kadar,

    eğildi, durdu.

    Bıraksalar

    İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak

    ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

    Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.

    BİN SELAM OLSUN KUVA-İ MİLLİYE KAHRAMANLARINA…

    Kocatepe ile kalın…

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • İsrail’in Suriye hamlesi: Hedef üs mü, Türkiye mi?

    İsrail’in Suriye hamlesi: Hedef üs mü, Türkiye mi?

    Ebu Zuhur’a atılan bombalar, yalnızca Suriye’deki bir hava üssünün pistini ve depolarını vurmadı. Asıl hedef alınan şey, Türkiye’nin Suriye’nin yeniden şekillenmesindeki rolüne ilişkin giderek daha belirgin hale gelen stratejik denklem.

    İsrail’in 18 Ağustos’ta Suriye’deki Ebu Zuhur Hava Üssü’ne düzenlediği saldırının ardından ortaya çıkan tablo dikkat çekici. Şam, tesiste kalıcı bir Türk askeri varlığı kurma niyeti olmadığını söylüyor. Türkiye’nin Milli Savunma Bakanlığı ise saldırı öncesinde veya saldırı sırasında üste herhangi bir Türk askeri heyetinin bulunmadığını açıkça belirtiyor. Dahası, ABD bile saldırıyı “gereksiz bir tırmanma” olarak nitelendiriyor.

    Buna rağmen İsrail’in mesajı değişmiyor: Suriye’de Türkiye’nin güneye doğru genişleyen askeri etkisini istemiyor.

    Burada Ankara’nın görmesi gereken asıl mesele tam da budur.

    Çünkü tartışma artık Ebu Zuhur’da gerçekten bir Türk üssü olup olmadığı tartışmasının çok ötesine geçmiş durumda. İsrail açısından mesele, bugün üste kaç Türk askerinin bulunduğundan ziyade, yarın Suriye’deki askeri ve güvenlik mimarisinin nasıl şekilleneceğidir.

    Netanyahu’nun “güneye doğru ilerleyen bir Türk askeri konuşlanmasına müsamaha göstermeyeceğiz” açıklaması, İsrail’in Suriye’ye ilişkin güvenlik anlayışını açık ediyor. Tel Aviv, Suriye’nin kuzeyinden güneyine uzanabilecek Türk etkisini kendi güvenliği bakımından stratejik bir değişken olarak görüyor.

    Kısacası İsrail, Türkiye’nin Suriye’deki varlığının bugünkü fotoğrafına değil, gelecekte oluşturabileceği tabloya bakıyor.

    Ankara’nın da aynı şekilde bakması gerekiyor.

    Türkiye’nin Suriye politikasının merkezinde artık yalnızca terörle mücadele veya sınır güvenliği bulunmuyor. Suriye’nin devlet kapasitesinin yeniden inşası, “tek ordu” ilkesinin hayata geçirilmesi, yeni Suriye ordusunun oluşturulması ve ülkenin toprak bütünlüğünün korunması gibi başlıklar Türkiye’nin güvenlik çıkarlarıyla doğrudan bağlantılı.

    MSB’nin “Suriye ‘tek ordu’ ilkesi çerçevesinde kendi altyapı ve askerî kapasite inşası faaliyetlerine destek vermeye devam edeceğiz” açıklaması bu açıdan kritik.

    Bu cümle, Ankara’nın perspektifini anlatıyor.

    Türkiye, Suriye’de sonsuza kadar kalacak bir askeri işgal gücü olmayı değil; sınır güvenliğini sağlayan, terör yapılanmalarının yeniden güç kazanmasını önleyen ve Şam’ın merkezi devlet kapasitesini oluşturmasına yardımcı olan bir düzenin kurulmasını istiyor.

    İsrail ise Suriye’nin yeniden yapılanmasını başka bir güvenlik merceğinden okuyor.

    Tel Aviv’in temel kaygısı, Suriye’nin güçlü bir merkezi devlet haline gelmesinden ziyade, bu devletin hangi aktörlerle ve hangi güvenlik mimarisi içerisinde yeniden ayağa kalkacağıdır. Türkiye’nin bu denklemde güçlü bir aktör olması İsrail’in hesaplarını doğrudan etkiliyor.

    İşte gerilimin temelinde bu farklılık yatıyor.

    İsrail’in Ebu Zuhur saldırısı bu nedenle Ankara açısından küçümsenecek bir olay değildir. Ancak Türkiye’nin vereceği cevap da yalnızca sert açıklamalardan ibaret olmayacaktır.

    Türkiye’nin önünde üç önemli görev bulunuyor.

    Birincisi, Suriye’deki askeri varlığının niteliğini ve amacını uluslararası kamuoyuna çok daha net anlatmak.

    İkincisi, Şam yönetimiyle güvenlik ve savunma iş birliğini kurumsallaştırırken İsrail’le doğrudan çatışmayı tetikleyecek adımlardan kaçınmak.

    Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, Suriye’nin yeniden devletleşme sürecinde Türkiye’nin rolünü ABD, Avrupa ve bölge ülkelerine anlatabilecek güçlü bir diplomatik zemin oluşturmak.

    Çünkü önümüzdeki dönemde Suriye, Türkiye-İsrail rekabetinin yeni sahnesine dönüşebilir.

    Bu ihtimalin işaretleri şimdiden görülüyor.

    Suriye sahası çok aktörlü. ABD var, Rusya’nın etkisi sürüyor, İsrail düzenli olarak operasyonlar yapıyor, Türkiye’nin güvenlik öncelikleri bulunuyor ve Şam merkezi otoritesini yeniden tesis etmeye çalışıyor. Böyle bir denklemde küçük bir askeri hamle, çok daha büyük bir krizin başlangıcı olabilir.

    Bu nedenle Ankara’nın stratejisi “İsrail ne yaparsa ona cevap vermek” değil, Suriye’deki yeni düzenin kurallarını mümkün olduğunca önceden belirlemek olacaktır.

    Türkiye açısından en güçlü pozisyon, Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğünü savunan; Şam’ın kurumsal kapasitesinin güçlenmesini destekleyen; terör yapılanmalarına alan bırakmayan ve aynı zamanda İsrail’le doğrudan askeri çatışma riskini azaltan çok katmanlı bir politikadır.

    Ebu Zuhur saldırısının Türkiye açısından asıl mesajı budur:

    İsrail, Türkiye’nin Suriye’deki rolünü artık geçici bir güvenlik meselesi olarak değil, bölgesel güç dengelerini değiştirebilecek stratejik bir gelişme olarak görüyor.

    Mesele artık bir hava üssü değil; Suriye’nin geleceğinde kimin söz sahibi olacağı meselesidir. Türkiye ise bu yeni denklemde yalnızca gelişmeleri izleyen bir aktör değil, Suriye’nin geleceğini şekillendiren güçlerden biri olduğunu ortaya koyacaktır.

  • FUTBOLDA FANATİZME HAYIR

    FUTBOLDA FANATİZME HAYIR

    Bir çocuğun gözyaşı, hiçbir galibiyete değmez…

    Onun adı Göktuğ… Birkaç gündür hep yüreğimizde bir sızı olmuştu Göktuğ’a yapılan… Gençlerbirliği maçında fanatik bir maganda yüzünden forması çıkartıldı. Daha küçücük bir çocuktu oysa… Kin bilmez, nefret bilmez, tek amacı gönül verdiği takımı yürekten desteklemek… Bu onun en büyük hakkıydı elbette… O olayın yaşandığı anda kendisini koruyan polis abisi, Komiser Yardımcısı Uğur Yurduseven ile Fenerbahçe taraftarını selamladı. Fenerbahçeli Göktuğ, Lyon maçı öncesinde polisin omzunda tribünler tarafından alkışlandı.  O çok mutlu olmuştu. Bizler de çok mutlu olduk.

    Sahaya çıkmadan polis abisine söylediği sözler ise yüreğimize dokundu. “Abiler kızacak mı, bir şey olacak mı?” diye sormuş. Küçücük bir çocuğun yüreğine böylesi korku vermek çok kötü… O yüzden diyorum ki fanatizme hayır… fanatizme hayır… fanatizme hayır… Bu tür kişilerin stadyumlara alınmamasını rica ediyorum tüm yetkililerden…

    ++++

    FUTBOL; DOSTLUKTUR, KARDEŞLİKTİR, PAYLAŞMAKTIR

    Futbol…

    Kimi zaman 90 dakikalık bir mücadele, kimi zaman da milyonları aynı heyecanda buluşturan ortak bir dildir.

    Aynı tribünde olmasak da aynı sevince ortak olabildiğimiz ender alanlardan biridir.

    Çünkü futbol; dostluktur, kardeşliktir, paylaşmaktır.

    Ne yazık ki son günlerde yaşanan bazı olaylar, bu ruhun giderek zedelendiğini gösteriyor. Fenerbahçe-Gençlerbirliği maçı öncesinde küçük bir çocuğun giydiği forma nedeniyle formasını çıkarmaya zorlanması, yalnızca o çocuğu değil, vicdan sahibi herkesi derinden yaralamıştır.

    Oysa çocukların dünyasında forma sadece sevdikleri takımın rengidir. Onlar için rekabet nefret değil, heyecan demektir. Büyüklerin oluşturduğu öfke ikliminin en masum yürekleri incitmeye hakkı yoktur.

    ++++

    1. ADAMLAR DA ZEKİ, ÇEVİK VE AHLAKLI OLMALI

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.” sözü, bugün belki de en çok tribünlerde hatırlanmalı diye düşünüyorum. Çünkü spor ahlakı yalnızca futbolcunun değil, tribündeki taraftarın da sorumluluğudur. Taraftar, sahadaki 12. adamdır. Oyuncusunu desteklerken rakibine de saygı duyan, çocukların yüzünü güldüren, centilmenliği elden bırakmayan gerçek taraftardır.

    Bugün ülkemizin farklı şehirlerinde, farklı takımları tutuyor olabiliriz. Farklı kültürlerden, farklı düşüncelerden geliyoruzdur. Ama bizi birbirimize düşman yapacak hiçbir forma rengi yoktur. Aynı bayrağın altında yaşayan, aynı vatanın evlatlarıyız. Dilimiz, inancımız, kökenimiz ya da tuttuğumuz takım ne olursa olsun, ortak değerimiz insanlıktır. Fanatizm, sevgiyi nefrete dönüştürdüğü anda spor olmaktan çıkar. Kazanılan kupalar bir gün tozlu raflara kalkar, atılan goller unutulur. Ama ağlayan bir çocuğun hafızasında bıraktığınız iz yıllarca silinmez. Bu yüzden futbolu yeniden çocukların gözlerindeki heyecanla hatırlamalıyız.

    ++++

    FANATİZM DEĞİL; VİCDAN, KARDEŞLİK VE İNSANLIK

    Rakibimizi düşman değil, oyunun bir parçası olarak görmeliyiz. Tribünlerde küfür yerine alkışın, nefret yerine saygının ve öfke yerine kardeşliğin sesi yükselmelidir. Çünkü hiçbir derbi, hiçbir şampiyonluk, hiçbir galibiyet bir çocuğun gülümsemesinden daha değerli değildir. Futbolun gerçek kazananı; rakibine saygı duyan, centilmenliği elden bırakmayan ve çocukların gözyaşına sebep olmayan taraftardır. Bugün hepimizin ihtiyacı olan şey daha fazla fanatizm değil; daha fazla vicdan, daha fazla kardeşlik ve daha fazla insanlıktır.

    ++++

    BU ARTIK SON OLSUN, ÇOCUKLAR FARKLI RENKLERİYLE GÜLSÜN

    Ne yazık ki bu ilk olay da değil. Geçmişte de farklı takımların taraftarı olan çocukların benzer şekilde üzüldüğü, tribünlerde gereksiz gerginliklerin yaşandığı olaylara tanıklık ettik.

    Oysa çocukların kalbinde rekabet değil, yalnızca futbol sevgisi vardır.’

    Galatasaray da bizimdir, Fenerbahçe de bizimdir, Beşiktaş da bizimdir, Trabzonspor da bizimdir. Anadolu’nun dört bir yanında mücadele eden tüm kulüpler de bizimdir.

    Çünkü bunlar aynı ülkenin renkleri, aynı milletin ortak değerleridir.

    Forma renkleri bizi ayırmak için değil, futbolun güzelliğini yaşatmak içindir. Unutmayalım; çocukların gülümsemesi, tribünlerde atılan tüm sloganlardan daha kıymetlidir.

    Futbol aşkıyla yaşayalım… Ama saygı çerçevesinde…

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • GÖLBAŞI’NA ÜÇÜNCÜ ŞIK DETAYI

    Daha dün gibi…Yüksek seçim Kurulu Başkanı Ahmet Yener 31 mart 2024 yerel seçimlerinde CHP’nin Türkiye genelinde yüzde 37.8 oy aldığını açıkladı.
    Erdal İnönü döneminde Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP), 26 Mart 1989 yerel seçimlerinde yüzde 28,8 oranında oy alarak seçimden birinci parti olmuştu. YANİ CHP, bu başarıyı geçmiş oldu..
    Başkent Ankara’da 25 İlçe, 1 Büyükşehir olmak üzere 26 Belediye Başkanı var. 2024 seçim sonucunda 16 ilçe belediyesini CHP kazanmıştı..

