Kategori: Yazarlar

  • ​GÖRÜNMEZ DUVARLARI YIKMAK

    ​GÖRÜNMEZ DUVARLARI YIKMAK

    Sevgili okurlarım,

    ​  Yazımın başlığında da belirttiğim üzere, bugün hepimizin üzerine düşünmesi gereken bir çağrıyı; “Görünmez Duvarları Yıkmak” çağrısını masaya yatırıyoruz. Bu çağrı, sadece bireysel bir sorumluluk değil; tüm yerel yönetimlerin, yöneticilerin ve karar vericilerin duyması, kulak vermesi ve cevap üretmesi gereken vicdani bir zorunluluktur.

    ​  Geçtiğimiz günlerde, sosyal gönüllü çalışmaların kıymetli ismi, değerli yol arkadaşımız Ali Ertürk’ü ziyaret ettim. O kadar duyarlı, o kadar yüreğe dokunan bir eser kaleme almış ki… Kendisine toplumumuza sunduğu bu değerli rehber için şahsım adına bir teşekkür ziyareti gerçekleştirdim. Kitabını bizzat kendisinden, imzasını alarak teslim almanın mutluluğunu yaşadım.

     Ertürk’ün bu eseri, sadece okunacak bir metin değil; sanki hepimiz için bir ders kitabı niteliğinde. Etkilendiğim bu eseri daha da kalıcı kılmak, bu “yıkım ve inşanın yol haritasını” daha geniş kitlelere ulaştırmak adına herkesi bu kitabı okumaya, üzerinde düşünmeye ve bu duyarlılık hareketine ortak olmaya davet ediyorum.

    ​  Sokağın nabzını tutan, insan hikayelerine dokunan bir kalem olarak, zaman zaman kendi kendime soruyorum: Şehirlerin şaşaalı caddeleri ile o caddelerin hemen arkasında, görünmez duvarların ardında yaşayanların dünyası arasındaki uçurum ne kadar derin?

    ***

    ​  Ali Ertürk’ün “Görünmez Duvarları Yıkmak” isimli eseri, bu derinliği anlamamız için bize sarsıcı bir ayna tutuyor. Kitap, yoksulluğu sadece cüzdanımızdaki paranın eksikliğiyle ölçen o yüzeysel bakışı yerle bir ediyor. Etnik kökenin, cinsiyetin, yaşlılığın ya da engelliliğin ördüğü o duvarlar; sitelerin yüksek çitlerinden çok daha sert, alışveriş merkezlerinin o soğuk, psikolojik eşiklerinden çok daha sinsi.

    ​  Bu duvarların en kalın harcı ise ne yazık ki eğitimdeki fırsat eşitsizliği. Ertürk, yeteneklerin nasıl erken yaşta köreltildiğini, fırsatların kimlik temelli ayrımcılıkla nasıl kısıtlandığını gözler önüne seriyor. Eğitim, sadece bir okul binasına girmek değil; bir bireyin kendi onurunu yeniden inşa etmesi, yeteneklerini keşfetmesi ve toplumun bir parçası olduğunu hissetmesi demektir.

    ​  “Kesişimsellik” kavramı, bizim de her gün sahada, hayatın içinde şahit olduğumuz o acı gerçeği bir formüle döküyor: Dezavantajlar basitçe toplanmıyor, adeta bir çarpan etkisiyle katlanıyor. Bir yanda eğitimden mahrum bırakılan çocuklar, diğer yanda güvencesizliğin soğuk nefesini ensesinde hisseden yoksul ve yaşlı kadınlar… Onların sesi bastırıldıkça, toplumun vicdanı da nasırlaşıyor.

    ​  Peki, biz ne yapıyoruz? “Kimseyi Geride Bırakmama” ilkesini sadece kürsülerde bir slogan olarak mı tekrarlıyoruz, yoksa bu ilkeyi eğitimde fırsat eşitliğini sağlayan bir yönetim disiplinine mi dönüştürüyoruz? Dışlanmanın maliyeti; ekonomik kayıplar, sağlık maliyetleri ve toplumsal çatışma riski olarak bize geri dönüyor.

     Unutmayın, bu faturayı ödemenin maliyeti, dışlanmayı önlemenin maliyetinden çok daha ağır.

    ​  Afyonkarahisar’dan bakınca, bu “yıkım ve inşanın yol haritası” aslında hepimizin elinde. Bir kadının yeteneğini köreltmek yerine inşa etmek, eğitimde fırsatları eşit kılmak ve en önemlisi; her bireyin “ben bu toplumun bir parçasıyım” diyebileceği o aidiyet duygusunu güçlendirmek… Gerçek kalkınma, gökdelenler yükseldiğinde değil, o görünmez duvarlar eğitimle yıkıldığında başlayacak.

    ​  Ancak ; bu güzel çağrıyı hayata geçirecek olan asıl lokomotif, insanın özündeki o saf değerlerdir.

     * Masa başında görevini yaptığını sanıp “bu kadar yeter” diyenlerin değil; sosyal girişimcilerin, aktivistlerin ve STK’ların yüreğinde taşıdığı duyarlılık, sorumluluk ve iyi niyetle bu yollar yürünebilir.

     * Eğer bir insanda vicdan yoksa, atılan her adım sadece kağıt üzerinde kalır. Bir ulus, ancak kendi toplumunun en zayıf halkasını güçlendirip onu sisteme dahil ettiğinde gerçekten güçlü olur.

    ​  Bu kitap; başta tüm yerel yönetimler, karar vericiler, kıymetli ailelerimiz ve kitap okumayı bir yaşam biçimi haline getirmiş herkes için başucu eseri niteliğindedir. Gelin, her birimiz toplumun birer ferdi olarak karşımızdaki insana bakıp:

      “Ben ne yapabilirim? Nasıl destek olabilirim?” sorusunu kendimize soralım. Sahiplenme ve derin bir duyarlılıkla bu kitabı okumaya, duvarların ardındakileri görmeye ve o duvarları bilgiyle, şefkatle, eğitimle birer birer yıkmaya var mısınız?

     “Kalpleri Değil, Görünmez Duvarları  Yıkın!”

      — HAYATI ENGELSİZ SAYIN –

     

     

  • Gördüğüne güvenme!

    Gördüğüne güvenme!

    Hiç sosyal medyada izlediğiniz bir videoya ilk anda “Bu nasıl olabilir?” diye şaşırdığınız oldu mu? Sonra biraz daha dikkatli bakınca, adamın üç kolu olduğunu, elindeki ağaç testeresiyle demiri kestiğini ya da bir insanın binanın içinden yürüyerek geçtiğini fark ettiniz mi? Birkaç yıl önce bunları görsek “Montajdır.” der geçerdik. Bugün ise ilk akla gelen cevap çok farklı: “Herhâlde yapay zekâ yapmıştır.”

    İşte tam da burada durup düşünmemiz gerekiyor.

    Yapay zekâ artık yalnızca metin yazan veya resim çizen bir teknoloji değil. Gerçekten ayırt edilmesi güç videolar üretebiliyor. Üstelik bu videoların önemli bir bölümü YouTube, Instagram, TikTok ve benzeri platformlarda hiçbir doğrulama sürecinden geçmeden milyonlarca kişiye ulaşıyor. Kimi eğlence amacıyla hazırlanıyor, kimi daha fazla izlenme almak için paylaşılıyor. Fakat sonuç değişmiyor: Gerçek ile kurgu arasındaki çizgi her geçen gün biraz daha silikleşiyor.

    Belki “Ne var bunda, sonuçta eğlence.” diyenler olacaktır. Ancak mesele sadece birkaç dakikalık bir video değil. Asıl mesele, beynimizin gördüğü görüntülere duyduğu güvenin yavaş yavaş aşınmasıdır.

    İnsan zihni gördüğüne inanacak şekilde çalışır. Yıllardır “Gözümle gördüm.” sözü en güçlü kanıtlardan biri kabul edilmiştir. Şimdi ise gözümüzle gördüğümüz şeylerin bile gerçek olup olmadığını sorgulamak zorunda kalıyoruz. Bir süre sonra yalnızca yapay zekâ videolarına değil, gerçek görüntülere de kuşkuyla yaklaşmaya başlayabiliriz. Bunun adı yalnızca teknoloji değil; güven duygusunun sessizce aşınmasıdır.

    Gördüğüne güvenme!

    Daha düşündürücü olan ise şu: Bu videoları izleyen milyonlarca insanın önemli bir bölümü hataları fark ettiği hâlde hiçbir tepki vermiyor. Üç kollu insanı görüyor, fizik kurallarını hiçe sayan görüntüleri izliyor ama sadece gülüp geçiyor. Oysa yapay zekâ sistemlerinin gelişiminde insan geri bildirimi önemli bir yer tutuyor. Hataların bildirilmesi, modellerin daha güvenilir hâle gelmesine katkı sağlayabiliyor. Elbette tek bir kullanıcının sessiz kalması bir yapay zekânın “yanlış öğrendiği” anlamına gelmez; ancak milyonlarca yanlışın düzeltilmeden dolaşımda kalması, hem içerik kalitesini hem de kullanıcıların beklentilerini olumsuz etkileyebilir.

    Bir başka tehlike de çocuklar ve gençler açısından karşımıza çıkıyor. Dijital dünyanın içine doğan yeni kuşak, gerçeği ve yapay olarak üretilmiş görüntüyü ayırt etmekte giderek daha fazla zorlanabilir. Eğer bu konuda bilinç oluşturamazsak, gelecekte insanlar gördükleri her şeye ya körü körüne inanacak ya da hiçbir şeye güvenmeyecek. Her iki durum da sağlıklı bir toplum için ciddi bir sorundur.

    Burada sorumluluk yalnızca yapay zekâyı geliştiren şirketlere ait değil. Sosyal medya platformlarının da daha dikkatli davranması gerekiyor. Yapay zekâ ile üretilen içeriklerin açıkça etiketlenmesi, doğrulama sistemlerinin güçlendirilmesi ve yanıltıcı paylaşımların sınırlandırılması artık bir tercih değil, toplumsal bir gereklilik hâline geliyor.

    Ama en büyük sorumluluk yine bizde. Çünkü yapay zekâ, ona ne öğretirsek onu üretmeye devam edecek bir araçtır. Bilinçli kullanıcılar olmazsa en gelişmiş teknoloji bile yanlış bilgilerin taşıyıcısına dönüşebilir.

    Belki de artık çocuklarımıza yalnızca kitap okumayı değil, izledikleri videoları sorgulamayı da öğretmeliyiz. Çünkü önümüzdeki yıllarda bilgiye ulaşmaktan daha önemli olan şey, doğru bilgiyi ayırt edebilmek olacak.

    Unutmayalım; teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, gerçeği koruyacak olan hâlâ insanın aklı, dikkati ve sorgulama yeteneğidir. Yapay zekâ çağında en değerli beceri, gördüğümüz her şeye hemen inanmamak olacaktır.

    Gördüğüne güvenme!

  • Ankara NATO Zirvesi: Türkiye’nin Stratejik Konumu ve Yeni Güvenlik Mimarisine Etkisi

    Türkiye, 2004 İstanbul Zirvesi’nin ardından NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi’ne ikinci kez ev sahipliği yaparak, ittifak içindeki stratejik konumunu bir kez daha uluslararası gündemin merkezine taşıdı. Ancak Ankara Zirvesi’nin önemi, ev sahipliğinin ötesinde; NATO’nun değişen güvenlik anlayışı ile Türkiye’nin jeopolitik rolünün kesiştiği bir döneme denk gelmesinden kaynaklanıyor.


    Zirvenin ana gündemini, Rusya-Ukrayna savaşının Avrupa güvenliğine etkileri, Orta Doğu’da artan gerilim, savunma harcamalarının artırılması, savunma sanayi iş birlikleri, siber güvenlik ve yapay zekâ destekli yeni nesil savunma teknolojileri oluşturdu. Bu başlıklar, NATO’nun yalnızca konvansiyonel tehditlere değil, çok boyutlu güvenlik risklerine karşı da yeni bir stratejik yaklaşım geliştirdiğini gösteriyor.


    Bu çerçevede Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle NATO’nun güney kanadındaki en kritik ülkelerden biri olmayı sürdürüyor. Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’nun kesişim noktasında bulunan Türkiye, enerji güvenliği, düzensiz göç, terörle mücadele ve deniz ulaşım hatlarının korunması gibi birçok konuda ittifakın güvenlik politikalarında doğrudan rol oynuyor.
    Zirvede öne çıkan bir diğer başlık, savunma sanayi alanındaki iş birliğinin güçlendirilmesi oldu. NATO’nun üretim kapasitesini artırma ve ortak tedarik mekanizmalarını geliştirme yönündeki kararları, son yıllarda savunma teknolojilerinde önemli ilerleme kaydeden Türkiye açısından yeni fırsatlar oluşturabilir. Bununla birlikte, savunma sanayi alanındaki ihracat kısıtlamaları ve teknoloji transferine ilişkin engellerin azaltılması, Türkiye’nin öncelikli beklentileri arasında yer almaya devam ediyor.


    Ukrayna savaşı konusunda ise zirve, NATO’nun Kiev’e verdiği siyasi ve askerî desteğin süreceğini ortaya koyarken, Türkiye’nin izlediği denge politikası dikkat çekmeye devam etti. Türkiye, bir yandan NATO üyesi olarak ittifakın kararlarına katkı sunarken, diğer yandan Rusya ile diplomatik iletişim kanallarını açık tutabilen az sayıdaki ülkeden biri olma özelliğini koruyor. Bu yaklaşım, kriz yönetimi ve olası müzakere süreçleri açısından Türkiye’ye farklı bir diplomatik alan sağlıyor.


    Ankara Zirvesi’nin bir diğer önemli sonucu, NATO’nun güvenlik algısının giderek daha geniş bir çerçeveye taşındığını göstermesidir. Terörizm, hibrit tehditler, kritik altyapıların korunması, enerji arz güvenliği, siber saldırılar ve yapay zekâ destekli savunma sistemleri artık ittifakın temel gündem maddeleri arasında yer alıyor. Bu durum, güvenlik kavramının yalnızca askerî kapasiteyle değil; teknoloji, ekonomi ve stratejik dayanıklılıkla birlikte değerlendirildiğini ortaya koyuyor.


    Sonuç olarak Ankara Zirvesi, Türkiye açısından diplomatik görünürlüğünü artıran önemli bir organizasyon olmanın yanı sıra, NATO’nun yeni güvenlik mimarisinin şekillendiği süreçte Türkiye’nin üstlenebileceği rolü de yeniden ortaya koydu. Bundan sonraki süreçte, bu diplomatik ve stratejik konumun savunma sanayi iş birlikleri, bölgesel güvenlik politikaları ve müttefiklerle ilişkiler açısından somut kazanımlara dönüştürülmesi, zirvenin uzun vadeli etkisini belirleyecek temel unsur olacaktır.

  • NATO ne söyledi, ne söylemedi?

    NATO ne söyledi, ne söylemedi?

    NATO zirvelerinin sonunda yayımlanan bildiriler, çoğu zaman diplomatik nezaket metinleri olarak görülür. Oysa asıl önemli olan, bu belgelerde yazılanlardan çok yazılmayanlardır. Ankara Zirvesi’nin yalnızca altı maddeden oluşan kısa bildirisi de tam olarak böyle bir metin. Sayfa sayısı azaldıkça verilen mesajların ağırlığı artıyor.

