Kategori: Yazarlar

  • Yapay zekâ bizi mi eğitiyor, yoksa biz mi onu?

    Yapay zekâ bizi mi eğitiyor, yoksa biz mi onu?

    Son birkaç yıldır yapay zekâ yalnızca teknoloji dünyasının değil, gündelik hayatın da merkezine yerleşti. Artık telefonlarımızdaki önerilerden sosyal medya akışlarına, kullandığımız navigasyon sistemlerinden izlediğimiz dizilere kadar birçok kararın arkasında yapay zekâ algoritmaları bulunuyor. Ancak bugün giderek daha fazla sorulan kritik bir soru var: Yapay zekâyı gerçekten biz mi eğitiyoruz, yoksa o mu bizi şekillendiriyor?

    Teknik olarak bakıldığında cevap oldukça net. Yapay zekâ sistemleri insan verileriyle eğitiliyor. Yazdığımız metinler, yüklediğimiz fotoğraflar, yaptığımız aramalar, izlediğimiz videolar ve hatta internette geçirdiğimiz süre bile bu sistemlerin öğrenme kaynağı hâline geliyor. Bir başka ifadeyle yapay zekâ, insan davranışlarını analiz ederek gelişiyor. Bugün kullanılan büyük dil modelleri milyonlarca kitap, makale, forum mesajı ve dijital içerik üzerinden eğitildi. Yani ilk bakışta öğretmen insan, öğrenci ise makine gibi görünüyor.

    Fakat işin dikkat çekici tarafı tam da burada başlıyor. Çünkü zamanla bu ilişki tersine dönmeye başladı.

    Bugün sosyal medya platformları hangi içerikleri göreceğimizi belirliyor. Video platformları ne izleyeceğimizi öneriyor. Alışveriş siteleri ne satın alabileceğimizi tahmin ediyor. Hatta bazı yapay zekâ sistemleri hangi habere inanacağımızı, hangi müziği seveceğimizi veya hangi görüşlere daha yakın hissedeceğimizi bile dolaylı olarak etkiliyor. İnsanlar artık yalnızca teknolojiyi kullanmıyor; aynı zamanda teknoloji tarafından yönlendiriliyor.

    Özellikle genç kuşak için bu durum çok daha görünür hâlde. Algoritmalar, insanların dikkat sürelerini analiz ederek içerik sunuyor. Kısa videoların yaygınlaşması, hızlı tüketim kültürünü artırıyor. Sürekli öneri sistemleriyle yaşayan bireyler zamanla kendi tercihlerini üretmek yerine, önlerine çıkan seçenekleri tüketmeye başlıyor. Böylece yapay zekâ yalnızca bilgi öğrenen bir araç olmaktan çıkıp insan davranışını şekillendiren bir sisteme dönüşüyor.

    Bu noktada en büyük risklerden biri “algoritmik konfor alanı” olarak adlandırılan durum. Yapay zekâ sistemleri kullanıcıya sürekli hoşuna gidecek içerikler sunduğu için insanlar farklı fikirlerle daha az karşılaşıyor. Bu durum kutuplaşmayı artırırken eleştirel düşünme becerisini de zayıflatabiliyor. İnsan, farkında olmadan kendi dijital fanusunun içine hapsolabiliyor.

    Öte yandan yapay zekânın insanı eğitmesi tamamen olumsuz bir durum da değil. Bugün eğitimden sağlığa, üretimden güvenliğe kadar birçok alanda yapay zekâ ciddi faydalar sağlıyor. Dil öğrenen bir öğrenci anında geri bildirim alabiliyor, doktorlar erken teşhis sistemlerinden yararlanabiliyor, üretim tesisleri daha verimli çalışabiliyor. Sorun teknolojinin varlığı değil; onu nasıl kullandığımız.

    Asıl mesele kontrolün kimde olduğu. Eğer insanlar düşünmeyi, sorgulamayı ve seçim yapmayı bırakırsa yapay zekâ zamanla yalnızca yardımcı bir araç değil, davranış belirleyici bir güç hâline gelir. Ancak bilinçli kullanıcılar için yapay zekâ çok güçlü bir destek sistemine dönüşebilir.

    Belki de doğru soru şudur: Yapay zekâ bizi eğitiyor mu, yoksa biz onun bizi nasıl etkileyeceğini mi belirliyoruz?

    Çünkü teknoloji tarihinde her büyük dönüşümde olduğu gibi burada da belirleyici olan şey makinenin gücü değil, insanın bilinç düzeyi olacak. Yapay zekâ geleceği tek başına şekillendirmeyecek. Onu hangi amaçla kullandığımız, hangi sınırları çizdiğimiz ve ne kadar sorguladığımız geleceğin asıl yönünü belirleyecek.

  • Afyonkarahisar için hayırlı olsun!

    Afyonkarahisar için hayırlı olsun!

    Geçtiğimiz günlerde, uzun yıllardır Cumhuriyet Halk Partisi çatısı altında siyaset yapan Burcu Köksal radikal bir karar alarak AK Parti’ye katıldı. Köksal, 2024 yerel seçimlerinde 68.038 oy alarak belediye başkanı seçilmişti. Ona en yakın isim olan AK Parti Belediye Başkan Adayı Hüseyin Ceylan Uluçay ise seçimlerde 42.726 oy almıştı. Diğer partilerin ve belediye başkan adaylarının oy oranları ise gözle görülür bir varlık gösterememişti. Bu tabloya baktığımız zaman net bir gerçekle karşılaşıyoruz. Afyonkarahisar halkı Burcu Köksal’ı çok sevmiş ve benimsemişti. Kendisi, bundan önceki 3 dönem  CHP’den Afyonkarahisar milletvekili seçilmiş ve Ankara’da halkının gür sesi, yılmaz bir savunucusu olmuştu. Afyonkarahisar halkına özgü kasketiyle ve eline aldığı haşhaşlar ile, şehrin sorunlarını meclis kürsüsünden haykırmaktan hiçbir zaman geri durmamıştı.

    Köksal’ın parti değiştirmesi

    Yerel seçimlerin üzerinden 2 yıl geçti. Afyonkarahisar, 74 yıl sonra ilk defa CHP’nin kazandığı bir belediye olma özelliğini taşımıştı. Köksal’ın Afyonkarahisar’a olan sevgisini ve sevdasını zaten bilen bilir. Hizmet etmek için oturduğu bu koltukta, söz verdiği birçok projeyi hayata geçirmek adına elini taşın altına koymuş ve vatandaşa mahcup olmamak için elindeki tüm imkanları seferber etmişti. Kısa süre içinde de Afyonkarahisar’da gözle görülür değişimlere imza atarak şehrin gelişmesine büyük katkı sağlamıştı.

    Köksal, Afyonkarahisar’da sadece sevilen bir siyasetçi değil, aynı zamanda herkesin güvendiği bir abla figürüdür. Ancak CHP’de Özgür Özel’in Genel Başkanlık koltuğuna oturmasının ardından, parti içindeki karışıklıklar da peş peşe gelmeye başladı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı kaybetmesiyle oluşan bu kaos ortamı, Türk siyasetindeki dengeleri değiştirerek kaotik bir sürece yol açtı. Yerel yönetimlerdeki çekişmeler, adeta “senin adamın, benim adamım” kavgasına evrildi.

    Bu kaos ortamından, Afyonkarahisar’a hizmet getirmek için çabalayan Köksal da payına düşeni aldı. Genel Başkan Özgür Özel’in tavırları ve başta Başkan Köksal olmak üzere yerel yönetimlerle yaşanan çatışmalar, parti içindeki soğumayı da beraberinde getirdi. Parti içinde yaşanan sıkıntıları medya önünde dile getirmeyen Köksal, “kol kırılır yen içinde kalır” diyerek yaşananları sineye çekti ve sadece hizmet etmeye devam etti. Ne var ki uzun süre devam eden bu baskılara ve dışlanmalara daha fazla dayanamamış olacak ki radikal bir kararla AK Parti’ye geçiş yaptı, AK Parti Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda Köksal’a parti rozetini bizzat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan taktı. Kürsüde kısa bir konuşma yapan Köksal, “Özel hayatın kutsallığına” değinerek Genel Başkan Özgür Özel’e adeta net bir mesaj gönderdi.

    Üç parti değiştiren Enginyurt’a mı kaldı Başkan Köksal’ı eleştirmek

    Cemal Enginyurt’un Afyonkarahisar’a gelerek Burcu Köksal’ın parti değiştirmesini eleştirmesi tam anlamıyla bir siyasi komedidir. Cemal Enginyurt, siyasi geçmişi boyunca Milliyetçi Hareket Partisi, Demokrat Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi olmak üzere üç farklı çizgideki partide siyaset yapmış bir isimdir. Böylesine hareketli bir siyasi geçmişe sahip birinin, bir başkasını parti değiştirmekle suçlamasını hiçbir şekilde samimi bulmuyorum.

    Geçmişte sert sözlerle eleştirdiği birçok siyasi görüşü bugün çıkarları gereği savunmak zorunda kalması da yaptığı eleştirilerin inandırıcılığını tamamen ortadan kaldırıyor. Bu nedenle, Türkiye’de parti değiştirme konusunda konuşacak en son kişilerden biri kesinlikle Cemal Enginyurt’tur.

    Afyonkarahisar’da yapılan bu açıklamaların ardından benim aklıma şu soru geldi: CHP’de bu konuyu konuşacak başka kimse kalmadı mı da siyasi geçmişi bu kadar tartışmalı bir isim Afyonkarahisar’a gönderildi?

    Köksal’a yönelik çirkin iftiralar

    Burcu Köksal AK Parti’ye geçtikten sonra, kendilerini ulusal alanda sözde duayen sanan bazı köşe yazarları ve gazeteciler hemen harekete geçti. Ellerinde hiçbir belge ya da kanıt olmadan, sadece Başkan Köksal’ın parti değiştirmesine duydukları öfkeyle, onun özel hayatıyla ilgili yalan ve iftira niteliğinde karalama kampanyaları başlattılar. Kameraların karşısına geçip ya da sosyal medyada tweet atarak bir insanın mahremiyetine saldıran bu sözde gazetecilerin milyonlarca takipçisi bulunuyor. Ne yazık ki bu takipçi kitlesi de adeta körü körüne bağlandıkları bu kişilerin her söylediğini sorgusuz sualsiz kabul etmekte ve doğru saymaktadır. Atılan bu çirkin iftiralara maalesef bazı insanlar inandı; bu sözde gazeteciler ise sırf sosyal medyada etkileşim alabilmek uğruna özel hayatın sınırlarını saygısızca aşarak yalan haberlerine devam ediyorlar. Başkan Burcu Köksal ve eşi Yasin Köksal, bu haysiyet cellatlığı karşısında sessiz kalmamalı ve bu sözde gazetecilerden yargı önünde mutlaka hesap sormalıdır.

    Sonuç olarak, Başkan Köksal’ın bu siyasi tercihi öncelikle güzel şehrimiz Afyonkarahisar için hayırlı uğurlu olsun. Önümüzdeki 3 yılın şehrimiz adına bol yatırımlı, projelerle dolu ve bereketli günler getirmesini temenni ediyorum.

  • YA BU DEVE GÜDÜLECEK YA DA …

    YA BU DEVE GÜDÜLECEK YA DA …

    Okuyucularımız hatırlayacaklar, bir önceki yazımızın başlığı ‘6 Mayıs önemli bir tarih’ demiştik. Tabii biz bu tarihi yazarken Belediye Başkanı Burcu Köksal’ın CHP’den AK Parti’ye geçiş sürecinin başladığı tarih olarak kehanet etmedik.

    Oradaki yorumumuz, Türkiye devrimci hareketinin önemli isimleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idam edilmesinin yanı sıra Butlan Davası’nda yargılanan CHP’nin Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu dahil 12 arkadaşının yargılama günüydü 6 Mayıs.

    Zaten bu davada aynı gün uzatıldı başka bir tarihe…

    AFYON SİYASETİ TRANSFERLERE ALIŞIK

    Ama ülke gündemine Burcu Köksal’ın AK Parti’ye geçeceği iddiası bomba etkisi yaptı, hem yaygın hem de ulusal medyada.

    Neler yaşandığını tek tek buraya yazmaya gerek yok.

    Tüm olaylar kamuoyu önünde yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor.

    Bu gündem değişmesi sayesinde ülkenin ekonomik durumu unutuldu veya ötelendi.

    Kurban Bayramı’nda da 4 bin lira emekli ikramiye alacak emeklinin bu parayla bırakın kurban kesmesini, 3 kilo et parası bile değil, bu da unutuldu.

    Domatesin 200 lira olması da akla gelmedi.

    Varsa yoksa Burcu Köksal nasıl gitti, neden gitti?

    Peki, şimdi ne olacak?

    Bakın, ilimizde siyasi transferler bugüne has değil.

    Dün vardı, bugün de var. Yarın yine olacak.

    Yaşı bizimle olanlar hatırlar.

    Güneş Motel meselesi vardı. O dönem Rahmetli Bülent Ecevit Adalet Partisi’nden 11 milletvekilini transfer etti, bakanlık verdi. Bunlardan Afyonkarahisarlı olan Mete Tan Sağlık Bakanı, Güneş Öngüt ise Ulaştırma Bakanlığı koltuğuna oturdu.

    Yıllar geçti. DSP’den milletvekili olan rahmetli Kubilay Uygun 7 defa parti değiştirdi. Gitti geldi. Ülkeye ‘Fırıldak Kubi’ mottosu oluşturdu.

    Bitmedi, AK Parti’den milletvekili olan Reyhan Balandı DYP’ye geçti. Yine AK Parti Milletvekili olan Mahmut Koçak ANAP’a geçti. Son olarak 7 yıl önce de İYİ Parti adayı olarak yerel seçime girdi. Belki önümüzdeki seçimde AK Parti adayı olacak.

    KÖKSAL’IN SİYASİ YOL HARİTASI

    Gelelim Burcu Köksal meselesine.

    Belediye Başkanı Burcu Köksal genç bir avukat olarak siyasete meraklı ve o dönem Mustafa Sarıgül’ün partileşme olamayan Türkiye Değişim Hareketi’nde yola çıktı. Sonrasında Cumhuriyet Halk Partisi’nde ön seçime girdi.

    Birinci çıktı ve 25-26-27-28 dönemlerde Afyonkarahisar Milletvekili oldu.

    İlk seçim dışında diğer seçimlerde Genel Merkez’in adayı olarak liste başıydı.

    Liste başı olmasının ötesinde vekil sıralamasını da baştan sona Burcu Köksal yapıyordu.

    Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun öz kızı gibi saygı ve ilgi gördü sürekli Cumhuriyet Halk Partisi’nde.

    Bundan dolayı da CHP Grup Başkanvekili koltuğuna oturan Burcu Köksal kurultayda Kılıçdaroğlu ekibinde yer alıyordu.

    Kılıçdaroğlu kaybetti. Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel ekibi kurultayı kazandı.

    Öncesinde yerelde farklı bir gelişme oldu.

    Afyonkarahisar’da yenilikçi olarak bilinen Yalçın Görgöz ve ekibi hem merkez ilçeyi kazandı hem de İl Başkanlığı’nı aldı.

    MERKEZ İLÇE SEÇİMİNDE DANANIN KUYRUĞU KOPUYORDU

    O Merkez İlçe kongresinde yaşanan tablo ülke gündemine düştü. Şimdiki Kastamonu Belediye Başkanı o dönem CHP Milletvekili olan Hasan Baltacı ve O dönem Kastamonu İl Başkanı şimdiki CHP Parti Meclisi Üyesi olan Hikmet Erbilgin’e Köksal “Siz beni kazıyamazsınız. Hırsızlar, hadi kazı da görelim” mealinde haykırdı.

    Sinirden bayıldı ama seçimi ekibi kaybetti. Bu olay fitilin ateşlendiği bir olaydı.

    Daha sonra Yalçın Görgöz Parti Meclisi üyesi oldu.

    Burcu Köksal Meclis’te bu ekip ile doku uyuşmazlığı olur düşüncesiyle kendini yerele taşıdı ve Belediye Başkan Adayı oldu.