    24 Temmuz 2026 tarihinde, Yeni Parti, Özgür Özel liderliğindeki 91 milletvekili tarafından kuruldu…
    Daha bir ay geçmeden açıklama YENİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Yaşar Tüzün’den geldi. CHP’den 232 belediye başkanı istifa ederek Yeni Parti’ye katıldı…
    31 Mart 2024’te CHP’nin elinde Ankara’da 16 ilçe başkanlığı vardı. Bugün değişimler şu şekilde:

    Çankaya Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Can Güner önce tutuklanıp görevden uzaklaştırıldı; ardından CHP’den istifa ederek YENİ Parti’ye geçti. Belediye başkanvekili Haldun Güler de 33 meclis üyesiyle CHP’den istifa edip YENİ Parti’ye geçince Çankaya Belediyesi Yeni Parti’nin oldu. Bu durum CHP için de ilginç bir tablonun oluşmasına neden oldu. Zira Çankaya Belediyesi 1989’dan beri hep CHP tarafından yöneltildi.

    Mamak’ta Veli Gündüz Şahin 29 Temmuz’da CHP’den istifa etti ve YENİ Parti’ye geçti.
    Keçiören’de Mesut Özarslan CHP’den ayrılarak 25 Haziran’da;
    Haymana’da da Levent Koç 22 Haziran’da CHP’den istifa ederek AK Parti’ye katıldı…

    Ankara’da Etimesgut Belediye Başkanı Erdal Beşikçioğlu Yeni Parti’ye geçmedi, CHP’den de istifa etmiş değil. Ancak 30 Temmuz’daki belediyeye yönelik operasyonun ardından tutuklandı ve geçici olarak görevden uzaklaştırıldı. 10 Ağustos’ta belediye meclisi başkanvekili seçti; CHP’nin adayı Seda Dilber, YENİ Parti adayına karşı seçildi. Yani aslında Belediye Başkanı hala CHP’de ancak, belediyenin meclis çoğunluğu Yeni Parti’nin elinde…Bugün gelinen noktada CHP’nin elinde 12 ilçe belediyesi kaldı…

    Gelelim Gölbaşı Belediyesi’ne…

    Yakup Odabaşı CHP’den ayrılmış görünmüyor ve YENİ Parti’ye de geçmiş değil. Ancak her an bir hamle yapabilir…Belediye başkanının kendi söylemleri ile “Siyasi belirsizlik” gerekçesi ile bir anket düzenlediği biliniyor. Buna göre Gölbaşı Belediyesi sınırlarında yaşayan 18 yaşından büyük seçmenler aranarak şu üç soru yöneltiliyor…
    Yakup Odabaşı:
    1.CHP’de kalsın
    2. Yeni Parti’ye geçsin
    3. Cumhur İttifakı’na katılsın

    Şimdi bu anket, Odabaşı’nın da bir manevra hazırlığında olduğunun işareti. Ayrıca çok akıllıca düşünülmüş…Odabaşı’dan beklenen CHP’de kalayım mı, Yeni Parti’ye geçeyim mi? seçeneği iken, üçüncü bir seçenek var orada dikkat çeken…

    Hoş, Yakup Odabaşı, 17 Haziran 2026’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum ile görüşmüştü. Ancak konu, Gölbaşı’nın ihtiyaçları ve belediye çalışmaları idi…

    Anlaşılan o ki, Odabaşı anket sonuçlarını bekliyor hamle için… Hoş kulislerde 14 Ağustos’ta AK Parti’nin kuruluşunun 25. Yıl programında AK Parti’ye geçeceği konuşuluyor… Ama o zaman da gerekçe net:

    Siyasi belirsizlik..

    Anket sonucu…Siz istediniz ben de yaptım…o zaman da Ankara’da CHP’nin elindeki ilçe sayısı 11’e düşer…

  • Yapay zekâya sınır çizmek geleceğe sorumluluk çizmektir

    Yapay zekâya sınır çizmek geleceğe sorumluluk çizmektir

    Yapay zekâ artık yalnızca sorularımıza cevap veren bir teknoloji değil. Karar alıyor, analiz yapıyor, kod yazıyor, hastalık teşhisinde doktorlara yardımcı oluyor, fabrikaları yönetiyor ve hatta yeni yapay zekâ sistemlerinin geliştirilmesine katkı sağlıyor. Böylesine güçlü bir teknolojinin sunduğu fırsatlar kadar, taşıdığı riskleri de konuşmak zorundayız.

    Bugün yapay zekâ sistemleri kontrollü geliştirme ortamlarında test ediliyor. Güvenlik duvarları, erişim izinleri ve insan denetimi sayesinde belirli sınırlar içinde çalışıyorlar. Peki ya bir gün bu sınırların beklenmedik bir şekilde aşılması mümkün olursa? Bir yapay zekânın, sistemdeki güvenlik açıklarını bularak yetkisini artırmaya çalışması veya internete erişim elde ederek başka sistemleri etkilemeye çalışması bugün bilim kurgu gibi gelebilir. Ancak güvenlik uzmanlarının üzerinde durduğu konu tam da budur: Böyle bir olayın gerçekleşmiş olması değil, gerçekleşme ihtimaline karşı hazırlıklı olunması.

    Bilgisayar dünyası bunun örnekleriyle dolu. Küçük görülen bir yazılım açığı, milyonlarca bilgisayarın etkilenmesine neden oldu. Basit bir parola hatası, dev şirketlerin verilerini tehlikeye attı. İnsan eliyle yazılan yazılımlar bile bu kadar hata barındırabiliyorsa, kendi kendine öğrenebilen ve karmaşık kararlar verebilen sistemlerde güvenlik neden en önemli öncelik olmasın?

    Şunu unutmamak gerekir: Yapay zekâ kötü niyetli değildir. Ancak yanlış hedeflerle eğitilmiş, eksik güvenlik önlemleriyle geliştirilmiş veya yeterince denetlenmeyen bir sistem, istemeden de olsa büyük zararlar verebilir. Hızlı giden bir otomobil nasıl ki iyi bir sürücü gerektiriyorsa, güçlü bir yapay zekâ da güçlü güvenlik ilkeleri gerektirir.

    Bugün birçok araştırma ekibi “kırmızı takım” (red team) adı verilen güvenlik testleri uyguluyor. Amaç, sistemi saldırgan gibi düşünerek sınamak ve açıkları gerçek kullanıcılar fark etmeden önce kapatmaktır. Bu yaklaşım yalnızca teknoloji şirketlerinin değil, tüm sektörün benimsemesi gereken bir kültürdür. Çünkü güvenlik, sonradan eklenen bir özellik değil; tasarımın ilk satırından itibaren düşünülmesi gereken temel bir ilkedir.

    Belki de en büyük tehlike, yapay zekânın kendisi değil, insanın “Bize bir şey olmaz.” düşüncesidir. Tarih, aşırı özgüvenin bedelini defalarca gösterdi. Titanik “batmaz” denilerek denize indirildi. Nice dijital sistem “kırılamaz” denilerek kullanıma açıldı ve kısa süre sonra saldırıya uğradı. Teknoloji tarihinde en büyük derslerden biri şudur: Mutlak güvenlik diye bir kavram yoktur; sürekli denetim ve sürekli iyileştirme vardır.

    Yapay zekâyı geliştiren mühendisler, araştırmacılar ve şirketler yalnızca yeni özellikler üretmiyor; aynı zamanda geleceğin güvenliğini de inşa ediyorlar. Bir satır eksik yazılmış güvenlik kodu, milyonlarca insanın hayatını etkileyebilecek zincirleme sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle hız ile güvenlik arasında seçim yapılacaksa, tercih her zaman güvenlikten yana olmalıdır.

    Yapay zekâ insanlığın şimdiye kadar geliştirdiği en güçlü araçlardan biri olmaya aday. Güçlü araçlar ise yalnızca zekâ değil, aynı zamanda vicdan, sorumluluk ve öngörü ister. Geleceğin bize hizmet etmesini istiyorsak, bugün attığımız her kod satırına, her güvenlik testine ve her etik karara gereken değeri vermek zorundayız. Çünkü geleceği şekillendiren yalnızca teknoloji değildir; onu geliştiren insanların sorumluluk anlayışıdır.

  • Ankara-Bağdat hattında tarihi dönemeç

    Ankara-Bağdat hattında tarihi dönemeç

    Türkiye ile Irak ilişkilerinde uzun yıllardır konuşulan ancak çoğu zaman tam anlamıyla hayata geçirilemeyen stratejik ortaklık, son Ankara zirvesiyle birlikte yeni bir aşamaya taşındı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Irak Başbakanı Ali Zeydi ile yaptığı görüşmenin ardından açıklanan “Türkiye’ye günde 1 milyon varil petrol” hedefi, yalnızca enerji alanında atılmış ekonomik bir adım değil; aynı zamanda bölgesel jeopolitiğin yeniden şekillendiği bir dönemin de önemli göstergesi.

    Aslında bu ziyaretin merkezinde yalnızca petrol yoktu. Enerji, güvenlik, ulaştırma, su yönetimi ve savunma sanayi başlıklarının aynı masada ele alınması, Ankara ile Bağdat’ın artık ilişkilerini günü kurtaran anlaşmalar yerine uzun vadeli stratejik ortaklık anlayışıyla yürütmek istediğini ortaya koyuyor.

    Türkiye Petrolleri’nin Kerkük sahalarına ortak olması ise bu sürecin en dikkat çekici gelişmelerinden biri. BP ve ConocoPhillips gibi küresel enerji devleriyle aynı konsorsiyum içinde yer alacak olan TPAO’nun yaklaşık 3 milyar varillik rezervin geliştirilmesinde söz sahibi olması, Türkiye’nin yalnızca enerji tüketen değil, enerji üreten ve yöneten aktörlerden biri olma hedefini güçlendiriyor.

    Türkiye neden kazanıyor?

    Türkiye’nin yıllık enerji ithalatına ödediği milyarlarca dolarlık faturanın ekonomiye yükü uzun yıllardır tartışılıyor. Böylesine büyük ölçekli bir enerji iş birliği, arz güvenliğinin artırılması açısından önemli olduğu kadar dış ticaret açığının azaltılması bakımından da kritik önem taşıyor.

    Günde 1 milyon varillik petrol akışı hedefi, tam kapasiteye ulaştığında Kerkük-Yumurtalık hattının yeniden eski stratejik önemini kazanmasını sağlayabilir. Bu durum Türkiye’yi yalnızca enerji ithalatçısı konumunda bırakmayacak; Avrupa’nın enerji güvenliği açısından da vazgeçilmez transit ülkelerden biri haline getirecek.

    Özellikle Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında Avrupa’nın enerji çeşitlendirme arayışına girdiği düşünüldüğünde, Irak petrolünün Türkiye üzerinden dünya pazarlarına taşınması Ankara’nın jeopolitik değerini daha da artıracaktır.

    Güvenlik iş birliği ekonomik ortaklığın temeli

    Enerji projeleri ancak güvenliğin sağlandığı bölgelerde sürdürülebilir olabilir. Bu nedenle Ankara ile Bağdat arasında son yıllarda gelişen güvenlik iş birliği, ekonomik anlaşmalar kadar önem taşıyor.

    Irak’ın PKK’ya yönelik attığı adımlar, ortak güvenlik mekanizmalarının kurulması ve sınır hattındaki koordinasyon, Türkiye’nin uzun yıllardır dile getirdiği güvenlik beklentelerinin karşılık bulmaya başladığını gösteriyor.

    Ankara’nın temel beklentisi ise bu sürecin yeni hükümet döneminde de aynı kararlılıkla devam etmesi.

    Çünkü güvenlik sağlanmadan ne enerji yatırımları kalıcı olabilir ne de milyarlarca dolarlık ulaştırma projeleri hayata geçirilebilir.

    Kalkınma Yolu yalnızca bir ulaşım projesi değil

    Basra Körfezi’nden başlayıp Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanacak Kalkınma Yolu Projesi, son yılların en iddialı bölgesel yatırımlarından biri olarak görülüyor.

    Ankara-Bağdat hattında tarihi dönemeç

    Bu proje tamamlandığında yalnızca yük taşımayacak; enerji, lojistik, sanayi ve ticaret ağlarını da birbirine bağlayacak.

    Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gerilimlerin küresel ticareti nasıl etkilediği düşünüldüğünde, alternatif koridorların önemi her geçen gün artıyor. Türkiye de tam bu noktada Asya ile Avrupa arasında vazgeçilmez bir lojistik merkez olma fırsatını yakalamış durumda.