    Son yıllarda NATO’nun uzun ve ayrıntılı bildiriler yerine kısa, net ve siyasi anlamı yüksek metinleri tercih ettiği görülüyor. Bu yaklaşım ilk kez Lahey Zirvesi’nde belirginleşmişti. Ankara’da ise aynı anlayış devam etti. Bu durum, ittifakın artık her konuda uzun açıklamalar yapmak yerine, üzerinde tam uzlaşma sağlanan başlıklara odaklandığını gösteriyor.

    Bildirinin en dikkat çekici bölümü hiç kuşkusuz kolektif savunmaya yapılan güçlü vurgu oldu. “Birimize yönelik saldırı, hepimize yönelik saldırıdır” ifadesinin doğrudan kullanılması, yalnızca NATO’nun temel ilkesini hatırlatmak için değil, son dönemde özellikle ABD’den gelen tartışmalı açıklamaların yarattığı soru işaretlerini gidermek için de tercih edilmiş görünüyor. Donald Trump’ın Avrupa müttefiklerine yönelik sert çıkışlarının ardından bu cümlenin yeniden güçlü biçimde öne çıkarılması, Washington ile Avrupa arasındaki bağın kopmadığı mesajını vermeyi amaçlıyor.

    Tehdit tanımlamasında ise dikkat çekici bir denge göze çarpıyor. Rusya yine Avrupa güvenliği açısından uzun vadeli bir tehdit olarak tanımlanırken, Türkiye’nin yıllardır ısrarla gündemde tuttuğu terörizm konusu da aynı metinde yer aldı. Bu, Ankara’nın diplomatik girişimlerinin karşılık bulduğunu gösteriyor. Buna karşılık Çin’in bildiride yer almaması, NATO’nun küresel rekabet başlığında şimdilik daha temkinli bir dil kullanmayı tercih ettiğine işaret ediyor.

    Savunma harcamaları ve üretim kapasitesi ise bildirinin omurgasını oluşturuyor. Avrupa ülkeleri ile Kanada’nın savunmaya ayırdığı kaynakların artırılması ve yeni yatırımların duyurulması, yalnızca askeri hazırlığın değil, siyasi sorumluluk paylaşımının da yeniden şekillendiğini gösteriyor. Uzun yıllardır ABD’nin dile getirdiği “yük paylaşımı” eleştirilerine Avrupa’nın artık daha somut cevap vermeye başladığı anlaşılıyor.

    Türkiye açısından en önemli kazanımlardan biri ise savunma sanayisindeki ticari engellerin kaldırılmasına ilişkin vurgunun bildiride yer alması oldu. Ankara’nın uzun süredir dile getirdiği bu talep, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir mesele olarak değerlendiriliyor. İttifak içinde teknoloji paylaşımının ve ortak üretimin önünün açılması, NATO’nun gelecekteki caydırıcılığı açısından da kritik önem taşıyor.

    Belgede öne çıkan bir diğer unsur ise “NATO 3.0” olarak adlandırılan yeni güvenlik anlayışı. Bu kavram, Avrupa’nın daha fazla sorumluluk üstlendiği, ABD’nin liderliğini sürdürdüğü ancak yükün daha dengeli paylaşıldığı yeni bir döneme işaret ediyor. Bunun yanında yapay zekâya ilk kez bir NATO zirvesi bildirisinde açık biçimde yer verilmesi, savaşların artık yalnızca tanklar ve uçaklarla değil; veri, yazılım ve algoritmalar üzerinden de şekillendiğini kabul eden yeni bir güvenlik perspektifinin benimsendiğini gösteriyor.

    Ukrayna konusunda ise NATO’nun desteği devam ediyor. Ancak dikkat çeken nokta, mali yükün giderek Avrupa ülkeleri ile Kanada tarafından üstlenildiğinin özellikle vurgulanması. Bu ifade, ABD’nin gelecekteki rolüne ilişkin tartışmaların sürdüğünü dolaylı biçimde ortaya koyuyor.

    İran’a ilişkin bölüm de bildirinin dikkat çeken başlıklarından biri oldu. Nükleer silah edinmemesi gerektiği yönündeki net mesaj ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğüne yapılan vurgu, NATO’nun yalnızca Avrupa-Atlantik coğrafyasına değil, küresel enerji güvenliğine ilişkin gelişmeleri de yakından izlediğini ortaya koyuyor.

    Bildirinin sonunda Türkiye’ye teşekkür edilmesi diplomatik teamülün bir parçası olsa da, bir sonraki zirvenin ev sahibi olacak ülkeye değinilmemesi dikkat çekici bir ayrıntı olarak kayda geçti. Diplomasi bazen tek bir cümleyle değil, eksik bırakılan bir cümleyle de mesaj verir.

    Sonuç olarak Ankara Zirvesi Bildirisi, hacim olarak kısa olabilir; ancak verdiği mesajlar bakımından oldukça yoğun bir metin. NATO, bu belgeyle üç temel mesaj veriyor: ABD ile Avrupa arasındaki bağ sürüyor, Avrupa savunmada daha fazla sorumluluk üstleniyor ve ittifak artık yalnızca klasik askeri tehditlere değil, yapay zekâdan siber güvenliğe kadar uzanan yeni güvenlik alanlarına hazırlanıyor. Kısacası Ankara Bildirisi, NATO’nun sadece bugünkü önceliklerini değil, önümüzdeki yıllarda nasıl bir ittifak olmayı hedeflediğini de satır aralarında anlatıyor.

  • Bir devrin perdesi kapandı

    Bir devrin perdesi kapandı

    Bazı insanlar vardır; sadece bir mesleği icra etmez, bir döneme damgasını vurur. Onlar gittiklerinde sadece bir insanı değil, bir devri uğurlarız.

    Bir devrin perdesi kapandı

    Yeşilçam’ın üç büyük çınarı…

    Önce Tarık Akan,

    ardından Cüneyt Arkın

    ve şimdi de Kadir İnanır…

    Her biri farklı karakterleri canlandırdı ama ortak bir noktaları vardı; milyonların gönlünde taht kurdular.

    Tarık Akan, gülen yüzünün ardında toplumsal duyarlılığıyla hafızalara kazındı. Sadece romantik filmlerin yakışıklı jönü değil, halkın dertlerini beyaz perdeye taşıyan usta bir sanatçıydı.

    Bir devrin perdesi kapandı

    Cüneyt Arkın ise Türk sinemasının efsanesiydi. Battal Gazi’den Kara Murat’a, Malkoçoğlu’ndan sayısız kahramana hayat verdi. Çocukluğumuzda kötülere karşı tek başına savaşan o yiğit adamdı. Onun filmleriyle cesareti, vatan sevgisini ve mücadeleyi öğrendik.

    Bir devrin perdesi kapandı

    Kadir İnanır… Anadolu’nun vakur duruşunu, mertliğini ve adam gibi adam olmanın ne demek olduğunu oynadığı her rolle hissettirdi. Bir bakışı bazen sayfalar dolusu sözden daha anlamlıydı.

    Bir devrin perdesi kapandı

    ++++

    SAMİMİYET, EMEK VE YÜREKLERE DOKUNAN HİKÂYELER

    Bugün geriye dönüp baktığımızda aslında sadece filmleri hatırlamıyoruz. Bayram sabahlarını, ailece televizyon karşısında geçirilen akşamları, aynı sahnelere defalarca gülüp aynı duygularla hüzünlendiğimiz günleri hatırlıyoruz.

    Bugün teknoloji çağındayız. Yüzlerce kanal, binlerce film, sayısız dijital platform var. Ama ne zaman eski bir Yeşilçam filmi başlasa, elimizdeki kumandayı bırakıp ekrana kilitleniyoruz. Çünkü orada yapaylık yok. Orada hayat var. Orada biz varız. Yeşilçam’ın bıraktığı sıcaklığı hiçbir dönem tam anlamıyla yakalayamadı. Çünkü o filmlerde samimiyet vardı, emek vardı, yüreğe dokunan hikâyeler vardı.

    ++++

    Zaman, en güçlü çınarları bile bir gün toprağa uğurluyor. Ancak gerçek sanatçılar, öldükten sonra da yaşamaya devam eder. Onların sesi bir replikte, gülüşü bir sahnede, bakışı eski bir film karesinde hep bizimle kalır.

    Tarık Akan, Cüneyt Arkın ve Kadir İnanır…

    Sizler yalnızca sinemanın değil, bu milletin ortak hafızasının en kıymetli parçaları oldunuz.

    Mekânınız cennet olsun.

    ++++

    Hayat, bazen bir filmin son sahnesi gibi sessizce iner üzerimize. Işıklar yavaşça söner, perde kapanır ama salondan kimse hemen kalkamaz. Çünkü bazı hikâyeler bittiğinde değil, kalbimize yerleştiğinde ölümsüz olur.

    İşte Yeşilçam da böyleydi…

    Bizler sadece film izlemedik. Sevmeyi, dürüst olmayı, haksızlığa karşı dimdik durmayı, dostluğu, fedakârlığı o filmlerden öğrendik. Bir mahalle kültürünü, aile sıcaklığını, insan olmanın güzelliğini beyaz perdede gördük. O büyük çınarların gölgesinde büyüdük.

    Tarık Akan’ın tebessümünde samimiyet vardı. Halkın içinden gelen bir adamdı. Oynadığı karakterler kadar duruşuyla da örnek oldu.

    Cüneyt Arkın, çocukluğumuzun yenilmeyen kahramanıydı. Ne zaman haksızlık olsa o çıkar gelir, kötülere meydan okurdu. Onun filmlerini izlerken kendimizi güçlü hissederdik. Belki de bu yüzden hepimizin çocukluğunda biraz Cüneyt Arkın vardı.

    Kadir İnanır ise susarak konuşabilen adamlardandı. Bir bakışıyla adaleti, sevgiyi, öfkeyi ve merhameti anlatırdı. O, Anadolu’nun vakur yüzüydü. Mertliğin ve onurun beyaz perdedeki karşılığıydı.

    Aslında onlar ölmedi… Tarık Akan, Cüneyt Arkın ve Kadir İnanır; televizyonlarda yeniden bizim evimize gelecek. Bir replikte bizi güldürecek, bir sahnede gözlerimizi dolduracak, bir bakışta yıllar öncesine götürecek. Gerçek sanatçıların mezarı sadece toprağın altında değildir; onların asıl mezarı unutulmaktır. Bu üç büyük usta ise unutulmayacak kadar büyük izler bıraktı.

    Perde kapandı belki ama sizlerin oynadığı o büyük film, bu milletin gönlünde sonsuza kadar gösterimde kalacak.

    ++++

    ANADOLU’NUN VAKUR YÜZÜ: KADİR İNANIR

    Kadir İnanır, Türk sinemasının sadece en önemli oyuncularından biri değil, aynı zamanda Anadolu insanının onurunu, mertliğini ve dik duruşunu beyaz perdeye taşıyan bir simgeydi. Gür sesi, karizmatik duruşu ve etkileyici bakışlarıyla canlandırdığı karakterler, izleyicinin hafızasında silinmez izler bıraktı.

    1970’li yıllardan itibaren Yeşilçam’ın en çok aranan başrol oyuncularından biri olan İnanır, romantik filmlerden toplumsal dramlara, aksiyondan polisiyeye kadar pek çok farklı türde unutulmaz performanslar sergiledi. Özellikle Türkan Şoray ile oluşturduğu sinema ortaklığı, Türk sinemasının en sevilen ekran birlikteliklerinden biri olarak hafızalara kazındı.

    Selvi Boylum Al Yazmalım, Tatar Ramazan, Yılanların Öcü, Dila Hanım, Tomruk, Kurbağalar, Yarınsız Adam, İpsiz Recep ve Uzun Hikâye gibi yapımlarda canlandırdığı karakterlerle sadece oyunculuğunu değil, duyguyu seyirciye geçirebilen büyük bir sanatçı olduğunu da gösterdi.

    Kadir İnanır’ın başarısının sırrı, oynadığı karakterleri canlandırmakla yetinmemesi, onları yaşamasıydı. Bu yüzden onun filmlerindeki kahramanlar gerçek hayattan bir parça gibi hissedildi. O, Yeşilçam’ın yalnızca yıldızlarından biri değil; Türk sinemasının vicdanı, Anadolu’nun sesi ve milyonların gönlünde yer eden yaşayan bir efsaneydi.

    Bugün aramızdan ayrılmış olsa da ardında bıraktığı onlarca film, unutulmaz replik ve güçlü karakterlerle yaşamaya devam edecek. Çünkü bazı sanatçılar perdeye değil, doğrudan insanların kalbine iz bırakır.

    Bir gün herkes bu dünyadan göçüp gider… Ama bazı insanlar vardır ki, gittikleri gün değil; unutuldukları gün gerçekten ölürler. Tarık Akan, Cüneyt Arkın ve Kadir İnanır ise bu millet var oldukça filmleriyle, duruşlarıyla ve bıraktıkları izlerle yaşamaya devam edecekler.

    Yeşilçam bize sadece filmler bırakmadı; sevgiyi, vefayı, umudu ve insan kalabilmenin ne kadar kıymetli olduğunu öğretti. Perde kapanır, alkış diner, salon boşalır… Ama gerçek sanatçılar, izleyicisinin kalbinde sonsuza kadar başrolde kalır.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • Fatih’in Adımları, Devletin Vicdanı

    Fatih’in Adımları, Devletin Vicdanı

    Tekerlekli sandalyeyi deviren irade

    Sevgili Okurlarım,

    Bu satırları size sadece bir köşe yazarı olarak değil; bu şehrin sokaklarında yürüyen, adalete, vicdana ve en çok da insanlığın o iyileştirici gücüne inanan bir yol arkadaşınız olarak yazıyorum. Her zaman söylerim; köşe yazıları sadece bugünün kaydını tutmaz, yarına bırakılan birer vicdan vesikasıdır. Ve bugün, Afyonkarahisar’ımızın bağrından yükselen öyle bir mucizeye şahitlik ediyoruz ki, bu hikayeyi zamana kazımak, kalplerimize mühürlemek boynumuzun borcudur.

    ​   Buradan bu şehrin tüm idarecilerine, makam koltuklarında oturan, yetkiyi elinde bulunduran her bir büyüğüme seslenmek istiyorum: Bizler, oturduğumuz o masalardan, unvanlarımızdan çok daha büyüğüz. Bir şehre yön vermek; sadece evrakları imzalamak, bütçeleri yönetmek ya da rutin protokolleri yerine getirmek değildir. Gerçek liderlik, gerçek devlet adamlığı; o yüksek duvarlı binaların arkasından çıkıp, halkın kalbine dokunabilmek, şefkati bir bayrak gibi taşıyabilmektir.

    ***

       Afyonkarahisar’da yanan bu şefkat ateşi, dilerim ki tüm makam sahiplerinin yüreğinde bir vicdan muhasebesine dönüşür.  Her bir yönetici, elindeki gücü bir insanın hayatını ayağa kaldırmak için kullanacak o büyük şefkatle öncülük eder bu şehre. Çünkü devlet, vatandaşına yukardan bakan bir güç değil; tam da düştüğü yerde elinden tutup kaldıran o sıcak, sarmalayan “şefkat yüzü” olduğunda devletleşir.

