Kategori: Yazarlar

  • Parmak Uçlarındaki Işıktan; Bağımsızlığın Simgesine

    Parmak Uçlarındaki Işıktan; Bağımsızlığın Simgesine

    Sevgili Okurlarım;

      2026 ya merhaba derken ajandamın ilk sayfalarını hak ve erişilebilirlik bilinciyle dolduruyorum.2026 yılının, dijitalden, fiziksel alanlara kadar her noktada tam erişilebilirliğin sağlandığı, fırsat eşitliğinin önündeki tüm bariyerlerin kalktığı bir dönüm noktası olmasını temenni ediyorum. Bu yıl ki ilk yazımda aydınlık bir geleceğe hep birlikte bakıyoruz.

    ​  Bu yazımda “Görme Engelli Bireyler” için ocak ayındaki iki önemli günü “Farkındalık” oluşturmak için kaleme aldım.

    Ocak ayının ilk yarısı, görme engelli bireyler için yılın ilk günleri olmasından çok daha fazlasını ifade eder. 4 Ocak’ta parmak uçlarımızla dünyayı keşfetmemizi sağlayan “Dünya Braille Günü’nü”, hemen ardından 7-14 Ocak’ta ise özgürlüğümüzün ve güvenliğimizin simgesi olan “Beyaz Baston ve Görme Engelliler Haftası’na” dikkat çekiyoruz. Bu iki tarih, görme engellilerin toplumsal hayattaki iki temel direğini temsil eder: Bilgiye erişim ve hareket özgürlüğü.

    Şimdi bu özel günlere ve görme engelliler için önemine bakalım.

    ​  4 Ocak: Karanlığı Aydınlatan Altı Nokta

    ​  Gözlerinizi kapatıp yazının ve bilginin olmadığı bir dünya hayal edin… 1800’lerin başında görme engelliler için bu bir gerçekti. Ancak 4 Ocak 1809’da doğan Louis Braille, henüz 15 yaşındayken geliştirdiği altı noktalı kabartma sistemle bu karanlığı dağıttı. Bugün “4 Ocak Dünya Braille Günü”, sadece bir alfabeyi kutlama günü değildir; bilginin engellenemez olduğunun, bir görme engellinin dünyayı okuyarak, yazarak ve öğrenerek değiştirebileceğinin kanıtıdır.

    ​ Braille, parmak uçlarımıza birer göz armağan etmiştir. Ancak bugün dijitalleşen dünyada Braille’in yanına ekran okuyucuları ve dijital becerileri de ekleyerek, bu ışığı daha da büyütmek zorundayız.

    ​    7-14 Ocak ise Bağımsızlığın Beyaz Simgesidir.

    ​  Bilgiyle donanan bireyin bir sonraki adımı, sokağa çıkmak ve hayata karışmaktır. İşte burada devreye 1921’de James Biggs’in fark edilmek için bastonunu beyaza boyamasıyla başlayan Beyaz Baston girer. Beyaz baston bir “kusur” göstergesi değil, bir “bağımsızlık” beyanıdır. Bir görme engelli beyaz bastonunu eline aldığında dünyaya şunu söyler: “Kendi yolumu kendim çizebilirim, yeter ki önümdeki yapay engelleri kaldırın.”

    ​Braille Alfabesi ve Beyaz Baston Neden Önemli? ve Neler Yapmalıyız?

    Toplum olarak sormamız gereken soru şudur: Bir görme engelli Braille alfabesiyle eğitim alabiliyor mu? Beyaz bastonuyla sokakta güvenle yürüyebiliyor mu?

    Bunlara kısa konu başlıkları ile göz atacak olursak;

     * Erişilebilir Şehirler: Sarı çizgiler süs değildir; onlar bizim navigasyonumuzdur. Bu çizgilerin üzerine araç park etmek veya eşya koymak, bir insanın özgürlüğüne kilit vurmaktır.

     * Dijital Okuryazarlık: 21. yüzyılda Braille alfabesinin yanına dijital yetkinlikleri de koymalıyız. Görme engelliler teknoloji sayesinde artık her zamankinden daha güçlü.

     * İstihdam ve Üretim: Görme engelli bireyler, uygun koşullar sağlandığında sadece tüketen değil, dijital dünyada ve iş hayatında değer üreten profesyonellerdir. İş koçluğu ve mesleki eğitimlerle bu potansiyeli açığa çıkarmalıyız.

    Topluma Genel Anlamda Mesajımız Şu Olmaktadır:Engel Olma, Fark Et!”

    Görme engellilik, dört duvar arasına hapsolmak demek değildir. Bizler; okullarda, ofislerde, sanat galerilerinde ve caddelerdeyiz. 4 Ocak Louis Braille’in mirası olan “bilgi” ve 7-14 Ocak’ta  beyaz bastonun mirası olan “hareket” gücüyle buradayız.

    ​ Sizden acıma duygusu değil, hak temelli bir yaklaşım ve duyarlılık bekliyoruz. Bizim için en büyük engel, aşamadığımız basamaklar değil, aşılamayan önyargılardır. Gelin, bu Ocak ayında bir söz verelim:

    Şehirlerimizi parmak uçlarıyla okunacak kadar şeffaf, beyaz bastonla gezilecek kadar güvenli hale getirelim.

    ​ Hemen hemen tüm yazılarımda vurguladığım gibi; Bir toplumu uygar kılan şey, en dezavantajlı halkasına sunduğu imkanlardır.

    ***

    ​  Peki, bu özel ve bir o kadar da önemli günleri sadece bir hafta boyunca kutlamak ve farkında olmak yeterli mi? “Elbette hayır.” Gerçek duyarlılık, bu farkındalığı bir yaşam biçimi haline getirmekten geçer. Bir görme engellinin dünyasına dokunmak ve hayatını kolaylaştırmak aslında sandığınızdan çok daha basit adımlarla mümkün hale gelecektir.

    Bildiğimiz ama görme engelliler için olmazsa olmazımız uygulamalar.

       – Fiziksel Engelleri Birlikte Kaldıralım:

    Sarı kılavuz çizgiler birer dekorasyon değildir; onlar birer “yol”dur. Bu yolların üzerine araç park etmek, dükkan tezgahı koymak veya çöp bırakmak, o yolu kullanan bir bireyin özgürlüğünü elinden almaktır. Unutmayın, sizin için küçük bir dikkatsizlik, bizim için aşılması imkansız bir uçurum olabilir.

     – Dijital Dünyada Bize Yer Açın:

    Günümüzde bilgiye erişim artık ekranlarda. Web sitelerinizi, mobil uygulamalarınızı ve sosyal medya paylaşımlarınızı ekran okuyucu programlara uyumlu (erişilebilir) hale getirmek, toplu taşıma araçları ve asansörlerin, Akıllı Işıklar,Akıllı Duraklar, Banka vb yerlerde sesli yönlendirme olması Louis Braille’in başlattığı o ışığı dijital çağa taşımaktır. Görsellerinize ekleyeceğiniz basit bir “alt metin” (sesli betimleme), bir görme engellinin o görseli zihninde canlandırmasını sağlar.

    ​  -“Acımak” Yerine “Eşitlik” Sağlayalım

    Toplumdaki en büyük engel, maalesef engellilere duyulan “yardıma muhtaç birey” algısıdır. Bizler acınmak değil, eşit fırsatlara sahip olmak istiyoruz. Eğitimde fırsat eşitliği, işe alımlarda yetenek bazlı değerlendirme ve sosyal hayatta tam katılım hakkı… Görme engelli bir bireyin mühendis, avukat, yazılımcı,gazeteci veya sanatçı olabileceği bir dünya, hepimizin ortak başarısı olacaktır.

    ​   –Engellilerle Doğru İletişim Kurun

    Bir görme engelliye yardım etmek istediğinizde; önce ona sorun, cevabını bekleyin ve nasıl yardım edebileceğinizi öğrenin. Kolundan tutup sürüklemek yerine, kolunuzu teklif edin. Bizler için en büyük destek, bağımsızlığımıza duyulan saygıdır.

    ​  -En Önemlisi de Engellilere Kalbin Gözüyle Bakabilmek.

    ​ Beyaz bastonun tıktık sesleri sokaklarda yankılanırken, bu sesin bir “bağımsızlık senfonisi” olduğunu fark edin. 4 Ocak’ın o gizemli altı noktasıyla örülen bilgi köprüsünden hep birlikte geçelim.

    ​ Toplumsal duyarlılık; sadece eksiklikleri görmek değil, o eksiklikleri tamamlama iradesini göstermektir. Gelin, bu haftayı bir dönüm noktası yapalım. Şehirlerimizi sadece gözle görülen değil, gönülle hissedilen ve herkes için adil olan birer yaşam alanına dönüştürelim.

    Çünkü bizler; görmediğimiz için değil, engellendiğimiz için kısıtlanıyoruz. Engelleri kaldırın, gerisini bize bırakın.

    Unutmayın ki; Engel Yoktur! Engellenen Vardır.

    Hayatı Engelsiz Sayın…

  • BİRLİKTE ESKİMEK AMA EKSİLMEDEN

    BİRLİKTE ESKİMEK AMA EKSİLMEDEN

    Koca bir yıl daha geride kaldı.

    2025; kan, gözyaşı, elem ve sıkıntıyla anılacak bir yıl oldu. Dünyada ve ülkemizde ekonomik sorunlar arttı.

    Bu yıl da zengin daha zengin oldu. Emekçi, emekli, dar ve sabit gelirli bir kez daha fakirleşti.

    Ve demokrasiyi mumla arar hâle geldik.

    Tek tek liste yapmanın anlamı yok; yaşadıklarımız zaten ortada.

    Herkes kendi çapında iyilikler, güzellikler yaşadı ama, olumsuzluklar çok daha fazlaydı.

    Ve ne yazık ki yaşamaya da devam ediyoruz…

    UMUDUNU YİTİRME

    Sararmış takvim yaprakları birer birer düşerken, yeni bir yıla yine de umutla girmeye çabalayacağız. Terörün olmadığı, ötekileştirmenin yaşanmadığı,

    İnsan haklarına ve demokrasiye sıkı sıkıya bağlı kalınan bir yıl olması umuduyla 2026’ya “merhaba” demek istiyoruz…

    Sürekli okuyucularım bilir; yazılarımın çoğunu

    “Mutlu ve aydınlık yarınlara” cümlesiyle bitiririm.

    Bu bir umuttur.

    Bir beklentidir.

    Olur…

    Olmaz…

    Ama ben umudu her daim yeşertirim. Yeşermesini yeğlerim.

    Çünkü;

    Umudunu yitiren bireyler ve toplumlar, geleceğe ışık tutamaz.