    Yerel seçimlerde il ve merkez ilçe başkanı sessiz kalmalarından dolayı tüm meclis listesini de kendisi yaptı.

    Bakın şu anda 23 kişilik belediye meclisinden en az 10’a yakın istifa olacak CHP’den.

    Bazıları İYİ Parti’ye bazıları Demokrat Parti’ye bazıları da AK Parti’ye geçebilir.

    Sonuçta CHP mecliste çoğunluğu kaybedecek gibi.

    SİYASETÇİNİN KARNESİ OYDUR

    Burcu Köksal’ın CHP’de hükmü bitmedi. Son yapılan seçimde kendilerine milletvekili sıralamasında hayali gören İl Başkanı ve Merkez İlçe Başkanı taca çıkıyor.

    Bir notu da ekleyelim: CHP 18 ilçeden sadece Dinar, Başmakçı ve Evciler’de başkanlığı kazanıyor…

    Zaten Afyonkarahisar’ın genel yapısı da böyle değil mi?

    Bakın size bir tablo sunacağım.

    İl Merkezi dışında 17 ilçeden 3 ilçe oranı yüzde 6.

    Beldede ise alınan belediye oranı yüzde 2,5.

    Yerel seçimde başarılı olduk diyerek kendilerine pay çıkaran İl Başkanı Faruk Duha Erhan ve Merkez İlçe Başkanı Büşra Çetinöz’ün karnesi bu.

    Yerine Hasan Karadeniz İl Başkanı, Murat Albayrak ise Merkez İlçe Başkanı oluyor.

    Bu sürece kadar uzun soluklu bir siyasi yol haritasını anlattım.

    Geldik geçen haftaya

    CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN DEVREYE GİRİYOR

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan siyasetin ustası.

    Önüne bu anlattığım rakamlar konuluyor.

    Afyonkarahisar’da CHP’nin oyu yüzde 20’lerde ama yerel seçimde o bahsettiğim sağdan gelen kişilerden oluşan mozaik yanı sıra AK Parti’ye tepki oyları CHP’de birleşiyor ve yüzde 51 oy alınıyor.

    Bir ay önce yapılan ankette Ege belediyeleri içinde Köksal’a yüzde 68 memnuniyet çıkıyor.

    Cumhurbaşkanı bu fırsatı kaçırmıyor. Bu süreçte bazı iddialar da ortada olunca çağırıyor Köksal’ı Beştepe’ye.

    Köksal’ı AK Parti’ye çağırıyor. Mealen deniliyor ki “Ya bu deveyi güdeceksin bizimle ya da…”

    İşte orası zor olanı.

    Başta CHP’nin Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu dahil olmak üzere 22 belediye başkanı tutuklu. Yargılamaları devam ediyor.

    Bu yazıyı okuyunca Burcu Köksal güzellemesi veya onun parti değiştirmesini olumlu bakıyorum anlamı sakın çıkmasın. Bir çeyrek asır özeti yaptığım.

    Zaten Deniz Gezmiş ile giriş yapmamızın temeli de böyle algının oluşmamasıydı.

    Ortada ülke gerçeği var.

    Asıl mesele…

    Ülkedeki siyasi yapı.

    Asıl mesele

    Ülkedeki siyasi partiler yasasının değişmesi lazım.

    İL YÖNETİMİ BIRAKMALI

    Şimdi Afyonkarahisar İl Yönetimi de görevden ayrılacak. Ayrılmazsa Genel Merkez görevden alacak.

    Bu krizi yönetemiyor.

    Genel Merkez toplanın tepkinizi ortaya koyun diyor. Acemi yönetim ilk gün 200, ikinci gün Gurup Başkan Vekili Ali Mahir Başarır ve Milletvekili Umut Akdoğan geliyor alanda 400 kişi yok. 68 bin oy alan bir partinin topladığı sayı evlere şenlik.

    Geldik yazının sonuna:

    Evet siyaset ilkeli yapılması lazım. Siyasette omurgalı olmak lazım. Dik durmak lazım.

    Siyasi çizginiz net ve şeffaf olması lazım. Yol arkadaşlarınız da sağlam tutarlı olması lazım.

    Öyle rüzgar gülü gibi dönerek bugün ak dediğine sonra kara dememek lazım.

    Bakın belediye meclisindeki bir iki kişiye kişisel ve bireysel hesaplar içinde birlikte yol yürüdüğüne ak diyenler bugün kara diyenlere bir çift sözümüz var.

    Bugün kağıttan aslan kesilmeniz beyhude. Herkes sizlerin de yol haritasını da çok iyi biliyor. Beraber ıslandınız siz yağan yağmurda değil mi?

    İlkesiz kazanmak görecelidir.

    Asıl olan kendi benliğinle kazanmaktır.

    Noktayı Adnan Yücel’in şiirindeki söz ile koyalım:

    “Düşlerin sonsuza koştuğu yerde,

    Sabrın çiçeklerinin açtığı yerde,

    Asla kapanmaz yaşanan defter.

    Çünkü tarihin en güzel yerinde,

    Son sözü hep direnenler söyler…”

  • GİTME KAL BU ŞEHİRDE BAŞKANIM

    GİTME KAL BU ŞEHİRDE BAŞKANIM

    Belediye Başkanı Burcu Köksal’ın CHP’den AK Parti’ye geçeceği iddiaları yeniden gündeme geldi.

    Burcu Köksal’ın Perşembe gün boyu telefonları açmaması bu söylentilerin güçlendirdi. Ardından da CHP İl Başkanlığı’nın acil toplantı yaparak ‘Gitme Kal Bu Şehirde Başkanım. Cumhuriyet Halk Partisi olarak yanındayız’ mealindeki açıklaması da eklendi.

    Şimdi yaşananları paylaşalım.

    Millet Haber Ajansı Genel Yayın Yönetmeni Gazeteci Sinan Burhan’ın üç gün önce bir televizyon kanalında, “Kaynağım sağlam, Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burcu Köksal yakında AK Parti’ye katılacak. Önceki sözlerimin arkasındayım” açıklaması kentte soğuk duş etkisi yarattı.

    Sonra.

    CHP Milletvekili Cemal Enginyurt ise sosyal medyadan bir açıklama yaparak, “Burcu Köksal eşi ile tehdit ediliyor ama Köksal yerinde duruyor. Duracak” sözleri geldi.

    KÖKSAL SESSİZ

    Köksal, dün Afyon’da yapılan Uluslararası Gastronomi Çalıştayı’na katılmadı.

    Aldığım bilgilere göre, Başkan Köksal birkaç gündür Ankara’daydı. Köksal’ın Ankara’dan Sinop’a gitmesi bekleniyordu.

    Gelişmelerden sonra haberciler Belediye Başkanı Burcu Köksal’a ulaşmaya çalıştı.

    Ben hem aradım, hem whatsapp’tan mesaj yazdım, ulaşamadım. Şimdiye kadar Başkan Köksal’ın ağzından laf alan bir gazeteci olmadı.

    Sanıyorum ‘bazı’ siyasetçiler de ulaşamıyor.

    Bu esnada Cumhuriyet Halk Partisi İl Başkanlığı Burcu Köksal başlıklı ACİL yönetim toplantısı yaptı. Kısa bir açıklama yayınladı. Açıklamanın özetini yukarıda verdim.

    BAKAN VE VEKİLLER NE DİYOR

    Bu gelişmeler üzerine Egemax TV’de ilimizde bu siyasi belirsizliği canlı yayında anlattım.

    Ankara’daki gazeteci dostlarımdan bilgiler akmaya devam etti.

    AK Parti kaynakları acaba bu işe ne diyor sorusu aklıma düştü.

    Ali Babacan’dan sonra AK Parti de en uzun bakanlık yapan ve Cumhurbaşkanı Irak Temcilcisi Prof. Dr. Veysel Eroğlu ile konuştum.

    Veysel Hoca, ‘Burcu Hanım’ın partimize gelmesi ilimiz açısından önemli. Ben Afyonkarahisar hizmet ve yatırımları takip eden bir isim olarak desteklerim. Katkı sunarım’ diyordu.

    Milletvekili Ali Özkaya ile whatsapp yazışmalarında durumdan bilgi sahibi olmadığını anladım ve dua emojisi gönderiyordu Özkaya.

    Milletvekili İbrahim Yurdunuseven de ‘Hayırlısı olsun’ diyordu.

    Hasan Arslan’dan olumlu, olumsuz dönüş olmadı.

    Üç açıklamada gösteriyor ki bakan ve vekiller bilgi sahibi değil. Eğer böyle bir transfer varsa Cumhurbaşkanı Erdoğan nezdinde devam ediyordu gelişmeler.

    Yok eğer böyle bir geçme işi yoksa da biz habercilerde dâhil yine ‘Havanda su dövmeye’ devam ediyorduk.

    Çünkü yazı hazırlanması aşamasında BİRGÜN Gazetesinde Burcu Köksal’a atfen bir açıklama geldi. Gazeteye göre Burcu Köksal ‘Asla partimden istifa etmem. Bu söylentilere inanmayın’ demiş.

    Aslında bu kadar belirsizlik yaşamaya hiç gerek yok.

    Başkan Köksal bir açıklama yapar.

    Şu gitti gidiyor dedikodularına kulağı tıkar.

    Ama şu ana dek böyle kendi ağzından açıklama yok.

    NELER OLMUŞTU?

    Neden havanda su dövme yazdım onu da anlatayım.

    Geçen yılın sonlarında yine Gazeteci Sinan Burhan başta olmak üzere AK Parti’ye yakın gazeteciler, Köksal’ın AK Parti’ye katılacağı iddialarını gündeme getirmişti.

    O dönemde de Köksal uzun süre sessiz kaldı ve “Atadan CHP’liyim hiçbir yere gitmiyorum. Partimdeyim” açıklaması yapmıştı.

    Başkan Köksal son günlerde önceki Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na sahip çıkan açıklamalarda bulunmuştu.

    Bir başka açıklaması da TİP Milletvekili Sera Kadıgil’e oldu Başkan Köksal’ın.

    Cumhuriyet Halk Partisi’nden milletvekilliği de yapan ve sonrasında Türkiye İşçi Partisi’nden İstanbul Milletvekili olan Kadıgil’e Burcu Köksal çok sert sözlerle yüklendi. Çünkü Sera Kadıgil, Kılıçdaroğlu hakkında olumsuz bir paylaşım yapmış, Köksal da eski Genel Başkanı’na sahip çıkmıştı geçen hafta.

    4 DÖNEM CHP VEKİLİ KÖKSAL YEREL SEÇİMDE YÜZDE 51 OY ALDI

    Burcu Köksal 25,26, 27 ve 28. dönem CHP Afyonkarahisar Milletvekilliği yaptı.

    1. dönem Milletvekilliği seçimi öncesi Cumhuriyet Halk Partisi’nden yapılan ön seçimde Burcu Köksal birinci çıktı ve Afyonkarahisar’ın CHP Milletvekili olarak TBMM’ne gitti.

    Daha sonra yapılan tüm seçimlerde Genel Merkez tarafından 1. sıra milletvekili adayı oldu ve kazandı. Bir ara İYİ Parti’ye de Genel Merkezin isteği ile gidip gelmişti.

    Burcu Köksal 31 Mart 2024’te yapılan yerel seçimler de yüzde 51 oy alarak Afyonkarahisar Belediye Başkanı oldu.

    AK Parti Adayı Hüseyin Ceylan Uluçay ise yüzde 38’de kalmıştı.

    Ve son söz…

    Bu pilav çok su kaldırmaya devam edecek gibi.

    Bakalım bu iddianın aslı astarı var mı?

    Ya doğru çıkacak ya da geçen ki gibi fos çıkacak.

    Benim kişisel görüşüm, Burcu Köksal CHP’den ayrılmaz yüzde 60.

    Afyonkarahisar’a hizmet ve yatırım yapmak adına gidiyorum Ben Afyonkarahisar sevdalısıyım demesi ise yüzde 40

    Ama artık bu son olsun. Kabak tadı vermeye başladı.

    İddialar gündeme geliyor. Ulaşılmaz olunuyor. Ne CHP Genel Merkezi ne de Cumhurbaşkanlığı’ndan net bir açıklama olmuyor.

    Nasıl kaynaksa. Her 5 ayda bir kez höykürüyor. Kaynaklardan aldığımız bilgiye göre diye diye ısıtılıp ısıtılıp gündeme geliyor.

    Bekleyelim görelim bakalım…

    Ne olacak.

    Mutlu aydınlık yarınlara…

  • ÜÇ GÜNDE HEYBEMİZDEN DÖKÜLEN

    ÜÇ GÜNDE HEYBEMİZDEN DÖKÜLEN

    Gazetecilik alanda yapılır. Masa başında kes kopyalama yapıştır haberleri ile gazetecilik yaptığını zannedenler her daim sınıfta kalıyor.

    Bu düstur ile muhabirlikten gelen bir anlayışla herkesin tatil ettiği, gezmelere veya istirahate çekildiği cuma, cumartesi ve pazar günü alanlarda dolu dolu bir zaman yaşadım.

    Cuma 1 Mayıs sonrası Gün FM’de radyo röportajı. Aynı gün ESOB seçimleri, cumartesi günü Basın Odasında Değerli Dostum Ahmet Tunca ile Faruk Bangir yönetimindeki Basın Odası. Cumartesi gecesi AKSAM konseri pazar sabahı Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu ile basın toplantısı ve pazar gecesi kar yağışından dolayı kapanan yolların haberleri. Pazartesi sabahı ise EGEMAX TV’de canlı yayın bağlantısı derken bugüne ulaştık. Şimdi Afyonkarahisar gündeminde öne çıkanları kısa kısa paylaşmak isterim.

    OKULLARDA KAR ENGELİ

    Afyonkarahisar’da yoğun bir hafta geçirdik. Yolların kesiştiği nokta ilimizde 3 Mayıs akşamı yağan kar yağışı sonrası Antalya yolunu bağlayan Damlalı rampası Şuhut yolu, Ankara yolundaki Köroğlu beli ve İzmir bağlantısı olan Dumlupınar geçidi gibi bağlantılarda sıkıntı yaşandı.

    Ağır araçların kayması sonucu yol açma çalışmaları da uzun sürdü ve trafik tam anlamıyla felç oldu.

    Trafik Karayolları, Jandarma ve AKUT ekiplerinin sıkıntılı yollarda canla başla mücadele ettiklerinin de altını çizelim.

    Aşırı yağış ve yolların geçit vermemesi üzerine Merkez İlçe, Ege havasına yatkın Dinar, Dazkırı ve Evciler ilçeleri dışındaki ilçelerde taşımalı eğitime bir gün ara verildi.

    Senelerdir görülmeyen bir 3 Mayıs yaşandı.

    Önümüzdeki günlerde artık bahar ve yaz ile tanışmanın zamanı geldi.

    1 MAYIS ÜÇ AYRI ETKİNLİK

    İlimizde 1 Mayıs İşçi Dayanışma ve Emekçi Günü dolasıyla etkinliklerde yapıldı. Cumhuriyet Halk Partisi İl Başkanlığı’nda toplanan partili ve bir kısım işçi, Zafer Meydanı’na kadar yürüdü. Burada Belediye Başkanı Burcu Köksal önemli ve anlamlı bir konuşma yaparak emekçilerin 1 Mayıs Günü’nü kutladı.

    Ve Gün FM mikrofonlarına Başkan Burcu Köksal özel açıklamalarda bulundu. Bir başka 1 Mayıs etkinliği İstasyon meydanında oldu. TÜRK-İŞ İl Temsilcisi Muharrem Uslu burada bir konuşma yaptı. Öğleden sonra ise KESK platformu Zafer Meydanı’nda emekçilerle buluştu. Eğitim-Sen ve Eğitim İş Başkanları konuştu. Sonrasında halaylar çekildi.

    Alanda Cumhuriyet Halk Partisi önceki dönem Parti Meclisi Üyesi olan Yalçın Görgöz ile Afyonkarahisar Belediye Meclis Üyesi Ramazan Akgöz GÜN FM mikrofonlarına düşüncelerini anlattı.

    Ayrıca Eğitim-Sen Afyonkarahisar Şube Başkanı Ender Karaaslan-Hürriyetçi Eğitim Sendikası Başkanı Nizamettin Şenol ile TÜRK-İŞ Başkanı Muharrem Uslu Gündem Özel yayına konuk oldular Gün Radyo’da.