    ​  Tam da bu noktada, kalbimin en mutena köşesinde sakladığım ve Sayın Emniyet Müdürümüz Ahmet Birtan Erol ile yollarımızın kesiştiği, beni derinden etkileyen bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum. 2026 yılının o soğuk Şubat ayıydı… Düzenlenen bir törende “Sosyal Girişimci Lider” ödülüne layık görülmüştüm. Kürsüye çıktığımda, salondaki o heyecanımla yaptığım konuşmada, benden önce kürsüde olan ve kendisi de ödül alan Emniyet Müdürümüzün sözleri hala kulaklarımda çınlıyordu.

       Müdürümüz konuşmasında; toplumda engellilerimizin, yaşlılarımızın daha çok görünür olması gerektiğini, onlara alan açmak için top yekün çalışmamızın şart olduğunu öyle içten anlatmıştı ki… Güvenlik ve kolluk kuvveti olmanın ötesinde, emniyet birimlerinin bu duyarlılığı her daim hissettirmesini ne kadar önemsediğini vurgulamıştı.

    ​  Ben de ödülümü aldığımda sahneden Sayın Emniyet Müdürüme bu yüksek hassasiyeti, farkındalığı ve toplumsal duyarlılığı için kalpten teşekkür ettim. İşte tam o an, hayatım boyunca unutamayacağım bir nezakete şahit oldum. Sahneden inerken fark ettim ki, Kıymetli Müdürümüz ve değerli eşleri, beni ayakta karşılamışlardı… Gösterdikleri bu kucaklayıcı samimiyet, o asil nezaket beni o kadar çok etkiledi ki, kısa süre sonra bu duyarlılıkları için kendilerine makamında bir teşekkür ziyareti gerçekleştirdim.

    ​   Makam odasındaki o derin, samimi sohbette bir kez daha hayran kaldım kendisine. Sözde kalmayan, reklamı yapılmayan; dezavantajlı bireylerimize, engellilerimize, yaşlılarımıza ve çocuklarımıza yönelik şehrimizde sessiz sedasız ne denli büyük hizmetler yürüttüğünü kendi ağzından dinledim. O gün anlamıştım; karşımda sadece rütbeleri olan bir müdür değil, yüreği bu şehrin her bir mazlumu için çarpan gerçek bir hami duruyordu.

    ​   İşte kalbindeki bu samimiyeti bizzat müşahede ettiğim Sayın Müdürümüzün, sözlerinin sadece lafta kalmadığını, icraata nasıl döküldüğünü gösteren o mucizevi haber geçtiğimiz gün Anadolu Ajansı ve Gazete 3 aracılığıyla önüme düştü.

    ***

    Nuribey beldemizde yaşayan, hayata gözlerini serebral palsiyle(SP) açan 31 yaşındaki Fatih Arslan’ın mucizesi bu… Denge kurmanın, ellerini özgürce hareket ettirebilmenin, hatta kelimeleri dökebilmenin bile birer savaşa dönüştüğü koca bir 31 yıl… Ancak Fatih’in içinde, o bedene sığmayan öyle bir azim ve öyle masum bir hayal vardı ki; şehrin İl Emniyet Müdürü Ahmet Birtan Erol ile tanışmak, onunla aynı masada oturup yemek yiyebilmek…

    ​   Geçtiğimiz yıl bu hayal gerçeğe dönüştü. Fakat asıl hikaye, o yemeğin bittiği, protokolün sona erdiği noktada başladı.

    ​  Karşısında tekerlekli sandalyede oturan o gencin gözlerindeki yaşama sevincini gören Müdürümüz, Fatih’in elinden tuttu ve onu hemen bir fizik tedavi sürecine yönlendirdi.

      “Ben üzerime düşeni yaptım” deyip arkasını dönmedi. Tam bir yıl boyunca, adeta kendi öz evladıymış gibi Fatih’in her adımını takip etti. Telefon etti, mesajlaştı, vakit buldukça yanına koştu. Çünkü biliyordu ki, fiziksel tedavinin en büyük ilacı, ruhun ihtiyaç duyduğu o sarsılmaz inançtı. Uzman Fizyoterapist Seda Ünver’in de mesleki adanmışlığıyla o tekerlekli sandalyeye karşı büyük bir zafer kazanıldı.

    Fatih’in Adımları, Devletin Vicdanı

    ​   Peki, bir yılın sonunda ne mi oldu?

    ​  Geçen yıl o makama tekerlekli sandalyeyle giren Fatih, bu yıl aynı makamın kapısından kendi ayakları üzerinde, dimdik ve yürüyerek girdi! Sadece yürümekle kalmadı; artık kendi yemeğini kendi yiyebiliyor, ellerini etkin kullanabiliyor, hatta üç tekerlekli bir bisikletin pedallarını özgürlüğe doğru çevirebiliyor. Bu, insanın içindeki samimiyetin karşı tarafa geçmesinin, sözlerin en güzel icraata dönüşmesinin somut örneğidir.

    ​  Sayın Emniyet Müdürümüz Ahmet Birtan Erol’un şu sözleri, bu memleketin mayasındaki o hesapsız sevgiyi ne güzel özetliyor: “Biz sadece vesileyiz… Bu konuyla ülkemize örnek olacağız. İnşallah, kendinden ve evladından ümidini kesmiş insanlara örnek olacağız.” Ve ekliyor: “En büyük dileğim bu evladımın evleneceği günü görmektir.”

    ​  Bir devlet adamının, yönettiği şehrin en mahzun evladına “evladım” diyebilmesi, onun geleceğine dair evlilik hayalleri kuracak kadar meseleyi içselleştirmesi, her türlü rütbenin üzerindedir.

    ​   Tam bu noktada, bu hikayeyi çok daha evrensel ve anlamlı bir sembolle taçlandırmak gerekiyor. Tıpta ve sosyal farkındalıkta Serebral Palsi’nin simge rengi yeşildir. Her yıl 6 Ekim’de tüm dünya yeşile bürünür bu farkındalık için.

       Peki neden yeşil biliyor musunuz?

       Çünkü yeşil; doğanın uyanışıdır, kurumuş bir dalın yeniden can bulması, topraktan fışkıran umut dolu bir filizdir. Fatih’in 31 yıl sonra o tekerlekli sandalyeden kalkıp attığı her adım, işte o yeşil filizin güneşe doğru uzanmasıdır. Sayın Müdürümüzün o şefkatli dokunuşu, Fatih’in hayatındaki o yeşil rengin, o umut filizinin can suyu olmuştur. Ne mutlu o filizi büyütenlere, ne mutlu o umudu yeşerten yüreklere…

    ​   Bu yazım gazete arşivlerinde kalacak.

    Yıllar sonra bile okunduğunda; bir insanın hayatına dokunmanın, bir tekerlekli sandalyeyi alt etmenin ve bir makamın nasıl gönül köprüsüne dönüştüğünün hikayesi olarak anılacak. Fatih’in o muazzam azmini ve Arslan ailesinin sabrını selamlıyorum. Ve bu şehirde, resmiyetin soğuk koridorlarını bir şefkat yuvasına dönüştüren, bir gencin adımlarına can suyu olan İl Emniyet Müdürümüz Ahmet Birtan Erol’a, bu topraklarda hala “insanlığın” ölmediğini bizlere böylesine asil bir duruşla hatırlattığı için sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

      İyi ki varsınız Müdürüm; çünkü siz inandınız, Fatih başardı ve bu şehirde engeller bir kez daha sevgiye boyun eğdi. Ve diliyorum ki sizin bu duruşunuz, bu şehirdeki her makama, her koltuğa ilham olur; çünkü Afyonkarahisar, şefkatle yönetilmeyi hak eden güzel insanların şehridir.

  • ÇOK İSTEDİK AMA OLMADI

    ÇOK İSTEDİK AMA OLMADI

    2002’nin gölgesinde yarım kalan hayal…

    2002… Türk futbolunun hafızasına altın harflerle kazınmış bir yıldı bizim için… Japonya ve Güney Kore’de oynanan Dünya Kupası’nda ay-yıldızlı formamız, sadece bir milli takım forması değildi; 85 milyonun umuduydu. Brezilya’ya kafa tutan, Güney Kore’yi devirip dünya üçüncüsü olan o kadro, hepimize “Biz de yapabiliriz” duygusunu miras bıraktı.

    Aradan yıllar geçti.

    Her Dünya Kupası geldiğinde, içimizde aynı heyecan yeniden filizlendi. Belki bu kez… Belki yeniden…

    ++++

    “ACABA 2002 RUHU GERİ DÖNER Mİ?”

    2026 Dünya Kupası da işte o umutlardan biriydi. Uzun yılların ardından yeniden Dünya Kupası sahnesinde olmak bile başlı başına büyük bir mutluluktu. Tribünlerde kırmızı-beyaz denizi, ekran başında milyonlar, sosyal medyada tek yürek olan bir ülke… Herkesin aklında aynı soru vardı: “Acaba 2002 ruhu geri döner mi?”

    Ne yazık ki dönmedi.

    Sahaya çıkan futbolcularımız mücadele etti, ter döktü, ancak futbol bazen sadece istemekle olmuyor. Eksiklerimiz, hatalarımız ve kırılma anlarında yaptığımız yanlış tercihler bizi turnuvaya erken veda etmek zorunda bıraktı.

    Belki de en çok can yakan, elenmekten ziyade kurulan hayallerin yarım kalmasıydı.

    Çünkü bu millet, Dünya Kupası’nı sadece izlemek istemiyor. Bu millet yeniden dünyanın en büyük futbol sahnesinde söz sahibi olmak, yeniden çeyrek finalleri, yarı finalleri konuşmak, yeniden İstiklal Marşı’nı milyonlara dinletmek istiyor.

    2002’nin çocukları bugün yetişkin oldu. O gün televizyon başında gözleri dolan nesil, şimdi kendi çocuklarına İlhan Mansız’ı anlatıyor. O başarı, nesiller arasında aktarılan bir futbol masalına dönüştü.

    Belki de sorun tam burada…

    Biz hâlâ 2002’yi özlüyoruz ama yeni bir 2002’yi inşa etmek için uzun vadeli planlara, altyapıya ve istikrara aynı kararlılıkla sarılamıyoruz. Dünya futbolu değişiyor, gelişiyor; biz ise zaman zaman geçmişin güzel anılarıyla avunuyoruz.

    Yine de umudu kaybetmemek gerekiyor.

    Çünkü bu forma, bu arma ve bu ülke daha büyük başarıları hak ediyor. Belki bugün olmadı. Belki 2026’da hayallerimiz erken sona erdi. Ama Türk futbolu, 2002’de gösterdiği gibi yeniden ayağa kalkabilecek potansiyele sahip.

    O kupaya uzanmayı gerçekten çok istemiştik.

    Bu kez olmadı…

    Ama bir gün, yine aynı heyecanla, aynı inançla “Biz neden şampiyon olmayalım?” diyebileceğimiz günlerin geleceğine inanmak istiyoruz.

    Çünkü bazı hayaller ertelenir, vazgeçilmez.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • Göç politikasında yeni bir eşik

    Göç politikasında yeni bir eşik

    Türkiye’nin göç politikalarında önemli bir dönemeç daha geride kaldı. İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin açıkladığı yeni düzenlemeyle, geçici koruma statüsündeki Suriyeliler için çalışma izni alma zorunluluğu kaldırılıyor. İlk bakışta teknik bir bürokratik değişiklik gibi görünen bu karar, aslında Türkiye’nin göç, ekonomi ve toplumsal uyum politikalarında yeni bir dönemin habercisi niteliğinde.

    Yaklaşık 2,2 milyon Suriyelinin yaşamını sürdürdüğü Türkiye’de artık mesele yalnızca “misafirlik” tartışmasının çok ötesine geçmiş durumda. Bakan Çiftçi’nin de dikkat çektiği gibi, bu nüfusun yaklaşık üçte biri Türkiye’de doğdu. Bu tablo, göç olgusunun artık geçici bir kriz değil; ekonomik, sosyal ve demografik boyutları olan kalıcı bir gerçeklik haline geldiğini gösteriyor.

    Aslında yıllardır uygulanan çalışma izni sistemi kâğıt üzerinde kayıtlı istihdamı teşvik etmeyi amaçlıyordu. Ancak ağır bürokrasi, işverenlerin ek yükümlülükleri ve uzun başvuru süreçleri nedeniyle uygulama beklenen sonucu vermedi. Resmi verilere göre çalışma izni bulunan Suriyeli sayısı 117 bin civarında kaldı. Buna karşılık yüz binlerce Suriyeli kayıt dışı, düşük ücretlerle ve çoğu zaman sosyal güvenceden yoksun şekilde çalışmaya devam etti.

    Yeni düzenlemenin temel hedefi tam da bu tabloyu değiştirmek. Çalışma hayatına girişteki bürokratik engeller kaldırılarak kayıt dışılığın azaltılması ve hem çalışanların hem de işverenlerin yasal zeminde buluşturulması amaçlanıyor. Eğer uygulama başarılı olursa devlet vergi ve prim gelirlerini artırabilir, çalışanlar ise sosyal güvenlik sistemine daha fazla dahil olabilir.

    Ancak bu kararın yalnızca ekonomik yönü bulunmuyor.

    Göç politikaları söz konusu olduğunda her düzenleme beraberinde yeni tartışmaları da getiriyor. Bu adım, yıllardır fiilen çalışan insanların hukuki zemine kavuşması ve toplumsal uyumun güçlenmesi açısından oldukça önemli. Özellikle göç uzmanları, çalışma hakkının önündeki engellerin kaldırılmasının entegrasyon sürecini hızlandıracağını savunuyor.

    Türkiye son on beş yılda göç konusunda dünyanın en ağır yüklerinden birini üstlendi. Bugün gelinen noktada ise alınan her karar, yalnızca Suriyelileri değil, iş piyasasını, kamu maliyesini, sosyal dengeleri ve dış politikayı da doğrudan etkiliyor.

    Belki de asıl soru artık şudur: Türkiye, geçici koruma yaklaşımından daha kalıcı bir göç yönetimi modeline mi geçiyor?

    Çünkü sağlık hizmetlerinden çalışma hayatına kadar peş peşe gelen düzenlemeler, devletin göç politikasını yeniden şekillendirdiğini gösteriyor. Bundan sonraki süreçte başarıyı belirleyecek unsur ise yalnızca alınan kararlar değil; bu kararların şeffaf, hukuki zemini güçlü ve toplumun tüm kesimlerinin kaygılarını dikkate alan bir anlayışla uygulanması olacak.

    Göç, sadece sınırların değil, ekonominin, hukukun ve toplumun da meselesidir. Dolayısıyla bu yeni adımın gerçek etkisini çok yakında görmeye başlayacağız…

  • Ankara NATO zirvesi tedbirleri 2026: Yollar ne zaman kapanacak, hangi yollar kapalı olacak?

    Ankara NATO zirvesi tedbirleri 2026: Yollar ne zaman kapanacak, hangi yollar kapalı olacak?

    Türkiye, uluslararası diplomasinin en kritik buluşmalarından birine ev sahipliği yapmanın eşiğinde. 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde başkent Ankara’da gerçekleştirilecek olan 36. NATO Zirvesi kapsamında; NATO üyesi 32 devlet ve hükümet başkanının yanı sıra 100’e yakın bakan, binlerce diplomat ve yabancı misafir ağırlanacak.