    Unutmayalım; en zifiri karanlığın ardından bile güneş doğar ve dünyayı pırıl pırıl aydınlatır.

    GÖKKUŞAĞI GÖRDÜN MÜ?

    Şöyle bir durup bakalım…

    Hayatta yaşadıklarımızın karşılığı gerçekte nedir?

    Para mı?

    Mevki mi?

    Makam mı?

    Hırs mı?

    Bunların peşinde koşarken farkına bile varmadığımız öylesine güzellikler var ki…

    Bu yıl senin için iyi geçti mi?

    Sağlıklı olduğuna sevindin mi?

    Sorusuna cevap arasak…

    Mesela;

    Hiç gün ışığıyla uyandın mı?

    Kaç kez güneşin doğuşunu izledin?

    Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldın?

    Kaç sabah yolda bir kediyi okşadın?

    Yeni doğmuş bir bebeğin parmağını sımsıkı tuttu mu hiç elin?

    Onu kokladın mı?

    Yaz gecelerinde gökyüzündeki yıldızların çokluğuna şaşırdın mı?

    Kaç kez gözlerinden yaş gelinceye kadar güldün?

    Hiç tek başına kalıp gökyüzüne bakarken gözlerin doldu mu?

    Yaşlı bir ağaca sarıldın mı bu yıl?

    Çimlere uzandığın oldu mu?

    Çocukluğundan kalan bir şarkıyı bağıra bağıra söyledin mi?

    Suda taş sektirdin mi?

    Kaç kez kuşlara yem attın?

    Bir çiçeği dalındayken kokladın mı?

    Bu yıl kaç kez gökkuşağı gördün?

    Ya da hediye alan bir çocuğun gözlerindeki ışığı fark ettin mi?

    Kaç mektup aldın?

    Eski bir dostunu aradın mı?

    Aslında mutlu olduğunu kaç kez fark ettin bu sene?

    Belki de iyi bir yıl;

    Böyle küçük ama gerçek anlara bağlıdır.

    Yeni yılda bunları düşün…

    Bir sabah mutlaka güneşin doğuşunu izle.

    O muhteşem gün batımına tanıklık et.

    Yakamozu gör.

    Kışın karla kaplı beyaz örtü üzerinde dakikalarca yürü.

    Bahar yağmurunda ıslan; korkma, tuz değiliz, erimeyiz.

    Ve hiç düşünmeden uzanıver yemyeşil çimenlerin üzerine…

    Acele et…

    Çünkü er ya da geç,

    çimenler de yayılacak üzerimize…

    Yeni yıl girişinde bu sene beni en etkileyen görüntü Silivri önünde yakılan ateş etrafında okunan şiir ve söylenen türkülerdi.

    Tüm tutsaklar anısına…

    Üzüldüğüm ise yıldızlı otellerde alkol duvarını aşarak İzmir dağlarında çiçekler açtığını zannetmeye devam eden zevatların eğlence görüntüleri oldu.

    Ne diyelim herkes çapına göre davranıyor…

    Ve yazıya noktayı iki ustanın şiiri ile koyalım…

    Nazım Hikmet diyor

    Senelerle birlikte eskimek lazım

    Ama

    Eksilmeden.

    Kayıp vermeden…

    Cahit Sıtkı Tarancı ise der ki

    “Öyle bir yıl olsun ki;

    Ne zengin fakir,

    ne sen ben farkı olsun.

    Kış günü herkesin evi barkı olsun.

    Öyle bir yıl olsun ki;

    Yaşamak sevmek gibi gönülden

    olsun.

    Olursa bir şikayet ölümden olsun.

    O’da

    gençlerden uzak olsun”…

    Mutlu ve aydınlık yarınlar dileğiyle…

  • GÜN IŞIĞI AFYON’DA

    GÜN IŞIĞI AFYON’DA

    Sevgili okurlarım;

    Kaleme aldığım bu yazımda sizlere sadece bir projeden değil, bir çocuğun dünyasının nasıl aydınlandığından, bir ailenin yeşeren umutlarından ve Afyonkarahisar’ımızın sokaklarında yankılanan bir iyilik hareketinden bahsetmek istiyorum.

    Bazı anlar vardır, sadece bir olaya tanıklık etmezsiniz; bir mucizenin sessizce filizlenişini izlersiniz.

    Geçtiğimiz günlerde Afyonkarahisar’ın tarih kokan sokaklarında, böyle bir mucizenin, “Gün Işığı Projesi’nin” izini sürdüm. Bir yazar ve gözlemci olarak masaya oturduğumda, karşılaştığım şey sadece bir teknoloji projesi değil, bir çocuğun dünyayı yeniden keşfetme hikayesiydi.

    Bunun adı “Bakamamak” Değil, “Görmeyi Öğrenmek”

    Küçük bir çocuk hayal edin. İsmi Ali ya da Ayşe olsun… Etrafındaki dünya,puslu bir camın arkasından bakıyormuş gibi flu. Renkler var ama sınırları yok. Yazılar var ama anlamları eksik.

    Toplumda çoğu zaman bu çocuklara “görme engelli” deyip geçiyoruz. Oysa Türk Telekom’un, Gönül Turgut Eğitim Danışmanlık ve Engelsiz Yaşama Derneği (EyDer) ile yürüttüğü bu proje, bize ezber bozan bir gerçek öğretiyor: Az görmek, bir son değil; bir başlangıçtır.

    ​   Türk Telekom’un, Gönül Turgut Eğitim Danışmanlık ve Engelsiz Yaşama Derneği (EyDer) iş birliğiyle hayata geçirdiği “Gün Işığı Projesi”, Uzun yıllardır ülke genelinde olduğu gibi ilimiz Afyonkarahisar’da da meyvelerini vermeye başladı. Bir yazar ve en önemlisi bu sürecin yakın bir takipçisi olarak söyleyebilirim ki; bu çalışma bir “sosyal sorumluluk” projesinden çok daha fazlası; bu bir gelecek inşasıdır.

    ***

    “Peki, Nedir Gün Işığı Projesi?”

     Türk Telekom tarafından 2014 yılında başlatılan bu proje  Engelsiz Yaşama Derneği (EyDer) ve Gönül Turgut Bireysel Eğitim Danışmanlığı iş birliğiyle yürütülüyor. Projenin ana amacı, yasal olarak “kör” olarak tanımlanan ancak %1 ila %10 arasında görme yetisi bulunan çocukların, var olan görme kalıntılarını kullanarak hayata daha bağımsız katılmalarını sağlamak.

    Proje kapsamında yapılanlar şunlardır:

    * Az Gören Eğitimi: Çocuklara, görme yetilerini en verimli şekilde kullanabilmeleri için özel eğitimler verilir. Bu eğitimler sayesinde çocuklar, normal alfabeyle okuyup yazmayı, günlük yaşam becerilerini geliştirmeyi ve bağımsız hareket etmeyi öğrenirler

    *Aile ve Öğretmen Eğitimi: Sadece çocuklara değil, onların hayatındaki en önemli figürler olan ailelere ve öğretmenlere de eğitimler verilir. Bu sayede, çocukların eğitim süreçleri daha etkili bir şekilde desteklenir ve toplumsal farkındalık artırılır.

     * Teknolojik Destek: Türk Telekom’un teknolojik altyapısı kullanılarak hazırlanan TahtApp gibi uygulamalarla, az gören öğrencilerin okuldaki eğitimlerini daha rahat takip etmeleri sağlanır. Bu sayede öğrenciler, sınıf tahtasındaki içerikleri tabletlerinden anlık olarak görebilirler.

    * Uzatma Eğitimleri: Proje, uzaktan eğitim imkanı sunarak Türkiye’nin dört bir yanındaki çocuklara ulaşmayı hedefler. Çocuklara ve ailelerine ücretsiz olarak verilen tablet ve internet hatlarıyla eğitim kesintisiz devam eder.

    *2014 yılında başlayan proje, 2025 yılı itibarıyla 11. yılını doldurmuş durumdadır. Proje, o tarihten bu yana sürekli olarak güncelleniyor ve geliştiriliyor. Özellikle 2025 yılı için  proje kapsamında geliştirilen TahtApp gibi teknolojik desteklerle birçok az gören öğrenciye ulaşılmış ve onların okul başarıları artırılmıştır.

    *Projenin temel amacı olan “Az da olsa ışığın peşinden koşan çocuklara umut taşıyabilmek” misyonu, her yıl yeni katılımcılarla devam ediyor ve daha fazla çocuğun hayatına dokunmayı hedefliyor.

    *Fayda sağlayacak özellik şartları;

    * 1’inci ve 9’uncu sınıf arası olması

    * kaynaştırma sınıf öğrencisi

    * Az görmesi olmalı

    ​  Az Görmek, Engel Değildir!

    ​  Toplum olarak “görme yetersizliği” denildiğinde genellikle zihnimizde sadece tam bir karanlık canlanıyor. Oysa “az gören” çocuklarımız, doğru bir eğitim ve erken müdahale ile %1 ile %10 arasındaki görme kalıntılarını kullanmayı öğrenebiliyorlar.

       “ Gün Işığı Projesi” bu noktada devreye giriyor. Çocuklarımıza “bakmayı değil, görmeyi” öğretiyor; onların akranlarıyla aynı sıralarda, kimseden yardım almadan eğitim görmelerinin kapılarını aralıyor.

       Türkiye’nin dört bir yanına yayılan bu hareket,  binlerce çocuğun hayatına dokundu. Afyonkarahisar da bu şanslı ve vizyoner  illerden biri oldu. Proje kapsamında sunulan özel yazılımlar ve eğitim metodolojileri sayesinde, az gören çocuklarımız artık sadece “dinleyen” değil, “okuyan, yazan ve üreten” bireyler haline geliyor.

       Sınıftaki bu çalışmada teknoloji ile insanın saf duygularının nasıl iç içe geçtiğine şahitlik ettim. Sınıftaki atmosfer, klasik eğitimden çok farklı idi. Öğretmenin ; sabırla, sevgiyle ve profesyonelce teknolojiyi bir köprü gibi kullandığını gördüm. Ayrıca öğretmenin gözlerindeki o parıltıyı sizlerin de görmesini çok isterdim.

    Öğretmenin bu gayretli çalışması sonunda, çocuğumuzun  ekrandaki objeyi fark etmesi bizlere de “ işte bu” dedirtiyor.

    Çocuğumuzun ise; O küçücük parmakları ile tabletteki figürlerle buluştuğu anda adeta “keşif yolculuğuna çıkan kaşif” gibiydi. Sonunda teknolojinin sunduğu filtreler ve özel yazılımlar sayesinde dünyayı  anlamlandırmaya  başlayınca “başarılı kaşif” gibi gururlu ve mutlu idi.

    En sonunda bilimle merhametin buluştuğu nokta keşfedilmiş oldu.