    ESNAFLAR ÜSTÜN DEDİ

    Esnaf Zanaatkar seçiminde 33 oy farkla Cengiz Üstün kazandı. Bu seçim çok önemli bir seçimdi. Cengiz Üstün mevcut başkan olarak gece gündüz çalıştı. Öncesinde ilçe esnaf odası seçimlerinde kendi ekiplerinin kazanması adına yoğun çaba gösterdi. Sandıklı Esnaf Odası seçiminde Ali Çiçek’in kazanması ve Çiçek’in Cengiz Üstün listesinde başkan yardımcısı olması bu seçimde önemli rol oynadı.

    Sabri Can Bekle ve ekibi daha önce adaylığını da açıklayan Mehmet Karagöz ile önceki Başkan A. Kadir Konak’ın desteğini almasına rağmen ilçeden gelen bir aday olmasından dolayı seçimi kazanmasına nefesi yetmedi.

    Siyasi anlamda bakıldığında Dinar’ın CHP’li Belediye Başkanı Veysel Topçu ve CHP’ye yakın esnaflar ile bir kısım MHP’lilerin desteği Sabri Can Bekle’ye, AK Partili bir milletvekili dışındaki partililerin ise desteği Cengiz Üstün’e gitti.

    Sonuçta yeni seçilen yönetimi tebrik ediyorum. Bu seçim ekim ayında yapılacak olan Afyonkarahisar Ticaret ve Sanayi Odası seçimlerine de bir anlamda antrenmanı gibi olacak.

    Afyonkarahisar’da TSO seçimleri, mevcut Başkan Hüsnü Serteser ile geçen seçimde 1 oy farkla yarışı kaybeden M. Önder Artuk arasında olacak.

    Cengiz Üstün, Serteser’e Sabri Can Bekle ise Artuk’a yakın isimler olarak görünüyor.

    84 YAŞINDA SAHNELERİN TOZUNU ATIYOR

    Cumartesi gecesi AKSAM Türk Sanat Müziği konserinde yerimizi aldık. 15. yıl konserinde tam bir Türk Sanat Müziği ziyafeti çekildi.

    Sahneye 84 yaşındaki ve 8 defa kalp ameliyatı olan Savaş Demiröz’ü görünce, ‘İşte yaşama sevinci bu. Her yaşı doya doya yaşamak lazım. Her şeye rağmen’ demekten kendimi alamadım.

    Emekli Mali Müşavir olan Savaş Demiröz sekizinci ameliyatını geçen sene kalbinden oldu. Söylediği şarkı ise Abdullah Yüce’nin o dillere destan şarkısı ‘Bu ne sevgi ah/Bu ne ızdırap. Zavallı Kalbim ne kadar harap’ idi.

    Konserde bir başka dikkatimi çeken emekli öğretmen Ali Yaman. Sandıklı’da her hafta koro çalışmalarına gelen Ali Yaman 70’li yaşları devirdi. O da sahnede ‘Çile bülbülüm Çile’ şarkısını muhteşem okudu.

    KURUCU LİDER YAZIN VE BOŞ BIRAKIN BAKALIM

    Pazar sabahı Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu basın mensuplarıyla buluştu.

    Çok önemli mesajlar verdi Genel Başkan Ağıralioğlu.

    Açılım sürecini eleştiren Yavuz Ağıralioğlu, ‘Şimdi bir anket yapalım. Kurucu Önder, Kurucu Lider diyerek karşısını boş bırakalım. Verilecek tek bir cevap var. Mustafa Kemal Atatürk. Atatürk varken bebek katili güvenlik güçlerimizi şehit eden Apo’ya Kurucu Lider, Önder derseniz bu olmaz. İşte bu Kurucu lider Atatürk’ün kurduğu partiye yapılanları da tasvip etmiyorum’ dedi.

    3 Mayıs Türkçülük konusunda ise Ağıralioğlu şu görüşlerini paylaştı basın mensuplarıyla “Kökümüz bir, istikbalimiz bir! Tarih boyunca insanlığın miğferi olmuş büyük bir milletin evlatları olarak; dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın kalbi bu topraklarla atan herkesin 3 Mayıs Türkçülük Günü’nü kutluyorum. 3 Mayıs; millet olma bilincinin, ortak dilin, ortak kültürün ve tarih şuurunun güçlü bir ifadesidir. Türkçülük; ayrıştıran değil birleştiren, dışlayan değil kucaklayan bir medeniyet anlayışıdır. Köklerimizden aldığımız güçle birliğimizi ve kardeşliğimizi büyütmeye; dilimizi, kültürümüzü ve milli değerlerimizi yaşatmaya kararlıyız. Bu şuuru yaşatan herkesi saygıyla selamlıyorum”

    Bu açıklaması sonrasında 3 Mayıs Dünya Basın Günü sebebiyle soru üzerine basın mensuplarının çok büyük özellikle de yerel basının sıkıntılar içinde olduğunun altını çizerek bazı örnekler de verdi.

    Biz bu haftayı haber dolu geçirdik.

    Acısıyla tatlısıyla yaşam devam ediyor. Aslında yaşam da bir yarış. Önemli olan yaşamın her anından keyif alabilmek

    Aldığınız nefesin değerini ve kıymetini bilebilmek. Yaşınız işiniz ne olursa olsun layık olduğu ve hak ettiği gibi yaşayabilmek.

    Ülkeye millete, vatana yakışır bir yaşamı yalandan riyadan uzak ilkeli dürüst bir şekilde gerçekleştirenlere ve her daim üretenlere selamlar olsun.

    Mutlu ve aydınlık yarınlara…

  • 1 Mayıs’ın görünmeyen yüzü: yarım kalan hayatlar

    1 Mayıs’ın görünmeyen yüzü: yarım kalan hayatlar

    Ekmek kavgası uğruna verilen canların hikayesi

    Bugün takvimler 1 Mayıs’ı gösteriyor. Bizler için birer rakamdan ya da istatistikten ibaret gibi görünen o isimlerin her biri, aslında bir annenin evladı, bir çocuğun babası, bir evin umuduydu. Ekmek parası peşinde koşarken, rızkını ararken bir daha sevdiklerine sarılamayan o canları, bugün bir kez daha hürmetle ve hüzünle anıyoruz.

    İSİG Meclisi verilerine baktığımızda, her bir ismin ardında yarım kalmış bir hikaye ve dinmeyen bir sızı var:

    -Hayrettin Taş (45-50): İstanbul Beylikdüzü’nde beton mikserinin devrilmesi sonucu hayatını kaybetti. Muş Merkez Gökyazı Köyünden…

    -Furkan Alemdar (40): Aydın Köşk’te çalıştığı taş ocağında kolunu taş kırma makinesine kaptırması sonucu hayatını kaybetti. Samsun Termeli…

    -Serkan Yıldırım (13) ve Kasım Yıldırım (14): Okul temizliği için amcalarıyla komşu köyden gelen iki kuzen… Diyarbakır Ergani’de okul bahçesini temizlerken üzerlerine yıldırım düşmesi sonucu birlikte veda ettiler hayata.

    -Yüksel Arıcan (55): Kocaeli İzmit’te çalıştığı inşaatta yüksekten düşerek aramızdan ayrıldı.

    -Bilal Çakır (25): Ankara Etimesgut’ta çalışırken toprak kayması sonucu göçük altında kaldı. Siirt Kurtalan Saipbeyli Köyünden…

    -Cebrail Çiçek (35-40): Antalya’da çalıştığı inşaatta elektrik çarpması sonucu vefat etti. Dört çocuk babasıydı, Ağrı Patnoslu…

    -Engin Tuncay (17): Malatya Yeşilyurt’ta stajyer öğrenci olarak başladığı iş hayatında, henüz yolun çok başındayken yüksekten düşerek hayatını kaybetti.

    -Ferhat Boztepe (54): Malatya Doğanşehir’de kayısı bahçesinde ilaçlama yaparken traktör arasında sıkışarak can verdi.

    -Seyfettin Palaz (21): Kayseri Hacılar’da çalıştığı mobilya fabrikasında ezilme sonucu vefat etti.

    -Turgay Minaz (43): Antalya Finike’de mermer ocağında çalışırken loderden düşerek hayatını kaybetti.

    -İlhan Can Yalçın (20): Uşak Aktaş Köyü’nde bir evin güneş enerjisi sistemini tamir ederken elektrik akımına kapıldı.

    -Ramazan Küren (55): Manisa’da bir kanalizasyon hattı çalışması sırasında göçük altında kalarak can verdi.

    -Mahmut Dadaş (41): Hatay Erzin’de arızalanan tırını tamir etmeye çalışırken kupa ile dorse arasına sıkışarak hayatını kaybetti.

    -Suat Kulakçı (41): Zonguldak’ta yerin metrelerce altında, maden ocağında çalışırken elektrik çarpması sonucu vefat etti.

    -Zeki Karabulut (40): Kütahya Tavşanlı’da orman işçisi olarak çalışırken üzerine tomruk devrilmesi sonucu can verdi.

    -Mahmut Bozan (48): Eskişehir’de bir inşaatın 6. katından asansör boşluğuna düşerek hayatını kaybetti.

    -Semih Sinan Pelek (30): İstanbul’da bir dönercide kuryelik yaparken, bir siparişi yetiştirmeye çalıştığı sırada yola savrularak veda etti dünyaya.

    -Murat Bektaş (32): Şırnak’ta bir okul inşaatında mühendis olarak ölçüm yaparken toprak kayması sonucu hayatını kaybetti.

    -Dilek Turan (45): Aydın Efeler’de temizliğe gittiği evin camlarını silerken 5. kattan düşerek can verdi.

    -Miran Tutar (12): Batman’da bir çocuk… Ahırda inek sağarken elektrik akımına kapılarak hayatını kaybetti.

    Bu liste, bugün aramızda olamayan binlerce canın sadece bir kısmı. Her biri sadece işine gitmişti; akşam sofrada ailesiyle buluşmak, çocuklarının geleceğini kurmak, helal lokmasını kazanmak için. Bugün dualarımız, bu sessizce aramızdan ayrılan emek kahramanları için. Ruhları şad olsun.

  • HAK ALINDI

    HAK ALINDI

    Bu yazımızda bir fotoğraf kullanarak başlayalım.

    Hafta içinde medyada bir fotoğraf vardı. Küçük bir kız baretli ve yağmurluğu olan maden işçisi babasının ayaklarına sarılıyordu.

    – Hadi Baba ıslandın eve gidelim artık.

    – Yağmur değil yavrum. Yüreğimiz ıslandı.

    – Özledik hadi baba eve gidelim…

    – Az kaldı kızım az kaldı. Ben sizin için geleceğin için buradayım

    – Ama ben anladım Baba. Ben sen gibi işçi olmayacağım. Okuyup zengin olacağım.

    – İnşallah evladım inşallah…

    Madenci Baba ile küçük kız arasında böyle bir konuşma geçti mi geçmedi mi bilmiyorum

    Ben bu fotoğrafı kendimce dillendirmeye çalıştım.

    AÇIZ EYLEMİ

    Eskişehirli maden işçileri tam 17 gündür eylem yaptılar.

    Soyundular ‘Açız’ diye haykırdılar.

    6 aydır alamadıkları maaş ve tazminatlarını almak adına meydanlara çıktılar.

    Şöyle kendinizi o işçilerin yerine koyun.

    En zor şartlarda çalışıyorsun ve yaklaşık 200 gün elinize para geçmiyor.

    Mutfak tam takır kuru bakır.

    Kiralar birikmiş borçlar dağ gibi olmuş. Eş dostta yok olan da zaten ya altın ya da dolar veriyor.

    Borç ödemesi yüzde 20/30 fazla oluyor. Yani sizin maaşın birisi faize uçtu.

    İşte bu işçiler canlarını dişlerine takarak Ankara’ya kadar yürüdüler.

    “Duyun sesimizi” dediler.

    Kar yağmur demeden eylemlerini sürdürdü.

    Burada birçoğu onlar gibi emekçi çocuğu olan polisler karşılarına çıktı.

    Polis güvenlik adına siber gazı sıktı.

    Cop kullandı.

    Bir polisin bunu yaparken gözyaşlarını tutamadığını görüyorduk.

    O polis de biliyordu ki bu cop vurduğu, biber gazı sıktığı maden işçisi doğup büyüdüğü köyünden de olabilirdi.

    Belki amcası da olurdu, dayısı da olabilirdi.

    O polise amirleri öyle emir vermişti.

    Emir büyük yerden geliyordu. Ve görev de kutsaldı. Hak arayan işçi dövülmeli ki sermaye savunulmalı.

    Sonuçta ‘Hak verilmez alınır’ sözü gerçekleşti. Madencilerin eylemi olumlu sonuçlandı.

    Sendika ve ilgili bakanlık yetkilileri ile patron masaya oturdu.

    Ödemelerin bir kısmı yapıldı.

    Kazasız şükür ki bir eylem sona erdi.

    1 MAYIS İŞÇİ VE EMEKÇİ BAYRAMI

    Şimdiden tüm emekçilerimizin bu mücadele ve dayanışma gününü kutluyorum.

    Bu fotoğrafa çok dikkatli bakarak emek sermaye çelişkisini görelim. Emeğin en yüce değer olduğunu da anlayalım.

    1 Mayıs sebebiyle ilgilisinden ilgisizine kadar yerel ve genel anlamda bir sürü mesaj ve açıklama yayınlanacak.

    Emekçilerin çok az kısmı

    “Yaşasın 1 Mayıs” sesleri göğe yükselecek.

    Nazım Hikmet’in sözü ile noktayı koyalım:

    “Yaşamak

    şakaya gelmez,

    büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın

    bir sincap gibi meselâ,

    yani,

    yaşamanın dışında ve ötesinde

    hiçbir şey beklemeden,

    yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.

    Yaşamayı

    ciddiye alacaksın…”

    Mutlu aydınlık yarınlara…

  • CHP’DE SADECE KURULTAY DEĞİL, GÜVEN KRİZİ TARTIŞILIYOR

    Siyasette bazen mesele sandık değildir…
    Mesele, sandığın ne kadar “inanılır” olduğudur.
    Cumhuriyet Halk Partisi’nde bugün yaşanan tam olarak bu.
    Bir kurultay yapıldı, sonuç çıktı, yeni bir genel başkan göreve geldi.
    Ama tartışma bitmedi. Aksine, yeni tartışmalarla gündeme geliyor…
    Herkesin dilinde aynı kavram: mutlak butlan.
    Peki gerçekten öyle mi?
    Hukuk, bu kavramı çok ağır bir yere koyar.
    Bugün konuşulanlara baktığımızda, ortada daha çok
    “itiraz”, “usulsüzlük” ve “siyasi memnuniyetsizlik” var.
    Ama bu, mutlak butlan mı?
    Bu ayrımı bilmeden yapılan her yorum, siyaseti hukuk üzerinden dizayn etme çabasında partiyi nereye götürür birlikte göreceğiz.
    CHP yaşanılanlar gündem oluştururken Kemal Kılıçdaroğlu cephesi ne yapıyor?
    Kapıyı kapatmıyor.
    Ama tamamen de açmıyor.
    Bu çok bilinçli bir pozisyon.
    “Bu süreç tartışmalıdır” diyerek
    hem parti içindeki etkisini koruyor
    hem de olası hukuki adımlar için zemin oluşturuyor.
    Bu bir geri dönüş hamlesi mi?
    Belki.
    Ama daha çok bir bekleme stratejisi.

    Diğer tarafta Özgür Özel var.
    Onun elindeki en güçlü şey hukuk değil,
    gerçeklik.
    Kurultay yapılmış.
    Delegeler oy vermiş.
    Sonuç çıkmış.
    Siyaset, çoğu zaman “olan” üzerinden yürür,
    “olması gereken” üzerinden değil.
    Özgür Özel de tam olarak bunu yapıyor:
    Tartışmayı büyütmek yerine yönetmeye çalışıyor.
    Çünkü biliyor…
    Bu tartışma uzarsa, sadece koltuk değil,
    partinin geleceği de tartışılır hale gelir.