    Bu tarihi ve devasa organizasyon öncesinde Ankara Valiliği ile Ankara Emniyet Müdürlüğü, şehir genelinde hayatı doğrudan etkileyecek en üst düzey güvenlik ve trafik tedbirlerini kamuoyuyla paylaştı. Toplamda 56 bin 288 emniyet ve jandarma personelinin görev yapacağı başkentte, “Kırmızı Alan” uygulaması başlatılarak geniş çaplı kısıtlamalara gidildi. İşte sürücülerin ve vatandaşların mağdur olmaması için gün gün ilan edilen o tedbirlerin tüm detayları…

    NATO Zirvesi Güvenlik Tedbirleri Ne Zaman Başlıyor, Yasaklar Neler?

    Zirve güvenliği kapsamında koruma çemberi şimdiden kuruldu. Belirlenen kritik takvim ve yasaklar şu şekilde:

    • Giriş Kısıtlamaları Başladı: 28 Haziran Pazar saat 00.00’dan başlayarak 10 Temmuz Cuma saat 23.59’a kadar zirve alanlarına, delegasyon otellerine ve geçiş güzergahlarına yetkisiz hiçbir araç ve şahsın girişine izin verilmeyecek. Şehir genelinde 100 kritik noktaya üst düzey gözcü kameralar yerleştirildi.

    • Dokuz İlçede Kamu Çalışanlarına İdari İzin: Zorunlu hizmetlerin aksamaması amacıyla asgari personel bulundurulması kaydıyla; Altındağ, Çankaya, Etimesgut, Gölbaşı, Keçiören, Mamak, Pursaklar, Sincan ve Yenimahalle ilçelerindeki tüm kamu kurum çalışanları 6-12 Temmuz 2026 haftasında idari izinli sayılacak.

    • Eylem ve Etkinlik Yasakları: 6-12 Temmuz tarihleri arasında Ankara hava sahasında (Valilik izni hariç) drone/İHA uçuşları tamamen yasaklandı. Ayrıca açık ve kapalı alanlarda; toplantı, gösteri yürüyüşü, basın açıklaması, miting, stant açma, broşür dağıtma gibi etkinliklerin yanı sıra sınav, sempozyum, mezuniyet töreni, şenlik, konser ve eğlenceler de yapılamayacak.

    Ankara NATO Zirvesi Kesin Kapalı Yollar Listesi (7-8 Temmuz)

    Zirvenin ana merkezi olan Cumhurbaşkanlığı Külliyesi çevresinde, 7 Temmuz Salı günü saat 07.00’den 8 Temmuz Çarşamba günü saat 23.59’a kadar aşağıdaki yollar tamamen araç trafiğine kapatılacak, park halindeki araçlar çekilecektir:

    • Cumhurbaşkanlığı Bulvarı ve Cumhurbaşkanlığı Caddesi’nin (Tamamı)

    • Alparslan Türkeş Caddesi ve Beştepe Caddesi’nin (Tamamı)

    • Söğütözü Caddesi ve Bahriye Üçok Caddesi’nin (Tamamı)

    • Şehit Öğretmen Şenay Aybüke Yalçın Caddesi (İsmail Karakaya Cd. ile Söğütözü Cd. arası)

    • Muhsin Yazıcıoğlu Caddesi (Dumlupınar Bulvarı ile Çetin Emeç Bulvarı arası)

    • Sakıp Sabancı Bulvarı (Beştepe Caddesi ile AŞTİ arası)

    Sadece Konvoy Geçişleri Esnasında Kapatılacak Güzergahlar (6-8 Temmuz)

    Misafir heyetlerin otellere giriş çıkış yapacağı 6 Temmuz Pazartesi günü saat 07.00’den 8 Temmuz Çarşamba 23.59’a kadar aşağıdaki yollar sadece lider konvoylarının geçişi anında anlık olarak trafiğe kapatılacak ve bu caddelere araç park edilmesine kesinlikle izin verilmeyecektir:

    Yenimahalle İlçesi:

    • Mehmet Akif Ersoy Mahallesi 350. ve 286. Sokak (Tamamı)

    • Çamlıca Mahallesi 145. ve 147. Sokak (Tamamı)

    • Macun Mahallesi 171., 172. ve 173. Caddeler (Tamamı)

    • Selçuk Ecza Deposu’nun Anadolu Bulvarı’na bakan giriş kapısı tarafındaki yol

    • Beştepe Mahallesi Yaşam Caddesi, Adalet Sokak, Nergiz Sokak ile 1., 3., 4. ve 5. Sokaklar

    Çankaya İlçesi:

    • Yıldızevler Mahallesi Kişinev Caddesi, Jose Marti Caddesi, 720. ve 721. Sokaklar

    • Kavaklıdere Mahallesi Tahran, Arjantin, İran ve Polonya Caddeleri; Billur, Bülten, Güniz, Boğaz ve Şehit Ömer Haluk Sipahioğlu Sokaklar

    • Atatürk Bulvarı (John F. Kennedy Caddesi ile Esat Caddesi arası ve Sıhhiye Köprüsü ile Çankaya Caddesi arası)

    • Kızılırmak Mahallesi Ufuk Üniversitesi Caddesi, 1443. ve 1452. Sokaklar

    • Oğuzlar Mahallesi 1377., 1380. ve 1381. Sokaklar

    • Söğütözü Mahallesi 2168., 2169. ve 2170. Sokaklar

    • Cinnah, Çankaya, Simon Bolivar, Rabindranath Tagore, John F. Kennedy Caddeleri ve 2453. Sokak

    • Üniversiteler Mahallesi (İhtiyaç halinde): Bilkent Kampüsü içindeki tüm cadde ve sokaklar, İhsan Doğramacı Bulvarı, 1600. ve 1613. Caddeler.

    Protokol Ana Arterleri:

    • Ankara Çevre Yolu (O-20 Karayolu Kuzey Ankara Bölgesi – Mamak Ortaköy Mevkii ile Yenimahalle Yuvaköy arası)

    • Özal Bulvarı, İsmet İnönü Bulvarı, Ankara Bulvarı ve Anadolu Bulvarı (Tamamı)

    • Mevlana Bulvarı (Kepekli Kavşak ile Akköprü arası)

    • Dumlupınar Bulvarı (İsmet İnönü Bulvarı ile 1596. Cadde arası)

    • 1071 Malazgirt Bulvarı (Dumlupınar Bulvarı ile Mevlana Bulvarı arası)

    • Türk Kızılayı Caddesi (Tamamı)

    Sürücüler Dikkat: İşte Valiliğin Belirlediği Alternatif Güzergahlar

    Ankara Valiliği, trafikte büyük bir kaos yaşanmaması adına sürücülerin ana arterler yerine kullanabileceği alternatif rotaları tablo şeklinde paylaştı:

    • Mevlana Bulvarı’nı Kepekli istikametinden kullanacak sürücüler için alternatifler: Turan Güneş Bulvarı, Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz Bulvarı ve Dikmen Caddesi.

    • Mevlana Bulvarı’na Akköprü yönünden girmek isteyen sürücüler için alternatifler: Fatih Sultan Mehmet Bulvarı ve İstanbul Caddesi.

    • Anadolu Bulvarı’nı kullanacak sürücüler için alternatifler: Melih Gökçek Bulvarı, Şaşmaz Bulvarı, İvedik Caddesi ve Serhat Caddesi.

    • Atatürk Bulvarı’nı kullanacak sürücüler için alternatifler: Necatibey Caddesi ve Mithatpaşa Caddesi.

    • Ankara Bulvarı’nı kullanacak sürücüler için alternatifler: Fatih Sultan Mehmet Bulvarı, Başkent Bulvarı ve Bağdat Caddesi.

  • F-35 meselesi yeniden ısınıyor: Türkiye için yeni bir sayfa mı açılıyor?

    F-35 meselesi yeniden ısınıyor: Türkiye için yeni bir sayfa mı açılıyor?

    Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde yıllardır çözüm bekleyen en önemli başlıklardan biri olan F-35 meselesi, yeniden uluslararası gündemin üst sıralarına taşındı. ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO Zirvesi öncesinde yaptığı açıklamalar, Ankara-Washington hattında yeni bir dönemin kapısının aralanabileceğine işaret ediyor.
    Trump’ın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için “Muhtemelen Türkiye’yi mutlu edecek bir şey yapacağım” sözleri diplomasi dilinde sıradan bir ifade değil. Bu açıklama, yalnızca F-35 savaş uçaklarıyla ilgili beklentileri artırmakla kalmadı, aynı zamanda Türkiye’nin milli muharip uçağı KAAN için ihtiyaç duyduğu motorların tedariki konusunda da olumlu bir atmosfer oluşturdu.
    Hatırlanacağı üzere Türkiye, Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın almasının ardından 2019 yılında F-35 programından çıkarılmıştı. O dönemde yaşanan kriz, iki NATO müttefiki arasındaki güven sorununu derinleştirmiş ve savunma sanayii alanındaki iş birliğini ciddi şekilde sekteye uğratmıştı. Ancak geçen yıllar içerisinde değişen jeopolitik dengeler, tarafları yeniden ortak zeminde buluşturma arayışına yöneltti.
    Bugün gelinen noktada Türkiye, yalnızca F-35 satın almak isteyen bir ülke değil. Aynı zamanda kendi beşinci nesil savaş uçağını geliştiren, savunma sanayiinde önemli ihracat başarıları elde eden ve bölgesel dengelerde kritik rol oynayan bir aktör konumunda. Bu nedenle Washington’un Ankara’ya yönelik yaklaşımında yaşanan değişimin arkasında sadece siyasi değil, stratejik nedenler de bulunuyor.
    Reuters tarafından servis edilen ve ABD’nin KAAN projesi için motor satışına onay vermeye hazırlandığını öne süren haber de bu çerçevede değerlendirilmeli. Eğer bu adım gerçekleşirse, Türkiye’nin savunma teknolojilerindeki bağımsızlık hedefi açısından önemli bir kazanım olacaktır. Aynı zamanda iki ülke arasındaki güvenin yeniden inşa edilmesine katkı sağlayabilir.
    Ancak sürecin önünde hâlâ ciddi engeller bulunuyor. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in de belirttiği gibi, F-35 konusunda nihai karar yalnızca Beyaz Saray’ın iradesiyle şekillenmiyor. Amerikan Kongresi’nin tutumu ve mevcut yasal düzenlemeler, sürecin en kritik belirleyicileri arasında yer alıyor. Bu nedenle Trump’ın olumlu mesajları tek başına kesin sonuç anlamına gelmiyor.
    Öte yandan F-35 programı yalnızca bir savaş uçağı tedarikinden ibaret değil. Bu program, ülkelerin askeri teknolojilere erişimi, ortak operasyon kabiliyeti ve stratejik ittifak ilişkileri açısından da büyük önem taşıyor. Dünyanın en gelişmiş savaş uçaklarından biri olarak kabul edilen F-35, sahip olduğu radar görünmezliği, gelişmiş sensör sistemleri ve veri paylaşım yetenekleriyle modern savaş doktrinlerinin merkezinde yer alıyor.
    Türkiye açısından bakıldığında ise asıl mesele yalnızca F-35 sahibi olmak değil. Ankara’nın temel hedefi, savunma alanındaki ihtiyaçlarını karşılayabilecek güçlü ve sürdürülebilir bir teknoloji altyapısı oluşturmak. Bu noktada KAAN projesi, Türkiye’nin uzun vadeli stratejisinin en önemli unsurlarından biri olarak öne çıkıyor.
    NATO Zirvesi öncesinde verilen mesajlar, ilişkilerde yeni bir sayfa açılabileceğine dair umutları artırıyor. Ancak diplomasi tarihinde verilen olumlu mesajların somut sonuçlara dönüşmesi her zaman kolay olmamıştır. Önümüzdeki süreçte hem Washington’un atacağı adımlar hem de Kongre’nin yaklaşımı dikkatle takip edilecek.
    Şimdilik görünen tablo şu: Türkiye ile ABD arasında yıllardır donmuş durumda bulunan savunma iş birliği dosyası yeniden açılmış durumda. Bu kez masada sadece F-35’ler değil, geleceğin savunma teknolojileri ve iki ülkenin stratejik ortaklığının yönü de bulunuyor.

  • BABAM…

    BABAM…

    Babam Haziran’ın ilk haftası veda etti.

    13 sene öncesi, o günü hiç unutmam.

    Toprağa verirken dizlerimin bağı

    çözülmüştü.

    Başımı tepeye dikiyordum.

    Gözyaşlarım belli olmasın diye

    Haziran sıcağında gökyüzündeki maviliklere bakıyor ve güneşi selamlıyordum.

    Ve uyumak istiyordum sadece; uyumak ki

    Acaba babamın yüzü gelir mi bir saniyelik diyordum.

    BABA DEMEK

    Baba güven demek…

    Baba, hayat demek…

    Baba, huzur…

    O huzur öyle sonsuz ki, ellerini uzatsan sen gökyüzüne değersin. Yıldızları toplar, başına taç yapar.

    Hele sıcaklığı öyle bir şey ki, sarılırsa tüm buzlar erir, gözyaşların buhar olur gider.

    Baba öyle bir gülümser ki, tüm benliğine huzur verir.

    Baba güç demek… Sırtını dayadığın koca bir dağdır baba. Önünde siperdir.

    Tebessüm etmeyi andıran iki dudağın birleşerek

    “Baba”

    demeyi özlemektir babasızlık…

    Herkesin sırtını dayadığı koca bir dağı varken, güçsüz ve yapayalnız kalmaktır babasızlık.

    Her aklına geldiğinde suratına yediğin koca bir şamardır. İnsanların birbirine fısıldarken duyduğun acı bir sessizlik. Kimseye belli etmeyip güçlü olmaya çalışmaktır.

    Sığınacak bir liman aramaktır.

    O yüzdendir babasız çocukların boynu hep bükük.

    Ve

    mahzun ve ürkek bakışı…

    Onların evi hep sessizdir, gecelerse uzun ve soğuk…

    Babanın önceliği her daim şu olmalı

    Çocuklarımıza en iyi bırakacağınız miras lüks yatlar, katlar, arabalardan ziyade onurlu bir isim

    Yetmez ki

    Ast ve esas olan kubbede hoş seda bırakmaktır.

    Şimdi

    Babanız hayatta ise gidin sarılın.

    Nefesini içine çekin.

    Öpün elini ve gözlerine bakın.

    O yılların izini taşıyan yorgun gözlerine bakın.

    Anlarsınız ki belli bir donem sonrası kendi yaşantısını evlatlarına harcamış.

    Tıpkı babası dedesi gibi…

    Babasız olanlar ise ben gibi dualarınızda yaşatın babanızı…

    İnan ki

    O bizi görür,

    O bizi anlar….

    Mutlu ve aydınlık yarınlara….

  • AFYON ALTINI MERMER

    AFYON ALTINI MERMER

    Yaradan, bazı bölgelere servet değerinden doğal kaynaklar vermiş. Arap çöllerinde petrol ürünü ne ise Afyonkarahisar’ın mermeri de bence aynı.

    Hani ekmeğini taştan çıkarılması gibi Afyonkarahisar sanayisinde doğal taş çok önemli yere sahip.

    İşte bu kaynakları iyi değerlendiren ilimizde Salı günü 2.Uluslararası Mermer Fuarı başladı.

    Önce fuarla ilgili bilgileri paylaşayım.