     Bir sınıfta, tabletindeki özel bir uygulama sayesinde tahtadaki yazıyı ilk kez net bir şekilde okuyan o çocuğun yüzündeki şaşkınlık ve ardından gelen o vakur gülümseme… İşte o an, tüm raporlardan, rakamlardan ve istatistiklerden daha gerçekti. O gülümseme, “Ben de buradayım ve ben de yapabilirim!” demenin en saf haliydi.

    ​   Bu yazım bitmiş bir çalışmanın özeti değil toplumsal bir seslenişimdir.

    Çevrenizde dünyayı “Az Gören” bir evladımız varsa, onun sadece karanlığa mahkum olmadığını bilin. “Gün Işığı Projesi” gibi bilimsel temelli çalışmalar, o çocukların akranlarıyla aynı sıralarda, kimseden yardım almadan hayallerine koşabilmeleri için var. Bizler, bu farkındalığı ne kadar büyütürsek, şehirlerimizdeki engelleri o kadar hızlı yıkarız.

    ***

    Bunun için çok basit ama bir o kadar da önemli bilgiler;

    * Aileler Olarak: Eğer çocuğunuzda görme kaybı belirtileri varsa, “yapacak bir şey yok” demeyelim. “Gün Işığı Projesi” gibi bilimsel ve teknolojik temelli çalışmaları takip edip, yardım alalım.

    * Eğitimciler  Olarak:  Okulunuzdaki, sınıfınızdaki az gören öğrencileri fark edelim. Onların potansiyelini ortaya çıkarmak için bu metodolojileri öğrenelim.

    * Toplumun Tüm Bireyleri Olarak: Engelsiz bir yaşamın, sadece fiziki yolları düzeltmekle değil, zihniyetteki engellerin kaldırılması olarak başladığını aklımızdan çıkarmayalım.

       “Gün Işığı Projesi, bu temel taşın en parlak parçalarından biri.

    Afyonkarahisar olarak bu projeye sahip çıkmaya, daha fazla çocuğumuza ulaşmaya devam edeceğiz. Unutmayın; ışık her yerdedir, yeter ki biz bakmayı ve gördüğümüzü yeşertmeyi bilelim.

    ​  Şimdi sorma sırası bizde:  Daha fazla “Gün Işığı” için siz ne yapmaya hazırsınız?

         Karanlığa Değil Geleceğe Bakın

                Hayatı Engelsiz Sayın

  • KUBİLAY’IN EŞİ FATMA VEDİDE HANIM

    KUBİLAY’IN EŞİ FATMA VEDİDE HANIM

    Fatma Vedide Hanım eşi Kubilay’ın öldürüldüğünü Balıkesir’in Tuzaklı Köyü’nde öğretmenlik yaparken öğrenmişti.

    Vedide hanım, ilk kez 11 yıl önce sessizliğini bozmuş Cumhuriyet’ten, Hikmet Çetinkaya’nın sorularını yanıtlamıştı. Fatma Vedide de bir öğretmendi ve eşini yitirdiği zaman Balıkesir Gönen’in Tuzaklı Köyü’nde görevliydi. Fatma Vedide, 1983 yılında 75 yaşındayken, Hikmet Çetinkaya’nın sorularını şöyle yanıtlıyordu:

    – Biraz Kubilay’dan söz eder misiniz?

    – Biz İzmir’deyken Millet Mektepleri öğretmen yetiştiriyordu. Bu okullarda yeni Türkçe okutuluyordu yetişkinlere… Hani şimdi Halk Eğitimi Merkezleri’nde okuma-yazma kursları var ya, onun gibi. Biz okulda eski harflerle öğrenim gördük. Yani eski yazı okuyarak mezun olduk. Ama öğretmenliği yeni harflerle yaptık. Biz yeni harflere yabancı değildik. Fransızcadan tanışırdık Latin harfleriyle. İzmir’de Kubilay, Millet Mektebi’ni bitirmiş. Aydın’da Millet Mektebi açıldığında öğretmen olarak onu atadılar. Biz Kubilay’la vatan meselelerini çok konuşurduk. Bilhassa ben ve Kubilay, ulusumuzu çok severdik. Koyu milliyetçiydik. Milli duygularımız vardı.

    – Bu duygularınız nasıldı, anlatır mısınız?

    – Büyük kurtarıcı Atatürk’ün yaptığı devrimleri benimsemiştik. Örneğin kadının çarşaftan kurtarılması, yeni harfler, medreselerin, tekkelerin kapatılması gibi… Üstelik biz birtakım gerçek dışı şeylere karşıydık.

    – Gerçek dışı dediniz, nedir bunlar?

    – Efendim, hurafelere, cinlere, perilere, büyüye inanmazdık. Ne diyorlar… Ha, aklıma geldi. Bizim batıl inanışlarımız yoktu. O eskiden beri alışılagelmiş sözler. Yok evden çıkarken sağ ayağını değil, sol ayağını atacaksın, bilmem şu sayı uğursuzluk getirir, filanca gün çamaşır yıkanmaz gibi şeyler… Ben ve o, koyu bir dindar değildik. Yani tutucu değildik. Atatürk, şeriat düzenini kaldırmıştı. Medeni evlilik kabul edilmişti. Yani biz o yılların Atatürk devrimlerine bağlı öğretmenleriydik.

    – Kubilay’ın kişiliği nasıldı?

    – Kubilay çok sinirli, daha doğrusu atak bir kişiliğe sahipti.

    – Size karşı davranışları?

    – Bana karşı çok saygılıydı. Yani şehit edilişine kadar bir buçuk yılı aşkın süreli evliliğimizde bana karşı hiç kırıcı olmadı.

    – Çevresine karşı nasıl davranırdı?

    – Biz o yıllar iki genç öğretmendik.

    Yani Atatürk Cumhuriyeti’nin öğretmenleri… Biraz önce söylediğim gibi, ben ve Kubilay, gerçekçi kişilerdik. Akılcı yol neyse ona inanırdık. Din hususunda da öyle…

    Nitekim o, şeriat düzeni isteyenlerin kurbanı oldu. Çevresine karşı da gerçekçi bir tavır alırdı. Sürekli vatan meselelerinden konuşurdu, ülkesini seven öğrencilerini Atatürk devrimleri doğrultusunda yetiştiren bir öğretmendi. Ama dedim ya, ataktı. Hareketliydi. Birden bire kızar, sonra yumuşardı. Bu onun kendine özgü yapısıydı. Ama hiçbir zaman kırıcı olmamıştı. Sadece sinirliydi.

    Öğrencilerine Atatürk devrimlerini öğretirdi

    – Kubilay içki, sigara içer miydi?

    – İçkisi, kumarı, sigarası yoktu. Kahveye gitmezdi. Sadece spor yapardı. Spor yapar ve öğrencilerine Atatürk devrimlerini öğretirdi.

    – Kitap, gazete okur muydu?

    – O zamanlar kitap yoktu sanırım…

    Ama gazete okurdu.

    – Sizce inatçı bir kişiliği vardı Kubilay’ın…

    – Evet, inatçı bir kişiliği vardı. Kendi düşüncelerini sonuna dek savunurdu.

    Ama kavgacı değildi. Kavgaya varan tartışmalara girerdi, ama kavga çıkarmazdı. Ben ona ‘Askerde böyle tartışmalara girersen başına türlü işler gelir’ derdim.

    – Kubilay’ın ailesi Girit’ten gelmiş, değil mi?

    – Evet, Girit’ten gelmişler. Önce Adana Kozan’a yerleşmişler. Sonra Antalya’ya, oradan da İzmir’e gelmişler.

    – Çocukluğunu anlatır mıydı Kubilay size?

    – Çocukluğundan hiç söz etmezdi. O yüzden çocukluğunu bilmiyorum. Yalnız babası, Girit’ten geldiklerinde evde Rumca konuşmayı yasaklamış. İzmir ve Bursa öğretmen okullarında çok başarılı bir öğrenci olduğunu kendisinden değil, arkadaşlarından duydum. Okulda voleybol takımında oynadığını öğrendim. Ama beraberliğimiz bir buçuk yıl sürdü. Pek az geçti ömrümüz onunla, doğru dürüst birbirimizi anlayamadık bile, ufak bir çocukla bir buçuk yaşında ortada kaldık.

    Öyle ayrıldık.

    Fatma Vedide Hanım, Kubilay’ın şehit edilişini Gönen’in Tuzaklı Köyü’nde öğretmenlik yaparken öğrendi. Oğlu Vedat Kubilay on sekiz aylık bebekken. O acı haberi nasıl öğrendiğini şöyle anlattı Fatma Vedide Hanım:

    -Gazeteden öğrendim. Gönen’deydim.

    Gazeteye meraklıyımdır. Ders sonu başöğretmen odasına gittim. Gazeteler masanın üzerindeydi. Bir gazetede Kubilay’ın resmini gördüm. Okudum. Hıçkırmaya başladım. İnanamıyordum. Vedat’ı öyle bıraktım. Bizi Balıkesir’e götürdüler. Balıkesir’de öğretmenler, Kubilay için bir toplantı düzenlemişlerdi. Hemen orada bir konuşma hazırladım, Şimdi ne yazdığımı, ne konuştuğumu pek anımsayamıyorum.

    O zamanki hislerimle ne yazmışsam, onları okudum.

    Fatma Vedide Hanım’ın o gün Balıkesir’de neler söylediğini, Cumhuriyet’in sayfalarından öğreniyoruz:

    “Kubilay gitti, bundan kalbim sızlıyor. Fakat icabında her muallim gibi bende yavrum da kutsi inkılap uğrunda ölmeye hazırız.”

    ALINTI

  • FERHAT NE OLACAK BİZİM KÖYÜN HALİ?

    FERHAT NE OLACAK BİZİM KÖYÜN HALİ?

    Köyümdeki sıkıntıyı geçen haftalarda sürekli dile getirmiştim. Yetkililerle görüşüp yapılması gerekenler hakkında bilgiler almıştım. Göldeki yangın nedeniyle köyde sabah saatlerinde oluşan duman ve koku için çözüm yolları arayışımız sürüyor.

    Başlıktaki soruyu ben sormadım. Bu soru bana soruldu.

    Tam bugünlerde köyüm Çayıryazı’nın dışında yaşayan bir abimiz bana mesaj attı. Abimizin başlıkta kullandığım sözü içimi yaraladı. “Ferhat ne olacak bizim köyün hali” diyordu abim.