    Ama asıl sorun şu:
    CHP bugün kendi içinde bu kadar tartışırken,
    dışarıya ne söylüyor?
    Erken seçim çağrısı yapıyor.
    Ara seçim istiyor.
    Peki seçmen ne görüyor?
    Kendi içinde uzlaşamayan bir yapı…
    Liderlik tartışmasını bitirememiş bir parti…
    Ve hâlâ “kimin haklı olduğu” üzerinden yürüyen bir siyaset…
    Seçmen şunu sorar:
    “Sen önce kendi içinde net misin?”
    Çünkü güven, sadece iktidara karşı kurulmaz.
    Muhalefetin kendi içinde de kurulmak zorundadır.

    Bugün CHP’de yaşanan kriz, bir kurultay krizi değil.
    Bir güven krizi.
    Mutlak butlan tartışması ise bu krizin hukuki kılıfı.
    Ama siyasetin gerçeği başka:
    Mahkemeler karar verir,
    ama siyaseti seçmen belirler.
    Ve seçmen,
    kararsız, dağınık ve kendi içinde tartışan bir yapıya değil,
    netlik sunan bir iradeye bakar.

    Belki de asıl soru şu:
    CHP, bu süreci bir hesaplaşma olarak mı yaşayacak
    yoksa bir yeniden yapılanma fırsatına mı çevirecek?
    Bu hikâye ya burada kapanacak…
    ya da çok daha derin bir kırılmanın başlangıcı olacak…
    Cumhuriyet Halk Partisinin bilindik guruplaşmalardan arınıp halka güven veren proje ve ekipleri ile sahada olacakmı? Bu krizi fırsata çevirecek mi…?
    Tüm bunları bekleyip göreceğiz.

    The post CHP’DE SADECE KURULTAY DEĞİL, GÜVEN KRİZİ TARTIŞILIYOR first appeared on Kanal 3 Tv.

  • ABDNİN “İKİNCİ VİETNAM” KABUSU

    Değerli okurlar, bu haftaki yazıma şöyle bir soru ile başlamak istiyorum; “Ortadoğu adeta bir barut fıçısı” ifadesini ömrünüz boyunca kaç kez duydunuz?

    Ben şahsen kaç yüz kez duyduğumu bilmiyorum.

    ‘Coğrafya kaderdir’ sözü maalesef çok doğru.

    Eğer bu coğrafyanın bir sakiniyseniz, hayatınız bu tür cümleleri duymakla geçiyor.

    Dedikten sonra, asıl konumuza dönelim hemen…

    Ortadoğu bir kez daha ve bu kez ciddi anlamda ateşin eşiğinde.

    Ancak bu kez sahadaki tablo, klasik bir askeri güç gösterisinin çok ötesine geçmiş durumda.

    Washington yönetimi için İran dosyası giderek bir askeri operasyondan ziyade, stratejik bir çıkmaza dönüşüyor.

    Hatta kulislerde artık daha yüksek sesle dile getirilen bir benzetme var: “İkinci Vietnam sendromu.”

    Çünkü karşılarındaki ülke bu kez ne Irak ne de Afganistan.

    İran, binlerce yıldır aynı coğrafyada kök salmış, yüzlerce savaş vermiş, yense de yenilse de tüm savaşların sonunda konumunu korumayı bilmiş, bölgesinde oynadığı ‘Acem Oyunları’ sayesinde hep diri kalmış bir ülke.

    Ve bugün sahada gerçekleştirdiği hamleler, askeri güçten çok aklın ve zamanlamanın ürünü.

    İran’ın en kritik kozlarından biri hiç kuşkusuz Hürmüz Boğazı.

    Dünya enerji ticaretinin can damarı olan bu dar geçit, İran’ın elinde adeta bir jeopolitik kaldıraç.

    Tahran’ın bu boğazı tamamen kapatmasına gerek bile yok.

    Sadece “kapatma ihtimalini” sürekli masada tutması, küresel piyasalarda dalgalanmaya, enerji fiyatlarında sıçramaya ve Batı ekonomilerinde tedirginliğe yol açmaya yetiyor.

    Bu, askeri değil; doğrudan ekonomik bir savaş stratejisi.

    İran’ın bir diğer dikkat çekici hamlesi ise diplomasi sahasında kendini gösteriyor.

    Dışişleri Bakanı Arakçi’nin Moskova ziyareti, sıradan bir diplomatik temas olarak okunamaz.

    Bu ziyaretin satır aralarında çok daha büyük bir mesaj var.

    O da şu; “Bu kriz yalnızca ABD ile İran arasında kalmayabilir.”

    Rusya’nın sürece dahil edilmesi ihtimali, Washington’un hesaplarını altüst edebilecek bir gelişme.

    Çünkü bu durum, bölgesel bir gerilimi küresel bir güç rekabetine dönüştürme potansiyeli taşıyor.

    Tam da bu noktada, küresel satranç tahtasının sessiz oyuncusu sahneye çıkıyor: Çin…
    ABD’nin dikkatini ve askeri kapasitesini İran krizine yoğunlaştırması, Pekin için bulunmaz bir fırsat.

    Washington Ortadoğu’da oyalanırken, Çin hem ekonomik hem de askeri olarak daha rahat hareket edebileceği bir alan kazanıyor.

    Ancak bu tabloda gözden kaçırılmaması gereken kritik bir detay daha var.

    ABD Başkanı Donald Trump’ın Mayıs ayında Çin’e yapmayı planladığı ziyaret, Washington’un İran politikasını doğrudan etkileyen bir unsur haline gelmiş durumda.

    Trump yönetimi, bu ziyaret öncesinde İran krizini kendi lehine sonuçlandırmak istiyor.

    Çünkü Trump, Şi Cinping karşısında masaya güçlü oturmak zorunda.

    Aksi halde en büyük küresel düşmanı karşısında hem askeri, hem ekonomik ve hem de hegomonik açıdan aciz bir görüntü çizme tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.

    İran dosyasının Washington lehine kapatılması ya da en azından kontrol altına alınması, ABD’nin Çin’le yürüttüğü ticaret ve ekonomik rekabette elini ciddi şekilde güçlendirebilir.

    Böyle bir senaryoda Trump, Pekin karşısında daha özgüvenli, daha sert ve daha avantajlı bir pozisyonda pazarlık yapma imkânı bulacaktır.

    Kısacası, İran’ı yalnızca bir ülke olarak değil, küresel dengeleri etkileyen çok katmanlı bir stratejik alan olarak da değerlendirmek gerek.

    ABD ise bu stratejiyi yalnızca Ortadoğu bağlamında değil, Çin rekabeti perspektifinden de okumak zorunda.

    Peki Türkiye bu denklemde nerede duruyor?

    Türkiye, coğrafi konumu, enerji hatları üzerindeki stratejik rolü ve çok yönlü diplomasi kabiliyetiyle bu krizin dışında kalabilecek bir ülke değil.

    Aksine, sürecin en kritik denge unsurlarından biri.

    Bir yandan NATO üyesi olarak Batı ile ilişkilerini sürdürmek zorunda, diğer yandan İran’la komşuluk ilişkisi ve bölgesel gerçeklikler Ankara’yı daha hassas bir denge politikasına itiyor.

    Aynı zamanda Rusya ve Çin’le geliştirilen ekonomik ve diplomatik ilişkiler de Türkiye’nin çok boyutlu bir dış politika yürütmesini zorunlu kılıyor.

    Enerji güvenliği, ticaret yolları ve bölgesel istikrar açısından bakıldığında Türkiye’nin temel önceliği açık: Bu gerilimin kontrolsüz ve -Ukrayna Savaşında olduğu gibi, uzun sürecek bir savaşa dönüşmesini engellemek.

    Çünkü Hürmüz Boğazı’nda yaşanacak bir kriz, yalnızca küresel piyasaları değil, doğrudan Türkiye ekonomisini de etkileyebilecek sonuçlar doğurur.

    Bu nedenle Ankara’nın önünde zor ama kritik bir görev var.

    O da; gerilimi tırmandıran taraflardan biri değil, aksine denge kuran, ara buluculuk yapabilen ve krizi yönlendirebilen bir aktör olabilmek.

    Ve İran Savaşı’nın başından bu yana başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan olmak üzere tüm devlet yetkilileri, bu konuda tarihin doğru noktasında durmuş görünüyor.

    Yani Türkiye ateşe körükle giden değil, çevresini saran ateşe rağmen önceliğini vatandaşlarının güvenliğini sağlamaya adayan bir ülke görünümünde.

    Türkiye, eğer bu çizgisini sürdürmeyi başarabilirse, yalnızca bölgesel bir güç olmakla kalmayıp, küresel denklemde sözü daha fazla dinlenen bir ülke konumuna yükselecektir.

    The post ABDNİN “İKİNCİ VİETNAM” KABUSU first appeared on Kanal 3 Tv.

  • Doğaltaşın kalbinde neler oluyor, Marble İzmir beklentileri karşıladı mı? İşte fuarın perde arkası ve Afyonkarahisar’ın yükselen yıldızı!

    Doğaltaşın kalbinde neler oluyor, Marble İzmir beklentileri karşıladı mı? İşte fuarın perde arkası ve Afyonkarahisar’ın yükselen yıldızı!

    Mermerin devleri İzmir’de buluştu ama gözler Afyon’daki o randevuda

    31.Marble İzmir Uluslararası Doğaltaş ve Teknolojileri Fuarı’nı geride bıraktık. 14-17 Nisan 2026 tarihleri arasında düzenlenen dev organizasyona İZFAŞ Genel Müdürü Tuğçe Cumalıoğlu ev sahipliği yaptı. Dünyanın dört bir yanından gelen katılımcılarla sabahın erken saatlerinde start alan fuarda, 4 gün boyunca firmalar en özel eserlerini sergiledi. Kanal 3 ve Gazete 3 ekibi olarak biz de oradaydık, nabzı yerinde tuttuk.

    Bakan Bolat ve Vali Aktaş’tan Afyon stantlarına çıkarma

    Fuarın açılışını Ticaret Bakanı Ömer Bolat yaptı. Açılış konuşmasının ardından stantları tek tek gezen Bakan Bolat, firmalara bereketli satışlar diledi. İZFAŞ alanını bilenler bilir; A’dan D’ye kadar uzanan o devasa alanı adım adım gezmek her babayiğidin harcı değil. Bakan Bey de ulaşabildiği kadar firmaya moral verip ayrıldı.

    Bakan Bey’i uğurlayan Afyonkarahisar Valisi Dr. Naci Aktaş ise ATSO Başkanı Hüsnü Serteser ve AFSİAD Yönetim Kurulu Başkanı ve AFSİAD FED Kurucusu Kadir Sayın, ATSO ve AFSİAD Üyeleri  ile birlikte Afyonlu hemşehrilerimizin stantlarını adeta markaja aldı. Şehrimize yeni atanan Vali Aktaş, ilk defa katıldığı İzmir fuarında samimi ve sıcak tavırlarıyla hepimizin gönlünü fethetti. Mermer tasarımlarımızı tek tek inceleyip bilgi alan Vali Bey, mikrofonlarımıza yaptığı özel açıklamada Afyon’un ihracattaki kritik önemini bir kez daha vurguladı.

    İzmir’de durgunluk Afyon’da umut var

    Fuar görkemli başladı başlamasına ama maalesef sahadaki hava pek de öyle değildi. Aylar öncesinden büyük maliyetlerle hazırlanan firma sahipleriyle “abi kardeş” tadında sohbet ettik. Ortadoğu’da tırmanan Irak, ABD ve İsrail gerginliği fuarın üzerine gölge gibi çökmüş durumda. Geçen yıllara göre hem katılımcı hem de ziyaretçi sayısında gözle görülür bir düşüş vardı. Birçok firma sahibi, “Her yıl biraz daha zorlaşıyor” diyerek dert yandı.

    2025-Afyon Blok Mermer Fuarı

    Taş yerinde ağırdır: Şimdi sıra Afyon blok mermer fuarında

    İzmir’de yüzler biraz asık olsa da herkesin dilinde tek bir yer vardı: Afyonkarahisar! Geçtiğimiz yıl haziranda ilki düzenlenen Blok Mermer Fuarı’nı hatırlarsınız; o meşhur Afyon sıcağına rağmen rekor katılım olmuş, firmaların yüzü gülmüştü.

    İşte bu yüzden Afyonlu firmalar şimdi haziran ayındaki 2. Blok Mermer Fuarı’na kilitlenmiş durumda. İzmir’de beklediğini bulamayanlar umudunu bizim şehrimize bağladı. “Taş yerinde ağırdır” sözüyle yola çıkan bu fuar, bence dünyanın gözdesi olmaya aday. Afyonkarahisar bu fuarla birlikte dünyaya kapılarını sonuna kadar açacak inşallah!

  • EGEMENLIK VE ÇOCUK

    EGEMENLIK VE ÇOCUK

    Gökyüzü kapalı, hava gel geç duruyor.

    Hafiften esen rüzgar iliklerimize kadar ulaşıyor

    Siz çocuklar için binlerce yürek çarpıyor evrende. Amaç özgürlüklerin çoğalması…

    Binlerce yürek yıldızlar gibi.

    Evet o acılara karşı direnen çocuklar…

    Hüzün yolculuğuna çıkmış çocuklar…

    Gözleri ışıl ışıl çocuklar

    Savaşlarla ölümlerde darmadağın olmuş çocuklar…

    Bir hayatın içinde, çiçeklenmiş bir evrende, yoksulluğun tam orta yerinde nefes alan çocuklar…

    Siz çocuklara bir asır önce Mustafa Kemal Atatürk inanmış güvenmiş ve bir bayram hediye etmiş, yetmemiş cumhuriyeti kurmuş.

    Demiş ki:

    “Gençler yükselen nesil sizin eseriniz olacaktır.”

    Biz bu emanete yeterince sahip çıkamadık.

    Anlayamadık…

    Algılayamadık…

    Ne yazık ki, sizlere barut kan ve gözyaşı dolu bir dünya teslim ediyoruz..

    İLLAKİ CUMHURİYET

    İLLAKİ DEMOKRASİ

    İLLAKİ HALK İRADESİ

    Bugün 23 Nisan…

    Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı…

    Senin bayramın kutlu ola….

    Ve Ulusal Egemenliğin ilan edildiği gün.

    O günlere bakalım…

    Türkiye Büyük Millet Meclisi ilk kez 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplandı.

    Mustafa Kemal, ilk kez “Kurucu Meclis” sözünü kullanıp, yeni bir devletin doğuşunu onaylattı.

    Cumhuriyetin kuruluş felsefesinde din, dil, ırk, mezhep, inanç ayrımcılığı ve şovenizm yoktur.

    1961 Anayasası’nın gerekçesinde ise “egemenlik” ile “iktidar” arasındaki ayrım yapıldı ve denildi ki, “Ulusal egemenlik millet varlığının bir iradesidir.”

    Siyasal iktidara ise “Anayasada yazılı şartlar, hükümet edenlerin, belli organlar tarafından kullanılan yetkileridir.

    Bu yetkiler devletin idaresini sağlamak için emirler ve yasaklar koyma ve bunlara bağlı kalma araçlarını kapsar” demiştir.

    Yani  milletin egemenliğe kayıtsız şartsız sahip olmasına karşılık, siyasal iktidar, hükümet edenlerin malı olmadığı gibi kullanılması da birtakım kayıt ve yasalarla sınırlı olduğunun altını çizer.

    Daha açıkçası egemenlik bölünemez… İktidarda ise bölünmüşlük vardır.

    Etrafımızda yaşanan gelişmelere baktığımızda emperyalizmin o acımasız saldırıyla

    kan gözyaşı hüküm sürdüğü insanların çocukların katledildiği ortamda ayakta kalmanın tek yolu var:

    Cumhuriyet ilkelerine dört elle sarılmak ve daha daha fazla demokrasi…

    Mutlu bayramlar…

    Aydınlık yarınlar…

  • ANDIMIZ’IN İKİ CÜMLESİ

    ANDIMIZ’IN İKİ CÜMLESİ

    Kısa bir aradan sonra yeniden birlikteyiz.

    Yeni yayın dönemi, yenilikler derken biraz da kafa dinleyeyim dedim.