    184 YERLİ YABANCI FİRMA BOY GÖSTERDİ

    Geçen yıl mal ihracatımız 273,4 milyar dolara ulaştı. Bunun 230 milyon doları mermer. Türkiye doğal taşta 2,1 milyar dolar ihracatla, Çin ve İtalya’dan sonra en fazla doğal taş ihraç eden 3’üncü ülke.

    Ülkemizin 2026 ihracat hedefi ise hedefinin 410 milyar dolar olduğunun altını çizelim.

    Afyonkarahisar’a dönersek…

    Bu yıl 40 bin metrekarelik açık alanda gerçekleştirilen fuara 184 blok mermer firması, 65 makine ve iş makinesi firması, 30 mermer sanatları ve el sanatları üreticisi ile kamu kurumları ve sivil toplum kuruluşlarının da aralarında bulunduğu toplam 308 katılımcı yer alıyor. Geçen seneye göre üçte birlik büyüme var fuarda.

    İhracatta rakamlarını bu kadar detaylı vermemizin sebebi açık ve net. Ülkemizde cari açık en büyük ekonomik mesele. Bu cari açığın kapanması ise ithalatı azaltıp, ihracatı artırmaktan geçiyor.

    O nedenle bu fuar bu mermer ve bu doğal taş önemli ve elzem.

    Afyonkarahisar Valiliği, Afyonkarahisar Belediyesi, Afyonkarahisar İscehisar Mermerciler Derneği, Ege Doğaltaş Derneği, Ticaret ve Sanayi Odası ile Ticaret Borsasının paydaş olduğu bu fuarda şu anda İçişleri Bakan Yardımcısı görevinde olan Vali Kübra Güran Yiğitbaşı’nın imzasını da hatırlatmak lazım.

    TATİLİN YENİ YÜZÜ

    Gelelim toplantıya… Mermer Fuarı toplantısı yeni hizmete giren Sinnada Resort Termaland Otelde oldu. Önce bu otelden bazı bilgileri vereyim. İşadamı Dr. Mustafa Enis Arabacı’nın hayalindeki tesis olmuş… Bin kişilik, 5 yıldızlı, 396 odalı, 280 bin metrekare alana sahip, 27 havuz var, ayrıca bir de bio gölet yer alıyor.

    Gastronomi kenti olan ilimizin otelinde Akdeniz Mutfağından Osmanlı sofrasına, çocuk menüsüne varıncaya kadar her detay düşünülmüş 7 yemek salonu bulunuyor.

    2 bin 250 metrekarelik 2 bin kişilik kongre merkezi yanı sıra 30 kişilikten 1500 kişinin yararlanacağı 7 toplantı salonu mevcut.

    Şu anda 400’den fazla kişiye istihdam yaratan bu tesis tam anlamıyla hizmete girdiğinde 500’e yakın kişiyi istihdam edecek.

    ‘Tatilin yeni Ritüeli’ mottosu ile yola çıkan Sinnada ekibinin çok büyük kısmı profesyonel yönetici ve çalışanlardan oluşuyor.

    Burada iki detayı verelim.

    Sinnada, hem antik bir kent adı hem de günümüzde kültür-sanat ve turizm bağlamında kullanılan bir isimdir.

    Ama ilimizde genelde Şuhut için kullanılıyor. Mustafa Enis Arabacı’nın da Şuhutlu olduğunun altını çizelim.

    Ritüel, Fransızca kökenli bu sözcük insanları bir araya getiren, ortak değerleri pekiştiren ve kültürel kimliği oluşturan önemli unsurlardır. Aynı zamanda bireylerin duygusal deneyimlerini ifade etmelerine ve anlamlandırmalarına yardımcı olur.

    Otel bilgisi bu kadar yeterli. Şimdi sıra otelde yapılan toplantıdaki izlenimlerimize…

    UZMAN GAZETECİLER VE PANEL OLMALI

    Tanıtım toplantısına iki bakan yardımcısı, Vali Naci Aktaş, Belediye Başkanı Burcu Köksal, Milletvekilleri Ali Özkaya, İbrahim Yurdunuseven, Hasan Arslan, Mehmet Taytak, Hakan Şeref Olgun, STK temsilcilerinden oluşan yüzlerce kişi katıldı. Belediye Başkanı Köksal’ın konuşmasının içinde ‘Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın desteğiyle’ mealinde bir cümle sarf etmesi, ‘yeni adresine alışmış’ mesajı verdi.

    Fuar organizasyon firması başkanı ile fuar paydaşları ve diğer konuşmalar derken Vali Naci Aktaş’ın konuşması öncesi salonun yarısı dışarıya çıkmıştı.

    Sonraki fuarlarda bu kadar fazla konuşmacı ve uzun konuşmalara gerek yok

    Ayrıca bu fuarın adı uluslararası olmasına rağmen ulusal düzeyde de daha fazla tanıtım olması adına ülkemizdeki uzman gazetecilerin medya temsilcilerinin davet edilmesi ile daha fazlaca kitleye ulaşır.

    Bu konuşmalarda bir panel yapılarak daha verimli bir hale gelebilir.

    TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’na birkaç satır ayırıp yazıya noktayı koyalım.

    Rifat Hisarcıklıoğlu 25 yıldır TOBB Başkanı. Çok sayıda üniversiteden fahri doktora ve birçok ülkeden de nişan plaket ödül alan Kayserili işadamı.

    TSO Başkanı Hüsnü Serteser ve ATB Başkanı Mehmet Mühsürler ile diyalogu sağlam.

    Konuşmasında hem Mühsürler hem de Serteser’e övgüler düzmesi sonbahardaki Ticaret Borsası ve Ticaret Sanayi Odası seçimlerinde Hisarcıklıoğlu tercihini de ortaya koyduğunu gördük.

    Böylesi tanıtımlar ülke ve il ekonomisi açışından önemli.

    Burada emek verenleri destek verenleri katkı sağlayanları tebrik ediyorum.

    Önümüzdeki günlerde daha da güzel etkinliklerde buluşmak dileğiyle mutlu ve aydınlık yarınlara….

  • Savaş Bitti mi, Yoksa Yeni Bir Dönem mi Başlıyor?

    Savaş Bitti mi, Yoksa Yeni Bir Dönem mi Başlıyor?

    Dört ay önce başlayan ABD-İran-İsrail eksenli çatışma, bugün imzalanan 14 maddelik mutabakatla yeni bir evreye girdi. Washington ve Tahran’ın aynı gün imza attığı belge, ilk bakışta savaşın sona erdiğini ilan ediyor. Ancak satır aralarına bakıldığında, bunun bir barış anlaşmasından çok, karşılıklı güvensizliğin yönetilmeye çalışıldığı uzun bir pazarlık sürecinin başlangıcı olduğu görülüyor.

    ABD Başkanı Donald Trump’ın en büyük siyasi hedeflerinden biri olan “İran’ın nükleer silaha ulaşmasını engelleme” amacı, anlaşmanın merkezine yerleştirilmiş durumda. Trump’ın da açıkça ifade ettiği gibi, operasyonların ve diplomatik baskının yüzde 99’u bu hedefe yönelikti. Dolayısıyla Washington açısından anlaşmanın başarısı, İran’ın nükleer programını ne ölçüde sınırlandıracağıyla ölçülecek.

    Ancak anlaşmanın dikkat çeken yönü yalnızca nükleer başlık değil. Belki de daha önemli olan, tarafların ilk kez birbirlerinin egemenliğine ve iç işlerine saygı göstereceklerini resmen taahhüt etmeleri. Bu madde, yıllardır İran’daki muhalif hareketlere destek veren Washington için önemli bir geri adım olarak yorumlanabilir. Aynı şekilde Tahran da bölgesel vekil güçleri üzerinden yürüttüğü stratejiyi yeniden gözden geçirmek zorunda kalabilir.

    Belgenin en tartışmalı kısmı ise ekonomik boyutu. İran’ın yeniden inşası ve kalkınması için öngörülen 300 milyar dolarlık fon, ilk bakışta büyük bir kazanım gibi görünüyor. Fakat burada ince bir siyasi manevra var. ABD, projelere izin verecek ancak doğrudan ödeme yapmayacak. Başka bir ifadeyle Washington, İran ekonomisinin yeniden canlanmasına kapıyı açarken faturayı Körfez ülkelerine bırakmak istiyor.

    Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması da anlaşmanın küresel etkileri açısından kritik öneme sahip. Dünya petrol ticaretinin can damarlarından biri olan bu su yolunun savaş nedeniyle kapanması enerji piyasalarında ciddi sarsıntılar yaratmıştı. Boğazın yeniden işler hale gelmesi yalnızca İran ve ABD için değil, Avrupa’dan Asya’ya kadar tüm ekonomiler için rahatlatıcı bir gelişme olacaktır.

    Yine de anlaşmanın en zayıf noktası uygulama mekanizması. Taraflar bir izleme sistemi kurulacağını söylüyor ancak bunun nasıl işleyeceği belirsiz. İran’ın yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğine kim karar verecek? Yaptırımlar hangi takvimle kaldırılacak? Dondurulmuş milyarlarca dolarlık varlık ne zaman serbest bırakılacak? Bu soruların çoğu ileride yapılacak müzakerelere bırakılmış durumda.

    İsrail cephesi ise ayrı bir bilinmezlik oluşturuyor. Metin, Lübnan dahil tüm cephelerde çatışmaların sona ermesini öngörüyor. Ancak Tel Aviv’in özellikle Hizbullah konusunda ne kadar esnek davranacağı henüz net değil.

    Sonuç olarak ortada nihai bir barış anlaşmasından çok, şartlı bir ateşkes ve kapsamlı bir pazarlık çerçevesi bulunuyor. İran ekonomik nefes almak istiyor; ABD ise nükleer tehdidi kalıcı biçimde ortadan kaldırmayı hedefliyor. Taraflar şimdilik ortak bir zeminde buluşmuş görünüyor. Fakat bu zeminin ne kadar sağlam olduğu, önümüzdeki 60 günlük müzakere sürecinde ortaya çıkacak.

    Belki de bugün imzalanan metnin asıl önemi savaşın bitmesi değil; yıllardır birbirini düşman olarak gören iki ülkenin ilk kez geleceği konuşmaya başlamasıdır. Ortadoğu’nun yakın tarihinde bunun bile başlı başına tarihi bir gelişme olduğu söylenebilir.

  • CHP seçmeni kara kara düşünüyor

    CHP seçmeni kara kara düşünüyor

    Ülkenin gündemi malum siyaset…

    Ve başrolde ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi, yani CHP var.

    Zaten son yıllarda gündemden düşmeyen tek parti konumuna geldi.

    Evde, çarşıda, yolda, sokakta… Herkes bir anda CHP’yi konuşur hale geldi. Diğer konular fazla dikkat çekmedi aslında… Tabi bir de öyle bir kitle var ki, dünya yansa umurunda değil, “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” modundalar…

    Yerel seçimlerde birinci parti olan CHP’de ilk zamanlar süt liman giderken, birbiri ardını kovalayan operasyonlar, gündemi tepe taklak etti. Zaten çoğunu basından takip ediyorsun. Bu konunun içeriğine girmiyorum.

    ++++

    MUTLAK BUTLAN VE YAŞANANLAR

    Ben mutlak butlan kararı sonrasına dikkat çekmek istiyorum.

    CHP’de yaşanan tartışmalar, yalnızca bir yönetim mücadelesi olmaktan çıkıp partinin geleceği üzerine daha büyük bir sorgulamaya dönüşmüş durumda… Bir tarafta geçmiş dönemin genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları ve eleştirileri, diğer tarafta mevcut yönetimin ve Özgür Özel’in kurultay çağrılarıyla şekillenen yeni bir süreç var.

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu partide bugün ortaya çıkan tablo, CHP tabanında da ciddi bir karşılık buluyor. Ancak bu karşılığın en dikkat çeken tarafı, tartışmaların kendisinden çok seçmenin yaşadığı yorgunluk ve beklenti…

    CHP seçmeninin önemli bir bölümü uzun yıllardır değişim talebini dile getiriyor. Özellikle Kılıçdaroğlu döneminde girilen seçimlerde alınan sonuçlar, parti tabanında büyük bir hayal kırıklığı oluşturdu. 13 seçim sürecinin ardından beklenen iktidar değişiminin gerçekleşmemesi, bazı seçmenlerde “artık yeni bir sayfa açılmalı” düşüncesini güçlendirdi.

    Bugün CHP içinde yaşanan tartışmalara tepkinin temelinde de bu duygu yatıyor. Seçmen, parti içi mücadeleden çok sandığa odaklanılmasını istiyor. Vatandaşın gündeminde ekonomi, hayat pahalılığı, adalet, eğitim ve gelecek kaygısı varken, CHP’nin kendi iç tartışmalarıyla gündeme gelmesi bazı kesimlerde rahatsızlık oluşturuyor.

    Özellikle Kılıçdaroğlu’nun son dönemdeki çıkışları, bazı CHP seçmenleri tarafından geçmiş döneme dönüş çabası olarak yorumlanıyor. Genel merkez önünde yaşanan hareketlilikler ve sert açıklamalar ise parti tabanında “mücadele parti içinde değil, iktidar hedefi için yapılmalı” eleştirilerine neden oluyor.

    ++++

    ASIL BELİRLEYİCİ OLAN SANDIKTAKİ SEÇMENİN KARARI

    Türk siyasi tarihinde lider değişimleri her zaman sancılı olmuştur.

    İsmet İnönü ile Bülent Ecevit arasındaki süreç, Necmettin Erbakan ile Recep Tayyip Erdoğan arasındaki siyasi ayrışmalar, Süleyman Demirel ile Tansu Çiller dönemlerinde yaşanan gelişmeler, partilerin değişim dönemlerinde büyük tartışmalar yaşadığını gösteren örneklerdir.

    Ancak siyasette değişimin kalıcı olup olmayacağını belirleyen en önemli unsur her zaman vatandaşın beklentisi olmuştur. Liderler, kurultaylar ve parti içi hesaplaşmalar bir noktaya kadar önemlidir; asıl belirleyici olan sandıktaki seçmenin kararıdır.

    Bugün CHP seçmeninin önemli bir bölümü yeni bir tartışma değil, yeni bir umut arıyor. Geçmişte yaşanan seçim yenilgilerinin ardından “neden olmadı?” sorusuna cevap verilmesini bekliyor. Partinin enerjisini iç mücadeleye değil, toplumun sorunlarına yöneltmesini istiyor.

    CHP’nin önündeki en büyük sınav sadece kimin genel başkan olacağı değil; seçmene yeniden güven verebilecek bir siyaset anlayışının kurulup kurulamayacağıdır.

    Çünkü siyasette son sözü her zaman vatandaş söyler. Sandık geldiğinde seçmen, tartışmaları değil; çözüm önerilerini, güveni ve geleceğe dair umudu değerlendirir.

    CHP’de bugün yaşanan tartışmaların kazananı ya da kaybedeni kişiler olabilir. Ancak asıl kazanan, seçmenin beklentisini anlayabilen ve ona cevap verebilen siyaset olacaktır.

    Önümüzdeki günlerde siyasette neler yaşayacağı hep birlikte yaşayıp göreceğiz.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • Karar veren siz misiniz, yoksa renkler mi?

    Karar veren siz misiniz, yoksa renkler mi?