    Projenin finansmanına ilişkin son aşamaya gelinmesi ve ilk kazmanın yıl bitmeden vurulmasının planlanması da bu iradenin somut göstergesi.

    Su diplomasisi de yeni dönemin parçası

    İki ülke arasında yıllardır sorun oluşturan Fırat ve Dicle sularının paylaşımı konusunda da dikkat çekici gelişmeler yaşanıyor.

    Yeni iş birliği modeli, yalnızca su paylaşımını değil, ortak altyapı yatırımlarını, yeni baraj projelerini ve modern sulama sistemlerini de kapsıyor.

    Bu yaklaşım, sorunları diplomatik kriz olmaktan çıkarıp ortak kalkınma projesine dönüştürme açısından dikkat çekici bir model oluşturuyor.

    Bölgesel dengelerde yeni tablo

    Irak Başbakanı Ali Zeydi’nin göreve geldikten sonra ABD ve İran’ın ardından üçüncü yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye gerçekleştirmesi sembolik olduğu kadar stratejik bir mesaj da içeriyor.

    Bağdat yönetimi, bir yandan Washington ile ilişkilerini sürdürürken diğer yandan Tahran ve Ankara arasında denge politikası izlemeye çalışıyor.

    Türkiye açısından ise Irak’ın istikrarlı, güvenli ve ekonomik olarak güçlenen bir komşu olması, sınır güvenliğinden ticarete kadar birçok alanda doğrudan ulusal çıkar anlamına geliyor.

    Ankara’da atılan imzalar yalnızca iki ülke arasındaki ticareti büyütmeye yönelik teknik anlaşmalar olarak okunmamalı.

    Enerji güvenliği, terörle mücadele, ulaştırma koridorları, su yönetimi ve savunma sanayi gibi başlıkların aynı çatı altında ele alınması, Türkiye ile Irak arasında yeni bir stratejik ortaklık mimarisinin inşa edildiğini gösteriyor.

    Önümüzdeki yıllarda bu projelerin planlandığı şekilde hayata geçirilmesi halinde Türkiye yalnızca enerji tedarik eden bir ülke değil; enerji üreten, yöneten, taşıyan ve bölgesel istikrarın merkezinde yer alan bir güç konumuna yükselebilir.

    Küresel dengelerin hızla değiştiği bir dönemde Ankara’nın Bağdat ile kurduğu bu yeni ortaklık, Türkiye’nin ekonomik ve jeopolitik hedefleri açısından son yılların en önemli dış politika hamlelerinden biri olmaya aday görünüyor.

  • SON DÜDÜK ÇALDIĞINDA

    SON DÜDÜK ÇALDIĞINDA

    Bir ay boyunca hayatımızın ritmi değişti…

    Kimimiz sabahın ilk ışıklarında ekran başına geçti, kimimiz gece yarısını bekledi.

    Kahveler biraz daha uzun içildi, dost sohbetleri biraz daha koyulaştı. Aynı dili konuşmayan milyonlar, aynı sevinçte ayağa kalktı, aynı hayal kırıklığında sessizliğe büründü.

    İşte Dünya Kupası’nın en büyük büyüsü buydu.

    SON DÜDÜK ÇALDIĞINDA

    Bir topun peşinden koşan yirmi iki futbolcudan çok daha fazlasını izledik. Kimi zaman yılların emeğini, kimi zaman çocukluk hayalini, kimi zaman da bir ülkenin gururunu gördük sahada.

    Küçük ülkelerin devleri devirdiği maçlar izledik.

    Favorilerin çaresiz kaldığı gecelere tanıklık ettik.

    Son dakikada gelen gollerle milyonların aynı anda çığlık attığını, kaçan penaltılarla aynı anda iç çektiğini gördük.

    SON DÜDÜK ÇALDIĞINDA

    Bir ay boyunca dünya, futbolun etrafında döndü.

    Ve şimdi…

    Son düdük çaldı.

    Kupa sahibini buldu.

    Statların ışıkları birer birer söndü.

    Tribünlerdeki o tarifsiz uğultu yerini sessizliğe bıraktı.

    SON DÜDÜK ÇALDIĞINDA

    Belki de Dünya Kupası’nın en hüzünlü tarafı budur. Daha dün başlamış gibi gelir ama göz açıp kapayıncaya kadar biter. Günlerdir alıştığınız maç saatleri bir anda takvimden silinir. Akşam olunca eliniz farkında olmadan kumandaya uzanır ama ekranda artık o heyecan yoktur.

    Geride sadece güzel anılar kalır.

    Unutulmayacak goller…

    Yıllarca konuşulacak kurtarışlar…

    Yeni doğan yıldızlar…

    Ve futbolun neden “dünyanın ortak dili” olduğunu bir kez daha hatırlatan o eşsiz atmosfer…

    Dünya Kupası, sadece bir spor organizasyonu değil…

    SON DÜDÜK ÇALDIĞINDA

    O; farklı kıtalardan gelen insanların aynı heyecanda buluştuğu, savaşların, sınırların, dillerin ve renklerin doksan dakikalığına anlamını yitirdiği büyük bir insanlık buluşmasıdır.

    Belki tuttuğumuz takım kupayı kazanamadı.

    Belki favorimiz erken veda etti.

    Belki final istediğimiz gibi sonuçlanmadı.

    Ama geriye dönüp baktığımızda, kazanan yalnızca bir ülke olmadı.

    Kazanan futbol oldu.

    Kazanan dostluk oldu.

    Kazanan ekran başında ailesiyle maç izleyen çocuklar, aynı golde birbirine sarılan insanlar, farklı formalar içinde aynı oyuna âşık milyonlar oldu.

    SON DÜDÜK ÇALDIĞINDA

    Şimdi yeniden ligler başlayacak.

    Transfer haberleri, derbiler, Avrupa kupaları derken futbol yine hayatımızın içinde olacak.

    Ama Dünya Kupası’nın yeri her zaman ayrı kalacak.

    Çünkü onun heyecanı dört yılda bir gelir.

    Beklemesi uzun, özlemi büyük, vedası ise her zaman biraz hüzünlüdür.

    Son düdük çaldı…

    Kupa kaldırıldı…

    Madalya töreni bitti…

    Ama tribünlerden yükselen o ses, çocukların bahçelerde kurduğu hayallerde yaşamaya devam edecek.

    Çünkü futbolun en güzel tarafı, biten her hikâyenin ardından yeni bir hikâyeye kapı aralamasıdır.

    SON DÜDÜK ÇALDIĞINDA

    Ve biz biliyoruz ki…

    Bir gün yine statlar dolacak.

    Yine ilk düdük çalacak.

    Yine dünyanın dört bir yanında milyonlar aynı anda nefesini tutacak.

    O güne kadar…

    Hoşça kal Dünya Kupası.

    Bize sadece futbol değil, paylaşmanın, heyecanlanmanın ve birlikte sevinebilmenin ne kadar güzel olduğunu bir kez daha hatırlattığın için teşekkürler.

    ++++

    SON DÜDÜK ÇALDIĞINDA

    ERKEN VEDA, ERKEN SESSİZLİK

    Futbol bazen doksan dakikadan ibaret değil…

    Bazen aylarca süren bir heyecandır, sokaklara asılan bayraklardır, çocukların sırtına geçirdiği kırmızı-beyaz formalardır. Dünya Kupası işte tam da böyle bir duyguydu.

    Bizim hikâyemiz ise ne yazık ki kısa sürdü.

    Ay-yıldızlı forma bu kez hayalini kurduğumuz kadar uzağa gidemedi. Daha fazlasını bekliyorduk. Çünkü bu ülke, 2002’de dünyanın üçüncüsü olmuş bir takımın çocuklarıyla büyüdü. Rüştü’nün kurtarışlarını, İlhan Mansız’ın altın golünü, Şenol Güneş’in kenardaki sessiz duruşunu unutmadık. O yaz, sadece futbol oynamamıştık; dünyaya “Biz de varız” demiştik.

    Aradan yıllar geçti. Nesiller değişti, futbol değişti, dünya değişti. Ama bizim Dünya Kupası özlemimiz hiç değişmedi.

    Bu turnuvada da umutluyduk. Belki kupaya uzanamazdık ama en azından uzun bir yolculuk yapmak istiyorduk. Her maçta biraz daha büyüyen bir hikâyeye tanıklık etmeyi hayal ettik. Ne yazık ki bu hikâye beklediğimizden çok önce son buldu.

    Elbette futbolun doğasında kazanmak da var, kaybetmek de… Kimse her turnuvada şampiyon olamaz. Ancak bizi üzen, elenmekten çok eksik kalan o mücadele hissiydi. Çünkü Türk futbolunu seven milyonlar, yenilgiyi affeder; ama umutsuzluğu affetmez.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

    SON DÜDÜK ÇALDIĞINDA

  • ARINMA MI, YOKSA BİTMEYEN BİR KISIR DÖNGÜ MÜ?

    Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye’nin en eski siyasi partisi..

    9 Eylül 1923’te Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde kuruldu.

    Aradan tam 103 yıl geçti.

    Bu 103 yıllık yolculukta CHP,  39 olağan, 20’nin üzerinde olağanüstü kurultay gerçekleştirdi… Başka bir ifadeyle CHP, yüz üç yıllık tarihinde 60’tan fazla büyük kurultay yaşadı. Yaklaşık her 1,7 yılda bir kurultay anlamına da geliyor…

    (Ben ve pek çok gazetecinin CHP’ye Kurultayların partisi deme gerekçemiz bu…)

    İstatistikler insanın aklına şu soruyu da getiriyor: Bir parti neden ortalama her iki yılda bir yeniden kendisini konuşmak zorunda kalır?

    ***

    Bugün bu soruyu yeniden sorduran gelişmelerin merkezinde, mutlak butlan davasıyla başlayan siyasi gerilim, ardından Özgür Özel’in partiden ayrılması ve beraberindeki 91 milletvekiliyle yeni bir siyasi hareket başlatması bulunuyor.

    Partideki büyük kopuşun ardından Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun şu cümlesi ilginçti:

    CHP’deki arınma büyük oranda gerçekleşti..

    Tam da bu noktada durup düşünmek gerekiyor.

    Bir siyasi parti neden sürekli arınma ihtiyacı hissediyor?

    Arınan gerçekten insanlar mı, yoksa aynı tartışmaları tekrar tekrar üreten siyasal kültür mü?

    Aslında bu hikâye yeni değil.

    CHP’nin tarihi, biraz da ayrılıkların tarihi…

    1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası…

    1967’de Güven Partisi…

    1985’te Demokratik Sol Parti (DSP)…

    2021’de Memleket Partisi…

    ve son olarak 2026’da, 91 milletvekilinin ayrılmasıyla yaşanan en büyük kopuş…

    İsimler değişti.

    Liderler değişti.

    ama gerekçeler şaşırtıcı biçimde aşağı yukarı aynı kaldı…

    “değişim…”

    “yenilenme…”

    “partiyi kurtarma…”

    “özüne dönüş…”

    Özgür Özel’in daha partiden ayrılmadan sarf ettiği , “Çok yakında ya partimizi geri alacak bir yolu bulacağız ya da sizi hiç üzmeden yeni bir yol açacağız” sözleri de ilginçti…Aslında bu söylem CHP tarihinin farklı dönemlerinde farklı aktörler tarafından dile getirilen aynı vaadin yeni versiyonu gibi durmuyor mu sizce de?

    ****

    Daha da ilginç olanı liderlerin hikâyelerindeki simetri.

    Deniz Baykal’ın ardından Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa gelişi kamuoyunda uzun süre tartışıldı.

    Yıllar sonra bu kez Kemal Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel arasındaki kurultay da benzer tartışmaların odağı oldu.

    Bu süreçlerde çeşitli iddialar ortaya atıldı, farklı değerlendirmeler yapıldı.  Hukuken kesinleşmiş süreçler bir yana bağımsız olarak, bu tartışmaların parti içinde meşruiyet algısını zedelediği herhalde inkâr edilemez.

    Bana göre ironi tam da burada başlıyor.

    Dün değişimin sembolü olanlar…

    Bugün değişmesi gereken kişiler olarak görülüyor.

    Dün “eski yönetim” eleştiriliyordu.

    Bugün aynı eleştiriler yeni yönetime yöneltiliyor.

    Dün “kurtarıcı” denilenler…

    Bugün “sorunun parçası” olmakla suçlanıyor.

    Belki de CHP’nin en dikkat çekici geleneği, kurultay yapmak değil; her kurultayın bir sonrakinin gerekçesini üretmesidir.

    Olağan kurultay yapılıyor…

    Ardından olağanüstü kurultay çağrıları geliyor.

    Kurultay bitiyor…

    İmzalar toplanıyor.

    Lider değişiyor…

    İtirazlar başlıyor.

    Mahkemeler devreye giriyor.

    Yeni bir “değişim” hareketi doğuyor.