    Ama zaman hiç durmuyor işte…

    O kadar çok konu var anlatmak istediğim ve dile getirmek istediğim… Kaldığımız yerden devam edelim…

    Birçok konuda fikir belirtirken ‘EĞİTİM ŞART’ dediğimi yinelemek istiyorum. Çünkü her insanın hayatı boyunca öğreneceği çok bilgi var dünyada…

    Geçtiğimiz hafta Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta elim bir saldırıda yaşamlarını yitiren öğrenci kardeşlerimizi ve çok değerli öğretmenimizi rahmetle anarak sözlerime başlamak istiyorum.

    ++++

    Biz zaman diliminde neleri kaybettik?

    Sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü, iyiyi, güzelliği, arkadaşlığı, dostluğu, samimiyeti, paylaşmayı… liste uzayıp gider maalesef… İnsan hayatını güzelleştiren birçok değeri kaybettik ve hala da kaybediyoruz.

    Beyazıt Öztürk’ün de dediği gibi teşekkür etmeyi, özür dilemeyi unuttuk toplumca… Sokakta gençler, trafikte sürücüler, şiddet sarmalları, ilişkilerdeki buharlaşma… Hangi birini saysam, ne söylesem? Öylesine kötüye giden bu düzen için demiştim eğitim şart diye… Yanlış anlaşılmasın, hepimiz için eğitim şart…

    Yeniden başlayabiliriz. Evde, sokakta, iş yerlerinde, aklınıza gelebilecek her yerde… Gün içerisinde vakit geçirdiğiniz her yerde…

    Hepimiz insanız, beşeriz, şaşarız, hata yaparız. Önemli olan hatalarımızdan ders çıkarıp yolumuza devam etmek ve edebilmek. İşte tam da buradan başlamalıyız. Unutmayalım başlamak bitirmenin yarısıdır demiş atalarımız… İyiye ve güzele dair her konuda yarışalım. Var mısınız? Hatta çıtayı biraz daha yükseltelim. Sizleri üzmüş, kırmış insanlara daha fazla değer verelim. Onlara da doğru olanı anlatmaya çalışalım; çalışalım ki herkesi kazanalım bu toplumumuza… Barış, kardeşlik ve dostluk içinde yaşayalım iki günlük dünyada… Kötüye değil kötülüğe fırsat vermeyelim. Zaten Orta Doğu kan gölüne dönmüş. (Bu konuya bir başka yazımda ele alacağım.)

    ++++

    “KÜÇÜKLERİMİ KORUMAK, BÜYÜKLERİMİ SAYMAK

    Gelelim başlıktaki yazıya… ANDIMIZ…

    İlkokul günlerimize gidelim ve o dizeleri hep birlikte gururla hatırlayalım.

    Türküm, doğruyum, çalışkanım,

    İlkem: küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.

    Ülküm: yükselmek, ileri gitmektir.

    Ey Büyük Atatürk!

    Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.

    Varlığım Türk varlığına armağan olsun.

    NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

    Andımız’daki iki cümle… O güzel iki cümle… Size bugün onları anlatmak istiyorum.

    Son dönemde okullarımızda yaşanan ve hepimizi derinden sarsan şiddet olayları, toplum olarak durup düşünmemiz gerektiğini acı bir şekilde yüzümüze vurdu. Eğitim yuvalarımızın birer huzur kapısı olması gerekirken, şiddetin gölgesinin buralara kadar düşmesi, sadece güvenlik tedbirleriyle değil, kaybettiğimiz değerleri yeniden hatırlayarak çözebileceğimiz bir meseledir.

    Öğrenci Andı’nın her sabah yankılanan o en saf cümlesini hatırlayalım: Küçüklerimi sevmek, büyüklerimi saymak…

    Andımız’ın kalbinde yer alan “Küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak” ilkesi, bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan en temel kolonlardan biri aslında… Tabi görebilene… Bu cümle, sadece çocukların ezberlediği bir tekerleme değil; bir yaşam felsefesi, bir toplumsal sözleşmesi bana göre…

    Küçükleri korumak cümlesinden, onlara sadece fiziksel zarar gelmesini engellemek değil, ruhlarını şiddetten, nefretten ve kötü örneklerden muhafaza etmek olduğunu da düşünmemiz gerekir.

    Büyükleri saymak ise, tecrübeye, emeğe ve bizden önce bu topraklar için ter dökenlere olan vefa borcumuzun bir göstergesi… Bu iki kavram zayıfladığında, yerini ne yazık ki bugün şikayet ettiğimiz o soğuk ve şiddete eğilimli iklim alıyor.

    Sevgi ve saygı… İlk cümlelerimde de belirttiğim gibi, sevgi ve saygıya biraz daha önem vermeliyiz. Andımız’ı unutmadan bu cümleleri yaşayalım ve yaşatalım… Andımız’ın içeriğinde yer alan değerlerin ne kadar kıymetli olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. Andımız, sadece bir metin değil; bir karakter inşasıdır. Çocuklara dürüstlüğü, çalışkanlığı, vatan sevgisini ve en önemlisi insan olmanın gerektirdiği temel değerleri öğretir. “Küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak” anlayışı ise bu karakterin merkezinde yer alır. Andımız’ın bizlere sunduğu bu değerler, sadece geçmişin bir hatırası değil; geleceğin de teminatıdır.

    ++++

    ŞİDDET EKRANLARDAN HAYATIMIZA SIZIYOR

    Bugün televizyonlarda ve dijital platformlarda boy gösteren, şiddeti estetize eden, kabalığı ‘delikanlılık’ gibi sunan dizilerin toplumsal tahribattaki rolü yadsınamaz. Silahların gölgesinde geçen sahneler, çatışma üzerine kurulu kurgular, henüz karakteri şekillenmekte olan gençlerimize şiddeti bir sorun çözme aracı olarak kodluyor.

    Artık bu içeriklerin ciddi bir denetime tabi tutulması, şiddet sahnelerinin azaltılması ve hatta bu tür yayınların yerini yapıcı, eğitici ve nezaketi ön plana çıkaran yapımların alması bir tercih değil, toplumsal bir zorunluluk…

    ++++

    ÖĞRETMENLERİMİZE O ESKİ SAYGILAR: ETİ SENİN KEMİĞİ BENİM

    Eskiden ailelerimizde sevgi, saygı ve terbiye her şeyden önce gelirdi. Öğretmenlerimiz sadece birer eğitmen değil, anne ve babamızdan sonra gelen en kıymetli rehberlerimizdi. Babaların öğretmenlere söylediği o meşhur “Eti senin kemiği benim” sözü, aslında şiddete verilen bir izin değil; öğretmene duyulan sonsuz güvenin ve çocuğun terbiyesinin ehil ellerde olduğuna dair sarsılmaz bir inancın ifadesiydi.

    O dönemlerde öğretmen sınıfa girdiğinde ayağa kalkmak, bir büyüklüğe duyulan hürmetin en doğal sonucuydu. Biz bu güveni ve bu kutsal bağı yeniden tesis etmek zorundayız. Öğretmenin itibarı, toplumun istikbalidir.

    ++++

    SAĞDUYUYA VE ÖZÜMÜZE DÖNÜŞ ÇAĞRISI

    Geldiğimiz noktada, çözüm ne sadece yasalarda ne de okul kapısındaki güvenlik görevlisinde… Çözüm, ailede başlayan terbiye, okulda pekişen karakter eğitimi ve toplumda karşılık bulan nezaket kültürü… Bu değerlerimize sahip çıkalım artık…

    Andımız’da ifadesini bulan değerleri yeniden kuşanmalı; şiddeti hayatımızdan, dilimizden ve ekranlarımızdan söküp atmalıyız. Küçüklerimize şefkatle kol kanat geren, büyüklerimize ve öğretmenlerimize hak ettikleri saygıyı gösteren bir toplum olduğumuzda, okullarımız yeniden çiçek bahçelerine dönüşecektir.

    Geleceğimizi şiddetin karanlığına değil, sevginin ve saygının aydınlığına emanet edelim.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • AFYONKARAHİSAR SINIFTA MI KALDI?

    AFYONKARAHİSAR SINIFTA MI KALDI?

    İlimiz geçen hafta siyasi ekonomik ve sosyal anlamda hareketli günler yaşadı. Siverek ve Kahramanmaraş’ta yaşanan elim olaylardan sonra öğretmen sendikaları ayağa kalktı ve Zafer Meydanı’nda açıklamalarda bulundu.

    Sonrasında İYİ Parti TBMM Meclisi Başkan Vekili, Balıkesir Milletvekili ve İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Turhan Çömez ile İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Afyonkarahisar Milletvekili Av. Hakan Şeref Olgun iki günlük programında Afyonkarahisar ve ülke meselelerini ele aldı.

                                         VEKİL OLGUN’UN İDDİASI

    Bu İYİ Parti programında önemli açıklamalar ortaya çıktı. Önce İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Afyonkarahisar Milletvekili Av. Hakan Şeref Olgun’un açıklamasına bakalım.

    Olgun dedi ki  “İl Özel İdaresi’nde el altından toplumlu personel alımları yapıldığı yönündeki iddialar son derece vahimdir. İşsizliğin arttığı, gençlerin umut aradığı, binlerce vatandaşın hakkaniyetli bir fırsat beklediği bir dönemde, kamu kadrolarının eşe, dosta, yakına veya siyasi referanslara göre dağıtıldığı yönündeki her iddia vicdanları yaralamaktadır. Afyonkarahisarımızın genel durumuna baktığımızda, tablo daha da ağırlaşmaktadır. Türkiye genelinde açıklanan büyük yatırım projelerinde, sanayi ve teknoloji odaklı gelişim planlarında Afyonkarahisar’ın yer bulamaması artık tesadüfle açıklanamayacak bir durumdur

                                  ÇÖMEZ 15 BİN MADEN RUHSATINI YANDAŞLARA VERDİLER

    Turhan Çömez ise Afyonkarahisar’n yatırım ve hizmetlerden sınıfta kaldığını anlattı ve Dedi ki ‘İktidara geldiğinde AKP bu ülkenin borcu tam 130 milyar dolardı! Bugün ne kadar biliyor musunuz? 530 Milyar dolar. Her yıl 65 milyar dolar faiz ödüyoruz biz.  O beğenmedikleri eski Türkiye var ya hani toplu yine bile yapılmıyor dedikleri eleştirdikleri eski Türkiye var ya o dönemde yapılmış ne var ne yoksa her şeyi sattılar. O parayla kendi dönemlerinde yapmış oldukları borcun bir yıllık faizini ödeyemiyorlar. 15 bin maden ruhsatı sattılar. 10.500’ünde ihale bile yapmadılar. Etrafındaki çeteleri çağırdılar, gelin bakalım sana altını verdim, sana kuruşu verdim, sana değerli madenleri verdim. Şu kalenin burcunda mücadele eden, bu ülkenin bağımsızlığı için mücadele eden Anadolu evlatlarına ne kaldı? Onların çocuklarına ne kaldı? Onların çocuklarına yok olmuş bir dağ, zehirlenmiş dağlar, tarumar edilmiş ormanlar ve perişan olmuş güzelim coğrafya. Bunları bıraktılar.” Yalan Talan ekonomisi yandaşları zengin etme dürüyor. Çarşı Pazar ateş pahası…’

                      AK PARTİ HEYETİ SOLUĞU ORGANİZE’DE ALDI

    İYİ Parti ekibi Ankara yoluna düştüğünde cevap Ak Parti’den hemen geldi. Ak Parti Afyonkarahisar Mv. Ve TBMM Katip Üyesi İbrahim Yurdunuseven, Milletvekili Dr. Hasan Arslan ve İl Başkanı Av. Turgay Şahin soluğu Sinanpaşa Organize Sanayi de aldı.

    Bak Afyona nasıl hizmet ediyoruz mesajı ile şu açıklamayı yaptılar.  Ak Parti heyeti dedi ki ‘ Bölgede yürütülen çalışmalar yılı sonunda biter ve fabrikalar üretime başlar. Burada toplam 72 parsel var. Yaklaşık 500 bin metrekarelik alanın ön tahsisi yapıldı

                                         KRİZİN BÜYÜĞÜ BUHRAN

    Konu Afyon ve ülkedeki yatırım hizmete açıldı devam edelim.

    Ülkemizde siyaset diline Turpun büyüğü heybede ’sözünü çevirelim. Ekonomide krizden daha büyüğü buhran dönemine giriyoruz.

    Çünkü kriz belli bir dönem sürer sonrasında ortadan kaybolur. Nezle grip hastalığı gibi. Bir hafta tedavi sonrası nasıl iyileşme olursa kriz de belli bir sürede düzelir.

    Ama buhran kanser gibidir. Gün geçtikçe büyür artar.

    Bireysel geliriniz arttı gibi görünse de harcama giderleriniz uçak hızı ile artarsa aradaki fark zenginlerin cebine gider.

    Basit bir örnek vereyim.

    Asım bey devlet memuru yıllık geliri bir yıl önce 800 bin liraydı. Bu sene yüzde 12 zam aldı ve maaşı yıllık 900 bin oldu.

    Ama iğneden ipliğe bu sene zam olmasından dolayı harcamaları yüzde 50 arttı.1200 oldu.

    Bir yılda önceki yıla göre Asım bey fakirleşti.

    Her daim yazıyoruz. Ülkemizin kaynak sorunu bulunmuyor.

    En büyük mesele adil olmayan gelir dağılımı. Ve az daha az demokrasi olması.

    Gelir dağılımını düzeltici bir maliye politikası maalesef uygulanamadı. Bu durum hem enflasyonun istenen düzeyde düşmesini engelledi. Ve Kur üzerinden yapılan maliye politikası sayesinde enflasyon yükselişi sürüyor.

    İşin kötü tarafı faizde izlenen yolu artık piyasalar kabul etmiyor. Geçen ay MB faizi dedi k faizleri 13 puan indirdik. Kredi faizi sadece 5 puan indi.

    Örnek vermek adına yazıyı yazarken bankalara girdim sistemden.100 bin lira para istiyorum 12 ayda ödeme yapacağım dedim.

    36 bin lira faiz istedi banka.

    Eğer 100 bin lira paranız varsa vadeli bankaya koydunuz alacağınız faiz 25 bin lira.

    Birisi 36 bin kaybediyor. Diğeri 25 bin kazanıyor.

    Banka faiz vs uğraşamam dediniz ve altın aldın.

    Geçen sene altın gramı 3 bin 200 lira şimdi 7 bin liraya dayandı.

    Yani sizin 100 bin liranız 200 bin lira oluverdi.

    İşte liberal ekonomi budur.

    Zengin zenginliğini katlar ikiye hatta 3 e.Olan sabit gelirli ve emekçiye olur.

      SOKAKTAKİ BUHRAN SANDIĞA YANSIYOR

    Bu ekonomik buhran sandığa da yansıyor.

    Öyle ki tüm tutuklamalar açıklamalar, gözaltılara rağmen seçmenlerin tercihleri fazla değişmiyor.

    ORC Araştırma tarafından 2026 yılının ilk üç ayında elde edilen verilerle hazırlanan anket sonuçları kamuoyuyla paylaşıldı.

    Ege Bölgesi’nde İzmir, Manisa, Denizli, Muğla ve Afyonkarahisar’da mevcut tabloya paralel şekilde CHP’nin önde. Ancak Aydın ve Uşak’ta dengelerin değiştiği dikkat çekti. Ankete göre bu iki ilde AK Parti öne çıkıyor.                                                                                                       Kütahya’da ise MHP’nin birinci parti olduğu görülüyor.

    Şubat 2026’da açıklanan genel seçim sonuçlarına baktığımız bunu daha net görüyoruz.

    CHP: Yüzde 32,5 AKP: Yüzde 31,3 DEM Parti: Yüzde 8,1 MHP: Yüzde 5,5 İYİ Parti: Yüzde 5,1

    Belki de cumhur ittifakı sandığa bu sonuçları gördükçe uzak duruyor.

    Ne dersiniz?

  • “HEDEF 03” Toplumsal Dönüşümün Kodları

    “HEDEF 03” Toplumsal Dönüşümün Kodları

    Sevgili Okurlarım,

    Bu yazım sadece bir bayram kutlaması  değil, aynı zamanda gerçeklerimizle yüzleşme yazısıdır.