    Görsel olarak paylaştım mesajını sizde görün diye. Çünkü o fotoğraf, anlatmak istediklerimin sessiz ama en gerçek kanıtı… “Ferhat ne olacak bizim köyün hali?” diyordu ve şunları yazmıştı: “Ferhat ne olacak bizim köyün hali? Sabah sisten gidilmiyor. Cumartesi günü akşam köye gittim. Çok kötü sis var. Öğle geçene kadar ancak kalktı. Trafik, Bulanık Köyü’nde araçları sisten dolayı salmadı. Göcen köyünden Çay’a salmadı. Ne olacak köyün hali bilmiyorum.”

    Ben abimize gereken cevabı verdim. Şimdi aynı soruyu buradan soruyorum:

    Ne olacak Çayıryazı Köyü’nün hali?

    HATIRLATAYIM

    İki yıl önce, eski Geneli mevkiindeki kamışlık alan kimliği belirsiz kişilerce yakıldı. O günden bu yana yangın tam anlamıyla hiç sönmedi. Zaman zaman küle döndü, sonra yeniden içten içe yanmaya başladı. Soğuk havalarla birlikte bu kez duman olarak geri döndü. Bugün Çayıryazı’nın üstünde dolaşan şey kitle değil. Zehirli bir perde. Sabah saatlerinde göz gözü görmüyor. Astımı olan nefes alamıyor. KOAH hastaları dışarı çıkamıyor. Hayvancılıkla geçinen köylülerim hayvanlarının başına gidemiyor. Soruyorum: Bu köyün sorunlarının çözülmesi için illa birinin ölmesi mi gerekiyor? Köy yolunda yaşanan kazaları yıllardır yazıyoruz, söylüyoruz. Görüş mesafesi sıfıra düşüyor.


    ÇOK ERKEN OLDU EMİNE HOCAM

    Bazı kayıplar vardır; haber olur, okunur, geçer.

    Bazılarıysa insanın içine çöker… Sessizce, ağır ağır.

    Biz küçükken hep öyle öğrendik. Öğretmenlerimiz hepimiz için çok değerlidir. Ve benim için en değerli kişiler diyebilirim. Çocukluğumdan bu yaşıma kadar çok severim ben öğretmenlerimizi… Bize biz olmayı öğreten o insanlara karşı ne yapsak az… İşte o isimlerden bir tanesi de Emine Dağdelen hocamdı. O benim ablamdı. Kendisi de bana “Bizim oğlan” derdi. Komşu köylü olduğumuz için ara sıra “Köylüm” diye de hitap ederdi. Benim de çok hoşuma giderdi. Yalnız olmadığımızı, ortak değerlerimizin Çayıryazı ve Aydoğmuş olduğunu bilirdik.

    Ve maalesef önceki gün çok değerli Emine hocamı kaybettik. Onun vefatı, bir eğitimcinin kaybından çok daha fazlası… Onu yalnızca “Emine Öğretmen” olarak tanıyanlar vardır ama ben ise onu ablam gibi severdim, ara ara sohbet ederdik, kelimelerinde huzur bulduğum bir insan olarak tanıdım. Edebiyat öğretmeniydi ama edebiyatı sadece müfredattan ibaret görmezdi. Hayatı anlatırdı. Acıyı, sabrı, umudu… Belki de bu yüzden öğrencileri onu bu kadar çok sevdi. Çünkü Emine ablam, öğrencilerine önce insan olmayı öğretirdi.

    Hayat ona iyi davranmadı. Babası Fevzi Hocamı kaybetti önce, ardından amansız bir hastalıkla mücadele etti. Ama ne hastalığına yenik düştü ne de hayata küstü. Metanetiyle, zarafetiyle, sessiz gücüyle ayakta durdu. Hastane odasında bile öğretmenliğini, insanlığını bırakmadı. Öğretmenler Günü’nü hastanede geçirdiği gün, onu yalnız bırakmayan meslektaşlarının ziyareti aslında bir vefanın göstergesiydi. Çünkü Emine hocam, görevini yapan bir öğretmen değil; iz bırakan bir öğretmendi. O gün edilen “en kısa zamanda aramıza dönecek” temennisi, bugün yerini derin bir hüzne bıraktı ama bıraktığı izleri silmeye yetmedi. Bugün ardından konuşulan her cümlede sevgi var. Öğrencilerinin gözyaşında minnet var. Meslektaşlarının sözlerinde saygı var. Bu, herkese nasip olmaz. O artık aramızda değil belki ama eminim ki öğrencilerinin kalbinde, onu sevenlerin dualarında yaşamaya devam edecek. Çünkü böyle insanlar ölmez; çoğalır. Mekânın cennet olsun Emine ablacım. İyi ki bu hayata dokundun. İyi ki seni tanıdık.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • 15 GÜN SONRA TEŞEKKÜRÜMÜZÜ EDELİM

    15 GÜN SONRA TEŞEKKÜRÜMÜZÜ EDELİM

    EKONOMİA Sayfası okuyucularımız çok iyi bilir. Sayfamızda Kamuoyu adına, Kamu ve Kuruluşlardan yapmış olduğumuz talep, temenni ve isteklerin sonuca ulaşması ya da gerçekleşmesi sonrasında hızlı bir şekilde okuyucularımızı bilgilendirmek adına, ilgili kurum-kuruluşa teşekkür ederiz. Yazmış olduğumuz teşekkür yazısı ile sayfamız ve okuyucuları adına gündeme getirmiş olduğumuz bir konunun sonuca ulaşmasıyla birlikte konu kapanışını yaparız. Bugünkü yazımızda aynı şekilde bir teşekkür yazısı ve okuyucularımızın desteği ile sonuca ulaştırdığımız bir yazımızdır.

    BAŞKAN BURCU KÖKSAL’A TEŞEKKÜR EDİYORUM

    2 Aralık 2025 Salı günkü sayfamızda gündeme getirmiş olduğumuz “55 Mülk Sahibi ve Burcu Köksal” adlı yazımızı yayınlamamızın üzerinden bugün itibarıyla 21 gün geçti. Geçen bu sürenin 15. gününde yani geçen haftanın ortasında, Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burcu Köksal, mağdur olan 2.Belediye Çarşısı esnaflarının temsilcileri ile makamında bir araya gelerek yaklaşık 1 saate yakın bir zaman görüş alışverişinde bulundu. Bu vesileyle kendisinin hem esnaf mağdurları dinlediğini hem de hukuki ve projesel anlamda Belediyenin neler yapabileceği konusunda heyetle oldukça samimi ve sıcak bir sohbet atmosferinde bilgi verdiğini sevinerek öğrendim. Bu nokta da Başkan Burcu Hanıma başta EKONOMİA Sayfamız okuyucuları ve şahsım nezdinde teşekkür ediyorum. Ayrıca 2 Aralık Salı günü kaleme almış olduğum yazının sonunda mağdurların tek dileği Başkan hanımla görüşmek cümlemize de duyarlı kaldığı ve yerine getirdiği için ayrıca bir teşekkürü de buraya bırakıyorum.

    GÖRÜŞMENİN DETAYLARI BİZLERİ BAĞLAMIYOR

    Bu noktada Başkan Burcu Köksal ve yıkılan 2.Belediye Çarşısı esnaflarının makamda hangi konular üzerine konuştukları yazdığımız yazımızda ki;  tarafların bir araya gelmesi hedefi ve amacı neticesinde bizleri kesinlikle bağlamıyor. Çünkü taraflardan birisi Belediye diğer taraf ise özel mülk sahipleri. Esnaflar mağduriyetlerini Burcu hanıma bizzat aktarmak istiyordu. Hatta kendileri için hayırlı bir sonuç doğuracak fikir ve önerilerini başkan hanıma ve gerektiğinde Belediye Meclisine aktarmak istiyorlardı. Bu noktada, çözüm odaklı samimi bir ortamda geçtiğini öğrendiğim görüşmenin taraflar arasında hayırlı olmasını, mağduriyetlerin giderilmesi noktasında önemli bir adım atılmış olmasını temenni ediyorum. İnşallah bundan sonra sorunsuz ve mutlu bir şekilde konu çözüme kavuşur.

    ARTIK KONU MAĞDUR ESNAFLAR VE BURCU KÖKSAL’DA

    2 Aralık Salı günü yayınlamış olduğumuz yazımızda bizim görevimiz; meydana gelen bu mağduriyet ile ilgili önceki Belediye Başkanları ve mevcut Belediye Başkanı ve Yönetimlerine hiçbir cevap hakkı verecek bir yazı dili kullanmadan direk karşılıklı samimi bir işbirliğinde sonuca gidilmesi yönündeydi. Bugün ne mutlu ki EKONOMİA sayfamız okuyucularımızdan aldığımız güç ile bu hedefimize ulaştığımızı ve okuyucularımızla birlikte bunun mutluluğunu yaşadığımızı ifade etmek istiyorum. Artık konu mağdur esnaflar ve Afyonkarahisar Belediyesi ve Burcu Köksal arasında istişare ve icra ile bir şekilde sonuca ulaşacaktır. Okuyucularımız adına süreci uzaktan takip edeceğiz. Bu vesileyle Başkan hanıma sayfamızdan geçtiğimiz aylarda gündeme getirdiğimiz; Park Hayat Hastanesi önü kavşak çalışması ve Alt Geçitlerde Alt kelimelerinin kaldırılmasıyla ilgili Belediye Meclisinden geçen iki konu ile ilgili çalışmaların tamamlanarak, 2026 yılında bu iki konu ile ilgili teşekkür yazımızı yazmayı beklediğimizi ayrıca hatırlatmak istiyorum.

    SON SÖZLERİM MAĞDUR 55 MÜLK SAHİBİNE

    Bu vesileyle, 30 civarında varisleriyle daha fazla kişiye ait olduğu belirtilen 55 mülk sahibinden bir ricam olacak. Lütfen bundan sonra başlayacak fikirler, öneriler, görüşmeler noktasında eğer 30 kişiyseniz tam 30 kişi bir araya gelerek ve ortak hareket ederek çözümsel fikir birliği oluşturun. Lütfen kendi içinizde bireysel fikir ayrılıkları, ayrı gruplar halinde hareket etme gibi yollara savrulmayın. Benim hissem şu, sizinki bu gibi küçük gibi ayrışmaya girmeyin. Bu şekilde yaparsanız çözüme ulaşamazsınız. Lütfen en kısa zamanda bir araya gelin, konuşun tartışın ve net bir yol haritanızı belirleyin. Mevcut süreçte geçmiş yıllara dayalı gerçekleşen tüm resmi işlemleri gözden geçirin kendinizi resmi evrak konusunda güncelleyin. Bir araya geldiğinizde birlik, beraberlik ve çözüm için bir sistem oluşturun. Kendi içinizden 3-4 kişilik bir heyeti yine hepinizin imzası olan bir tutanakla belirleyin ve görevlendirin. Belirlediğiniz bu heyeti resmi görüşmeci olarak vazifelendirin. Benim naçizane tavsiyem size sadece bu olacaktır.