    Sonra yeniden kurultay…

    Sonra yeniden “arınma”…

    Ve ardından yeni bir ayrılık…

    Biliyorsunuzdur biyolojide bir bölünme çeşiti var

    Bir hücre bölünür, iki yeni hücre oluşur. CHP’de her büyük krizden sonra yeni bir siyasi yapı doğuyor. Bu nedenle CHP tarihindeki ayrılıklar için en uygun benzetme mitoz olsa gerek

    *****

    İnsan ister istemez şu soruyu soruyor:

    Chp’de ortalama her 1,7 yılda bir yeniden liderlik tartışması…

    sürekli değişim…sürekli arınma…

    Bütün bunlar, güçlü bir iç demokrasi kültürünün göstergesi mi? Yoksa çözülemeyen yapısal sorunların sürekli ertelenmesi mi?

    Belki de CHP’nin en büyük rakibi hiçbir zaman karşısındaki siyasi partiler olmadı.

    Belki de en büyük rakibi, her krizde yeniden ürettiği kendi iç siyasal döngüsüydü.

    Bugün Kılıçdaroğlu “arınma” diyor.

    Dün Özgür Özel “değişim” diyordu.

    Ondan önce Kılıçdaroğlu “Yeni CHP” diyordu.

    Liderler değişiyor ama döngü değişmiyor.

    Belki de CHP’nin artık yeni bir genel başkana değil, yeni bir kurultaya da değil; aynı sonuçları üretmeye devam eden siyasal reflekslerini sorgulamaya ihtiyacı var.

    Çünkü Einstein’a atfedilen bir sözde de geçtiği gibi; “aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklemek akılcı değildir.”

  • TERCİH YAPMIYORSUNUZ, HAYATINIZIN YÖNÜNÜ BELİRLİYORSUNUZ

    Behçet KARABULUT

    Ankara Bilim Üniversitesi Eğitim ve Kariyer Planlama Uzmanı

    Her yıl aynı manzaraya tanıklık ediyoruz. Milyonlarca genç, aylar süren yoğun bir hazırlık döneminin ardından YKS sonuç ekranına kilitleniyor. Günlerce konuşulan puanlar, başarı sıralamaları ve kontenjanlar, kısa sürede yerini tercih telaşına bırakıyor. Oysa çoğu adayın fark edemediği önemli bir gerçek var: Sınav bitti, ama asıl karar şimdi başlıyor. Çünkü üniversite tercihi yalnızca bir programa yerleşmek değildir. Bu süreç, nasıl bir meslek sahibi olacağınıza, hangi çevrede yetişeceğinize, hangi değerleri üreteceğinize ve hatta nasıl bir yaşam süreceğinize ilişkin stratejik bir karardır. Kısacası, tercih listeniz sadece üniversitenizi değil, geleceğinizin rotasını da belirler.

    BAŞARI SIRALAMASI YOL GÖSTERİR, HAYATI BELİRLEMEZ

    Tercih döneminde en sık yapılan hata, başarı sıralamasını tek ölçüt hâline getirmektir. Oysa başarı sıralaması size yalnızca hangi kapıları açabileceğinizi gösterir; hangi kapıdan girmeniz gerektiğini söylemez. Doğru tercih; puanla değil, kişinin kendini tanımasıyla başlar. Bu nedenle her adayın ilk sorusu şu olmalıdır: “Ben gerçekten nasıl bir hayat yaşamak istiyorum?”Bu sorunun cevabı bulunmadan hazırlanan her tercih listesi, eksik kalmaya mahkûmdur.

    MESLEK SEÇMİYORSUNUZ, BİR YAŞAM BİÇİMİ SEÇİYORSUNUZ

    Bir meslek, sadece maaş alınan bir iş değildir. Aynı zamanda her sabah neden uyandığınızın, hangi sorunları çözmek istediğinizin ve topluma nasıl katkı sunacağınızın da cevabıdır. Bu nedenle tercih yaparken yalnızca bölümün popülerliğine ya da ekonomik getirisine odaklanmak büyük bir yanılgıdır. Bugün yüksek gelir sağlayan bazı meslekler, teknolojik dönüşüm nedeniyle yarın aynı konumda olmayabilir. Buna karşılık kendini sürekli geliştiren bireyler, değişen koşullara her zaman uyum sağlayabilir.Asıl soru şudur: “Bu meslek benim ilgi alanlarımla, yeteneklerimle ve kişiliğimle örtüşüyor mu?” Çünkü sevmeden yapılan bir işte uzun soluklu başarı elde etmek oldukça güçtür.

    ÜNİVERSİTE SEÇMEK, SADECE BİNA SEÇMEK DEĞİLDİR

    Üniversiteyi yalnızca kampüsüyle ya da bulunduğu şehirle değerlendirmek yeterli değildir. Bir üniversitenin gerçek gücü; akademik kadrosunda, araştırma kültüründe, uygulama imkânlarında, sektörle kurduğu ilişkilerde ve öğrencisine sunduğu gelişim fırsatlarındadır. Bugünün öğrencisi artık sadece diploma istemiyor. Staj yapmak, uluslararası deneyim kazanmak, proje üretmek, girişimcilik ekosistemine katılmak ve mezun olduğunda güçlü bir kariyer ağına sahip olmak istiyor. Bu nedenle tercih yaparken şu sorular mutlaka sorulmalıdır: ✓Bu üniversite bana hangi becerileri kazandıracak? ✓Mezun olduğumda iş dünyasına ne kadar hazır olacağım? ✓Kendimi geliştirebileceğim bir eğitim ortamı sunuyor mu?

    GELECEĞİN MESLEKLERİNDEN ÖNCE GELECEĞİN BECERİLERİNİ DÜŞÜNÜN

    Yapay zekâ, dijital dönüşüm ve teknolojik gelişmeler çalışma hayatını köklü biçimde değiştiriyor. Belki de bugün ilkokula başlayan çocukların önemli bir bölümü, henüz adı bile konulmamış mesleklerde çalışacak. Bu nedenle geleceği tahmin etmeye çalışmaktan çok, geleceğe uyum sağlayabilecek becerileri geliştirmek daha değerlidir. Eleştirel düşünme, problem çözme, iletişim, yabancı dil, dijital okuryazarlık ve yaşam boyu öğrenme alışkanlığı, geleceğin en önemli sermayesi olacaktır.

    EN DOĞRU TERCİH, SİZE EN UYGUN OLANDIR

    Tercih listesi hazırlanırken adayların yalnızca “en yüksek puanlı bölümü” değil, “kendileri için en doğru bölümü” aramaları gerekir. Son kararınızı vermeden önce kendinize şu soruları yöneltin:Gerçekten hangi mesleği yapmak istiyorum? Bu bölüm ilgi ve yeteneklerime uygun mu? Beş yıl sonra bu tercihimden memnun olur muyum? Bu üniversite bana sadece diploma mı, yoksa güçlü bir gelecek mi sunacak? Kendimi burada geliştirebilir miyim? Bu sorulara vereceğiniz dürüst cevaplar, tercih listenizin en sağlam rehberi olacaktır. Üzetle; Üniversite tercihi, hayatın en önemli dönemeçlerinden biridir. Bu süreçte alınan kararlar, yalnızca önümüzdeki birkaç yılı değil, çoğu zaman bütün bir yaşamı etkiler. Bu nedenle tercihinizi aceleyle değil; araştırarak, danışarak ve en önemlisi kendinizi tanıyarak yapın. Unutmayın; başarı sıralamanız sizi bir üniversiteye taşıyabilir, ancak sizi hayatta başarıya ulaştıracak olan doğru tercihiniz, sürekli gelişme isteğiniz ve ortaya koyacağınız emektir. Çünkü siz bugün yalnızca bir tercih listesi hazırlamıyorsunuz.

    KENDİ GELECEĞİNİZİN İLK SAYFASINI YAZIYORSUNUZ.

  • Kalemin nöbeti hiç bitmez

    Kalemin nöbeti hiç bitmez

    Gazetecilik, yalnızca bir meslek değil…

    Gazetecilik; gecenin sessizliğinde duyulan siren sesine kulak vermek, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte şehrin nabzını tutmak, bazen bir annenin gözyaşına, bazen bir çocuğun tebessümüne, bazen de milletin ortak sevincine tanıklık etmekti…

    Takvimler 24 Temmuz’u gösterdiğinde, aslında kutlanan sadece bir gün değil.

    Kutlanan; mürekkebin alın teriyle buluştuğu, fotoğraf makinesinin deklanşörüne yansıyan emek, kameranın kaydettiği hayat ve klavyenin tuşlarında sabahlayan umutlardı

    Gazetecinin mesaisi saatle ölçülmez.

    O, gecenin üçünde gelen bir ihbarla uykusundan sıçrayabilir. Bayram sabahı da görevdedir, yılbaşı gecesi de… Kimi zaman sıcak asfaltın üzerinde, kimi zaman kar altında, kimi zaman yağmurun en sert damlaları arasında haberin peşinden koşar. Çünkü bilir ki; halkın haber alma hakkı beklemez.

    Gazetecinin en büyük sermayesi kalemidir.

    O kalem bazen adalet için konuşur, bazen sessizlerin sesi olur. Bazen bir köy okulunun eksiklerini anlatır, bazen bir şampiyonun gururunu taşır manşetlere. Kimi zaman tek bir cümleyle umut olur, kimi zaman tek bir başlıkla gündemi değiştirir…

    +++

    Kalemin nöbeti hiç bitmez

    BAŞLIK ATMAK…

    Başlık atmak, sanıldığı kadar kolay değildir.

    Bir başlık, haberin yalnızca adı değildir; ruhudur, nefesidir, ilk bakışta okuyucunun kalbine dokunan cümledir. İyi bir başlık, kelimelerin dansıdır. Harflerin ahengidir. Şairin mısraları gibi akılda kalır, bestekârın notaları gibi kulağa yerleşir. Bir gazeteci, bazen saatlerce tek bir başlık için düşünür. Çünkü bilir ki doğru başlık, haberin en güçlü imzasıdır.

    ++++

    Kalemin nöbeti hiç bitmez

    GAZETECİLİK BİRAZ DA EDEBİYATTIR

    Her haberin içinde insan vardır. İnsan varsa duygu vardır. Duygu varsa kelimeler yalnızca dizilmez; hissedilir. Bu yüzden iyi gazeteci sadece yazmaz, yaşatır. Sadece anlatmaz, hissettirir. Okuyanı olayın içine çeker. Bir cümleyle gülümsetir, bir paragrafla düşündürür.

    Kamera taşıyanın omzunda sadece birkaç kilo ağırlık yoktur.

    O omuzlarda toplumun hafızası vardır. Fotoğraf çeken objektif yalnızca kare yakalamaz; zamanı durdurur. Yıllar sonra dönüp baktığımızda geçmişi bize hatırlatan şey çoğu zaman bir gazetecinin çektiği fotoğraf, kaydettiği görüntü ya da yazdığı satırlardır.

    Belki de bu yüzden gazeteciler, tarihin sessiz yazarlarıdır.

    İsimleri çoğu zaman haberin önüne geçmez. Alkış beklemezler. Çünkü bilirler ki en büyük ödül, doğru haberi doğru zamanda okuyucusuyla buluşturmaktır.

    Dün 24 Temmuz idi…

    Sansürün kaldırılışının yıl dönümü…

    Özgür kalemin, bağımsız haberciliğin ve halkın haber alma hakkının simgesi…

    24 Temmuz; gecesini gündüzüne katan muhabirin, objektifini hiç indirmeyen foto muhabirinin, kamerasıyla hayatı kayıt altına alan görüntü yönetmeninin, montaj masasında sabahlayan editörün, sayfaya ruh veren mizanpajcının ve görünmeyen nice emekçinin günüdür.

    Kalemin nöbeti hiç bitmez

    Kaleminiz ve kalemimiz hiç tükenmesin…

    Objektifimiz hep gerçeğe odaklansın…

    Başlıklarımız, kelimelerin en güzel dansı olsun…

    Mürekkebimiz vicdandan, cümlelerimiz hakikatten beslensin.

    Çünkü bazı insanlar sadece haber yazmaz…

    Yaşadığı şehrin hafızasını yazar.

    Ve o hafıza, gelecek nesillere bırakılmış en kıymetli mirastır.