    23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’na sayılı günler kala, bayraklarla süslü balkonların ardında saklanan o büyük sessizliğe ve çığlığa bakmanın vakti geldi. Atatürk’ün geleceğin mimarları olarak emanet ettiği çocuklarımız, bugün kendi ellerimizle inşa ettiğimiz bir şiddet sarmalının içinde adete “yok edilmek isteniyor”.

    Biz, çocuklarımızı akademik başarı adı altında “yarış atı”na çevirirken; vicdanı, merhameti ve insanlığı onların eğitim müfredatından sildik. Çocuklarımızı sanal dünyanın karanlık  odalarına “dijital bakıcı” niyetine terk ettik. Bugün okulda akranına şiddet uygulayan, öğretmeni itibarsızlaştıran, yaşlıya, engelliye, hayvana ve doğaya tahammülü kalmayan bir neslin sorumlusu o çocuklar değil; biziz!

    Okullarda akranına acımasızca davranan, öğretmenini aşağılayan, en ufak sorunda şiddete başvuran bir nesil gökten zembille inmedi. Bu, anne-babalık görevini “çocuğun karnını doyurup eline telefon tutuşturmak” sananların hasadıdır.

     Artık dürüst olalım: Herkes çocuk yapabilir ama herkes “ebeveyn” olamaz!

     Anne ve baba olmak, bir biyolojik tesadüfün ötesinde; zihinsel, ruhsal ve ahlaki bir ehliyet gerektirir. Devletimiz, nasıl ki bir araç kullanmak için ehliyet şartı koşuyorsa; bir insan yetiştirmek, bir geleceği şekillendirmek için de “Ebeveynlik Ehliyeti”nin temellerini atmalıdır. Onun için diyorum ki:

    ​ “Anne-Baba Olma Ehliyeti”  ni Tartışmanın Vakti Geldi

    ​ Artık acı gerçeği masaya yatıralım: Anne ve baba olmak, sadece biyolojik bir süreç değildir. Bir nesil yetiştirmek, bir devlet kurmaktan daha ağır bir sorumluluktur.

    ​  Önleyici müdahale istiyoruz; peki, anne-baba olma ehliyetini sorguladık mı? Fiziksel ve ruhsal sağlığı yerinde olmayan, kendi içindeki öfkeyle baş edemeyen, komşuluk ilişkilerini, akrabalık değerlerini, toplumsal nezaketi tüketmiş bireylerin; çocuk yetiştirme ehliyeti var mıdır? Bir çocuğun dünyaya gelmesi, sağlıklı bir “yeni dünya” kurulması için; evlilik öncesi bilinç, ruh sağlığı ve ebeveynlik hazırlığı bir zorunluluk hale gelmelidir. Devletimiz ve sivil toplum, artık sadece “çocuğu korumakla” değil; “ebeveyni eğitmekle” yükümlüdür.

    ​  Bu krizden çıkışın yolu, “Pozitif Dönüşüm Hareketi” çatısı altında birleşen “Hedef03” kodlarıdır. Bu bir şehir kodu değil, bir ulusal kurtuluş reçetesidir

    Peki Neler Yapılmalı?

    Aile Temelinde – Hedef 03

     Anne-baba olma ehliyeti: Çocuk sahibi olmadan önce ruhsal, fiziksel ve vicdani hazırlık yapılmalı.

    Dijital temizlik: Çocuklarımıza telefonu “oyuncak” değil, “araç” olarak konumlandırmalıyız.

    Duygusal zeka: Çocuğun akademik notundan önce, vicdani karnesine odaklanmalıyız.

    ​   Üç Sütunda Yapmamız Gerekenleri Açıklayalım:

    Çocuk Yetiştirirken: Onları “başarı” putuna kurban etmeyelim. Onlara “insan” olmayı, hayvana, doğaya ve yaşlıya hürmeti öğretelim.

    ​  Eğitim Sürecinde: Öğretmeni itibarsızlaştıran her hareket, çocuğunuzun geleceğine sıkılan bir kurşundur. Okul-aile iş birliğini “müşteri” ilişkisinden çıkarıp “gelecek oluşturmaya” taşıyalım.

    Toplum Yaşamında:  Komşuluk, akrabalık ve toplumsal duyarlılık. Sokakta şiddet gören birine gözünü çeviren bir toplumun, çocuklarının şiddetsiz büyümesini beklemeye hakkı yoktur.

    ​            Sanal Ölüm Çemberinden Gerçek Hayata

    ​  Dijital oyunlarda “görev” sanılan şiddet, sokakta kanlı bir gerçeğe dönüşüyor. Çocuğunuza telefon verip onu dünyanın en tehlikeli terör yuvalarına emanet ediyorsunuz. Ağaç yaşken eğilir. Eğer çocuğunuza toprağı, canlıyı, nezaketi göstermezseniz; o ekranın arkasındaki “sanal tetikçiliğe” alışacaktır.

    ​ Bugün, bu “Pozitif Dönüşüm Hareketi” ile devletimize de çağrımızdır:

    Çocuklarımızı korumak için topyekün bir sağlık ve eğitim seferberliği şarttır. Sevgi yoksunu büyüyen, ruh sağlığı bozuk, dijital şiddetle zehirlenmiş her çocuk, toplumumuzun kaybedilmiş bir parçasıdır.

            Devlet , Aile ve Okul El Ele

      Bu bir eleştiri değil, bir çağrıdır. Devletimiz, çocuk istismarına ve şiddetine karşı yasaları sertleştirmeli; ancak çözüm, yasalardan önce “ailenin özelinde” yatar. Anne-baba, öğretmeni düşman değil, çocuğunun geleceğini inşa eden bir mimar olarak görmelidir. Velinin, öğretmeni itibarsızlaştırdığı her an; çocuğun gelecekteki “otoriteye saygı” bilinci yok edilmektedir.

    ​  Son Söz Olarak ta “Çuvaldızı Önce Kendimize Batıralım”

    Gelin çocuklarımıza , 23 Nisan’da hediye almayın; onlara “örnek alınacak bir ebeveyn” hediye edin. Kendi öfkenizi, bencilliğinizi ve değerlerimizi yok sayan tavrınızı “0” layın. Gelecekte verdiğiniz bu kararın ne kadar isabetli olduğunu göreceksiniz.

    ​ Gelecek, akademik başarıyla değil; sadece ve sadece vicdanla kurtulacaktır. Eğer bizler anne-babalık ehliyetimizi vicdanımızla tescillemezsek, çocuklarımız bu dijital(sanal) enkazın altında kalmaya mahkum olacaktır.

    ***

    Ulusumuzun varoluşu, geleceğimizin mimarı olan çocuklarımızın temelini ne kadar sağlam inşa edersek , geleceğimiz güvende olur.

    Yarın geç olmadan, bugün aynaya bakalım. Hedef 03’ü;

     Türkiye’nin huzur ve güven kodu olarak görelim.

     

    Çocuklarınızı, Sevgi ve Eğitimle Sarın!

    Hayatı Engelsiz Sayın!

     

    ​#Hedef03

     #PozitifDönüşümHareketi

    #EbeveynlikEhliyeti

    #ÇocuklarımızaSahipÇıkalım

  • Dijitalleşen Toplumda Kaybettiklerimiz ve Yeniden İnşa

    Dijitalleşen Toplumda Kaybettiklerimiz ve Yeniden İnşa

    Aile, Devlet ve Toplum Ortak Sorumluluğumuz

    Bir zamanlar sabahın en kıymetli sesi, kapıya bırakılan gazetenin hışırtısıydı. Haber okunur, tartışılır, sindirilirdi. Bugün ise haber cebimizde; ama anlam elimizden kayıyor. Dijitalleşme bilgiye erişimi kolaylaştırdı, fakat bilgiyi taşıyan değerleri zayıflattı.
    Eskiden yazılı ve görsel basın bir süzgeçti. Her haber, denetimden geçer, sorumlulukla sunulurdu. Bugün hız, doğruluğun önüne geçti. Görsel basın ise çoğu zaman tartışma üretmek yerine kutuplaşmayı besler hale geldi. Dil sadeleşmedi; yüzeyselleşti. Sabır azaldı. Güven erozyona uğradı.
    Peki bu gidişatı tersine çevirmek mümkün mü?
    Evet. Ama bireysel çabalarla değil; aile, devlet ve toplumun ortak iradesiyle.
    Aile: İlk Filtre, İlk Okul
    Dijital çağda çocuklar bilgiyi okuldan önce ekranlardan öğreniyor. Bu yüzden aile artık sadece bir “koruyucu” değil, aynı zamanda bir “rehber” olmak zorunda.
    Çocuklara sadece teknolojiyi kullanmayı değil, doğruyu yanlıştan ayırmayı öğretmek gerekiyor. Bir haberin kaynağını sorgulamak, bir bilginin doğruluğunu araştırmak… Bunlar artık temel yaşam becerileri.
    Evde kurulan iletişim dili de önemli. Kısa, hızlı, yüzeysel değil; anlamlı ve derin iletişim yeniden inşa edilmeli. Çünkü dil, düşüncenin evidir.
    Devlet: Düzenleyici ve Koruyucu Güç
    Devletin görevi sansür değil; denge kurmaktır. Dijital medyada dezenformasyonun önüne geçecek hukuki altyapılar oluşturulmalı. Ama bu yapılırken ifade özgürlüğü korunmalı.
    Eğitim sisteminde medya okuryazarlığı zorunlu hale gelmeli. Gençler sadece bilgiye ulaşmayı değil, bilgiyi analiz etmeyi öğrenmeli.
    Ayrıca kamu yayıncılığı güçlendirilmeli. Güvenilir, tarafsız ve nitelikli içerik üreten platformlar desteklenmeli. Çünkü toplumun güveneceği referans noktalarına ihtiyacı var.

    Toplum: Bilinçli Tüketici, Sorumlu Paylaşımcı
    Toplum artık sadece izleyici değil; aynı zamanda içerik üreticisi. Bu da büyük bir sorumluluk demek.
    Her paylaşımın bir etkisi olduğunu bilmek gerekiyor. Doğruluğu teyit edilmemiş bir bilgiyi yaymak, sadece bireysel değil; toplumsal bir zarara yol açar.
    Sivil toplum kuruluşları, medya izleme platformları ve akademik çevreler bu süreçte aktif rol almalı. Toplumsal bilinç, ancak ortak çabayla oluşur.

    Sonuç: Kaybettiklerimizi Yeniden Kazanmak
    Dijitalleşme geri döndürülemez bir gerçek. Ama bu gerçek, bizi değerlerimizden koparmak zorunda değil.
    Aile doğruyu öğretirse,
    Devlet adil düzen kurarsa,
    Toplum sorumluluk alırsa…
    Kaybettiklerimizi yeniden kazanabiliriz.
    Çünkü mesele teknoloji değil;
    onu hangi değerlerle kullandığımızdır.
    Ve unutmayalım:
    Bir toplumun gücü, sahip olduğu bilgiyle değil…
    O bilgiyi nasıl kullandığıyla ölçülür.

  • BU SON OLSUN

    BU SON OLSUN

    Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta gerçekleşen saldırı sonrası okulların güvenliği meselesini de yeniden gündeme getirdi.

    Ülkemizi yasa boğan olayları kısaca hatırlayalım:

    Şanlıurfa’da, okulun eski öğrencisi olduğu öğrenilen 19 yaşındaki saldırgan Ömer Ket, pompalı tüfekle 10 öğrenci, 4 öğretmen, 1 polis, 1 kantin işletmecisi olmak üzere 16 kişiyi yaralayarak kendi yaşamına son verdi.

    Kahramanmaraş’ta yaşanan saldırıda ise, 14 yaşında bir öğrenci, 1’i öğretmen 8’i öğrenci olmak üzere 9 kişinin ölümüne sebep oldu. Daha sonra kendisini hedef alan öğrenci, yaşamına son verdi.

    OKULLARDA ACİL DURUM

    okullarda 2026 yılının ilk 4 ayı içerisinde 16 şiddet ve silahlı saldırı olayı yaşandı.

    2023 yılının eylül ayından bu yana 6 öğretmen, 10 öğrenci, 2 okul çalışanı ve 1 veli öldürüldü.

    Mesleki Eğitim Merkezlerinde (MESEM) çalışırken ölen ise 18 öğrencimiz var. Milli Eğitimde 16 yıldır üst düzeyde ve sonrasında 2 yıldır bakanlık yapan Yusuf Tekin döneminde okullar da 37 kişi hayatını kaybetti.

    Burada liyakati de hatırlamak lazım.

    Şanlıurfa İl Milli Eğitim Müdürü Asım Sultanoğlu kim biliyor musunuz?

    Karaman’daki Ensar Vakfı’na bağlı yurtlarda 45 çocuğa tecavüz edilmesi olayında hakkında soruşturma açılan ve sonra İl Milli Eğitim Müdürü yapılarak ödüllendirilen kişi.

    Yönetici ve idareci, iktidarın arka bahçesinden derlenirse, onların başarısı bilgi beceri ve aldıkları puan dışında Milli Eğitim adına işadamları ve velilerden en fazla bağış alan kişiler el üstünde tutulursa sonuç olumlu mu olur?

    Bu iki olay kafası bozulan iki çocuğun yaptığı eylem olarak görülemez.

    Toplumsal bir yaranın gün çıkmasıdır bu yaşananlar.

    EĞİTİMİ ISKALAMAK

    Önce Eğitim ve öğretimin anlamını verelim.

    Eğitim, bireylerin potansiyellerini ortaya çıkarmak amacıyla bilgi, beceri, değer ve tutumlar kazanarak davranışlarında kasıtlı ve istendik değişimler meydana getirme sürecidir. Okul gibi yapılandırılmış ortamlarda veya günlük yaşamda gerçekleşebilen bu süreç, bireyin hem kişisel gelişimini sağlar hem de toplumsal uyumuna katkıda bulunur

    Öğretim: Daha kısa süreli, okul içi, akademik bilgi ve beceri kazandırma odaklıdır.

    Bakanlık, müdürlük, okul, öğretmen veli ve öğrenci herkesin bu eğitim ve öğretimde payı ve rolü vardır.

    Eğer siz eğitimi ıskalarsanız toplumda böylesi yaralar açılır.

    Eğitilmiş toplumlarda bir emniyet mensubu evinde bu kadar (5 adet) silah bulundurmaz.

    Eğitilmiş bir ailede çocuğun sosyal medyası kontrol edilir ve ABD de çocukları katleden katilin profil fotoğrafı görülür o çocuk derhal tedavi altına alınır.

    Eğitilmiş toplumlarda müdür yapılacak kişiler iktidarın arka bahçesinden toplanmaz.

    Liyakat esastır. Bilgi birikim esastır.

    Eğitilmiş toplumlarda çocuklar şiddete yönelmez. Öfke, dışlanmışlık, değersizlik hissi ya da bastırılmış travmalar yaşamaz.

    Aileler çoğu zaman “bizim çocuk yapmaz” diyemez.

    Bugün birçok çocuk evde yalnız büyüyor; fiziksel olarak aile var ama psikolojik olarak ne yazık ki yok. Bakın çevrenize kalabalık ailelerde büyüyen ebeveynlerin gözetip kolladığı çocuklar daha başarılı hayatta.

    NELER YAPILMALI?

    Bunları yaşamamak adına neler yapılmalı?

    İşte burada herkese çok büyük görevler düşüyor.

    Sanal medya üzerinden yapılan tehditler tespit edilmeli ve bölgedeki güvenlik birimleri harekete geçirilmelidir.

    Eğitim hakkını korumak eğitim ortamında güvenlik ve huzuru sağlamak için öğrenci disiplin yönetmeliği yenilenmelidir.

    Dijital mecralar yoluyla yapılan istismar, tehditler ve akran zorbalığı konusunda ebeveynlere sorumluluk yüklenmelidir.

    Okul polisi uygulaması yaygınlaştırılmalıdır.

    Her okula rehber öğretmen normu verilmeli, okullardaki rehberlik hizmetleri artırılmalıdır. Sanal dünyada yapılanların gerçek ve bağlayıcı adli sonuçları olduğu bilinci öğrencilere kazandırılmalıdır.