    Gazete 3’teki köşe yazımıza bugün itibariyle merhaba diyoruz. İki haftada bir bu satırlarda sizlerle buluşmaya devam edeceğiz. Dilimiz döndükçe konuları yazıya dökeceğiz.

    Bugün ki konumuz renkler…

    Renklerin dünyası, sadece estetik bir tercih meselesi değil; aksine, insan zihninin en ilkel duygularına doğrudan hitap eden, üzerine kitaplar yazılabilecek devasa bir psikolojik köprüdür. Her renk, beynimizin “limbik sistem” adı verilen ve karar mekanizmalarımızı yöneten bölgesinde farklı nörolojik yollar tetikler.

    Sabah uyandığımızda baktığımız gökyüzünün mavisi içimize huzur doldururken, kırmızı bir trafik ışığı bizi durmaya, sarı bir tabela ise dikkat kesilmeye zorluyor. Renkler sadece gözümüzün algıladığı ışık dalgaları değil; onlar duygularımızın sessiz dili. Bilimsel olarak, renklerin beyin kimyamızı ve dolayısıyla ruh halimizi doğrudan etkilediğini biliyoruz; örneğin mavi tansiyonu düşürüp zihni sakinleştirirken, kırmızı kalp atışını hızlandırıp iştahı tetikliyor. Yani evimizin duvarından üzerimizdeki kazağa kadar yaptığımız her renk tercihi, aslında kendimize ve çevremize verdiğimiz bilinçaltı mesajlarından başka bir şey değil.

    Pazarlama dünyası ise, bu psikolojik anahtarları ustalıkla kullanarak tüketici davranışlarını yönlendiren bir illüzyonist gibidir. Büyük markalar, sadece bir görsel kimlik oluşturmakla kalmaz; belirli renk kombinasyonlarıyla hedef kitlelerinde stratejik “duygusal tetikleyiciler” yaratırlar. Örneğin, lüks bir parfüm markası siyah ve altın rengini kullanarak “ulaşılmazlık” ve “prestij” algısı inşa ederken, indirim odaklı marketler sarı ve kırmızı gibi “aciliyet” ve “heyecan” yaratan renkleri kullanarak tüketicinin mantıklı düşünme sürecini kısaltıp, dürtüsel satın almayı tetiklemeyi hedefler. Pazarlama dünyasında renkler, bir ürünü sadece satın almamız için değil, o markayla duygusal bir bağ kurmamız için kullanılan en güçlü araçtır. Görünmez bir manipülasyon gibi görünse de, aslında bizim tercihlerimize ve hayat tarzımıza dair verdiğimiz kararları hızlandıran bir rehber görevi görüyorlar.

    ​Şimdi bir an durup düşünün: Etrafınızdaki renkler size ne anlatıyor ve siz aslında neyi yansıtmak istiyorsunuz? Belki de en sevdiğiniz rengin kıyafetlerini giydiğinizde kendinizi daha özgüvenli hissetmeniz veya belli bir kahve dükkanının huzuruna kapılmanız, renklerin üzerinizdeki o sihirli ve yönlendirici etkisidir. Renklerin psikolojisini biraz daha yakından tanımak, sadece alışveriş alışkanlıklarımızı değiştirmekle kalmaz; aynı zamanda kendi duygusal dünyamızın renk kodlarını da anlamamızı sağlar. Unutmayın, renkler hayatın sadece dekoru değil, doğrudan yönetmenidir; bir dahaki sefere bir seçim yaparken kendinize şu soruyu sorun: “Bu kararı ben mi verdim, yoksa seçtiğim renkler bana mı fısıldadı?”

    Bir sonraki yazımızda görüşmek dileğiyle…

  • Dijital Truva

    Dijital Truva

    Teknoloji dünyasının değerli takipçileri, hepinize merhaba. Bu köşede her iki haftada bir, dijital dünyanın parıltılı vitrinini aralayıp, hayatımızı sessizce değiştiren gerçekleri konuşacağız. İlk yazımız için seçtiğim konu, tam şu an oturduğunuz odada, belki de birkaç metre ötenizde size hizmet eden bir cihazın içinde saklı. Evlerimizin kapısını kilitleyip kendimizi güvende hissederken, farkında olmadan siber korsanlara içeriden kapı açıyor olabilir miyiz? Gelin, konfor alanımızın arkasındaki o derin teknolojik tehlikeyi; Nesnelerin İnterneti (IoT) ve evimizdeki siber sızıntıları masaya yatıralım.

    Akıllı robot süpürgeler, internete bağlı buzdolapları, uzaktan kontrol edilen klimalar ve akıllı kameralar… Hayatımızı inanılmaz derecede kolaylaştıran bu cihazlar, arka planda devasa bir ağ yapısı kuruyor. Ancak madalyonun arkasında ciddi bir teknik gerçek var: İnternete bağlı olan ve bir IP adresi alan her cihaz, potansiyel bir siber saldırı hedefidir. Bizler bilgisayar ve telefonlarımızı antivirüs yazılımlarıyla korurken, evdeki akıllı ampulün siber güvenliğini neredeyse hiç düşünmüyoruz.

    Siber korsanlar, günümüzde gelişmiş veri tabanlarını veya bankaları hacklemek yerine, evlerimizde zayıf şifrelere sahip akıllı cihazları hedef alıyor. “Bir robot süpürgeden ne olur?” demeyin. Güvenlik açığı bulunan tek bir akıllı cihaz, evinizdeki modeminize sızılmasına, oradan da aynı Wi-Fi ağına bağlı cep telefonunuzdaki bankacılık şifrelerinizin veya kişisel verilerinizin ele geçirilmesine zemin hazırlayabiliyor. Hatta dünya genelinde milyonlarca akıllı cihazın hacklenip birer dijital zombi ordusuna (Botnet) dönüştürülerek büyük sistemleri çökertmek için kullanıldığı siber saldırı vakaları artık bir sır değil.

    Geleceğin dünyasında teknolojiyle yaşamak, siber okuryazar olmayı zorunlu kılıyor. Bu cihazları hayatımıza alırken varsayılan şifrelerini mutlaka değiştirmeli, firmware (yazılım) güncellemelerini düzenli yapmalı ve gerekirse akıllı ev cihazları için modemimizde ayrı bir misafir ağı oluşturmalıyız.

    Teknoloji konfor sunar, ancak uyanık bir zihinle birleştiğinde güvenlidir. İki hafta sonra, dijital dünyanın görünmeyen katmanlarında yeni bir yolculuğa çıkmak üzere, esenlikle kalın.

    Emre TAŞPUNAR

  • Algının gücü, Gerçeğin önüne geçince!

    Algının gücü, Gerçeğin önüne geçince!

    Bundan 10 yıl önce üniversitedeyken, bir arkadaşımın hediye etmesiyle Mossad’ın meşhur ajanı Eli Cohen ve Suriye günlerini anlatan kitabı okumuştum. Kitaba başladığımda Cohen’in nasıl ajan olduğu, Mossad ile nasıl tanıştığı gibi yüzeysel konular anlatılıyordu. Ancak kitabın ortalarına geldiğimde şaşkınlığım ve merakım giderek artmaya başladı.

    Mossad’ın bir ajanı nasıl yetiştirdiğini, onları hangi eğitimlerden geçirdiğini okudukça kitaba olan ilgim daha da arttı. Mossad bir elemanını nasıl yetiştiriyor, neleri empoze ediyor; bu sorular kitapta derinlemesine işleniyordu. Suriye’ye gidecek olan Cohen’in nasıl eğitimler aldığını okuduğumda kendi kendime, “Bu terör devleti bu işi biliyor” demiştim.

    Kitle iletişim araçları yerine kendi buldukları şifreler ve kısa kodlarla haberleşmeleri, Suriye bölgesinde yaşayan vatandaşların konuştuğu dilin lehçe ve şivesini öğrenmek için 7 yıl eğitim almış olması özellikle ilgimi çekmişti. Kitabı kısa bir süre içinde bitirdim. Açıkçası kitap bende derin bir etki bırakmıştı. Uzun yıllar Mossad’a bilgi aktaran ajan yakalanmış ve asılmıştı.

    Üniversite arkadaşlarımın yanı sıra birkaç arkadaşımla bu kitap hakkında konuşmaya başladım. Kitabın içeriğinin yanı sıra, Mossad’ın bir ajanı ne kadar zor eğitimlerden geçirdiğini anlatıyor ve o yıllarda onları övüyordum.Kitabı okuyalı, başta da söylediğim gibi, 10 yılı aşkın bir zaman geçti ve ben yeni yeni şunu idrak etmeye başladım: İsrail gibi eli kanlı bir terör devleti, kendisini ve Mossad’ı dünyaya farklı iletişim araçlarıyla çok güçlü göstermeyi başarıyor ve bunu hâlâ sürdürüyordu. Dünya üzerinde gerek yazılı basın gerekse dijital kitle iletişim araçlarını kendi propaganda aracı gibi kullanan İsrail, dünyaya şu mesajı veriyordu:
    “Bakın, dünyanın en güçlüsü biziz.”

    7 Ekim olaylarında, elinde yıllardır mazlumun kanı olan bu devlet, katliama başladı; kadın, çocuk demeden insanları öldürdü. Katliamın üzerinden yaklaşık 3 yıla yakın zaman geçti ve 100 bine yakın mazlum katledildi. Dünya üzerinde bu katliama Türkiye başta olmak üzere yalnızca 3-5 devletten başka kimse ses çıkarmadı.

    yüzyılda, dünyanın gözü önünde gerçekleşen bu katliama ses çıkarılmamasının sebebi ise yıllardır İsrail gibi eli kanlı bir devletin dünyaya “en güçlü devlet biziz” düşüncesini empoze etmiş olmasıdır. Ben dahi okuduğum bir kitabın etkisinden çıkamamış, “Bu Mossad nasıl adam yetiştiriyor” algısını sorgulamadan kabul etmiş ve sağda solda dillendirmiş birisi olarak şunu söyleyebilirim:

    İsrail, göründüğü kadar güçlü bir devlet değildir; sadece kitle iletişim araçlarını kendi propagandası için çok iyi kullanmaktadır. Ve ne yazık ki dünya bu propagandaya inanmaktadır.

    Binyamin Netanyahu, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir konuşmada sosyal medyanın öneminden bahsederek, sosyal medyanın yeni bir “savaş aracı” olduğunu savundu. ABD operasyonlarında İsrail’e desteğiyle bilinen Oracle şirketinin rol oynayacağı açıklanan Çin merkezli TikTok’tan sonra sıranın Amerikan X şirketinin sosyal medya platformunda olduğunu belirtti. Konuşmasında sosyal medyanın savaşta, yani propaganda için ne kadar önemli bir rol oynadığını adeta itiraf etti.

    Gelelim asıl konuya… Özellikle X platformunda 7 Ekim olaylarından sonra Filistin’in sesi kısılırken, İsrail’in propagandası üst sıralarda yer almaktadır. Önce insan olmanın gereğini yerine getirmek, ardından 7 cihana meydan okumuş bir milletin torunları ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bu oyuna gelmeden mazlumun yanında yer almak, bizim asli görevimiz olmaya devam etmelidir.

    İsrail kâğıttan bir kaplandır.
    Unutmayalım ki Türkiye Cumhuriyeti, tarihinde şan ve şeref dolu; ruhunda askerlik yeteneği olan bir vatandır.

  • Ateşkes var ama barış yok

    Ateşkes var ama barış yok

    ABD ile İran arasında aylardır süren gerilimde zaman zaman ateşkes ilan ediliyor, taraflar diplomasi masasına dönüyor ve uluslararası kamuoyu nefes alıyor. Ancak yaşanan son gelişmeler bir kez daha gösterdi ki bölgede silahlar kısa süreliğine susabilir, fakat kalıcı bir barışın inşası hâlâ oldukça uzak görünüyor.

    Nisan ayında sağlanan ateşkesin ardından gelen karşılıklı saldırılar, aslında sorunun yüzeyde değil, çok daha derinlerde olduğunu ortaya koyuyor. ABD’nin İran hedeflerini vurması ve İran’ın buna bölgedeki Amerikan üslerini hedef alarak karşılık vermesi, ateşkesin neden sürekli kırılgan kaldığını anlamak açısından önemli ipuçları veriyor.

    Öncelikle İran açısından bakıldığında mevcut ateşkes, çatışmanın temel nedenlerini ortadan kaldırmış değil. Tahran yönetimi, ekonomik yaptırımların devam ettiği, bölgedeki müttefiklerinin baskı altında tutulduğu ve askeri tehditlerin sürdüğü bir ortamı gerçek anlamda barış olarak görmüyor. İran için mesele yalnızca silahların susması değil; aynı zamanda ülkenin bölgesel etkisinin ve güvenlik algısının korunması. Bu nedenle İran yönetimi, mevcut şartların uzun vadede kendi aleyhine işleyeceğini düşünüyor.

    İkinci önemli unsur ise İsrail faktörü. İsrail ile İran arasındaki rekabet artık sadece iki ülkeyi ilgilendiren bir mesele olmaktan çıkmış durumda. Bölgesel güç dengeleri, güvenlik kaygıları ve stratejik hesaplar bu ilişkiyi çok daha karmaşık hale getiriyor. İsrail, İran’ın bölgedeki nüfuzunu sınırlamak isterken; İran da bunu kendi ulusal güvenliğine yönelik bir tehdit olarak görüyor. Dolayısıyla Washington ile Tahran arasında yapılacak herhangi bir anlaşmanın İsrail’in güvenlik beklentilerini karşılamaması halinde yeni krizlerin ortaya çıkması sürpriz olmayacaktır.

    Üçüncü olarak dikkat çeken konu, tarafların gerilimi artık bir müzakere aracı olarak kullanması. Geçmişte askeri baskılar karşısında geri adım atmak zorunda kalan aktörler bugün daha farklı hesaplar yapıyor. İran, uzun süredir maruz kaldığı yaptırımlara ve baskılara rağmen rejimin ayakta kaldığını görüyor. Bu durum Tahran’a daha fazla özgüven kazandırıyor. Benzer şekilde ABD ve müttefikleri de baskının İran’ı taviz vermeye zorlayabileceğine inanıyor. Sonuçta ortaya çıkan tablo şu: Taraflar savaş istemiyor ama kontrollü gerilimden de vazgeçmiyor.

    Belki de en kritik başlık ABD’nin tutumu. Washington, İsrail üzerindeki etkisi nedeniyle bölgedeki denklemin en güçlü aktörü konumunda. Eğer Beyaz Saray isterse, İsrail’in askeri hamlelerini sınırlayabilecek önemli araçlara sahip. Ancak bugüne kadar görüldüğü üzere ABD yönetimleri çoğu zaman bu nüfuzu tam anlamıyla kullanmaktan kaçındı. Bu nedenle ateşkeslerin kalıcılığı konusunda en büyük sorumluluğun da Washington’da olduğu yönündeki değerlendirmeler giderek güç kazanıyor.

    Bütün bu nedenler bir araya geldiğinde ortaya çarpıcı bir gerçek çıkıyor: İran ile ABD arasındaki sorun yalnızca bir ateşkes meselesi değil. Taraflar arasında güven eksikliği, bölgesel nüfuz mücadelesi, İsrail’in güvenlik kaygıları ve karşılıklı güç gösterileri devam ettiği sürece, ilan edilen her ateşkes yeni bir çatışmanın yalnızca kısa bir molası olmaktan öteye geçemeyecek gibi görünüyor.