    HİÇ KİMSEYE ARA AÇIKLAMA YAPTIRMAYIN

    Öte yanda bu süre boyunca ben dâhil hiçbir gazeteciye ara açıklama yapmayın, yaptırmayın. Afyonkarahisar Belediyesi ile yürüteceğiniz bu süreç müspet ya da menfi yani olumlu-olumsuz bir sonuca ulaşana kadar hiçbir kuruluş, Stk ve üçüncü şahıslara açıklama yapmayın, yaptırmayın. Kısaca hayırlı bir sonuç istediğiniz bu konuda dışarıdan gelecek gereksiz tartışmalara ve açıklamalara fırsat vermeyin. Başkan Burcu Köksal ile başladığınız bu samimi sürecin sonuna kadar aynı havada ilerlemesini sağlayın. İnşallah en kısa zamanda taraflar arasında hayırlı sonuçlara ulaşılır bizlerde sayfamız okuyucuları ile bu mutluluğu yaşarız. Yolunuz açık olsun tekrar hayırlara vesile olsun.

  • Hayatımızın vazgeçilmezi Yapay Zekaya nasıl yatırım yapmalıyız?

    Hayatımızın vazgeçilmezi Yapay Zekaya nasıl yatırım yapmalıyız?

    Şirketler Yapay Zekâyı Kendi Bünyesinde mi Eğitmeli, Yoksa Hazır Sistemleri mi Kullanmalı?

    Yapay zekâ artık yalnızca bir teknoloji başlığı değil; şirketlerin rekabet gücünü, verimliliğini ve hatta hayatta kalma şansını belirleyen stratejik bir unsur. Ancak bugün birçok yönetim kurulu aynı kritik soruyla karşı karşıya: Yapay zekâyı şirket içinde sıfırdan mı geliştirmeli, yoksa mevcut büyük yapay zekâ platformları üzerinde mi konumlanmalı?

    Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Yanıt, şirketin ölçeğine, veri yapısına, faaliyet gösterdiği sektöre ve uzun vadeli hedeflerine bağlı olarak değişiyor.

    Kendi Yapay Zekâsını Eğiten Şirketler: Kontrol ve Bağımsızlık

    Yapay zekâyı şirket içinde geliştirmek; veri güvenliği, özelleştirme ve kurumsal bilgi birikiminin korunması açısından önemli avantajlar sunar. Özellikle finans, savunma, sağlık ve medya gibi veri hassasiyetinin yüksek olduğu sektörlerde, bu yaklaşım stratejik bir zorunluluk hâline gelebilir.

    Kendi modelini eğiten şirket:

    • Verisinin nerede ve nasıl kullanıldığını bilir,
    • Algoritmayı iş süreçlerine birebir uyarlayabilir,
    • Dışa bağımlılığı azaltır.

    Ancak bu yolun ciddi maliyetleri vardır. Güçlü donanım altyapısı, nitelikli yapay zekâ mühendisleri, sürekli güncelleme ve bakım ihtiyacı; özellikle KOBİ’ler için sürdürülebilir olmayabilir. Ayrıca teknoloji çok hızlı ilerlediği için, bugün yapılan yatırımın birkaç yıl içinde güncelliğini yitirme riski de bulunur.

    Mevcut Yapay Zekâ Platformlarını Kullananlar: Hız ve Ölçeklenebilirlik

    Diğer tarafta ise OpenAI, Google, Microsoft, Amazon gibi küresel oyuncuların sunduğu hazır yapay zekâ altyapıları yer alıyor. Bu sistemler:

    • Düşük başlangıç maliyetiyle hızlı devreye alınabilir,
    • Sürekli güncellenir ve gelişir,
    • Küresel ölçekte test edilmiş güvenilir altyapılara sahiptir.

    Özellikle pazarlama, müşteri hizmetleri, içerik üretimi, veri analizi gibi alanlarda hazır modeller üzerine özelleştirme yapmak, şirketlere ciddi hız kazandırır.

    Ancak burada da riskler vardır. Verinin üçüncü taraf sistemlerde işlenmesi, regülasyonlar açısından soru işaretleri doğurabilir. Ayrıca uzun vadede platform bağımlılığı, maliyetlerin öngörülemez hâle gelmesine yol açabilir.

    Hibrit Model: Gerçekçi ve Akılcı Bir Yol

    Günümüzde giderek daha fazla şirketin tercih ettiği yaklaşım ise hibrit model. Yani:

    • Kritik ve hassas veriler şirket içinde tutularak,
    • Genel amaçlı yapay zekâ yetenekleri dış platformlardan sağlanıyor.

    Bu model, hem maliyetleri kontrol altında tutuyor hem de esneklik sağlıyor. Özellikle Türkiye’de faaliyet gösteren orta ölçekli şirketler için bu yaklaşım daha gerçekçi görünüyor.

    Sonuç: Soru “Hangisi Daha İyi?” Değil, “Hangisi Bana Uygun?”

    Yapay zekâ yatırımı bir teknoloji kararı değil, stratejik bir gelecek kararıdır. Şirketler “Herkes ne yapıyor?” sorusundan önce şu soruları sormalı:

    • Verim ne kadar kritik?
    • Rekabet avantajım nerede?
    • Beş yıl sonra nasıl bir organizasyon olmak istiyorum?

    Doğru cevap, bu soruların kesişim noktasında yatıyor. Yapay zekâyı kimin eğittiğinden çok, onu kim daha akıllı kullanıyor, asıl farkı yaratan unsur olacak.

  • SANDIKLI’NIN VİCDAN DURAĞI; BİR KAPI, BİR UMUT

    SANDIKLI’NIN VİCDAN DURAĞI; BİR KAPI, BİR UMUT

    Sevgili Okurlarım;

    Bugün size taş binalardan, asfalt yollardan ya da klasik belediyecilik hizmetlerinden bahsetmeyeceğim. Bugün size, Sandıklı Belediyesi’nin imzasını taşıyan, ruhu olan bir mekândan; Özel Sandıklı Engelli Bakım Merkezi’nden bahsedeceğim.

    Burası, Sandıklı’nın sadece termal sularıyla değil, “merhametiyle” de dünyaya şifa dağıttığının en somut kanıtı.

    Toplumun vicdanı, en zayıf halkasına verdiği değerle ölçülür. Bugün rotamı, termal sularıyla toprağa şifa veren Sandıklı’mızın başka bir şifa kaynağına; Özel Sandıklı Engelli Bakım Merkezi’ne çevirdim. Binaların soğuk betonlarından değil, o betonların içinde filizlenen umuttan ve “insanı yaşat ki devlet yaşasın” düsturunun somutlaşmış halinden bahsetmek istiyorum size.

    2019’dan Bugüne: Sevginin Kurumsallaşmış Hali

     

    Bu Kapı Umutsuzluğa Kapalı, Mucizeye Açık , Bir Gönül Durağı”

    Bu “Durak”, sadece bir adres değil; yorgun gönüllerin dinlendiği ,umutsuzluğun kapı dışarı edildiği bir sevgi menzilidir.

     

       Gelin, bu durakta duralım ve mucizelere birlikte şahitlik edelim.

    Bazen bir şehirde binlerce kapı vardır ama bir tanesi sizi bambaşka bir dünyaya götürür.  Her sabah bu kapı, sadece Özel Sandıklı Engelli Bakım Merkezi’nin kapısı değil; bu kapı, hayata küsmüş ruhların yeniden nefes aldığı, “bitti” denilen yerden yeniden başlanan bir mucizenin eşiği.

     

    ​ Bugün size bir yazar  olarak değil, her gün o koridorlarda 80 farklı hayatın yükünü sırtlayan, onlarla gülen, onlarla ağlayan gönül  ekibinin sesi olmak istedim.

     

    ***

    Sandıklı Belediyesi’nin girişimleriyle 2019 yılında kapılarını açan bu merkez,  sadece ilçemize değil, bölgeye örnek bir sosyal sorumluluk modeli sunuyor. 100 yatak kapasitesiyle, 19 yaş üstü bedensel engelli bireylerimize kucak açan bu yuva, belediyeciliğin sadece yol yapmaktan ibaret olmadığını, asıl meselenin “gönül yapmak” olduğunu bizlere her gün hatırlatıyor.

     

    Sandıklı Belediyesi, bu merkezle aslında devasa bir toplumsal yarayı sarıyor. Sakinlerine 24 saat kesintisiz sağlık hizmeti, kişiye özel rehabilitasyon programları ve en önemlisi de engelli bireylerimizin topluma entegre edilmesi için düzenlenen sosyal etkinlikler… Hüdai Kaplıcaları’ndaki o meşhur geziler, birlikte yenilen yemekler; hepsi bu canlarımıza “siz bu toplumun en kıymetli parçasısınız” demenin bir yolu.

    ​    Toprakla Barışan Eller, Hayata Tutunan Düşler

    ​ Sabahları 5 bin metrekarelik o devasa bahçeye çıkınca bir manzara karşılar ; Hobi bahçesinde toprağı eşeleyen, ektiği fidenin büyümesini heyecanla bekleyen engelli kardeşlerimizi görürüz… O an anlamlanır, toprak sadece bitkiyi değil, insanın ruhunu da besliyor. O eller toprağa değdiğinde, engel dediğimiz o duvarlar birer birer yıkılıyor.  Orada sadece domates, biber yetiştirilmiyor; orada “başarabilirim” duygusu ve yaşama sevinci filizleniyor.

    Bazen en güçlü ilaç, uzman bir dokunuşla birleşen içten bir tebessümdür. İşte bu, felçli bir kadının imkansızı, sevgiyle nasıl yürüdüğünün  hikayesi…

    “Yürüyemez” Denilen Bir Kadının Zaferi

    ​    Bu kitaplarda yazan hikayelerden değil; Bizzat Bakım Merkezinde  yaşanan bir kahramanlık hikayesi…

    Bu kadın  kuruma ilk geldiğinde yatağa bağımlı  bir engelli . Bilinci kapalı, dünyadan kopmuş, bir başkasının yardımı olmadan kıpırdaması imkansız bir “yabancı” gibi.

    ​    Şimdi mi?

    Şimdi ise onun koridorlarda adımlarının sesi duyuluyor. Kendi başına geziyor, eğleniyor, yetmiyor kendinden daha zor durumdaki arkadaşlarına su taşıyor. Moral veriyor.

    Fizyoterapistin azmi, ekibin uykusuz geceleri ve Allah’ın “Yürü kulum” demesiyle bir mucize yaşanarak gerçeğe dönüşüyor . Kurum çalışanları her gün bu ablanın yürüdüğünü gördüklerinde, yaptıkları işin kutsallığını bir kez daha iliklerine kadar hissediyorlar.