    24 Temmuz Gazeteciler ve Basın Bayramımız kutlu olsun.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • CHP’de Fırtına Büyüyor…

    Yeni Parti İddiaları Bir Operasyonun Parçası mı, Yoksa Yeni Bir Dönemin Habercisi mi?
    Ankara’da siyasi gelişmeler, kulis bilgilerine dayanan iddialar basit okunmamalıdır…
    Kamuoyunun duyduğu açıklamalar buzdağının görünen kısmıdır.
    Asıl siyaset, kapalı kapılar ardındaki görüşmelerde, sessiz kalan isimlerde ve yüksek sesle yalanlanmayan iddialarda şekillenir.
    Bugün Cumhuriyet Halk Partisi tam da böyle bir dönemin içinde.
    Kurultay tartışmaları…
    Mutlak butlan davası…
    Yargıtay süreci…
    Belediyelere yönelik soruşturmalar…
    Cumhurbaşkanlığı adaylığı hesapları…
    Ve şimdi de Ankara kulislerinde konuşulan yeni bir senaryo:
    “Özgür Özel, sürecin gidişatına göre ekibiyle birlikte CHP’den ayrılarak yeni bir siyasi hareket başlatabilir…”
    Tekrar altını çizelim.
    Bu iddia doğrulanmış değildir.
    Ne Sayın Özgür Özel’den ne de CHP yönetiminden bu yönde resmi bir açıklama yapılmıştır.
    Ancak siyasette bazen önemli olan iddianın doğruluğu değil, neden dolaşıma sokulduğudur.
    İşte tam da burada durup düşünmek gerekiyor.
    CHP’de tartışılan yalnızca genel başkanlık değil
    Bugün yaşananları sadece “kurultay tartışması” olarak okumak büyük hata olur.
    Aslında mücadele, CHP’nin önümüzdeki on yılını kimin yöneteceği üzerine veriliyor.
    Bu mücadele aynı zamanda muhalefetin liderlik tartışmasıdır.
    Cumhurbaşkanı adayını belirleyecek güç kim olacak?
    Yerel yönetimlerin siyasi ağırlığı nasıl şekillenecek?
    CHP, klasik parti kimliğiyle mi devam edecek, yoksa yeni bir merkez sol yapılanmaya mı evrilecek?
    İşte Ankara’da herkes bu soruların cevabını arıyor.
    Yeni parti iddiaları neden şimdi gündeme geliyor?
    Siyasette zamanlama tesadüf değildir.
    Bu nedenle şu soruyu sormak gerekiyor:
    Neden tam da hukuki sürecin en kritik aşamasında yeni parti iddiaları dolaşıma giriyor?
    Bunun birkaç olası nedeni var.
    Birincisi…
    Parti içindeki güç dengelerini yeniden şekillendirmek.
    İkincisi…
    Olası her senaryoya karşı siyasi pozisyon almak.
    Üçüncüsü ise kamuoyunun nabzını ölçmek.
    Çünkü bazen kulislere bırakılan bir bilgi, resmî açıklamadan daha etkili sonuç üretir.
    Sessizlik dikkat çekiyor
    Özgür Özel cephesinin bu iddialara karşı sert bir yalanlama yapmaması da farklı yorumlanıyor.
    Bu durum elbette tek başına bir anlam taşımaz.
    Ancak siyaset bilenler şunu çok iyi bilir:
    Bazı dönemlerde sessizlik, en güçlü siyasi mesajlardan biridir.
    Beklemek…
    Gözlemek…
    Süreci okumak…
    Ve doğru zamanda hamle yapmak…
    Türk siyasetinde bunun sayısız örneği yaşandı.
    CHP’nin önündeki gerçek sınav
    Bugün asıl mesele mahkemenin vereceği karar değil.
    Asıl mesele, CHP’nin bu süreci siyasi olarak nasıl yöneteceğidir.
    Çünkü hukuk bir dosyayı sonuçlandırabilir.
    Ama siyasette güven kaybını hiçbir mahkeme telafi edemez.
    CHP, kendi tabanına “birlikte yolumuza devam ediyoruz” mesajını verebilecek mi?
    Yoksa parti içindeki görüş ayrılıkları yeni kırılmaların önünü mü açacak?
    İşte cevabı aranan soru bu.
    Muhalefet açısından risk büyüyor
    Türkiye’nin önümüzdeki seçim sürecine giderken en fazla ihtiyaç duyduğu şey güçlü ve güven veren bir siyasi tablo.
    Ancak bugün muhalefetin önemli bir bölümü kendi iç gündemini konuşuyor.
    İktidar ekonomi, dış politika ve güvenlik başlıkları üzerinden siyaset üretirken, muhalefet büyük ölçüde kendi iç tartışmalarına sıkışmış görüntüsü veriyor.
    Bu tablo değişmezse, en büyük kaybı yalnızca CHP değil, muhalefetin tamamı yaşayabilir.
    Ankara’nın koridorlarında konuşulan asıl soru
    Son günlerde görüştüğüm siyasi çevrelerde herkes farklı cümleler kuruyor.
    Ama dönüp dolaşıp aynı soruda birleşiyorlar:
    “Bu yaşananlar CHP’yi yeniden ayağa kaldıracak bir dönüşüm mü, yoksa yeni bir siyasi ayrışmanın ilk adımı mı?”
    Henüz bunun cevabını kimse bilmiyor.
    Ancak şunu söylemek mümkün:
    Önümüzdeki birkaç ay yalnızca CHP’nin değil, Türk siyasetinin yönünü belirleyecek.
    Son söz…
    Siyasette en tehlikeli dönemler, belirsizlik dönemleridir.
    Çünkü belirsizlik; dedikoduyu büyütür, kulisleri hızlandırır ve aktörleri yeni hesaplar yapmaya iter.
    Bugün CHP tam da böyle bir eşikte duruyor.
    Yeni parti iddiaları gerçekleşir mi?
    Bunu zaman gösterecek.
    Ancak şu gerçeği görmezden gelmek mümkün değil:
    Türkiye’nin ana muhalefet partisinde artık yalnızca bir yönetim tartışması yaşanmıyor.
    Bir siyasal kimlik, bir liderlik modeli ve muhalefetin geleceği yeniden tartışılıyor.
    Ve siyaset tarihinin bize öğrettiği en önemli ders şudur:
    Büyük siyasi kırılmalar, bir gecede yaşanmaz.
    Önce kulislerde fısıldanır…
    Sonra koridorlarda konuşulur…
    Ardından meydanlara iner.
    Bugün Ankara’da konuşulanlar, yarının manşeti mi olacak; yoksa siyasetin gündeminde kısa süreli bir dalgalanma olarak mı kalacak?
    Bu sorunun cevabını ne kulisler ne de yorumcular verebilir.
    Cevabı, siyasetin kendisi yazacak.

  • GAZETECİLİK ve DEMOKRASİ

    GAZETECİLİK ve DEMOKRASİ

    24 Temmuz, Türkiye’de Türk basınından sansürün kaldırılmasının yıl dönümü.

    1. Meşrutiyet’in ilan edildiği 24 Temmuz 1908’de çıkan gazeteler, ilk kez sansür memurlarına basılmadan önce sunulmadan özgürce yayınlandı.

    Türk basın tarihi için bu olay bir dönüm noktası.

    Bu yüzden 24 Temmuz Basın Özgürlüğü İçin Mücadele Günü kabul edilir.

    GÜNÜMÜZDE GAZETECİLİK

    Gazetecilik zor zamanlardan geçiyor.

    Bazı verileri paylaşalım…

    Yerelde ve yaygın medyada gazetecilerin iş ve can güvenliği yok.

    12 bini aşkın gazeteci işsiz.

    Basın sektöründeki işsizlik oranı yüzde 30’u aştı.

    Doğrusunu isterseniz gazeteciler yaşadıkları bölge ve yörenin hafızasıdır.

    Yayın organları kapatılıp binlerce gazeteci işsiz bırakılarak ülkenin hafızası siliniyor aslında

    ‘Basın Özgürlüğü’ lafta kaldı.

    Ya iktidar yanlısı ya da karşısı olmaya zorlanıyor.

    Günümüzde iktidar basın sektörünün yüzde 90’ına egemen durumda.

    Yayın yasakları, sansür ve oto sansürü görülmeye devam ediyor.

    Bu ortamda halkın haber alma, bilgilenme hakkını sağlamaya çalışan yoksulluk sınırında maaş alan meslektaşlarımız gazetecilik adına bazen hapiste bazen duruşma salonlarında hesap verir halde.

    Kontrol ve denetim kurumu olması gereken BİK ve RTÜK iktidarın sansür aygıtı gibi.

    BİK resmi ilan kesintisiyle, RTÜK de verdiği yayın durdurma ve para cezalarıyla bağımsız yayın organlarını ekonomik olarak zora sokacak bir işlev üstlenmemeli.

    GAZETECİ HALKIN GÖZÜ KULAĞI SESİ OLMALI

    Peki gazeteci taraf olmalı mı?

    Evet

    Gazeteci her daim taraftır.

    Güçsüzün,

    Yoksulun, ötekileştirilenin ve ‘Sesini duyuramayanların’ yanındadır…

    Gazeteci, önce halka ve gerçeğe karşı sorumludur. Ekonomik zorluk yaşayan yayın organlarında gazeteciler yoksulluk sınırında ücretle çalışıyor. Hakkaniyetli bu işi yapan şantajdan uzak olan kalemini asla satmayan medya sahibi de ekonomik kıskaç altında ne yazık ki.

    Telif ücretleri bile büyük külfet getiriyor.

    Bir anlamda bir dokun bin dinle misali dert çok peki çözüm ne?

    SORUNLARI ÇÖZMEK 

    Gazetecilere yönelik halkın haber alma hakkı için görev yapan gazetecilerin Basın İş Kanunu’na bağlı olarak çalıştırılmaları sağlanmalıdır.

    Basın ve düşünceyi ifade özgürlüğünün de ancak gazetecinin sosyal hakları, çalışma koşulları, iş güvencesinin korunduğu bir ortamda gerçek anlamda var olabileceği unutulmamalıdır.

    Gazetecilerin sendikalaşması engellenmemelidir.

    İnternet medyasında çalışanlar Basın İş Kanunu kapsamına alınmalıdır.

    Gazetecilerin tutuksuz yargılanması sağlanmalıdır.

    BİK ve RTÜK kamu kurumları her medya kuruluşuna eşit uzaklıkta ve daha objektif olmalıdır.

    Ayrıca BİK ve RTÜK’te gazetecilerin ağırlıkta olması gerekir.

    Gazetecilere akreditasyon uygulamasından hakkaniyet esasına uyulmalıdır.

    Gazeteciler toplantılarda röportajlarda anlaşmalı sorular yerine özgürce sorular sormalıdır.

    Medya üzerindeki baskı sadece iktidar tarafından değil iktidarın kurdurduğu adında gazetecilik olan kuruluşlar tarafından da sürdürülmektedir.

    Tek tip gazeteci, tek tip haber anlayışını yerleştirme çabasına son verilmelidir.

    Gazetecileri hak ve sorunlarına sahip çıkması umulan ve beklenen dernek cemiyet benzeri STK yönetimlerinde alanda çalışan ter akıtan basın emekçileri bulunmalıdır.

    HALKLA İLİŞKİLER GAZETECİLİK Mİ?

    Çuvaldızı da kendimize batıralım biraz da

    Bakın

    Gazeteci halkla ilişkiler değildir. Haber adı altında gizli ve açık reklam yapmak güveni zedeler.

    Bu yüzden gazeteci kişilik haklarına saygı düsturu altında akıl vicdan ilkesine bağlı gerçeğin yanında olmalıdır.

    Çünkü

    Gazetecilik halkın haber alma, bilgilenme hakkına hizmet eden saygın, onurlu bir meslektir.

    Unutmayalım ki

    Gazetecilik demokrasinin göstergesidir.

    Mutlu ve aydınlık yarınlara…

  • Nükleer satrançta yeni hamle

    Nükleer satrançta yeni hamle

    ABD–Suudi Anlaşması Ortadoğu’yu nasıl değiştirecek?

    Ortadoğu’da güç dengeleri çoğu zaman petrol, savaşlar ve diplomatik krizler üzerinden okunur. Ancak bu kez oyunun merkezinde petrol kuyuları değil, nükleer reaktörler var. ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan sivil nükleer iş birliği anlaşması yalnızca iki ülke arasındaki ekonomik bir ortaklık değil; önümüzdeki yılların jeopolitik rekabetini şekillendirebilecek stratejik bir hamle niteliği taşıyor.

    Washington anlaşmayı “barışçıl nükleer iş birliği” olarak tanımlıyor. Verilen mesaj açık: Suudi Arabistan enerji çeşitliliğini artıracak, Amerikan şirketleri milyarlarca dolarlık yeni bir pazara girecek, nükleer güvenlik standartları korunacak. Ancak diplomatik açıklamaların satır aralarına bakıldığında asıl tartışmanın teknik değil, siyasi olduğu görülüyor.

    Çünkü herkesin aklındaki soru aynı: Bu anlaşma Riyad’a gelecekte nükleer silaha giden yolu açabilir mi?

    Bugün için bu soruya kesin bir “evet” demek mümkün değil. Zaten anlaşmanın kamuoyuna açıklanmayan en kritik maddesi de tam burada düğümleniyor. Eğer Suudi Arabistan kendi topraklarında uranyum zenginleştirme hakkı elde ederse, bu yalnızca enerji üretimi anlamına gelmeyecek. Aynı teknoloji, belirli koşullar altında nükleer silah üretiminin de ilk aşamasını oluşturuyor.

    ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio bunun mümkün olmayacağını, en sıkı denetim mekanizmalarının uygulanacağını söylüyor. Fakat uluslararası ilişkilerde verilen siyasi garantilerin zaman içinde değişebildiğini tarih defalarca gösterdi. İran da yıllarca nükleer programının tamamen sivil amaçlı olduğunu savunmuştu. Bugün yaşanan krizlerin temelinde ise tam da bu güvensizlik yatıyor.

    İsrail’in verdiği tepkiler de dikkat çekici. Resmi açıklamalar temkinli olsa da eski güvenlik bürokrasisinin önemli isimleri oldukça endişeli. Onlara göre bugün enerji için kurulan altyapı, yarının silah programına dönüşebilir. Bu kaygı yalnızca İsrail’e özgü değil. Nükleer silahların yayılmasını önlemeye çalışan çevreler de benzer uyarılar yapıyor.

    Aslında Washington’un bu anlaşmayla vermek istediği ikinci bir mesaj daha var. İran’a…

    Son dönemde Tahran ile yürütülen nükleer müzakerelerin tıkanması, ABD’yi bölgesel müttefiklerini daha güçlü şekilde desteklemeye yöneltti. Riyad’a verilen bu stratejik destek, İran’a karşı “yalnız değilsin” mesajı kadar “alternatiflerimiz var” mesajını da içeriyor.

    Ancak Ortadoğu’da hiçbir stratejik hamlenin tek taraflı sonucu olmaz. Bir ülkenin güvenliğini artıran adım, başka bir ülkenin tehdit algısını büyütebilir. Bu da yeni bir silahlanma yarışını tetikleyebilir.

    İşte tam da bu nedenle uzmanların önemli bölümü anlaşmanın teknik boyutundan çok psikolojik etkisine dikkat çekiyor.

    Türkiye açısından neden önemli?

    Bu gelişmenin Ankara için taşıdığı anlam ise sanıldığından çok daha büyük.

    Türkiye son yıllarda Akkuyu Nükleer Güç Santrali ile sivil nükleer enerji ligine adım attı. Sinop ve Trakya’da planlanan yeni santral projeleri de gündemde. Ancak Türkiye bugüne kadar nükleer enerji politikasını tamamen uluslararası denetim ve enerji güvenliği ekseninde yürüttü.

    Suudi Arabistan’ın uranyum zenginleştirme hakkı elde etmesi halinde bölgede yeni bir standart oluşabilir. Bu durum yalnızca Riyad ile sınırlı kalmayabilir. Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve ilerleyen süreçte başka bölge ülkeleri de benzer taleplerde bulunabilir.

    Ortadoğu’da nükleer teknolojiye sahip ülke sayısının artması ise Türkiye’nin güvenlik hesaplarını doğrudan etkileyecektir.

    Ankara bir yandan NATO üyesi olarak Batı güvenlik mimarisinin parçası olmayı sürdürürken diğer yandan Rusya ile enerji alanındaki iş birliğini devam ettiriyor. Böyle karmaşık bir denklemde Körfez’deki nükleer kapasitenin büyümesi, Türkiye’nin hem savunma planlamasını hem de dış politikasını yeniden gözden geçirmesine neden olabilir.

    Ekonomik açıdan da tablo dikkat çekici.

    ABD şirketlerinin Suudi Arabistan’da milyarlarca dolarlık nükleer yatırımlara yönelmesi, bölgede yüksek teknoloji rekabetini hızlandıracak. Türkiye’nin savunma sanayisinde yakaladığı ivmeyi enerji teknolojilerine de taşıyabilmesi için nükleer mühendislikten ileri malzeme teknolojilerine kadar yeni yatırımlar yapması gerekecek.

    Yeni dönemin başlangıcı

    Bu anlaşmanın etkileri yarın ortaya çıkmayacak.

    Bir nükleer programın kurulması yıllar, hatta on yıllar alıyor. Ancak uluslararası siyasette bazı anlaşmalar vardır ki sonuçlarından çok yarattıkları algıyla tarihe geçer.

    ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması da bunlardan biri olmaya aday görünüyor.

    Washington bu hamleyle hem Çin ve Rusya’nın Körfez’deki etkisini sınırlamayı hem de İran üzerinde yeni bir baskı unsuru oluşturmayı hedefliyor. Riyad ise yalnızca enerji alanında değil, jeopolitik statüsünde de yeni bir sayfa açıyor.

    Fakat Ortadoğu’nun yakın tarihi bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Bu coğrafyada hiçbir teknoloji yalnızca teknoloji olarak kalmıyor; her yatırım, her anlaşma ve her yeni kapasite aynı zamanda yeni bir güç mücadelesinin parçasına dönüşüyor.

    Bugün “barışçıl nükleer enerji” diye başlayan süreç, yarının diplomatik krizlerinin ya da yeni güvenlik mimarisinin temel taşı olabilir.

    Türkiye’nin bu gelişmeyi yalnızca komşu ülkelerin enerji politikası olarak değil, kendi güvenliği, enerji stratejisi ve bölgesel rolü açısından dikkatle izlemesi gereken bir döneme girildiği açık. Çünkü Ortadoğu’da değişen her denge, er ya da geç Ankara’nın hesap masasına da yansıyor.

  • Afyon’da değişen sadece il başkanı mı, yoksa siyasi denge mi?

    Afyon’da değişen sadece il başkanı mı, yoksa siyasi denge mi?

    AK Parti’nin Afyonkarahisar İl Başkanlığı’nda yaşanan görev değişikliği, sıradan bir teşkilat revizyonu olarak başladı; ancak zaman geçtikçe bunun çok daha geniş siyasi okumalara kapı araladığı görüldü.

    Av. Turgay Şahin, Haziran 2024’te Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tensipleriyle il başkanlığı görevine getirildi. Hukukçu kimliği, teşkilat tecrübesi nedeniyle göreve önemli beklentilerle başladı. Aralık 2024’te yapılan il kongresinde yeniden seçilerek teşkilatın güvenini aldı.

    Görev süresi boyunca ilçe ziyaretleri, teşkilat buluşmaları, Ankara temasları ve parti organizasyonlarıyla sahada görünür olmaya çalıştı. Parti kaynakları bu dönemi teşkilatın yeniden toparlanma süreci olarak değerlendirse de Afyonkarahisar’a ya da partiye ne kattığı tartışılır…

    Ancak siyasette algıyı sadece yapılanlar değil, konuşulanlar, uygulamalar ve ilişkilerde şekillendirir.

    Bizlere yani basına yansıyan eleştiriler hep gündemdeydi…

    Yerel basında en çok tartışılan başlıklardan biri, il başkanlığının basınla kurduğu ilişkiydi. Bazı medya kuruluşlarıyla yaşanan gerilimler, basına sert açıklamalar, şikayet ve gözdağı diyaloglar kamuoyunda geniş yankı bulmuş, basın camiası içerisinde de konuşuluyordu.

    +++

    Muhalefet partileri ise ekonomik sorunlar, yerel hizmetler ve teşkilat yönetimi konusunda Şahin’e eleştiriler yöneltiyorlardı. Bu siyaseten normaldi ve zaman zaman kamuoyuna yöneltilen soruların yeterince cevaplandırılmadığı da dikkatlerden kaçmıyordu. Bu eleştiriler siyasi tartışmanın bir parçası olarak basında yer alıyorsa cevabını da muhatabı vermelidir.

    Kulislerde konuşulanlara gelince…

    Görev değişikliğinin ardından Ankara ve Afyon siyaset kulislerinde güçlü söylem ve değerlendirmeler yapılıyordu.

    Kulislerde, teşkilat içinde uzun süredir devam eden görüş ayrılıklarının Genel Merkez tarafından yakından takip edildiği konuşuluyor, siyasi temsilciler ve teşkilat uyumlu muydu sorusu ilk akla gelen oluyordu.

    2028 seçimlerine giderken AK Parti’nin birçok ilde olduğu gibi Afyonkarahisar’da da yeni bir siyasi sayfa açmak istediği yönünde duyumlar alıyorduk. Bir Afyonlu olarak, bunun önemli bir şart olduğunu görmemek mümkün değildi.

    Öte yandan çok önemli bir iddia gündeme bomba gibi düştü.

    Avukat Turgay Şahin’in Baro Başkanı olduğu dönem, dönemin valisi ve şu anki İçişleri Bakan Yardımcısı Kübra Güran Yiğitbaşı’na karşı sokak hayvanları konusunda sosyal medya ve dijital mecralarda başlayan hakaret içeriklerinin yasal takibi için, Yiğitbaşı, Şahin’in hukukçu kimliğine güvenerek destek istiyor.

    Bu desteği kabul eden o dönemin Baro Başkanı Şahin, Avukat Murat Bozok’la tanıştırıyor ve vekâlet dönemin Valisinden alınıyor. 200 civarında dosya oluşturuluyor. Süreçte sona eren ve nihayetlenen dosyaların yanında devam edenler de mevcut … Dönemin valisi, Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile İçişleri Bakanlığı Bakan Yardımcılığı’na atandıktan sonra durumla ilgili bilgi ve rapor istiyor, bu bilgi ve rapor sürekli oyalanarak net bir belgeyle verilmiyor…

    İnsanlık hali tabi; çok zor değil bunları sunmak, ‘Neden erteleniyor sürekli’ diyerekten rahatsız olan Devlet Makamı, önce Şahin’i uyarıyor ardından avukat Bozok’u uyarıyor… Fakat hâlâ bir sonuç alınamıyor. Bozok’u azmetme kararı alıyor ve bunu da Bozok’a iletiyor. Nedendir bilinmez sessiz kalan ve bilgi vermeyen Avukat Bozok, para talebinde bulunuyor…

    Hem devlet makamına hem görev veren makamın tüzel kişiliğine karşı bu duruş beni hayretler içinde bıraktı.

    Pardon da siyaset ve devlet… Bunu ayırt etmek çok zor olmasa gerek.

    Devam edelim…

    Bu süreç içerisinde AK Parti Afyonkarahisar Milletvekili İbrahim Yurdunuseven’e de konu iletiliyor. Şahin’le olan diyalog ve ilişkileri gereği de bilgi amaçlı, iyi niyetlilikle bilgi veriliyor. Fakat oradan da konuya dair bir dönüş sağlanmadığı gibi haberdar olmadıkları, konuyu bilmedikleri iletiliyor.

    Tabii bunların hepsi birer iddia…

    Bu süreç çözüm odaklı diyaloglarla sonuca gitmeyince konu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a iletiliyor! Ve beklenen son gerçekleşiyor.

    Turgay Şahin AK Parti İl Başkanlığı makamına veda ediyor.

    Son söz

    Siyasette bazen açıklanan nedenler vardır, bazen de uzun süre konuşulan nedenler…

    Gerçek olan şudur ki, kamuoyunda oluşan soru işaretleri cevapsız kaldıkça kulisler büyür, yorumlar çoğalır ve siyaset kendi boşluğunu kendi üretir.

    Demokratik siyasette bunun önüne geçmenin tek yolu ise daha fazla şeffaflık, daha fazla hesap verebilirlik ve daha güçlü iletişimdir.

    Afyonkarahisar’da yaşanan görev değişikliği, yalnızca bir il başkanının görevi bırakması olarak mı tarihe geçecek, yoksa teşkilatın yeni dönemine yön veren bir kırılma noktası mı olacak?

    Bu sorunun cevabını ise önümüzdeki süreçte hem siyasetin dili hem de atılacak adımlarla birlikte göreceğiz.

    Esen kalın.

  • Karadeniz’de barış arayışı ve Türkiye’nin ince diplomasisi

    Karadeniz’de barış arayışı ve Türkiye’nin ince diplomasisi

    Rusya-Ukrayna savaşı dördüncü yılına yaklaşırken cephede yaşanan gelişmeler kadar diplomasi trafiği de önem kazanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Kiev ziyareti, yalnızca iki ülke arasındaki ilişkileri güçlendirmeyi amaçlayan rutin bir diplomatik temas değil; aynı zamanda Türkiye’nin savaşın daha geniş bir coğrafyaya yayılmasını önleme çabasının da önemli bir göstergesi.

    Fidan’ın “Savaşın Karadeniz’e taşınmasını istemiyoruz” mesajı, aslında Türkiye’nin uzun süredir benimsediği güvenlik politikasının özeti niteliğinde. Karadeniz, sadece kıyıdaş ülkelerin değil, enerji yollarından tahıl koridorlarına, ticaret hatlarından bölgesel güvenliğe kadar birçok kritik başlığın kesişim noktası. Burada yaşanacak yeni bir askeri gerilim, savaşın etkilerini Avrupa’nın ötesine taşıyabilecek sonuçlar doğurabilir.

    Türkiye, savaşın başladığı ilk günden itibaren dikkat çekici bir denge politikası izledi. Bir yandan Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne verdiği desteği açıkça ifade ederken, diğer yandan Rusya ile diplomatik kanalları kapatmayan nadir NATO ülkelerinden biri oldu. İstanbul’da gerçekleştirilen müzakereler, esir takasları ve Tahıl Koridoru Anlaşması gibi girişimler, Ankara’nın arabuluculuk kapasitesini uluslararası kamuoyuna gösterdi.