    Bilişim ve çocuk suçlarında adli ihtisaslaşma sağlanmalıdır.

    İnternet üzerinden okullara veya şahıslara yöneltilen tehditlerin soruşturulmasında, adli süreçler daha etkin ve hızlı işletilmelidir.

    Çocukları ve gençleri şiddete özendiren oyunlar ile ahlaki yozlaşmaya sebep olan sosyal medya içeriklerine karşı gerekli tedbirler ivedilikle alınmalı ve bu içeriklerin yaygınlaşması engellenmelidir.

    Yazımıza eğitim ve adaletin önemini kayda alarak bitirelim.

    Bir toplumda adalet bozulursa, toplumsal güven sarsılır, huzur ve refah azalır, devlete olan inanç zayıflar ve bireyler kendi haklarını aramaya çalışırken kaotik bir ortam oluşur. Suç oranları artar, kayırmacılık ve liyakatsizlik yaygınlaşır, insanların adalet mekanizmasına güveni kaybolur ve toplumsal barış ciddi bir tehdit altına girer.

    Eğer bir toplumda eğitim bozulduğunda; eleştirel düşünme yeteneği kaybolur, ekonomik kalkınma durur, suç oranları artar ve toplumsal huzur bozulur. Ezberci ve niteliksiz eğitim, yaratıcılığı öldürerek bilimsel gerilemeye ve yoksulluğun artmasına yol açar. Ne yazık ki kültürel yozlaşma, adaletsizlik ve toplumsal bölünme kaçınılmaz olur.

    Mutlu ve aydınlık yarınlara…

  • ADALETİN GÖLGESİNDE…

    Türkiye’de yargı tartışmaları hiçbir zaman yalnızca hukukçuların meselesi olmadı. Sokaktaki vatandaş için “adalet”, soyut bir kavram değil; hayatın tam ortasında, doğrudan kaderini etkileyen bir gerçekliktir. Bu yüzden her yargı kararı, aslında sadece bir dosyanın değil, toplumun vicdanının da sonucudur.

    Bugün yeniden alevlenen “yargı bağımsız mı?” tartışmaları, aslında yeni değil. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne kadar farklı biçimlerde karşımıza çıkan bir süreklilikten söz ediyoruz.

    Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan İstiklal Mahkemeleri, devletin bekasını korumak amacıyla hızlı kararlar alabilen yapılar olarak tarihe geçti. O günün şartlarında bir zorunluluk olarak görülen bu mahkemeler, bugün geriye dönüp bakıldığında “olağanüstü yargı” tartışmalarının en güçlü örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor. Çünkü hukuk, olağanüstü şartlara teslim edildiğinde, sınırlarını kaybetmeye başlar.

    Aradan yıllar geçti, sistem değişti ama tartışmalar bitmedi.

    1960 darbesi sonrası yapılan Yassıada Yargılamaları, Türkiye’de yargının siyasallaşması meselesini derinleştirdi. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes ve arkadaşlarının yargılanması, hukuk ile siyasetin birbirine karıştığı en kritik kırılma anlarından biri olarak hafızalara kazındı. O günden sonra şu soru hiç kaybolmadı: “Yargı karar mı verir, yoksa karar mı uygular?”

    Benzer bir tabloyu 12 Eylül Darbesi sonrasında da gördük. Askeri mahkemeler eliyle yürütülen süreçler, hukukun evrensel ilkeleri ile güç ilişkileri arasındaki gerilimi bir kez daha gözler önüne serdi.

    Bugüne geldiğimizde ise tartışmanın şekli değişmiş durumda.

    Artık mesele yalnızca “siyaset yargıya müdahale ediyor mu?” sorusu değil. Aynı zamanda yargının kendi içinde yaşadığı ayrışmalar da gündemde. Özellikle Anayasa Mahkemesi ile Yargıtay arasında zaman zaman ortaya çıkan karar farklılıkları, hukuk sisteminde bir “yorum krizi” doğuruyor.

    Vatandaş açısından bakıldığında ise mesele son derece basit:
    Aynı ülkede, aynı hukuk sistemi içinde, farklı mahkemeler neden farklı sonuçlara ulaşıyor?

    İşte güven tam da burada zedeleniyor.

    Çünkü toplum, hukuk metinlerini değil; sonuçları yaşar.
    Ve o sonuç, adalet duygusunu tatmin etmiyorsa, en doğru karar bile tartışmalı hale gelir.

    Türkiye’nin bugün en büyük ihtiyacı yeni bir hukuk düzeni kurmak değil; mevcut düzenin güvenilirliğini sağlamaktır. Yargı bağımsızlığı yalnızca anayasal bir ilke olarak kalmamalı, günlük hayatta hissedilen bir gerçekliğe dönüşmelidir.

    Unutulmaması gereken çok basit ama hayati bir gerçek var:
    Adaletin olmadığı yerde devlet güçlü görünse bile, aslında kırılgandır.

    Ve en önemlisi…
    Adalet, bir gün herkese lazım olur.

    The post ADALETİN GÖLGESİNDE… first appeared on Kanal 3 Tv.

  • Ekrandan okula, sınıfa taşan öfke: Urfa ve Maraş’tan gelen uyarı

    Ekrandan okula, sınıfa taşan öfke: Urfa ve Maraş’tan gelen uyarı

    Son günlerde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta okullarda yaşanan şiddet olayları, artık görmezden gelinemeyecek bir gerçeği bir kez daha yüzümüze çarptı. Eğitim yuvalarında yaşanan bu vakalar, sadece o şehirlerin değil, tüm Türkiye’nin meselesidir.

    Her olaydan sonra olduğu gibi yine aynı tartışma başlıyor:

    “Dijital oyunlar çocukları şiddete mi sürüklüyor?”

    Bugün gençlerin önemli bir kısmı, zamanının büyük bölümünü ekran başında geçiriyor. Özellikle Grand Theft Auto V ve Call of Duty gibi şiddet temalı oyunlar, bu tartışmaların merkezinde yer alıyor. Silah, çatışma ve kontrol duygusu üzerine kurulu bu dünyaların, genç zihinleri etkilediği açık.

    Ama sorunun tamamı bu mu?

    Eğer sadece oyunlar etkili olsaydı, milyonlarca oyuncunun olduğu bir ülkede bu tür olayların çok daha yaygın olması gerekirdi. Oysa yaşanan vakalar bize başka bir gerçeği işaret ediyor:

    Şiddet, tek bir kaynaktan beslenmiyor.

    Urfa ve Maraş’taki olaylara baktığımızda da benzer bir tablo ortaya çıkıyor.

    Çocuklar yalnız, öfkeli ve çoğu zaman anlaşılmadıklarını düşünüyor.

    Aile içinde iletişim zayıf

    Okulda akran zorbalığı göz ardı ediliyor

    Rehberlik hizmetleri yetersiz kalıyor

    Sosyal medya baskısı giderek artıyor

    Bu ortamda dijital oyunlar, çoğu zaman bir “tetikleyici” değil; bir “yansıma” haline geliyor. Yani çocuk zaten içindeki öfkeyi taşıyor, oyun sadece o öfkenin dışa vurum biçimlerinden biri oluyor.

    Yerel ölçekte düşündüğümüzde bu tablo daha da kritik. Çünkü Anadolu şehirlerinde aile yapısı güçlü görünse de, çocukların duygusal dünyasına dokunma konusunda ciddi eksikler var. “Bizim çocuk yapmaz” anlayışı, çoğu zaman en büyük yanılgıya dönüşüyor.

    Okullarımız ise hâlâ sınav odaklı bir sistemin içinde sıkışmış durumda. Öğrencinin notu konuşuluyor ama ruh hali konuşulmuyor. Oysa bir çocuğun başarısını belirleyen sadece akademik performans değil; duygusal dengesi, sosyal ilişkileri ve kendini ifade edebilme gücüdür.

    Bugün Urfa ve Maraş’tan gelen haberler, aslında birer uyarıdır.

    Görmek isteyen için çok net bir uyarı…

    Evet, dijital oyunlar denetlenmeli.

    Evet, aileler daha bilinçli olmalı.

    Ama asıl yapılması gereken, çocukları gerçekten anlamaktır.

    Çünkü mesele ekran değil.

    Mesele, o ekranın başındaki çocuğun iç dünyasıdır.

  • Gebelik: Ayrıcalıklı Bir Yolculuğun Bilimle Buluştuğu Nokta

    Gebelik…
    Her kadın için benzersiz, ancak doğru yönetildiğinde gerçek anlamda ayrıcalıklı bir deneyime dönüşebilen bir süreç.

    Modern yaşamın hızında, yoğun iş temposu ve yüksek beklentiler içinde gebelik planlayan ya da yaşayan kadınlar için bu dönem artık sadece “doğal bir süreç” değil; özenle yönetilmesi gereken, detaylı ve kişiye özel bir yolculuktur.

    Çünkü her gebelik aynı değildir.
    Ve her anne adayı, standart bir takipten çok daha fazlasını hak eder.

    Günümüzde obstetrik yaklaşım, klasik kontrollerin ötesine geçmiş durumda. Yüksek çözünürlüklü ultrasonografi, ileri biyokimyasal taramalar ve gerektiğinde genetik analizlerle; gebeliğin her aşaması detaylı şekilde izlenebiliyor. Ancak burada asıl farkı yaratan, bu verilerin kişiye özel yorumlanmasıdır.

    Bir gebelik takibini değerli kılan şey, yalnızca yapılan testler değil; o testlerin doğru zamanda, doğru şekilde ve doğru klinik bakış açısıyla değerlendirilmesidir.

    Özellikle yüksek beklentiye sahip aileler için gebelik sürecinde üç temel unsur öne çıkar:
    güven, öngörülebilirlik ve konfor.

    Anne adayının her kontrolde neyle karşılaşacağını bilmesi, sürecin proaktif şekilde yönetilmesi ve gerektiğinde hızlı müdahale edilebilmesi; yalnızca tıbbi değil, aynı zamanda psikolojik bir konfor alanı oluşturur.

    Gebelikte optimal yönetim; sadece mevcut durumu değerlendirmek değil, olası riskleri önceden öngörebilmektir. Bu da deneyim, bilimsel yaklaşım ve bireyselleştirilmiş takip anlayışının birleşimiyle mümkündür.

    Ve elbette bu süreçte en kritik anlardan biri…
    İlk kalp atışının duyulduğu o andır.

    O an, yalnızca bir ultrason görüntüsü değildir.
    Bir yaşamın başladığının en somut kanıtıdır.
    Ve çoğu zaman, bir annenin zihninde her şeyin değiştiği noktadır.

    Doğuma kadar geçen süreçte her hafta, her kontrol; bu hikâyenin bir parçasıdır. Ancak önemli olan, bu sürecin nasıl yaşandığıdır.

    Çünkü gebelik; yalnızca sağlıklı bir doğumla değil,
    aynı zamanda kaliteli, güvenli ve huzurlu bir deneyimle tamamlanmalıdır.

    Sonuçta…
    Bazı yolculuklar vardır ki, standart şekilde yaşanmaz.
    Özen ister. Bilgi ister. Deneyim ister.

    Ve doğru ellerde, gerçekten ayrıcalıklı bir sürece dönüşür.

    Dr Elif Ozan
    Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı

    dr.elifozan@gmail.com

    The post Gebelik: Ayrıcalıklı Bir Yolculuğun Bilimle Buluştuğu Nokta first appeared on Kanal 3 Tv.

  • CHP kulislerinde fırtına öncesi sessizlik!

    CHP kulislerinde fırtına öncesi sessizlik!

    Siyasetin gündemi bir süredir CHP içindeki hukuk savaşlarına kilitlenmiş durumda. Özellikle “mutlak butlan” tartışmaları, partinin sadece bugününü değil, yakın geleceğini de temelinden sarsacak senaryoları beraberinde getiriyor.

    Ankara kulislerinde bugünlerde tek bir soru var: Kurultay iptal edilirse ne olur? Hukuken “hiç yaşanmamış” sayılacak bir kurultay süreci, Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeniden genel başkanlık koltuğuna dönmesi anlamına geliyor. Ancak mesele sadece bir koltuk değişimi değil; bu durumun yerel yönetimler üzerindeki etkisi tam anlamıyla bir “hukuki deprem” yaratabilir.

    Seçimlerin iptali masada mı?

    Konuşulan en çarpıcı iddia, Kılıçdaroğlu’nun Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) giderek CHP’nin kazandığı 402 belediyede seçimlerin yenilenmesini talep edebileceği yönünde. Mantık basit ama bir o kadar tehlikeli: “Eğer kurultay geçersizse, o kurultay sonrası belirlenen adaylar da hukuken tartışmalıdır.” Tabii bu adımın partiyi bir kaosa sürükleme riski, Kılıçdaroğlu kanadını şimdilik daha temkinli bir bekleyişe itiyor.

    Yeni bir parti mi doğuyor?

    Senaryolar sadece CHP binasıyla sınırlı değil. Olası bir iptal kararı durumunda, Ekrem İmamoğlu’na yakın isimlerin yeni bir yol haritası çizdiği konuşuluyor. Hatta bu yeni oluşumun başında Dilek İmamoğlu’nun yer alabileceği tezi, kulislerin en çok tartıştığı başlıklar arasında.

    Şu bir gerçek ki; yargıdan çıkacak karar ne olursa olsun, CHP’de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bir yanda hukuki geri dönüş hazırlıkları, diğer yanda yeni oluşum ihtimalleri… Siyasette kartlar yeniden dağıtılıyor ve bu sefer oyunun kurallarını hukuk belirleyecek gibi görünüyor.

  • İnsanlık sadece sosyal medyada mı kaldı!

    İnsanlık sadece sosyal medyada mı kaldı!

    Orta Doğu son zamanlarda adeta bir kan ve gözyaşı gölüne döndü. İsrail’in saldırılarında bugüne kadar yüz binden fazla insan; çocuk, kadın, yaşlı demeden hayatını kaybetti. Dünya bu vahşete sadece seyirci kalırken, insanlık tarihi en büyük sınavlarından birinden geçiyor. Yaklaşık 2 milyar Müslüman’ın yaşadığı dünyada, Müslümanlar toplam nüfusun yüzde 25’ini oluşturuyor. Ancak acı olan şu ki, birçok İslam ülkesi bu zulme karşı sessizliğini korurken, Türkiye her fırsatta bu vahşeti en yüksek tondan dünyaya haykırmaya devam ediyor.

    SOSYAL MEDYA VİCDAN RAHATLATMA ARACI MI?

    İnsanlığın artık gerçek dünyadan kopup dijital bir evrene hapsolduğunu üzülerek görüyoruz. Bugün 12 yaşındaki çocuktan en yaşlımıza kadar herkesin elinde bir akıllı telefon var. İnsanlar hayatlarını bu ekranlarda yaşıyor, geçimlerini buradan sağlıyor, beğeniler ve paylaşımlarla dünyayı takip ediyor. Ancak Orta Doğu’da insanlar katledilirken, sosyal medya artık sadece vicdanları rahatlatmak için kullanılan yapay bir araç haline gelmiş durumda.
    Kullanıcılar “Kahrolsun İsrail” yazılı bir görseli beğenince veya kendi sayfalarında paylaşınca, insani görevlerini yerine getirdiklerini sanıyorlar. Bir tıklama ile o derinlerdeki sızıyı dindirip “ben üzerime düşeni yaptım” diyerek hayatlarına devam ediyorlar. Oysa dijital dünya, gerçeklerden her geçen gün biraz daha uzaklaşan koca bir hayal dünyasından ibaret.

    DİJİTAL VİCDAN NEDİR?

    Peki, son zamanlarda sıkça duyduğumuz bu dijital vicdan tam olarak nedir? Dijital vicdan; bireylerin, teknoloji devlerinin ve devletlerin dijital dünyada ahlaki ve insani sorumlulukla hareket etmesidir. Yapay zekadan algoritmalara, kişisel verilerin korunmasından sosyal medya kullanımına kadar her alanda “doğru ile yanlışın dijital versiyonu”dur. Teknoloji geliştikçe insan haklarına zarar vermemek, mahremiyeti korumak ve şeffaf olmak bir lüks değil, zorunluluk haline geldi.