                                                                               ***

    ​          45 Yürek, Tek Bir Amaç İçin Çalışıyor;

    ​  Bakın, burada 45 kişilik koca bir ekip var.  Bu ekip , şefkatle çalışan. 28 bakım personeli bir anne titizliğiyle, sağlık ekibi bir cerrah dikkatiyle, diyetisyeni ise bir eczacı hassasiyetiyle çalışıyor. Şeker hastası bir amcanın tabağındaki yemeği kontrol ederken ya da bir genci sinemaya, kaplıcaya götürürken tek bir gayeleri var: Onlara “Siz bu toplumun en değerli parçasısınız” diyebilmek.

    Sandıklı’nın Vicdanı Hepimize Emanet.

    ​   Sandıklı sadece termaliyle, lezzetiyle değil; bu vicdanıyla da anılmalı.

    2019 yılında Belediye Başkanlığının desteğiyle dikilen bu fidan, bugün dev bir çınar oldu. Ayda en az sekiz kez dışarı çıkıyor, geziyor, eğleniyorlar. Çünkü dört duvar arasındaki bakım, sadece bedeni besler; Oysa ekibin esas derdi ruhları da doyurmak.

       Eğer sizin de çevrenizde ağır  engelli raporu(bakıma muhtaç) olan, çaresizlik içinde bir çıkış yolu arayan  yakınınız, komşunuz varsa; susmayın. Onları bu sıcak yuvayla tanıştırın.

      Aile ve Sosyal Hizmetler Müdürlüklerine sunulacak bir dilekçe, bir hayatı karanlıktan aydınlığa çıkarabilir.

     

    ​ Unutmayın dostlarım; Bu kıymetli kurumda sadece engellilere bakılmıyor, burada insanlığa imza atılıyor.

     

     Bizim pencerelerimiz her zaman umuda, kapılarımız ise her zaman sevgiye sonuna kadar açık kalmalı.

     

           Peki Biz Ne Yapabiliriz? Diyorsanız.

     

      Bu merkez, Sandıklı Belediyesi’nin bizlere emaneti. Ancak bu emanete sahip çıkmak sadece kurumların değil, hepimizin boynunun borcu. Oradaki her bir birey, aslında bizim bir aynamız. Yarın hangimizin o aynaya bakmak zorunda kalacağını bilemeyiz.

      Sandıklı gibi kadim bir ilçenin, belediyesi eliyle böyle bir “şefkat limanı” inşa etmiş olması, bu toprakların ne kadar bereketli bir vicdana sahip olduğunu gösteriyor. Emek verenlerden, o kapıdan içeri sevgiyle giren her bir personele minnettarız.

     

      Son sözüm: Eğer bir gün yolunuz Sandıklı ilçemize düşerse, sadece kaplıca ziyareti değil. Bu şefkat yuvasının önünden geçerken bir durun ve oradaki sessiz kahramanları selamlayın. Çünkü dünya, sadece sevgi ve merhamet üzerine kurulduğunda gerçekten dönmeye devam edecek.

     

     Bizim zihnimizde; “Engel yok, sadece aşılması gereken basamaklar vardır.”

        Sağlıcakla Kalın.

    Hayatı Engelsiz Sayın…

  • DEMANS

    DEMANS

    Yenilerde bir yazı okudum. Aklımda kalanlardan bir buket sunmak istiyorum siz okuyucularıma.

    Yazıda unutkanlık normal mi? İsimleri hatırlamakta zorlanıyor musun? Evinde bir odaya gidip neye gittiğini unutuyorsan, Demansa doğru seferin başlamıştır diyor, makale.

    Eski anıların hep canlı!

    Akşam yediğin yemeği hatırlayamıyorsan, uzun ince bir yola düşmüşsün diyor yazı. Onun içindir ki yaşlılar evlerinden hiç ayrılmak istemez! Avucunun içi gibi evin her bölümünü kendi yapmış gibi hiç sıkıntı çekmez. Onun için derler ki: ölürsem evimde öleyim.

    Sadece evi değildir onu ayakta tutan; komşuları, mahallesi, çöpçüsü, bekçisi, kasabı, bakkalı. Hatta mahalleye yeni gelenlere ilk ziyaretleri onlar yapar, tanış, biliş olurlar.

    Makalede:

    Beyin yaşlanmıyor, beyin sıkılıyor!

    Rutinler, tekrarlar, heyecansızlık, duygusal doğurganlık, hayatın tekdüzeliği demansı hızlandırıyor. Nörolojik gerileme tekdüzelikten besleniyor. Hayata temassız kalma, şaşırmayı, beyin küçülür ve geriler.

    Her gün aynı yolu yürümek, aynı insanlarla konuşmak, aynı duyguların içinde dönmek, rutinlere sıkışmak, beyne “Çok çalışmana gerek yok!” mesajı veriliyor bir bakıma. Beyin kış uykusuna yatar.

    Halbuki:

    “Yeni insanlar, yeni ülkeler, yeni kültürler beyni açar. Hikaye anlatmak, tartışmak, kahkaha atmak, bir derdi paylaşmak, beynin iç kablolarını yeniden döşer.”

    İnsan beyni insan sesiyle canlanır…

    Atalarımız, “insan insanı ağusunu alır” eleştirmek, dedi kodu yapmak, insan beynini güçlendirir.

    Yaşlılar konuşacak arkadaş bulamayınca ekrana bağlı yaşamayı, uzun süre hareketsiz kalarak bağımlı oluyorlar ekrana. Beyni büyüten ekran değil, eylemdir. Onun için atalarımız “Nerde hareket, orada bereket” diyerek ne güzel özetlemişler, kısaca. Okumak, yazmak, yürümek, yeni bir dil öğrenmek, uğraşmak beyni ateşler.

    Affetmeyen insanın beyni hızla çürümeye başlar. Bizim dinimizde “Küslük üç gündür” diyerek uzun süre eksik yaşamayı uygun bulmuyor. Affetmediğin kişiden önce küslük, dargın olmak kişinin kendisine zarar verir.

    Kırgınlık, öfke ve kin nörolojik toksindir diyor makale.

    Yine peygamberimiz (S.A) “İki günü aynı olan benim ümmetim değildir.” Her gün farklı ve üreterek yaşamayı öğütlüyor…

    Planlı yaşamak, gelecek için kurgular yapmak, meşguliyet beyni geliştirir…

    Bir yol, bir arkadaş, yeni bir ses, en güçlü beynin genç kalma ilacıdır…

    Demans bize bir uyarıdır:

    “Yeni bir şey yap,

    Yeni biriyle konuş,

    Yeni bir sayfa aç kendine,

    Hayata bağlan ve yaşa…

    Yaş değil, yaşam biçimi belirliyor hayatı…

    Sıkılmasına izin vermeyin beyninize…

    Mutlu kalınız…

  • Teknoloji şirketleri küçülürken yapay zekâ neden büyüyor?

    Teknoloji şirketleri küçülürken yapay zekâ neden büyüyor?

    Merhaba bu hafta yapay zekanın şirketler üzerindeki etkilerini çalışma hayatındaki değişimlerini ele alacağız.

    Son dönemde teknoloji dünyasında dikkat çekici bir tabloyla karşı karşıyayız. Küresel ölçekte binlerce çalışanın işten çıkarıldığı bir süreç yaşanırken, yapay zekâ yatırımları aynı hızla artmaya devam ediyor. İlk bakışta çelişkili gibi görünen bu durum, aslında teknolojinin yön değiştirdiğini gösteriyor.

    Google, Meta, Amazon gibi küresel şirketler ciddi küçülmelere giderken; aynı şirketler yapay zekâ altyapılarına ve büyük dil modellerine milyarlarca dolar yatırım yapıyor. Bu tablo artık Türkiye’de de hissedilmeye başlandı.

    Kriz Değil, Yeniden Yapılanma

    Yaşanan süreç bir çöküşten çok yeniden yapılanma olarak okunmalı. Pandemi döneminde hızla büyüyen teknoloji şirketleri, dijitalleşmenin kalıcı olacağı varsayımıyla büyük istihdam yarattı. Ancak pandemi sonrası normalleşme, artan maliyetler ve ekonomik belirsizlikler bu büyümenin sürdürülebilir olmadığını gösterdi.

    Türkiye’de de benzer bir tablo var. E-ticaret, yazılım ve dijital hizmet alanlarında faaliyet gösteren bazı şirketler son iki yılda kadrolarını daraltırken, yapay zekâ ve otomasyon projelerine yatırımı artırdı. Özellikle bankacılık ve telekom sektöründe müşteri hizmetleri, veri analizi ve operasyonel süreçlerde yapay zekâ kullanımı hızla yaygınlaşıyor.

    Yapay Zekâ Neden Tercih Ediliyor?

    Şirketler açısından yapay zekâ sadece bir teknoloji değil, aynı zamanda güçlü bir maliyet ve verimlilik aracı. Yazılım geliştirme, çağrı merkezleri, içerik üretimi ve raporlama gibi alanlarda yapay zekâ, daha az insanla daha hızlı sonuç alınmasını sağlıyor.

    Türkiye’de birçok banka, müşteri temsilcisi ihtiyacını azaltan yapay zekâ destekli dijital asistanlara yönelmiş durumda. Benzer şekilde medya ve reklam sektöründe içerik üretimi, çeviri ve video kurgulama süreçlerinde yapay zekâ kullanımı artıyor. Bu durum, özellikle orta seviye pozisyonların risk altına girmesine neden oluyor.

    İnsan Yerine Algoritma mı?

    Asıl kırılma noktası burada. Şirketler artık “insanla büyüme” yerine “sistemle büyüme” modelini benimsiyor. Yapay zekâ, yorulmuyor, izin istemiyor ve aynı işi sürekli aynı kalitede yapabiliyor. Bu da insan kaynağını, özellikle tekrar eden işlerde, ikinci plana itiyor.

    Türkiye’de yazılım ve IT alanında çalışan birçok genç profesyonel, bu dönüşümü yakından hissediyor. Bazı pozisyonlar ortadan kalkarken, yapay zekâ ile çalışabilen, onu yöneten ve denetleyen yeni uzmanlık alanları ortaya çıkıyor.

    Gelecek Kimin İçin?

    Yapay zekâ büyürken herkes için iş alanı daralabilir; ancak uyum sağlayabilenler için yeni fırsatlar da doğuyor. Veri okuryazarlığı, yapay zekâ denetimi, etik, siber güvenlik ve stratejik planlama gibi alanlar hem dünyada hem Türkiye’de önem kazanıyor.

    Buradaki kritik soru şu: Eğitim sistemi ve kamu politikaları bu dönüşüme ne kadar hazır? Eğer bu değişim yönetilmezse, yapay zekâ verimliliği artırırken işsizlik ve gelir eşitsizliği gibi sorunları derinleştirebilir.