    Bugün bölgede eksik olan şey ateşkes değil; tarafların birbirlerinin kırmızı çizgilerini kabul edeceği kapsamlı ve sürdürülebilir bir siyasi uzlaşma. Bu sağlanmadığı sürece Ortadoğu’da barış umutları, her yeni saldırıyla birlikte biraz daha uzaklaşmaya devam edecek.

  • Aynı Vergi, Aynı Sorumluluk; Peki Aynı Tanıtım Nerede?

    Aynı Vergi, Aynı Sorumluluk; Peki Aynı Tanıtım Nerede?

    Türkiye turizmi denildiğinde akla ilk gelen görüntüler bellidir; deniz, kum, güneş ve sahil otelleri…

    Uluslararası fuarlarda, reklam kampanyalarında, tanıtım filmlerinde ve dijital mecralarda yıllardır aynı destinasyonlar ön plana çıkarılıyor. Antalya, Bodrum, Marmaris ve Ege kıyıları elbette ülkemizin önemli turizm merkezleridir. Ancak Türkiye turizmi bunlardan ibaret değildir.

    Bugün Afyonkarahisar, Sandıklı, Kütahya, Yalova, Sivas, Nevşehir, Erzurum ve benzeri birçok şehir de ülke turizmine katkı sağlamakta, istihdam oluşturmakta ve yatırım çekmektedir.

    Daha da önemlisi bu şehirlerde faaliyet gösteren turizm işletmeleri de diğer bölgelerdeki işletmelerle aynı vergileri ödemektedir.

    İşte tam da burada önemli bir soru ortaya çıkmaktadır:

    Aynı vergiyi ödüyorsak neden aynı ölçüde tanıtılamıyoruz?

    Bugün konaklama vergisi Türkiye’nin her noktasında uygulanmaktadır. Ancak bu verginin geri dönüşü konusunda bölgesel bir adaletin varlığından söz etmek oldukça güçtür.

    Özellikle termal turizm merkezleri bu durumun en somut örneklerinden biridir.

    Afyonkarahisar yalnızca bir termal şehir değildir. Frig Vadileri, tarihi mirası, gastronomisi, doğal güzellikleri, kültürel değerleri ve sağlık turizmi potansiyeliyle dünyanın dikkatini çekebilecek özelliklere sahiptir.

    Sandıklı ise binlerce yıllık termal kaynakları, Hüdai Kaplıcaları, doğal çamur banyoları ve sağlık turizmi altyapısıyla Türkiye’nin önemli termal destinasyonlarından biridir.

    Ancak uluslararası tanıtımlara baktığımızda bu değerlerin yeterince yer bulamadığını görüyoruz.

    Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı’nın (TGA) yaptığı çalışmalar elbette kıymetlidir. Ancak Türkiye’nin tanıtımı sadece sahil turizmi üzerinden yürütüldüğünde ülkenin sahip olduğu büyük potansiyelin önemli bir bölümü görünmez hale gelmektedir.

    Oysa sağlık turizmi, termal turizm, kültür turizmi, gastronomi turizmi ve doğa turizmi artık dünya turizminde hızla yükselen alanlardır.

    Bugün Avrupa’da milyonlarca insan deniz tatili için değil; sağlık, rehabilitasyon, kültür ve deneyim odaklı seyahat etmektedir.

    Afyonkarahisar tam da bu taleplere cevap verebilecek şehirlerden biridir.

    Bu nedenle konaklama vergisinin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

    Vergi oranları;

    – Bölgelere göre,
    – Turizm türlerine göre,
    – Yıldız sınıflarına göre,
    – İşletme belgelerine göre,

    yeniden düzenlenmelidir.

    Ayrıca toplanan vergilerin belirli bir bölümü, o bölgenin tanıtımına ve turizm altyapısına geri döndürülmelidir.

    Örneğin Afyonkarahisar’dan elde edilen turizm gelirlerinin bir kısmı;

    – Uluslararası termal fuarlara,
    – Yabancı basın tanıtımlarına,
    – Dijital reklam kampanyalarına,
    – Direkt uçuş çalışmalarına,
    – Kültür ve gastronomi etkinliklerine,

    aktarılmalıdır.

    Çünkü tanıtım olmadan turizm gelişmez.

    Turizm gelişmeden yatırım büyümez.

    Yatırım büyümeden istihdam oluşmaz.

    Bugün sektörün en büyük sorunlarından biri de personel bulamamaktır.

    Turizm çalışanları için lojman destekleri, eğitim bursları, mesleki gelişim programları ve istihdam teşvikleri hayata geçirilmelidir.

    Konaklama vergilerinden elde edilen gelirlerin bir kısmı doğrudan turizm çalışanlarına ve sektörel eğitimlere aktarılmalıdır.

    Unutulmamalıdır ki güçlü turizm sadece güzel otellerle değil, nitelikli çalışanlarla mümkündür.

    Artık Türkiye turizmini yalnızca deniz, kum ve güneş ekseninde değerlendirme dönemi geride kalmalıdır.

    Yeni dönemde sağlık turizmi, termal turizm, kültür turizmi ve gastronomi turizmi daha fazla desteklenmelidir.

    Çünkü Afyonkarahisar’ın, Sandıklı’nın ve Anadolu’nun sahip olduğu değerler sadece Türkiye’nin değil, dünyanın tanıması gereken zenginliklerdir.

    Aynı vergiyi ödeyen her destinasyon, tanıtımdan da eşit pay almalıdır.

    Turizmde gerçek sürdürülebilirlik ancak bu anlayışla sağlanabilir.

  • AFYONKARAHİSAR TURİZMİNDE YENİ BİR HEYECAN ZAMANI

    AFYONKARAHİSAR TURİZMİNDE YENİ BİR HEYECAN ZAMANI

    Afyonkarahisar turizmi artık yeni bir sinerjiye, yeni bir heyecana ve yeni bir vizyona ihtiyaç duyuyor.

    Aslında elimizde eksik olan çok şey yok. Yıllardır konuştuğumuz gibi; un var, su var, tuz var. Yapmamız gereken tek şey hamuru yoğurmak ve ortaya güçlü bir hikâye çıkarmaktır.

    Bugün Afyonkarahisar, Türkiye’nin en güçlü termal destinasyonlarından biridir. Binlerce yatak kapasitesine, modern tesislere, güçlü yatırımcılara ve deneyimli turizm profesyonellerine sahiptir. Ancak artık sadece otel yapmakla, yatak kapasitesini artırmakla veya yeni tesisler açmakla büyüyebileceğimiz noktayı çoktan geçtik.

    Çünkü günümüz turisti yalnızca konaklayacağı bir oda aramıyor.

    Bir hikâye arıyor.

    Bir deneyim arıyor.

    Bir heyecan arıyor.

    İşte tam da bu noktada Afyonkarahisar’ın sahip olduğu eşsiz değerler devreye giriyor.

    Frig Vadisi’nin binlerce yıllık tarihi…

    Akdağ’ın eşsiz doğası…

    Hüdai’nin şifalı termal suları…

    Afyon mutfağının zengin gastronomik mirası…

    Dünyaya ihraç edilen blok mermer sektörü…

    Motor sporlarının önemli organizasyonlarından MXGP…

    Bütün bunlar tek başına güçlü değerlerdir. Ancak asıl güç bunların bir araya gelmesinden doğacaktır.

    Ne yazık ki yıllardır eksikliğini hissettiğimiz konu da tam olarak budur.

    Afyonkarahisar’ın bugün sürdürülebilir ve ortak bir etkinlik takvimi bulunmamaktadır.

    Her yıl farklı fikirler ortaya çıkmakta, bazı festivaller düzenlenmekte, bazıları ise ilk yılın ardından unutulmaktadır.

    Oysa turizmde başarı tek seferlik organizasyonlarla değil, sürdürülebilir etkinliklerle gelir.

    Örneğin Termal Çamur Festivali…

    Yıllardır farklı şekillerde gündeme gelmiş, çeşitli denemeler yapılmış ancak istenilen noktaya ulaşılamamıştır.

    Bunun en önemli nedenlerinden biri organizasyonların sadece ilçelerin sorumluluğuna bırakılmasıdır.

    Oysa Sandıklı’da yapılan bir festival sadece Sandıklı’nın değildir.

    Afyonkarahisar’ın festivalidir.

    Benzer şekilde Dinar’da yapılacak Marsiyas Müzik Festivali sadece Dinar’a değil, tüm şehrin kültürel değerine katkı sağlayacaktır.

    Akdağ’da gerçekleştirilecek bir Kış Festivali sadece Sandıklı’nın değil, Afyonkarahisar’ın marka değerini yükseltecektir.

    Sorun tam da burada başlıyor.

    İlçeler “merkez destek vermiyor” diye düşünüyor.

    Merkez ise “ilçedeki etkinlik bana ne kazandıracak” anlayışına kapılıyor.

    Sonuçta herkes haklı olduğunu düşünürken Afyonkarahisar kaybediyor.

    Oysa turizmde başarı rekabet ederek değil, birlikte hareket ederek elde edilir.

    Bugün yapılması gereken şey; valilik, belediyeler, kaymakamlıklar, üniversiteler, turizm işletmeleri, ticaret odaları, sivil toplum kuruluşları ve sektör temsilcilerinin ortak akıl masasında buluşmasıdır.

    Ve ortaya yıllık bir “Afyonkarahisar Etkinlik ve Festival Takvimi” çıkarılmasıdır.

    Bu takvimde;

    – Akdağ Kış Festivali,
    – Uluslararası Termal Çamur Festivali,
    – Marsiyas Müzik Festivali,
    – Gastronomi Festivali,
    – Frigya Kültür ve Doğa Günleri,
    – Blok Mermer Tasarım Günleri,
    – Zafer Yolu Yürüyüş ve Bisiklet Organizasyonları,
    – Motofest ve MXGP etkinlikleri,

    birbirini tamamlayan bir bütünün parçaları olarak yer almalıdır.

    Her ay başka bir ilçede, başka bir tema ile Afyonkarahisar’ın hikâyesi yeniden yazılmalıdır.

    Çünkü artık yeni otellerden çok yeni hikâyelere ihtiyacımız var.

    Yeni binalardan çok yeni heyecanlara ihtiyacımız var.

    Yeni yataklardan çok yeni deneyimlere ihtiyacımız var.

    Afyonkarahisar’ın geleceği yalnızca termalde değil;

    termalden gastronomiye,

    gastronomiden tarihe,

    tarihten doğaya,

    doğadan kültür ve sanata uzanan bütünleşik bir turizm anlayışında yatmaktadır.

    Artık konuşma değil, takvim oluşturma zamanıdır.

    Artık fikir üretme değil, birlikte uygulama zamanıdır.

    Çünkü un var.

    Su var.

    Tuz var.

    Şimdi hamuru yoğurma zamanı…

  • Termalin Başkenti Olmak Yetmez, Korumak Gerekir

    Termalin Başkenti Olmak Yetmez, Korumak Gerekir

    Afyonkarahisar…
    Adı anıldığında akla ilk gelen zenginlik kuşkusuz termal sudur. Şifa dağıtan kaynakları, yüzyıllara dayanan kaplıca kültürü ve güçlü tesis altyapısıyla bu şehir, Türkiye’nin termal turizmdeki en önemli merkezlerinden biridir.
    Ancak burada sormamız gereken kritik bir soru var:
    Bu zenginliği gerçekten koruyabiliyor muyuz?
    Nasıl ki Antalya denizi, kumu ve güneşiyle turizmin başkenti olmuşsa;
    Afyonkarahisar da termal suyu ve şifalı çamuruyla aynı potansiyele sahiptir.
    Ama bir farkla…
    Antalya sahip olduğu değeri doğru planlama, doğru kullanım ve güçlü koruma politikalarıyla bugünlere taşıdı.
    Peki biz?
    Termal suyu hâlâ sınırsız bir kaynak gibi mi görüyoruz?
    Yoksa stratejik bir değer olarak yönetebiliyor muyuz?
    Bugün geldiğimiz noktada;
    Kuraklık yaşamıyor olabiliriz.
    Kaynaklarımız hâlâ akıyor olabilir.
    Ancak bu durum, doğru yolda olduğumuz anlamına gelmez.
    Aksine…
    Kullanımın kontrolsüz şekilde arttığı,
    Israfın göz ardı edildiği,
    Planlamanın ikinci plana atıldığı bir süreçteyiz.
    Ve bu gidişat, görünmeyen bir tehlikeyi büyütüyor:
    Değerimizi kaybetme riski.
    Çünkü termal su;
    Sadece bir turizm girdisi değil,
    aynı zamanda bir gelecek meselesidir.
    Büyük Yatırımlar, Büyük Sorumluluk
    Bugün Afyonkarahisar’da;
    Ömer-Gecek Turizm Merkezi, Hüdai Termal Turizm Merkezi, Gazlıgöl bölgesi, Heybeli Kaplıcaları gibi birçok önemli destinasyon, termal turizmin omurgasını oluşturmaktadır.
    Turizm Bakanlığı öncülüğünde yapılan 5 yıldızlı tesis yatırımları, artan konaklama kapasitesi ile birlikte bölgeyi yaklaşık 27.000 yatak kapasitesine ulaşmış, milyon dolarlık yatırımlarla büyüyen dev bir turizm ekosistemine dönüştürmüştür.
    Bu tablo, gurur verici olduğu kadar ciddi bir sorumluluğu da beraberinde getirmektedir.
    Çünkü bu yatırımların tamamı tek bir ana kaynağa bağlıdır:
    Termal su.
    Şayet bu kaynağın yönetiminde hata yapılırsa…
    Yarın yaşanabilecek en küçük bir debi düşüşü, sıcaklık kaybı ya da kaynak zayıflaması;
    sadece birkaç tesisi değil, tüm bölgeyi etkileyebilecek bir krize dönüşebilir.
    Ve daha açık ifade etmek gerekirse;
    Bugün milyon dolarlık yatırımlarla büyüyen bu merkezler,
    yarın termal su kaynaklı bir kriz yaşanması halinde “hayalet şehirlere” dönüşme riskiyle karşı karşıyadır.
    Artık Siyaset Üstü Bir Konudur
    Bu mesele;
    bir kurumun, bir işletmenin ya da bir belediyenin konusu değildir.
    Bu mesele;
    Afyonkarahisar’ın geleceği, turizmi ve ekonomik sürdürülebilirliğidir.
    Bu yüzden;
    Konuya siyaset üstü bir bakış açısıyla yaklaşılmalı,
    Tüm kamu kurumları, yerel yönetimler, yatırımcılar ve işletmeler
    top yekûn hareket etmeli,
    Ve en önemlisi; uzun vadeli bir vizyon ortaya konulmalıdır.
    Bayram Hareketliliği ve Gerçek Tablo
    Ramazan ayından çıkıyoruz…
    Yarın arefe.
    Afyonkarahisar’da yarından itibaren başlayacak süreçte;
    yaklaşık 35.000’in üzerinde konaklama hareketi yaşanacak,
    4 gün boyunca bölge ciddi bir turizm yoğunluğu ile karşı karşıya kalacaktır.
    Bu hareketlilik;
    Otellerde doluluk,
    Şehir içi alışveriş,
    Restoran ve kafe tüketimi,
    Ulaşım ve yol trafiği
    ile birlikte yalnızca turizmi değil, tüm şehir ekonomisini doğrudan besleyen güçlü bir çarpan etkisi oluşturacaktır.
    Yani mesele sadece doluluk değildir;
    ticaret, istihdam ve ekonomik canlılıktır.
    Sonuç: Sürdürülebilirlik Artık Bir Tercih Değil
    İşte tam da bu noktada gerçek soru şudur:
    Bu hareketliliği her yıl daha güçlü şekilde sürdürebilecek miyiz?
    Yoksa günü kurtarıp, geleceği riske mi atacağız?
    Çünkü turizmde sürdürülebilirlik;
    sadece yatak sayısını artırmakla değil,
    kaynağı korumakla mümkündür.
    Eğer bugün daha duyarlı olmazsak;
    yarın ne bu doluluklar kalır,
    ne bu ekonomik hareketlilik,
    ne de bu güçlü turizm kimliği…
    Antalya denizini koruduğu için büyüdü.
    Afyonkarahisar da termalini koruyabildiği sürece büyüyecek.
    Aksi halde…
    Elimizdeki en büyük zenginliği,
    kendi ellerimizle tüketmiş olacağız.