    SANAL ZORBALIKTAN DİJİTAL ADALETE

    Sosyal medya platformları maalesef dijital vicdanın en çok yaralandığı yerler. Linç kültürü, nefret söylemleri, dezenformasyon ve dijital zorbalık bugün birer salgın gibi yayılıyor. Kullanıcı verilerinin ticari amaçlarla istismar edilmesi ise işin başka bir boyutu. Dijital vicdanın olmadığı bir gelecekte bizi neyin beklediğini tahmin etmek zor değil: Kişisel özgürlüklerin azaldığı, dijital diktatörlüklerin güçlendiği ve teknolojinin sadece sistemlerin çıkarına hizmet ettiği bir dünya.

    TEKNOLOJİ VİCDANLI OLDUĞU SÜRECE DEĞERLİDİR

    Gelecekte dijital vicdan kavramı yapay zekâ yasalarının ve eğitim sistemlerinin merkezinde yer alacak. Ancak bu bilinci küçük yaşlardan itibaren çocuklara aşılamalıyız. Medya okuryazarlığı ve dijital empati, en az matematik kadar önemli bir ders haline gelmelidir. Sonuç olarak dijital çağda vicdan, artık sadece bireysel bir mesele değildir. İnsanlığın geleceği, teknolojinin ne kadar akıllı olduğundan çok, onu kullanan ve yönetenlerin ne kadar vicdanlı olduğuna bağlı olacaktır. Unutmayalım ki, ekran başında gösterdiğimiz tepkiler bizi sadece “dijital bir vatandaş” yapar; asıl mesele o vicdanı hayatın her alanına taşıyabilmektir.
    Özellikle Filistin’de yaşanan soykırım ve insanlık dışı zulüm karşısında, küresel kamuoyunun büyük bir kısmının sadece “dijital vicdan” ile yetindiğini görmek en büyük yaramızdır. Sosyal medyada bir görsel paylaşarak görevini tamamladığını düşünen dünya, Gazze’deki gerçek çığlıkları dijital gürültünün arasında kaybediyor. İnsanlık, bu büyük acıya karşı sadece birer tıklama ile tepki vererek en ağır sınavında sınıfta kalmaya devam ediyor.

  • Bakanlar geçidi Afyonkarahisar

    Bakanlar geçidi Afyonkarahisar

    Son bir yıl içerisinde Afyonkarahisar, adeta bir bakanlar geçidine sahne oldu. Kabinenin en kritik isimleri, ulaştırmadan tarıma, aile politikalarından güvenliğe kadar pek çok alanda şehri ziyaret ederek yatırım ve projeleri yerinde inceledi. Bu yoğun trafik, sokaktaki vatandaşın diline de yansımış durumda; Afyonkarahisar adeta “ikinci başkent” havasına büründü.

    Ankara’nın kalbi Afyon’da atıyor

    Eskiden Ankara’ya gidip kapı çalmak gerekirken, şimdilerde Ankara’nın kendisi Afyonkarahisar’a geliyor. Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu’nun yüksek hızlı tren müjdeleri, hemşehrimiz Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’ın sık ziyaretleri, eski Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un yargı yatırımlarına dair temasları ve eski İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın bölge güvenliği toplantıları, şehrin stratejik önemini bir kez daha tescilledi. Vatandaşlar arasında “başkent gibi olduk” sözü, sadece bir şaka değil, hissedilen bir gurur haline dönüştü.

    Yatırımlar ve çözüm odaklı ziyaretler

    Bu ziyaretlerin sadece protokol icabı olmadığını, şehre kazandırılan eserlerden anlıyoruz. Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı’nın sulama tesisleri açılışları, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in okul yatırımları ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan’ın istihdam buluşmaları, yerel sorunların yerinde ve hızlıca çözülmesine imkan sağladı. Her gelen bakanın beraberinde yeni bir müjde getirmesi, şehrin vizyonunu da yukarı taşıyor.

    Şehrin marka değeri yükseliyor

    Bakanların bu denli yoğun ilgisi, Afyonkarahisar’ın sadece bir geçiş noktası değil, aynı zamanda bir cazibe merkezi olduğunu kanıtlıyor. Termal turizmden gastronomiye, tarihten sanayiye kadar her alanda devletin desteğini yakından hissetmek, yerel yöneticilerin de elini güçlendiriyor. Bu birliktelik ve Ankara ile kurulan güçlü köprüler, Afyonkarahisar’ı Türkiye’nin parlayan yıldızı yapmaya devam edecek gibi görünüyor.

    Temennimiz, bu ilginin artarak devam etmesi ve her bakan ziyaretinin şehre yeni bir eser, yeni bir istihdam kapısı olarak dönmesidir. Başkent havasındaki Afyonkarahisar için gelecek çok daha aydınlık görünüyor.

  • BEN ÇOK ÜZÜLDÜM SİZDE ÜZÜLMEYE HAZIR OLUN AFYON

    BEN ÇOK ÜZÜLDÜM SİZDE ÜZÜLMEYE HAZIR OLUN AFYON

    Az sonra okuyacağınız detayların ardından lütfen kimse çıkıp da “konumuz bu mu kaldı?” demesin. Çünkü ben bir Gazeteci olarak  inandığım ve sahada bizzat gözlemlediğim her konuyu kamuoyu adına kamu kuruluşlarının bilgisine sunar, gereğinin yapılmasını talep ederim. Müspet ya da menfi sonuç alınana kadar da bir talebin peşini bırakmadan, zaman zaman sayfamdan hatırlatır; konunun muhataplarıyla temasımı telefon ve ziyaretlerle sürdürür, yazdığım her satırın arkasında durur ve süreci okuyucularım adına yakından takip ederim. Zaten EKONOMİA’nın en belirgin farkı da tam olarak budur. Bu nedenle bugünkü yazıyı lütfen vicdan muhasebesiyle okuyun. Kendi terazinizde tartın, öyle karar verin. Hadi buyurun.  Şimdi yavaş yavaş hem okumaya hem de üzülmeye başlayalım.

    BEN DE BİR ENGELLİ EVLADIYIM ASLINDA

    Rahmetli babamın doğuştan sol elinde bir parmağı eksikti. Rahmetli annem de yine doğuştan bel kayması ile dünyaya gelmiş bir insandı. Gariplerim, evlendiklerinden iki yıl sonra doğan abim için dokuz ay boyunca gece gündüz dua etmişler. En büyük korkuları, hafif de olsa iki engelli insandan bir engelli bebek dünyaya gelmesiymiş. Abim doğduktan sonra, hikâyeyi bilen doğum doktorunun müjdesiyle büyük bir mutluluk yaşamışlar. Kendi aralarında, tabir-i caizse abimi “iki körün bir değneği” diye sevdikleri bir ifadeyle anmışlar. Yıllar içerisinde ablam ve benim de engelsiz doğmamızla mutlulukları daha da artmış. Allah yattıkları yerde dinlendirsin inşallah her ikisini de.

    BU NEDENLE BEN ENGELLİLERE KARŞI ÇOK HASSASIMDIR

    Yukarıda anlattığım gerçeğe dayalı olarak engelli insanlara karşı hassasiyetim oldukça yüksektir. Kesinlikle tavizim yoktur empati denilen kavramada ihtiyaç duymamışımdır. Çünkü hafifte olsa iki engelli bir insanın evladı olmak bunun cevabıdır. Yıllarca engelli insanların tümüne “sakat” ifadesinin kullanılmasını hep yadırgamışımdır. Zaman içinde toplumsal vicdanın da gelişmesiyle bu ifadelerin yerini daha saygılı bir dilin alması beni ayrıca mutlu ediyor. Yaklaşık üç hafta önce, dernek isimlerinde yer alan “sakatlar” ifadesinin “engelliler” vb. şekilde değişmesini temenni ettiğim ve Dernek Başkanlığını naif, yardımsever yapısıyla yürüttüğüne inandığım Faruk Özkara’nın yaptığı “Türkiye Sakatlar Derneği Afyonkarahisar Şubesi”’ ni ziyaret ettim. İşte şimdi anlatacağım gerçekler, tam da bu ziyaret sonrası gazeteci gözümle kaleme alındı. Hızla devam edelim.

    ALLAH VAR, UZUN ZAMANDIR GİTMİYORDUM

    Allah var, Faruk Başkan’ın yanına uzun zamandır gitmiyordum. En son çarşıdaki dernek dükkânlarından Fuar Alanı’na taşındıklarını o gün öğrendim. Tarif alıp fuar alanına gittiğimde derneklerinin, birleştirilerek genişletilmeye çalışılmış aşağıda fotoğrafını gördüğünüz iki konteynırdan oluştuğunu gördüm ve açıkçası ciddi anlamda şaşırdım. Bir an, deprem bölgelerinde gördüğümüz geçici konteynır yapılarını hatırladım. Küçük ve dar bir alanda masa, sandalye ve mutfağın iç içe geçtiği bir düzen vardı. Açıkçası üzüldüm, içim acıdı. İnanıyorum ki sizlerin de acıdı. Devam edelim.

    İŞİN GARİP TARAFI NE BİLİYOR MUSUNUZ

    Engelli bireyler için oldukça sınırlı bir alan oluşturulmuş. Konteynır kapısı dar olduğu için tekerlekli ve akülü sandalyelerin önemli bir kısmı içeriye giremiyor. İçeriye giriş mümkün olsa bile, içeride rahat hareket edilebilecek geniş bir alanın bulunmadığı açıkça görülüyor. Isınma ise elektrikli ısıtıcı ile sağlanmaya çalışılıyor. Önceki dernek yerinde doğalgaz sistemi ve parke bir zemin bulunduğunu bildiğim için mevcut durumun daha sınırlı imkânlar sunduğu net şekilde anlaşılıyor.

    BEN ŞOK OLDUM, HADİ SİZ DE BUYURUN ŞİMDİ

    Konteynır içinde bulunan mini mutfak için su hattı çekilmiş olması olumlu bir detay. Sıkı durun şimdi. Engelliler Derneğinde en yakın lavabo ve tuvalet yaklaşık 200-300 metre civarında yürüme mesafesinde bulunuyor. Dileyen herkes yerinde gözlemleyebilir. Engelsiz biri olarak benim için bile bu mesafe hissedilirken, engelli bireyler açısından ne kadar zorlayıcı olabileceğini takdirlerinize ve gözlerinizi kapatarak empatinize bırakıyorum. Başlı başına bu kabul edilebilir bir şey değil zaten.

    AFYON MECLİSLERİNİN VE EŞRAFININ BİLGİSİNE

    Bu şehirde yaşayan insanların da benimle aynı duyarlılığı taşıdığına yürekten inanıyorum. Çeşitli derneklerin bulunduğu Ataköy Mahallesi’nde belirlenen bir yerleşim alanı bulunuyor. Bahsettiğimiz derneğin yönetici ve üyelerinin belirlenen alana gitmeleri de kendi içlerinde büyük bir çoğunlukta fikirsel ve bedensel olarak oldukça zor görünüyor. Bu nedenle önümüzdeki günlerde yapılacak olan Afyonkarahisar Belediye Meclisi, Afyonkarahisar İl Genel Meclisi, Afyonkarahisar Ticaret ve Sanayi Odası Meclisleri dâhil tüm kurum meclislerinin toplantılarında bu konu ile ilgili gündem dışı konu olarak değerlendirilmesinin faydalı olacağını düşünüyorum. Bu şehrin ticaret, sanayi, borsa STK kuruluşları, esnaf odaları, iş insanları ve hayırseverlerinin; engelli vatandaşlarımızın daha uygun şartlarda bir araya gelebileceği bir ortam oluşturulması noktasında destek vereceğine kalpten inanıyorum. Bu konuda atılacak her adımın büyük bir değer taşıyacağı kanaatindeyim.

    NE YAPILABİLİR DERSENİZ ÇOK BASİT

    Fuar alanında yer sorunu olmadığı görülüyor. Tek katlı, 80–100 metrekarelik prefabrik bir yapının bu dernek için oldukça uygun bir çözüm olabileceğini düşünüyorum. Maliyet açısından 1 milyon TL’nin altında olan bu tür bir desteğin, şehirdeki iş insanları ve kurumlar için rahatlıkla ulaşılabilir olduğunu iyi biliyorum. Bu noktada bir farkındalık oluşturmak adına bu yazıyı kaleme alma vesilesi bana; en kısa zamanda bu yüreği güzel insanlarımızı mutlu etme vesilesi bu şehrin olsun İnşallah.

    BÖYLE BİR SENET NE YAZIK Kİ YOK

    Hiç kimsenin hayatı boyunca engelli olmayacağına dair bir garantisi yok. Bir engelli bireyin temel ihtiyaçları için, hatta lavabo ve tuvalet ihtiyacı için uzun mesafeler kat etmek zorunda kalması 750 bini aşan nüfusuyla Afyonkarahisar’da yaşayan hepimizin durup düşünmesi gereken bir durumdur. Bu durumun yani bir konteynır derneğin bu şehre yakışmadığını açık ve net olarak görüyorum. İstense yarın çözülebilecek bir eksiktir bu şehrin güç dinamikleri için bu konu. Bu nedenle ilgili herkesin, Dernek Başkanı Faruk Özkara ile iletişime geçerek çözüm üretme noktasında kendilerine katkı sunmasını temenni ediyorum. İletişim konusunda ayrıca bende yardımcı olabilirim. Hadi inşallah güzel haberlere diyelim. Olması gerekeni ivedilikle bu şehrin engelli güzel yüreklerine hediye edelim.

  • FENOMENLER MALİYE’NİN TAKİP RADARINDA

    FENOMENLER MALİYE’NİN TAKİP RADARINDA

    Sosyal medya fenomenlerinin artık yalnızca beğeni ve takipçi sayılarıyla değil, vergi kayıtlarıyla da gündemde olduğunu duyuyoruz. Maliye Bakanlığı, dijital içerik üreticilerini finansal açıdan “takip” etmeye başladı. Peki bunun arkasında ne var?

    Fenomenlerin kazançları çoğu zaman reklam, sponsorluk ve iş birliklerinden oluşuyor. Ancak bu gelirler çoğunlukla resmi kayıtlara yansımıyor. Maliye Bakanlığı’nın amacı, kayıt dışı ekonomiyi azaltmak ve tüm gelirleri vergi denetimine tabi tutmak. Kısaca: “Siz gelir elde ediyorsunuz, ama vergi ödemiyorsunuz” uyarısı.

    Vergi Adaleti noktasında dijital kazançlar artık geleneksel iş gelirleri kadar ciddi. Vergi yükümlülüğünün sadece işletmeler ve çalışanlarla sınırlı kalmaması hedefleniyor. Kayıt Dışı Ekonomi ile Mücadele: Sosyal medyada milyarlarca TL’lik reklam harcaması dönüyor; bunun bir kısmı vergiden kaçıyor.

    Şeffaflık ve Denetimler açısından fenomenler üzerinden yapılan harcamaların ve kazançların şeffaflaşması, ekonomik sistemin güvenilirliğini artırıyor. Gelirlerini doğru beyan etmeyen fenomenlerin tespit edilmesi, dijital ekonomi vergi tabanının genişletilmesi, kayıt dışı ekonomiyi küçültmek ve vergi adaletini sağlamak bu noktada en büyük hedef.

    Fenomenler İçin Bilgilendirme yaparsak şunları belirtelim. Sponsorluk, reklam ve iş birliklerinden elde edilen gelirler artık resmi olarak beyan edilmeli.Bir mali müşavir veya muhasebeciyle çalışmak, hem cezaları önler hem de vergi avantajlarından yararlanmayı sağlar. Gelirler doğru beyan edildiğinde, uzun vadede dijital iş modeliniz daha sürdürülebilir ve güvenilir olur.

    Sonuç olarak, Sosyal medya fenomenleri artık sadece içerik üreticisi değil, birer dijital girişimci konumunda. Maliye Bakanlığı’nın adımı, onları korkutmak değil; ekonomiye entegrasyon ve şeffaflık sağlamak amacını taşıyor. Fenomenler için mesaj net: “Takip edilmek sadece sosyal medyada değil, mali tablolarınızda da olacak.”