    Konuyu topladığımızda teknoloji şirketleri küçülürken yapay zekânın büyümesi bir çelişki değil; yeni dönemin doğal sonucu. Asıl mesele, bu dönüşümün insanı dışlayan mı yoksa insanı yeniden konumlandıran mı bir yapıya evrileceği.

    Yapay zekâ hızla ilerliyor. Ancak asıl belirleyici olan, bu hıza toplum olarak ne kadar ayak uydurabildiğimiz nasıl uyum sağladığımız olacaktır.

  • BEN BİR PROJEYMİŞİM; İYİ Mİ? BİR DE SAĞLAM PARA ALMIŞIM ADAMLARDAN

    BEN BİR PROJEYMİŞİM; İYİ Mİ? BİR DE SAĞLAM PARA ALMIŞIM ADAMLARDAN

    2 hafta önce “2.Belediye Çarşısı, 55 Mülk Sahibi ve Burcu Köksal” başlıklı kaleme aldığımız yazımızı sayfamızın okuyucuları hatırlayacaktır. İlk sefer sayfamızla tanışan okuyucularımızda Gazete 3 Web Sitesinde şahsıma ait olan Yazarlar sayfasından bu yazıya rahatlıkla ulaşabilirler. Okuyucularımız iyi bilir. Her hafta salı sabahları yayınlanacak olan yazımın ön tanıtım ilanını her pazar akşamı sosyal medya hesaplarımdan yaparım. İlginç bir şekilde bu yazının ilanını, pazar akşamı yapmamla birlikte; korkunç bir telefon trafiğine maruz kaldım. Yüzde 100 dolu olan telefonumun şarjı bitene kadar yoğun bir telefon ve Whatsapp trafiğiyle mücadele ettim. Anlattığım bu yoğun telefon ve Whatsapp trafiği içinde bana o gün gelen 8-10 telefon görüşmesinden sadece bir telefon görüşmesine takılı kaldım. 2 haftadır aklıma geldikçe gülmeye devam ettiğim bu telefon görüşmesine takılma vaziyetim hala devam ediyor. Şimdi diyorsunuz ki bize de anlat da hep birlikte gülelim. Hadi buyurun.

    BEN ASLINDA BİR PROJEYMİŞİM; İYİ Mİ?

    Yukarıda bahsettiğim Pazar akşamı yeni yazı ilanını yayınladıktan sonra gelen yoğun telefonlardan birisinde bende kayıtlı olmayan bir telefon aradı beni. Kendisinin ismini tabi ki şimdi burada paylaşmayacağımı okuyucularım iyi bilir. Bende telefonu kayıtlı olmayan ama aslında tanıdığım üstat halimi hatırımı sorduktan sonra telefonda sıralamaya başladı ifadelerini. Konuşmasının başında bana; biz biliyoruz sen bir projesin aslında dedi. Yazdığın yazılar takip ediliyor, ilgi çekiyor, whatsap numaralarından paylaşım fazlalığı yapıyor, kendi yazı gündemin oluşuyor ve müspet-menfi sonuca ulaşıyorsun. Kesinlikle sen bir projesin dedi. Bende kendisine gülerek dedim ki, ne projesiymişim ben; Amerikan projesiymişim dedim. Sen gülüyorsun bu dediğime diyerek anlatmaya devam etti. Bakın konu nereye geldi..

    DEDİKODULAR KURULTAYLA BİTMİŞ BEN DEVREYE GİRMİŞİM

    2 Aralık Salı günü yayınladığımız “2.Belediye Çarşısı, 55 Mülk Sahibi ve Burcu Köksal” adlı yazının tanıtım ilanını; 30 Kasım Pazar akşamı, 55 Mülk Sahibi ve Burcu Köksal manşeti ve etiketiyle kendi sosyal medya hesaplarından yayınladım.. O gün CHP’ nin, Ankara’da Olağan Kurultayının son günüymüş meğerse. Aylardır Burcu Köksal, Ak Partiye geçecek, geçmeyecek dedikoduları parti meclisi listesinin ortaya çıkmasıyla birlikte o akşam son bulmuş. Çöpe atılmış ve bu dedikoduyu çıkaranların elinde patlamış. Ardından aynı akşam hızlı bir şekilde aslında sözde PROJE olan ben tarafından, 55 Mülk Sahibi ve Burcu Köksal konulu tanıtım ilanı ile başka bir algı devreye sokulmak istenmiş. Baksanıza ben neymişim ya. Vallahi-Billahi korktum kendimden.

    ARADAKİ AYRACI GÖRSE SORUN YOK

    İşin garip, komik ve gerçek tarafı şu.  Tanıtım ilanında belirttiğim “55 Mülk Sahibi ve Burcu Köksal” cümlesini bu üstat aradaki “ve” kelimesini görmeyerek ya da görmek istemeyerek “55 Mülk Sahibi Burcu Köksal” diye okumuş ve algılamış, iyimi? Sözde PROJE olan ben, Burcu Köksal’ın, Ak Partiye geçiş dedikoduları bittikten sonra 55 Mülk Sahibi Burcu Köksal diye bir algı operasyonunu başlatmışım. Ne zaman tetikçi kalemşor gazeteci olduysam onu da bilmiyorum tabi. Aslında bu üstat manşeti kendi görmek istediği gibi okumasa, sakince okuma kabiliyetini göstermiş olsa 55 Mülk Sahibi ve Burcu Köksal cümlesindeki “ve” ayracını görecek, kavrayacak ve anlayacak ama yok istediği gibi göreceği için yapacak bir şeyde yok. Sevgili üstada dilimin döndüğü kadar takıldığı yeri anlattıktan sonra kendisi ben dikkat etmedim tekrar bakayım diyerek kapattı telefonu ve bir daha da aramadı. Sanırım tanıtım ilanında belirttiğimiz “ve” ayracını buldu, okudu ve tespit etti ŞÜKÜR

    KÖRÜ, KÖRÜNE HER ZAMAN İYİ DEĞİLDİR

    Bir partili olarak kendi partisinden olan bir Belediye Başkanını sonuna kadar desteklemek şüphesiz güzel bir davranıştır.  Ama bu destek kesinlikle körü, körüne olmamalı bence. Körü, körüne olursa bir şeyi okurken gözler bir anda şaşı olabilir, kamaşabilir ya da aradaki iki harflik bir kelimeyi eksik gösterebilir gözler sana sevgili üstat. Diğer organlarımız gibi gözler de önemlidir. Göz sağlığını, körü körüne bir parti uğruna yanlış kullanarak yormana gerek yok bence. Bu arada sevgili üstat, hiçbir zaman sayfamda Afyonkarahisar içi siyasete girmediğimi hatırlatayım. Bana bahsettiğin dedikodular ile ilgili bir tek yazı bile yazmadım ben. Çünkü siyaset yazısal ilgi alanım içinde değil. Uzun lafın kısası şu. Ben Burcu Hanım hakkında Belediye Başkanlığını ilgilendiren konuları ara ara sayfamda kamuoyu adı ve ricasıyla yazıyor ve gündeme getiriyorum. Herkesin bildiği bu noktayı lütfen artık sende bilirsen mutlu olurum. Umarım artık benim bir proje olmadığıma bu yazıdan sonra sende ikna olmuşsundur sevgili üstat. Yine de Proje kardeşinden selamlar sana.

    GELELİM ADAMLARDAN SAĞLAM PARA ALMA KONUSUNA

    Geldi mi arka arkaya gelir diye bir tabir vardır; bilirsiniz. Aynı o hesap. Yukarıda bahsettiğim 2 Aralık’ta yayınladığımız yazının gününde, bizim mahalleden yani basın mahallesinden iki ermiş dostum beni arayarak şunu dedi bana. “Abi, 2. Belediye çarşısındaki 55 esnaftan bu yazı için kaç para aldın hele diğeri ise afyon usulü dene döküldü mü dene abi bu yazıdan sana dedi.”  İşin garip yanı daha gençler. Emekli olsalar da gazeteciliği bıraksalar diyeceğim ama öyle bir şansımda yok aksine. Sevgili iki meslektaş arkadaşım; parayla haber yapılmaz, köşe yazısı yazılmaz. Sizlerin para karşılığında övme ya da dövme noktasındaki habercilik anlayışınız gelişmiş olunca; her okuduğunuz haberde gözlerinizde 200 TL’lik banknotlar oluşması gayet normaldir. 2.Belediye çarşısı esnaflarının dükkânları, atölyeleri, işletmeleri yıkılmış, insanlar 2-3 yıldır mağdur. Belediye Başkanı Burcu Köksal ve Belediye Meclisi sesimizi duysun bizi çağırsın; 10 dakika konuşma hakkı versin, bizler her türlü görüşme zeminine hazırız demişler…  Bende bunun üstüne çıkıp bana dene verirseniz olur diyeceğim. Öylemi?  Doğup büyüdüğüm Eskişehir’den, Afyonkarahisar’a geldiğim tam 26 yıl olmuş. Bu zamana kadar bu şehirde, sizin kafanızda gazetecilik yapmamayı bana nasip etmeyen; ALLAH’IMA İNANIN SONSUZ HAMD VE ŞÜKÜRLER OLSUN.

    ŞİMDİDEN BİR ÖMÜR BOYU MUTLULUKLAR DİLİYORUM

    Afyonkarahisar’da çok sevdiğim, zeytin tüccarlığı yapan ve bir süre önce vefat eden değerli bir abim Rahmetli Yusuf Kaya’nın oğlu İhsan Kaya’nın söz ve nişan törenine katıldım. İhsan, babasının erken ölümü ile tüm işleri ve ailenin yükünü yüklenen yüreğini ve azmini takdir ettiğim genç tüccarlardan birisi. Şimdiden kendisine İlerleyen yakın aylarda bir ömür boyu birlikteliğe evet diyecekleri nişanlısı Kezban Uçmak ile mutluluklar diliyorum. Bu vesileyle, Rahmetli Yusuf Kaya’yı bu vesileyle tekrar anıyor; başta eşi Fatma Kaya ayrıca Hasan ve Hatice Uçmak’a bu güzel aile birlikteliğinin hayırlı olmasını dileyerek Allah torun sevdirmeyi nasip etsin diyorum. Bu arada nişan töreninde bir süredir görmediğim Özerler Ailesinden sevgili Rıfat Özer’i görme fırsatım oldu. EKONOMİA Sayfası okuyucuları adına Sevgili İhsan ve Kezban’a mutluluklar diliyorum. Yolunuz ve bahtınız açık olsun.