  • CHP’DE İKİLİ BAYRAM

    CHP’DE İKİLİ BAYRAM

    Mutlak butlan sonucu ülke gündemine oturan Cumhuriyet Halk Partisi’nde çift başlılık devam ediyor.

    Bayramın son günü Ankara’da CHP’de iki bayramlaşma yaşandı.

    Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibi Genel Merkez’de yaptı.

    Buraya 30’a yakın milletvekili ve 2 bine yakın yurttaş katıldı.

    CHP ve FETÖ

    Kılıçdaroğlu, yeni bir başlangıç başlattıklarını belirterek, ‘ CHP’de arınma devam edecek’ diyordu.

    Bu arada Kılıçdaroğlu sürekli özür dilediği konuşmasında tam 4 kez FETÖ’yü söylemesi dikkat çekti. Bu FETÖ dolu konuşmasında bazı yorumcular Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’na gönderme yaptığının altını çizdi.

    Çünkü 3 yıl önce bir FETÖ itirafçısı Manisa’da verdiği ifadesinde Özel’in adını gündeme almıştı. İşte bu konuşmada, ‘Adres gösterme mi var’ sorusu geldi akıllara.

    Ama Kılıçdaroğlu’nun yakınındaki, Erdoğan Toprak’ın o tarihte hastalığında Gülen’e geçmiş olsun mesajını gazeteye veren milletvekili olduğunu da eklemek lazım.

    Özgür Özel ise Güvenpark’ta gövde gösterisi yaptı.

    Güvenpark mitinginde, 45 milletvekili ve 10 bini aşkın partili vardı.

    AFYON CHP, ÖZGÜR ÖZEL DEDİ

    Afyonkarahisar ve ilçelerinden 100’ü aşkın CHP’li Özel’e destek verdi.

    Eski İl Başkanları, İl Yönetimi, ilçe Başkanları ve yöneticiler ile partililer Güvenpark’ta buluştu.

    Bayramın son günü Güvenpark’ta bayramlaşma miting mottosu “Hemen kurultay” talebi.

    GÜVENPARK NOTLARI

    Ankara’da Adalet Bakanlığı ile Kızılay Meydanı arasındaki park alanı tamamen doldu.

    Ağaçlara tırmananlar, araçların üzerine çıkanlar, iş yerlerinin üst katında balkon ve terasta yerlerini almıştı.

    Alanda Edip Akbayram’ın, Nazım Hikmet şiirinden bestelediği “Güzel günler göreceğiz çocuklar” şarkısı, çalıyordu.

    Gençlerden daha çok orta yaşlı partililerin ağırlığı vardı alanda.

    Sloganlar, döviz ve pankartlardan AK Parti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gönderme yapılıyor,

    AKP’nin umudu Kılıçdaroğlu sloganları var.

    YAVAŞ, ÖZEL’İN YANINDA

    CHP Lideri Özgür Özel Ankara İl Başkanlığı otobüsünün üzerine Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’la geldi.

    Mitingde kısa bir konuşma yapan Mansur Yavaş ortak akıldan yola çıkarak kurultay talebini tekrarladı.

    ‘Özgür Başkan’ ve ‘Direne direne kazanacağız’ sloganları ile konuşmaya başlayan Özgür Özel,

    “Biz atanmış değiliz, Seçilmişiz. Paramız yok ama inançlı yüreğimiz var.

    Bakın delegeyle yarışa varım. 2 milyon CHP’linin önüne sandığı koyalım, halk kimi istediğini seçsin. Yüzde 85’in altında alırsam, aday olmayacağım.

    Mutlak butlan kararı kimseye meşruiyet vermez, mazbatasız genel başkan olmaz. AKP’yi yendik, müesses nizamın çarkına çomak soktuk. Kimse bu milleti emir eri sanmasın” dedi.

    Ekrem İmamoğlu’nu da selamlayan Özgür Özel konuşmasının bitiminde partililerle Anıtkabir’e yürüdü.

    Aslında yürüyüş ile CHP son dönemlerde özleşir oldu.

    Bu yüzden aklıma Nazım Hikmet’in o şiiri düştü.

    Nazım usta diyor ki

    “Yürümek;

    Yürümeyenleri

    Arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,

    Havaları boydan boya yarıp ileriye

    Bir mavzer gözü gibi

    Karanlığın gözüne bakarak

    Yürümek!

    Diye başlayan o şiir…

    ANKET DİLİ

    Bir anket verisini paylaşıp yazıya noktayı koyalım…

    “Kemal Kılıçdaroğlu genel başkanlık görevine gelmeli” diyenlerin …

    CHP’deki oranı yüzde 5,

    Kılıçdaroğlu’nun başkanlığını isteyen AKP’lilerin oranı

    yüzde 39,

    MHP’lilerin oranı ise yüzde 31,

    Ankette DEM Partililerin de oranı da yüzde 13 çıkmış.

    Bu bayramı da CHP aşağı CHP yukarı diye bitirdik.

    Görünen o ki

    Bu göle çalınan maya da tutmadı gibi

    Sonuçta

    ya yeni bir yol bulmak ya da bu yolu değiştirmek lazım…

    Ne dersiniz…

    Mutlu ve aydınlık yarınlar dileğiyle…

  • Çayıryazı’da bir bayram güzelliği

    Çayıryazı’da bir bayram güzelliği

    Kurban Bayramımız mübarek olsun.

    Her zaman dediğimi tekrarlamak istiyorum.

    Barışa, kardeşliğe, dostluğa ve güzelliklere vesile olsun, kötülüklerden korusun…

    ++++

    AYNI SOKAKLAR, AYNI TOPRAK KOKUSU, AYNI SELAMLAŞMA

    Bazı bayramlar vardır, insanın takviminde değil kalbinde yer eder. Bu Kurban Bayramı benim için tam olarak öyleydi. Afyonkarahisar’ın Çay ilçesine bağlı Çayıryazı Köyü’nde, doğduğum topraklarda yeniden nefes almak; sanki zamanın biraz yavaşladığı, hatıraların biraz daha yüksek sesle konuştuğu bir yolculuktu…

    Köye vardığımda ilk hissettiğim şey değişim değil, aksine değişmeyen şeyler oldu her zamanki gibi… Aynı sokaklar, aynı toprak kokusu, aynı selamlaşma… Ama en çok da aynı sıcaklık… Şehirde çoğu zaman eksilen o “içten bakışlar”, burada hâlâ yerli yerinde duruyordu. Sanki köy, insanı unutmamaya direnen bir hafıza gibi…

    ++++

    BAYRAMI BAYRAM GİBİ HİSSETTİREN GÜZELLİKLER

    Arefe günü ve bayram sabahı camiden yükselen sesler, çocukluğumun içinden geçen bir ses gibiydi. Yıllar sonra bile insanın içine aynı yere dokunan bir sesti bu… Yıllar sonra el sıkışmalar, sarılmalar, “bayramın mübarek olsun” cümleleri… Her biri aslında bir duanın başka bir dile dönüşmüş haliydi.

    Sonra kurban telaşı başladı. Ama bu telaş, şehirdeki gibi aceleci değil; daha çok paylaşmanın huzuruyla yoğrulmuş bir düzen içindeydi. Bir yanda kesilen kurbanlar, diğer yanda komşu ve akrabalarla buluşmalar, köylülerimle bitmeyen ayak üstü ve özel ziyaretlerdeki sohbetler… Her şeyi geçtim de, bu sohbetler gerçekten insana bir nefes gibi… hiç bitmesini istemediğin sohbetler… Yıllarca biriken özlemlerin yanı sıra buluşmanın güzelliği ve biriken anıların paylaşımı… Bayramı bayram gibi hissettiren o güzellikler…

    En çok da eski arkadaşları görmek dokundu içime… Çocukluk yıllarının izlerini taşıyan yüzler… Kimisi şehirlerde hayat kurmuş, kimisi köyde kalmış ama gözlerde aynı geçmiş vardı. Bir kahve, bir çay, bir gülüş… Ve bir anda yıllar geri sarılıyordu. Sanki hiçbir şey değişmemiş, sadece biz biraz büyümüşüz gibi…

    Akraba ziyaretleri ise bu bayramın en sessiz ama en güçlü tarafıydı. Büyüklerin elini öperken hissedilen o derin huzur, aslında bir saygıdan çok daha fazlasıydı. Bir köke tutunma haliydi. Dualar, hatırlamalar, eski hikâyeler… Hepsi bir araya gelip insanın içini yumuşatan görünmez bir bağ örüyordu.

    ++++

    İNSAN, EN ÇOK KÖKLERİNE DÖNDÜĞÜNDE EKSİKLERİNİ TAMAMLIYOR

    Çayıryazı’da geçirdiğim bu bayram bana şunu yeniden hatırlattı: İnsan bazen en çok uzaklaştığında özlüyor, ama en çok döndüğünde kendini buluyor. Çünkü köyler sadece yerleşim yerleri değildir; insanın hafızasıdır, geçmişidir, bazen de vicdanıdır.

    Bayramın gerçek anlamı da belki burada saklı: Paylaşmak, hatırlamak ve unutmamak. Bir sofrayı değil, bir ömrü bölüşmek. Bir günü değil, bir geçmişi birlikte taşımak.

    Kurban Bayramı’nın özü, yalnızca ibadet boyutuyla değil; paylaşma, dayanışma ve merhamet duygusuyla anlam kazanıyor. Bir sofranın etrafında birleşen insanlar, aslında aynı kaderi, aynı coğrafyayı ve aynı geçmişi paylaştıklarını yeniden hatırlıyorlar. Köyümde bu duygu çok daha yalın, çok daha gerçek hissediliyor.

    Dönüş yolunda içimde tek bir cümle kaldı:
    İnsan, en çok köklerine döndüğünde eksiklerini tamamlıyor.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • BAYRAM KAOSU

    BAYRAM KAOSU

    Bir bayram sabahına yine uyandık.

    Bayramlar birlik dayanışma ve kaynaşma gunleridir.
    Hepimiz tüm dünyada barış kardeşlik özgürlük ve huzur isteriz ve bekleriz.
    İsteriz de yaşananlar o talep ve niyetimizi hiçte yakışmıyor…
    Emperyalist güç ABD bayram dinlemeden yine İran a saldırmaya başladı.
    İnsanlar ölmeye devam ediyor.
    Ülkemizde ise günlerdir CHP üzerinde yaşatılan kaosu kaydıyla izliyoruz.

    YINE 22 MAYIS
    KILIÇDAROĞLU GELDİ

    Detaylara girmeye gerek yok aslında.
    Her gün her saat her an yazılı, görsel, işitsel ve dijital medyaya yansıyor Cumhuriyet Halk Partisinde yaşanan ve yaşanılanlar.
    Günlerce Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burcu Köksal’ın CHP’den AK Parti’ye geçmesi ülke gündem olmuştu.
    Tam bitti derken bu kez 22 Mayıs ta beklenen butlan kararı geldi Cumhuriyet Halk Partisine…
    Aynı 22 Mayıs günü ama tam 10 sene önce 2016 yılında Ankara Arena kurultay Salonundayım
    ‘Halkın Umudu Kılıçdaroğlu ‘sloganları ile tüm delegelerin oyunu alarak Kemal Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanı oldu.

    YEREL SEÇİM BASARISI

    Seçimlere girildi Erdogan ve Ak Partiye karşı hep kaybetti.
    Sonra yapılan ve butlan denilen 38. Kurultayda Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel ekibi seçimi kazandı.
    YSK bunu onayladı mazbatayı verdi.
    Akabinde yapılan yerel seçimlerde CHP adayları başarılı oldu. Nüfusun yüzde 65 i CHP li belediyeler tarafından yönetiliyordu ki
    Operasyonlar başladı. Başta İstanbul BB Başkanı Ekrem İmamoğlu olmak üzere çok sayıda Belediye Başkanı tutuklandı. Davalar sürüyor.

    KURBANSIZ BAYRAM
    Ve
    Bizler bayramda kaç emekli kurban kesebilir.
    Sabit ve dar gelirlinin sofrasında 5 ayda kaç somun eksildi hesabını yaptık.
    Ocak ayında koli kahvaltılık malzemeye 30 bin lira verirken aynı ürüne Mayıs sonunda 36 bin lira verdik.
    Yani yüzde 20 daha fakirleştik.
    Bunu konuşmak lazımdı ki Butlan BUTLANI gördük.

    YASA NE DIYOR?
    Mutlak butlan muhalefeti bol parçala yönet zincirinin bir parçasıdır .
    Çünkü
    Hukuki zemini araştırdım.
    Yorum yapmadan yasa maddelerini paylaşayım…
    (Anayasa Madde 79): “Seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapma ve yaptırma, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün şikayet ve itirazları inceleme ve kesin karara bağlama görevi Yüksek
    Seçim
    Kurulu’nundur.
    YSK kararları aleyhine başka
    bir
    mercie başvurulamaz.”
    Bu Bir

    Siyasi Partiler Kanunu (SPK Madde 21): Siyasi partilerin genel başkanlık ve merkez organ seçimlerinin ilçe seçim kurulu başkanının (hakiminin) gözetiminde yapılacağını hükme bağlar.
    Seçim sonuçlarına yapılacak itirazlar ilçe seçim kuruluna, onun kararına karşı da il seçim kuruluna veya doğrudan YSK’ya yapılır.
    YSK’nın bu itirazlar sonucunda verdiği
    kararlar
    kesindir.
    Bu iki

    BUNDAN SONRA NE OLACAK

    Bazı beklentiler var.
    Delegelerin salt Çoğunluk imzası
    Veya PM nin çoğunluğun kararı sonrası kurultaya gidilmesi
    Bu beklenti ve umut boş.
    En kısa zamanda kurultay falan yok….
    Görünen o ki
    Kemal Kılıçdaroğlu sözüm ona arınma yı yapar.
    Belki üye kayıtlarını yeniler ve yıl sonuna doğru da kurultayı yapar.
    Yine de siyasette bir gun bile uzun zaman dilimidir.
    İsteriz ki ana muhalefet partisi bölünmeden parçalamadan güç kaybetmeden ana ilkelerine ve köklerine geri dönsün.
    Çünkü
    Demokrasinin göstergesi çok sesli muhalefetin olması yaşaması yesermesiyle olur.
    Ne dersınız…
    İyi bayramlara…
    Mutlu ve aydınlık yarınlara….