    Kiev’den gelen “ateşkese hazırız” mesajı da bu açıdan dikkat çekici. Elbette ateşkesin sağlanması yalnızca bir tarafın iradesiyle mümkün değil. Ancak diplomatik zeminin tamamen ortadan kalkmadığını göstermesi bakımından önemli bir gelişme. Ukrayna yönetiminin olası bir Zelenskiy-Putin zirvesi için Türkiye’yi işaret etmesi ise Ankara’ya duyulan güvenin devam ettiğini ortaya koyuyor.

    Ziyaretin ekonomik boyutu da en az siyasi mesajları kadar önemli. Ukrayna Parlamentosu’nun Türkiye ile Serbest Ticaret Anlaşması’nı onaylaması, savaşın gölgesinde bile ekonomik ilişkilerin geleceğine yönelik hazırlıkların sürdüğünü gösteriyor. Yaklaşık 6,6 milyar dolarlık ticaret hacmini 10 milyar dolar seviyesine çıkarma hedefi, yalnızca rakamsal bir beklenti değil; savaş sonrası yeniden yapılanma sürecinde Türk şirketlerinin üstlenebileceği rolün de işareti.

    Anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle gümrük vergilerindeki önemli indirimlerin hem ihracatçılar hem de yatırımcılar açısından yeni fırsatlar oluşturması bekleniyor. Özellikle Ukrayna’nın yeniden inşa sürecinde Türk müteahhitlik sektörü, sanayi kuruluşları ve lojistik firmalarının daha etkin bir konuma gelmesi sürpriz olmayacaktır.

    Bugün gelinen noktada Türkiye’nin önünde zorlu bir diplomatik sınav bulunuyor. Bir tarafta savaşın taraflarıyla konuşabilen ender ülkelerden biri olmanın getirdiği sorumluluk, diğer tarafta Karadeniz’in güvenliğini koruma ihtiyacı var. Bu iki hedef birbirinden bağımsız değil; aksine biri gerçekleşmeden diğerinin kalıcı olması mümkün görünmüyor.

    Kiev’de verilen mesajlar, barışın hâlâ masada tutulmaya çalışıldığını gösteriyor. Ancak diplomasi, yalnızca iyi niyet açıklamalarıyla değil, tarafların ortak zeminde buluşabilmesiyle sonuç verir. Türkiye, önümüzdeki dönemde de bu zemini oluşturmaya yönelik girişimlerini sürdürecektir.

    Karadeniz’in yeni bir çatışma alanına dönüşmemesi yalnızca Türkiye’nin değil, bölgenin ve Avrupa’nın da ortak çıkarı. Bu nedenle Ankara’nın yürüttüğü çok yönlü diplomasi, savaşın gölgesinde belki de en değerli yatırım olmaya devam ediyor.

  • Dünya Kupası’nın gölgesinde bir gerçek

    Dünya Kupası’nın gölgesinde bir gerçek

    Dünya Kupası’nda artık son viraja girdik…

    Milyonlarca futbolseverin haftalardır nefesini tutarak takip ettiği dev organizasyonda yarı final heyecanı yaşanıyor. Kupaya uzanacak takım henüz belli değil ama bu turnuva şimdiden futbol tarihine unutulmaz sayfalar ekledi.

    Bir Dünya Kupası daha bize gösterdi ki futbol artık sadece yıldızlardan ibaret değil. Disiplin, takım ruhu, mücadele ve doğru planlama; milyonlarca euroluk kadrolardan çok daha değerli hale geldi. Turnuvanın başında favori gösterilen birçok ülke evine erken dönerken, kimsenin şans vermediği ekipler tüm dünyanın alkışını topladı.

    ++++

    AMA HANGİSİ? İSPANYA, İNGİLTERE VE ARJANTİN…

    Fransa yine istikrarını ortaya koydu, İspanya yıllardır özlediği futbol aklını yeniden sahaya yansıttı, İngiltere “Bu kez olabilir” dedirtti, Arjantin ise her zamanki tutkusuyla son ana kadar mücadeleyi bırakmadı. Her biri farklı hikâyeler yazdı.

    Bu Dünya Kupası’nın belki de en büyük kazananı futbolun kendisi oldu. Çünkü artık hiçbir maç başlamadan kazanılmıyor. Küçük denilen ülkeler büyükleri korkutuyor, yıldız isimler tek başına maç kazandıramıyor. Sahada savaşan, inanan ve vazgeçmeyen ekipler ayakta kalıyor.

    ++++

    BİZİM İÇİMİZDEKİ EN BÜYÜK BURUKLUK

    Bizim için ise bu turnuvanın en buruk yanı Türkiye’nin erken vedası oldu. 2002 Dünya Kupası’nın o unutulmaz bronz madalyasını yaşayan nesil olarak yeniden aynı heyecanı yaşamak, ay-yıldızlı formayı yarı finalde hatta finalde görmek istedik. Ne yazık ki hayallerimiz bu kez de erken sona erdi. Ancak futbolun güzelliği de burada… Her biten turnuva, bir sonraki için yeni umutlar doğuruyor.

    Şimdi gözler yarı finalde… Artık hata yapma lüksü yok… Bir anlık dalgınlık, bir kurtarış, bir gol ya da uzatma dakikalarında gelen tek bir dokunuş; yılların emeğini ya şampiyonluğa taşıyacak ya da tarihin tozlu sayfalarına bırakacak.

    Kupayı hangi ülke kaldırır bilinmez. Ama bu organizasyon bir kez daha gösterdi ki Dünya Kupası sadece bir futbol turnuvası değildir. O; umutların, gözyaşlarının, sevinçlerin, hayal kırıklıklarının ve milyonları aynı duyguda buluşturan eşsiz bir hikâye…

    Şimdi geriye sadece üç maç kaldı…

    Ve ardından dört yıl sürecek büyük bir özlem başlayacak.

    ++++

    2002 RUHU NEREDE?

    Dünyanın en iyi futbolcuları, en güçlü teknik adamları ve milyonlarca taraftarın hayalleri artık sadece birkaç maça sığmış durumda…

    Biz ise yine ekran başındayız.

    İşte insanın canını en çok acıtan da bu…

    Ne zaman Dünya Kupası gelse, hafızamız bizi istemeden 2002 yılına götürüyor. Şenol Güneş yönetimindeki o mütevazı ama yürekli kadro… Rüştü’nün kurtarışları, Bülent Korkmaz’ın fedakârlığı, Hasan Şaş’ın bitmek bilmeyen enerjisi, İlhan Mansız’ın unutulmaz altın golü, dünya kupası tarihine geçen goller…

    O takım, sadece maç kazanmadı.

    Bir milleti yeniden futbola inandırdı.

    Aradan tam 24 yıl geçti. Dünya değişti, futbol değişti, teknoloji değişti. Ama değişmeyen tek şey, Türk futbolunun bir türlü ilerleyememesi oldu.

    ++++

    ALT YAPIYI KONUŞUYORUZ AMA GEREKEN YATIRIMI YAPMIYORUZ

    Her turnuva öncesi büyük hedefler konuşuyoruz.

    “Bu kez farklı olacak” diyoruz. Sonra yine aynı hayal kırıklıkları…

    Sorun sadece teknik direktör değil. Sorun sadece futbolcu da değil.

    Sorun, yıllardır günü kurtarmaya çalışan futbol anlayışımızdır.

    Alt yapıyı konuşuyoruz ama gereken yatırımı yapmıyoruz.

    Gençlere güvenelim diyoruz ama iki kötü maçta kenara çekiyoruz.

    Yabancı oyuncu kuralını her sezon değiştiriyoruz.

    Hakem tartışmaları bitmiyor…

    Yöneticiler birbirleriyle kavga ediyor.

    Futbol konuşmak yerine, futbolun dışındaki her şeyi konuşuyoruz.

    Sonra da neden Dünya Kupası’nda yokuz diye üzülüyoruz.

    ++++

    ANADOLU’NUN DÖRT BİR YANINDA KEŞFEDİLMEYİ BEKLEYEN NİCE GENÇ VAR

    Bugün yarı finale kalan ülkelere bakın. Hiçbiri tesadüfen burada değil. Yılların planlaması, sabrı ve emeği var. İspanya yıllarca alt yapısına yatırım yaptı. Fransa onlarca genç yeteneği sistem içinde yetiştirdi. İngiltere eleştirildi ama vazgeçmedi. Arjantin ise futbol kültürünü hiçbir zaman kaybetmedi.

    Biz ise hâlâ günü kurtarmanın peşindeyiz. Oysa bu ülkenin yeteneği eksik değil.

    Sokakta top oynayan çocuklarımız hâlâ var. Anadolu’nun dört bir yanında keşfedilmeyi bekleyen nice genç var. Eksik olan; onlara inanacak sistem, sabır ve vizyon.

    2002’nin başarısı tesadüf değildi. O kadro, formanın ağırlığını biliyordu. Ay-yıldızın sorumluluğunu hissediyordu. Belki dünyanın en pahalı oyuncuları değillerdi ama dünyanın en büyük yüreklerinden birine sahiptiler.

    Bugün yeniden o ruha ihtiyacımız var. Çünkü başarı, sadece para ile gelmiyor.

    Başarı; inançla, disiplinle, adaletle ve emekle geliyor.

    Dünya Kupası bir kez daha bize futbolun sadece 90 dakikadan ibaret olmadığını gösteriyor.

    Kupayı kim kazanacak bilmiyoruz. Ama bizim asıl kazanmamız gereken şey, kaybettiğimiz 2002 ruhudur. İşte o ruhu yeniden bulduğumuz gün… Sadece Dünya Kupası’na katılan değil, kupayı kaldırmayı hayal eden bir Türkiye’yi yeniden izleriz.

    Ve inanıyorum ki, o gün geldiğinde milyonlarca insanın gözlerinden aynı cümle dökülecek:

    “İşte beklediğimiz Türkiye geri döndü.”

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • O GECE

    O GECE

    “O gece İstanbul’daydım, sivil plakalı bir araç ile eskortsuz ziyarete gidiyordum. Şoförüm ‘Efendim Boğaziçi köprüsünde trafik olabilir, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden geçelim’ dedi. Bu dediğim 21.30 civarında. Tam köprüden geçerken baktım Asya yakasından Avrupa yakasına geçişler durdurulmuş, öbüründe de birtakım tedbirler alınmış, kontrollü geçiş veriyorlar.  Sivil olduğumuz için ben de geçtim gittim. Ama darbe olduğunu hemen orada anlamadım. Neticede Sayın Cumhurbaşkanımızın korumasını aradım. O da öğrenmiş, biz de öğrendik. ‘Herhangi bir sıkıntı yok’ diye söyledi. Ben de oradan DSİ Bölge Müdürlüğü’ne gittim, hemen eve gitmedim. Çocuklara dedim ki; sizler evi terk edin derhal. Arkadaşlarla, diğer Bakanlarla temas kurayım, yapılacak bir şey var mı diye takip ettim. Saat 03.00 civarında Milli Savunma Bakanımız aradı. ‘Mamak’taki 4’üncü Kolordu’nun çıkışlarını Orman ve DSİ teşkilatlarının dev araçları ile kesin’ dedi. Bakanlığıma bağlı DSİ ve OGM’nin iş makineleri General Eşref Akıncı Kışlası’nın girişine yığılarak giriş çıkışlar kapatıldı ve daha büyük olayların yaşanmasının önüne geçildi. Öncelikle 15 Temmuz gecesi ülkemizin son 14 yılda elde ettiği kazanımları ve milletin iradesini ortadan kaldırmayı hedefleyen darbe girişimini nefretle kınıyorum.”

    Bu sözler 10 sene önce dönemin Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu’na ait. Eroğlu, o geceyi yaşadıklarını böyle anlatmıştı.

    15 Temmuz kanlı darbe girişiminin demokrasiye, seçilmişlere nasıl bir tehdit oluşturduğunun örneğini teşkil etmesi açısından, bu anı önemlidir.

    Çok şükür ki

    Bu darbe girişimi, halkın dirayeti ile püskürtüldü.

    Bu bir uluslararası casusluk faaliyetiydi.

    Neden böyle diyorum.

    Bakın, FETÖ’nün Ege Bölge imamı, bundan tam 20 yıl önce, Aralık 2006’da, cebindeki o belleği İzmir’de bir otobüste düşürmüştü. Görevli, temizlik yaparken bulup amirine teslim etti. Aynı zamanda bir futbol hakemi olan amir, belleğin sahibini bulmak için bilgisayarına taktığında şoke oldu. İlk açtığı dosyada Türkiye’de yaşayan Aleviler il il, ilçe ilçe fişlenmişti.

    Bellek içindeki bilgilerin çoğu Ege Ordu Komutanlığı’ndaki askerlerle ilgiliydi. Aracı vasıtasıyla randevu alıp komutanlıkta görev yapan bir generale ulaştırdı.

    Ancak bir ses çıkmadı.

    Yeni çıkan kitabında Tuncay Özkan bu olayın kapatıldığını ve bu flaş diskin de Adil Öksüz tarafından imha edildiğini anlatıyor.

    FETÖ’cülerin halen yurt dışında cirit atmaları ve hücre faaliyetlerine de devam etmeleri bu tezimize dayanaktır.

    Doğru bakış açısı şu.

    15 Temmuz kanlı darbe girişimi, demokrasiye, seçilmişlere tehditti.

    Acemice hazırlanan darbe girişimi, halkın dirayeti ile püskürtüldü.

    O gece ve sonrası halkımız demokrasiye sahip çıktı.

    Peki, sonraki yaşananlara baktığımızda Cumhurbaşkanı yetkilerinin genişletilmesi, seçilmiş Belediye Başkanlarına açılan soruşturma ve tutuklamalar, seçilmiş Belediye Başkanları ve milletvekillerinin parti değiştirmeleri halkın iradesini yansıtmıyor.

    Burada suçluya, hırsızlık ve yolsuzluğa geçit verilsin anlamı da çıkmasın.

    Her daim yazdık hırsızlığın, yolsuzluğun partisi, ilkesi olmaz.

    Herkes hukuk önünde hesabını verir, vermelidir.

    Hukuk siyasete alet olmadan tabii ki.

    Sonuçta, emperyalist ülkelerin desteği ile ülkemizin hücrelerine kadar giren FETÖ’nün darbe girişimi milletin dirayeti sayesinde püskürtüldü.

    Vatana, millete, bayrağa ihanet edenler er geç yargının önünde hesap verdi, veriyor.

    O gece ülkemiz çok büyük bir felaketin eşiğinden döndü. Allah böylesi günleri tekrar yaşatmasın.

    Unutmayalım ki;

    Türk milleti için vatan, bayrak, bağımsızlık denildiğinde akan sular durur. Duracaktır.

    Demokrasiye dört elle sarılmamız lazım.

    Mutlu ve aydınlık yarınlar diliyorum.

  • Kendinizle baş başa kaldığınızda neden güvende değilsiniz?

    Kendinizle baş başa kaldığınızda neden güvende değilsiniz?

    Sabah uyandınız. Daha gözünüzü tam açmadan içinizden bir ses konuşmaya başladı.

    “Bugün de yetişemeyeceksin.”

    “Bunu söylemeseydin daha iyi olurdu.”

    “Ya başarısız olursan?”

    İşin ilginç tarafı şu: Bu cümleleri size başkası söylemiyor. Kendi zihniniz söylüyor.

    Psikolojide buna iç konuşma (self-talk) deniyor. Hepimizin gün boyunca binlerce düşüncesi zihnimizden geçiyor. Araştırmalar, bir insanın gün içinde binlerce düşünce ürettiğini ve bunların önemli bir kısmının geçmişte de defalarca tekrar edilmiş kalıplar olduğunu gösteriyor. Beynimiz yeni düşünceler üretmekten çok, tanıdığı yolları kullanmayı seviyor. Çünkü onun önceliği doğruyu bulmak değil; enerji tasarrufu yapmak ve bizi hayatta tutmak.

    Sorun tam da burada başlıyor.

    Beyin, gerçek ile hayali birbirinden ayırmakta sandığımız kadar başarılı değildir. Bir sunum yapmadan önce “Kesin rezil olacağım.” diye düşündüğünüzde kalbinizin hızlanması tesadüf değildir. Henüz ortada yaşanmış bir olay yoktur ama bedeniniz çoktan tehdit alarmını vermiştir. Stres hormonları salgılanır, nefes hızlanır, kaslar gerilir. Sanki gerçekten tehlikedeymişsiniz gibi…

    Aslında çoğumuzun yaşadığı en büyük savaş, dışarıdaki insanlarla değil; içerideki o sesledir.

    Dikkat edin… Başarılı bir arkadaşınızı gördüğünüzde içinizden geçen ilk cümle ne oluyor? “Ben yapamam.” Bir hata yaptığınızda? “Zaten hep böyle oluyor.” Birisi mesajınıza geç cevap verdiğinde? “Kesin bana kızdı.”

    Bunların hiçbiri gerçek olmak zorunda değil. Bunlar sadece beynin en hızlı senaryoları.

    Psikolojide buna bilişsel çarpıtmalar denir. Zihin, eksik bilgileri kendi korkularıyla doldurur. Bir başarısızlığı hayatın geneline yayar, tek bir olumsuz olayı “hep” ve “hiç” kelimeleriyle büyütür. Oysa gerçek hayat, zihnimizin yazdığı senaryolar kadar kesin değildir.

    Belki de bu yüzden bazı insanlar aynı olaya farklı tepkiler verir. Çünkü olaylar değil, olaylara yüklediğimiz anlam bizi etkiler.

    Bir eleştiri kimi insanı geliştirirken, kimini aylarca uyutmaz. Bir başarısızlık kimini yeniden ayağa kaldırırken, kimini yıllarca yerinde saydırır. Farkı oluşturan şey zekâ değil; zihnin olayları yorumlama biçimidir.

    Şunu hiç düşündünüz mü?

    Hayatınız boyunca size en çok konuşan kişi kim?

    Anneniz değil.

    Babanız değil.

    Eşiniz, arkadaşınız ya da patronunuz da değil.

    En çok konuşan kişi sizsiniz.

    Ve o ses sürekli sizi küçümsüyor, korkutuyor ya da suçluyorsa, dünyanın en güzel sözlerini duysanız bile mutlu olmanız zorlaşır.

    Belki de hayatımızı değiştirecek ilk adım, zihnimizdeki sesi susturmak değil; onu tanımaktır. Çünkü o ses düşmanımız değil. Sadece milyonlarca yıl önce bizi tehlikelerden korumak için gelişmiş ilkel beynimizin bugün hâlâ eski görevini yapmaya çalışmasının bir sonucudur.

    Artık vahşi hayvanlardan kaçmıyoruz. Ama beynimiz hâlâ reddedilmeyi, eleştirilmeyi, hata yapmayı birer hayatta kalma meselesi gibi algılıyor.

    Belki de özgürlük, dış dünyada değil; zihnimizde başlıyor.

    Çünkü insanı en çok yoran şey, yaşadığı hayat değildir.

    O hayat hakkında durmadan anlattığı hikâyedir.

    Bir sonraki yazımızda görüşmek dileğiyle…

  • HAYATIN ÖĞRETİLERİ

    Başarı Nedir?

    Başarının tanımının göreceli olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle herkese uyacak tek ve değişmez bir başarı tanımı yapmak oldukça zor.

    Uzun yıllar boyunca başarının yüksek zekâ, iyi eğitim ve teknik bilgiyle doğrudan ilişkili olduğu düşünüldü. Günümüzde yapılan araştırmalar ise başarıyı tek bir faktörün belirlemediğini gösteriyor. Akademik bilgi, teknik yeterlilik, bilişsel zekâ (IQ), duygusal zekâ (EQ), kişilik özellikleri, motivasyon, öz disiplin, iletişim becerileri ve çalışma ortamı gibi faktörler birlikte başarıyı şekillendiriyor.

    IQ, EQ, akademik bilgi, motivasyon…hangisi daha etkili?

    Bu sorunun tek bir cevabı yok. Çünkü başarı, kişinin bulunduğu alana göre farklı dinamiklerle ortaya çıkıyor. Akademik çalışmalar, mühendislik, matematik ve analitik düşüncenin yoğun olduğu mesleklerde bilişsel zekâ önemli bir avantaj sağlarken; liderlik, yöneticilik, medya, siyaset, eğitim, sağlık ve ekip çalışmasının ön planda olduğu alanlarda ise duygusal zekâ öne çıkıyor…

    Araştırmaların ortak sonucu, duygusal zekânın iş performansı üzerinde anlamlı bir etkisi olduğunu ortaya koyuyor. Ancak duygusal zekâ, IQ’nun alternatifi değil; tamamlayıcısı. Üstelik öz disiplin, sorumluluk duygusu, deneyim ve motivasyonu da bu denkleme eklediğinizde başarı çok daha güçlü bir zemine oturuyor.

    Bilimsel veriler ışığında bu bilgiler bir köşede dursun…

    Ve/fakat bildiğim bir şey var ki; zaman geçtikçe, yaş ilerledikçe ve yaşanmışlıklar çoğaldıkça yalnızca hayata bakışımız değil, başarıya yüklediğimiz anlam da değişiyor.

    Bugün bana göre başarı; insan ilişkilerini dengeli yürütebilmek, bütünü görebilmek, hayatın verdiği mesajları okuyabilmek, hedeflerine doğru ilerlerken iç huzurunu koruyabilmek ve yaşamı sevgiyle sürdürebilmektir.

    Deneyim… Belki de insanın hayattaki en değerli öğretmeni. Çünkü deneyim, yaptığımız hatalardan çıkardığımız derslerin toplamıdır.

    Çalışma hayatına ilk başladığım yıllarda, başarı için bilgime güvenmenin, dürüst olmanın ve çok çalışmanın yeterli olduğunu düşünüyordum. Elbette   bunlar önemliydi. Ancak zaman bana bunların tek başına yeterli olmadığını öğretti.

    Bu hayatta ilk yanılgım da değildi. Başarısızlığa değil ama her yanılgıya uğradığımda aklıma Faruk gelir.

    Üniversitede “Edebiyat Postası” adında bir grup kurmuştuk. Fakültede çeşitli etkinlikler düzenliyor, yazıyor, üretiyor ve hayaller kuruyorduk. Faruk da grubun yazarlarından biriydi…Rahmetli Ahmet Telli de etkinliklerimizin değişmez şairlerinden biriydi…

    O yıllarda yaptığım her işten büyük keyif alır, ürettiklerim beni mutlu ederdi. İnsanları kendim gibi görür, olumsuzu hiç düşünmezdim…

    Bir gün Faruk bana dönüp sordu:

    “Zeliş, sen herkesi sever misin?”

    Sorunun nedenini anlamaya çalışırken, safça “Evet” dedim.

    Faruk gülümsedi ve şu cümleyi kurdu:

    “Zeliş, herkes sevilmez.”

    O gün bu sözü anlamakta zorlanmıştım.

    İnsanları oldukları gibi kabul etmek ve sevmek bana göre dünyanın en doğal şeyiydi.

    Ama yıllar geçti…

    Hayat kendi derslerini verdi.

    İnsanlara çok şans tanıdım.

    Çok güvendim.

    Çok kırıldım.

    Ama çok şey öğrendim.

    Öğrendiklerimden bazıları şunlardı:

    Herkese hayatında yer vermeyeceksin.

    Güveni hak etmeyen insanlara sonsuz şans tanımayacaksın.

    İnsanları sözlerinden çok davranışlarıyla değerlendireceksin.

    En büyük mücadeleyi kendinle vereceksin.

    Hayatımda en çok, dost olarak gördüğüm insanlardan yara aldım.

    Sonra şunu fark ettim:

    Dostluk tek taraflı kurulmuyor.

    Bir insan sürekli dostluktan söz ediyor ama dostluğun gereğini yerine getirmiyorsa, orada durup düşünmek gerekiyor:

    Çünkü dostluk bir kelime değil, bir emektir.

    Karşılıklı güven, sadakat ve samimiyet olmadan dostluk da olmuyor.

    Bu nedenle artık dost aramıyorum.

    Hayatıma giren insanların kim olduğunu zamanın göstermesine izin veriyorum.

    Gerçek dostlar zaten kendilerini belli ediyor.

    Yılmaz Güney’in dizelerinde söylediği gibi:

    “Sevgi ve dostluğu,

    yeni doğmuş  tüm bebeklerin yüreğine yazmak isterdim;

    onlarla birlikte büyüsün,

    bütün dünyayı sarsın diye…”

    Ne kadar güzel bir temenni…

    Çünkü insan ne yaşarsa yaşasın, sevgiden vazgeçemiyor.

    Ben de vazgeçmedim.

    Sadece sevginin de, güvenin de hak eden insanlarla paylaşıldığında değer kazandığını öğrendim.

    Hayatta başarı için onlarca, hatta yüzlerce madde sıralanabilir.

    Ama benim hayat yolculuğumda öğrendiğim en önemli gerçek şu oldu:

    Mutluluğunu başkalarının eline bırakmayacaksın.

    Kendi değerini bileceksin.

    Kendini tanıyacaksın.

    Ve her koşulda kendine güveneceksin.

    Bugün de mücadelem kendimle.

    Dün olduğum kişiden daha iyi olabilmek için…

    Hayatın bana verdiği mesaj bu.

    Kendimi seviyorum.

    Hayatı seviyorum.

    Ve bana kattığı tüm deneyimleri seviyorum.

    Peki siz hiç düşündünüz mü?