  • BEYAZ MİKROFON: ÖZEL EĞİTİMDEN ÇAĞRI

    BEYAZ MİKROFON: ÖZEL EĞİTİMDEN ÇAĞRI

    Sevgili Okurlarım 33.700 rakamı size neyi çağrıştırır diye sorsam. Ne cevap verirsiniz?  Bendeki çağrışımı; Ertelenen her günün, kaybedilen bir gelecek olduğudur!

    Bu haftaki yazımı, ülkemizde hızla artan Özel Eğitim ihtiyacı ve bu ihtiyacı karşılayacak öğretmen adaylarının beklentilerine ayırdım. İyi okumalar.

    ​  Ülkemizdeki Özel Eğitimin önemini ve günümüzdeki durumuna bakacak olursak;

      Özel eğitim, bir ülkenin en hassas ve en büyük sorumluluk gerektiren alanlarından biridir. Bugün Türkiye’de özel gereksinimli bireylerin eğitim hakkının tam anlamıyla karşılanması, ancak yeterli sayıda nitelikli özel eğitim öğretmeninin görevlendirilmesiyle mümkündür.

     Bir ülkenin eğitim sisteminde, en çok şefkati, en çok uzmanlığı ve en büyük sorumluluğu gerektiren alan. Ancak bugün, Millî Eğitim Bakanlığı’nın saha verilerine baktığımızda, bu hassas alanın alarm verdiğini görüyoruz. Bu bir eğitim açığı değil, bu bir toplumsal anlayış  açığıdır.

    Milli Eğitim Bakanlığı’nın Verilerine Göre; Bugün Türkiye genelinde 33.700 özel eğitim öğretmeni açığı bulunuyor. Bu 33.700, sadece bir istatistik değil;


    Eğitimine erişemeyen, desteklenemeyen binlerce çocuğun sessiz feryadı,

    ​Çocuğu geride kalıyor endişesiyle kaygılı bir yaşam süren ailelerin ağır psikolojik yükü,

    Ve yıllardır emeklerinin karşılığını alamayan öğretmen adaylarının feda edilen geleceği demektir.


    Özel Eğitim, ertelemeye bırakılamayacak bir alandır.

    ​   Özel gereksinimli çocuklar için eğitim, ‘ileride de yapılır’ denilebilecek lüks bir hizmet değildir. Özellikle erken müdahale dönemi, beyin gelişimi ve beceri kazanımı açısından altın değerindedir. Erken dönemde alınmayan her destek, ilerleyen yıllarda çözümü çok daha zor ve toplumsal maliyeti çok daha ağır sağlık ve sosyal sorunlara dönüşmektedir.

    ​   Maalesef, bugün birçok özel eğitim sınıfında, destek odasında ve okulda öğretmen açığı nedeniyle bireyselleştirilmiş eğitim programları (BEP) tam anlamıyla uygulanamıyor. Birebir eğitimin esas olduğu bu alanda, öğretmen başına düşen öğrenci sayısının norm kadronun üzerine çıkması, eğitimin niteliğini doğrudan etkiliyor.

    Bu devasa açığın bedelini en ağır ödeyenler, özel gereksinimli çocukların aileleridir. Onların yaşadığı çaresizlik, rakamların soğukluğunu paramparça ediyor. Geçen hafta görüştüğüm, otizmli 7 yaşındaki bir çocuğun annesi durumu şöyle özetlemişti:

    “Sınıfımızda iki öğretmen olması gerekirken tek öğretmen var. Öğretmenimiz fedakâr ama birebir eğitim alamayan çocuğumun gelişiminde duraklama olduğunu hissediyorum. Destek eğitim odamız da öğretmen olmadığı için açılmıyor. Biz anneler, ‘Çocuğum geride kalıyor’ endişesiyle uyanıyor ve uyuyoruz. Bu 33.700 kişilik açık, bizim evimizin içine sızmış bir kaygı bulutu gibi. Bizim tek isteğimiz var: Çocuğumuzun Anayasal hakkı olan, nitelikli eğitime kavuşması. Bu yüzden atama bekleyen o öğretmenler, bizim tek umudumuz.”

    Bu durum, özel eğitim sınıflarındaki ideal norm kadroların çok üzerinde olan öğrenci sayısının, eğitim kalitesini nasıl düşürdüğünün en somut kanıtıdır. Ailelerin yaşadığı bu güçlükler, öğretmen açığının ne kadar acil ve vicdani bir mesele olduğunu gösteriyor.

    Özel eğitimde yaşanan öğretmen açığı, ertelendiği her gün daha da büyüyen bir problemdir. Çocukların, velilerin ve bütün toplumun sorunudur. Bugün yapılacak doğru bir atama politikası, yıllar sonra dahi ülkemizin eğitim alanındaki en önemli kazanımlarından biri olacaktır.

    Burada, özel eğitim adına çalışan ve bu alana gönül vermiş öğretmen adaylarına , hem öğrencilerin hakkı için hem ailelerin huzuru için hem de ülkemizin geleceği için çağrı yapıyorum.

    Özel eğitimde 33.700 açık varken, özel gereksinimli her çocuk için, sahadaki gerçek ihtiyacın zorunlu karşılığı olarak, en az 4.500 özel eğitim öğretmeni ataması ACİLEN yapılmalıdır!

    Gelin, bu sessiz çığlığa ses olalım ve eğitimde eşitliği sağlayalım.

    Sosyal Devlet olmaya yaklaşmak için en az 4.500 atama yapılmalıdır.

    ​  Anayasamız, eğitimi herkes için temel bir hak olarak tanımlar. Sosyal devletin en önemli göstergesi, toplumun en hassas kesimi olan özel gereksinimli bireylerin topluma tam ve eşit katılımını sağlayacak eğitim fırsatlarını sunmaktır. Bu hak, kâğıt üzerinde kalmamalı, sınıflarda ete kemiğe bürünmelidir.

      Bana ulaşan atama bekleyen Özel Eğitim Öğretmenleri, mevcut açığın ve öğrencilerin acil ihtiyacının gerektirdiği net bir talepte bulunuyorlar:

      En az 4.500 özel eğitim öğretmeni acilen atanmalıdır.

    Çünkü atanacak Bu 4.500 öğretmen, ihtiyaç olan 33.700’lük devasa açığın yanında küçük görünebilir, ancak bu, bir başlangıçtır;

    ​   Bu, kararan sınıflara ışık yakmak demektir.

    ​  Bu, kaygılı ailelerin omuzlarından yük almak demektir.

    ​ Bu, yıllarca emek veren öğretmen adaylarının hakkını vermek demektir.

    ​  Sayın Milli Eğitim Bakanım, Sayın Cumhurbaşkanım..

     Özel eğitimde yaşanan bu problemin, sadece bir atama meselesi değil, hepimizin ortak vicdan borcu olduğunu unutmayalım. Gelin, özel eğitimde nitelik ve eşitlik standardını yükseltmek için bu acil çağrıya kulak verelim. Unutmayalım ki, bir ülkenin gücü, en zayıf halkasına verdiği değerle ölçülebilir olduğunu göz ardı etmeyelim.

     Eğitimle Kalın.

    Hayatı Engelsiz SAYIN

  • MASAL

    MASAL

    Geçtiğimiz hafta Ntv Televizyonunda Empati programını izledim. Kars’ın Boğatepe köyünde geçen masal gibi bir hikaye…

    Küçük bir kız köyde ilkokul okumaktadır. Hayalleri köy sınırlarını aşmış, kasabanın ortaokuluna oradan da ilin lisesine, sonrada bir üniversiteye kadar süren bir serüven. Küçük kızın hayali böyle de kader böyle olsun istememiş!…

    Küçük kızımız ilkokul beşinci sınıfa kadar köyde okumuş ve mezun olmuş. Kızımız sevinçten kelebek gibi uçarak sevinç içinde dolaşmış kırları bayırları… Kızımızın sevinci kursağında kalmış, kısa bir süre sonra babasını kaybetmiş. Cenaze kalkarken bir duvara yaslanmış, sicim gibi yaşlar dökmüş parlayan gözlerinden.

    Köy kuralları, babasının acısı geçmeden “Görücü usulü istenmiş anasından. Anası bir kızına bakmış, bir de onun kör talihine ve uygun görmüş, kızına nişan sonra düğün yapmaya. Hayallerini kalbine gömmüş, koca evine gelin olmuş.

    Önce iki erkek çocuğu olmuş. Kendi hayallerini onların gerçekleştirmesi için var gücüyle arkalarında durmuş.

    2007 yılında bir minibüs kazasında 23 kişi hayatını kaybetmiş. Köyden göç başlamış giden gidene… Köy ekonomisi çökmüş, malını maşatını satan kasaba ve şehre göçmüş. Atalarından kalan verimli topraklar nadasa bırakılmış gibi üzerinde kalan kuru otlarla üretim dışı kalmış. Atatürk’ün, “Toprak kutsaldır, kaderine terk edilemez” sözü kulağında çınlarken, küçük kızımız 45 kadını toplamış, ardından son kalan 15 erkek de bunlara katılmış ve Boğatepe Kırsal Kalkınma Kooperatifi’ni kurmuşlar. Yine “Üretmeyen toplumlar yok olmaya mahkumdur” sözünü ışık belleyim, yeniden üretmek için toprakları sürmeye, hayvanlardan süt almaya, peynir yapmaya başlamışlar. Köylerinde 650 çeşit endemik ot türü varmış. Atalarından hayvanların sütüne katılacak ot miktarını, yapılan peynire katmışlar. Damakta tad veren peynir türlerini yeniden elde etmişler.

    Uzman İhsan Koçulu’dan, iletişim, sağlık ve beslenme kursları alıp yenilikleri takip etmişler. Köylerine 9 mandıra kazandırmışlar. Eşim ve çocuklarım bana çok destek oldular, köyden geçenler yeniden köye dönmüşler… Bizim küçük kız Fransızca öğrenmeye merak sarıyor, çabasıyla öğreniyor kendi kendine. Fransa’dan bir köyle kardeş köy oluyorlar. Fransızlar, Boğatepe köyünün ürünlerini ülkelerinde tanıtıyorlar ve turlar düzenliyorlar kısa sürede.

    Bizim küçük kızımız köyünde, “Peynir Müzesi” açıyor. Türkiye’de ilk peynir müzesi, dünyada ikinci müze.

    Enerji Bakanlığı “Girişimci Kadın” ödülünü kızımıza veriyor. Birleşmiş Milletler fon bağlıyor üreten köy kadınlarına. Dış ülkelerden ve yurttan 200 bin kişi köylerine geliyor, kahvaltı yapıp, ürünlerden alıyorlar.

    Güçlü kadın güçlü yarın onların desturu oluyor. Üreten kadının eline para geçtikçe ailede söz sahibi oluyor. Kadını yeri erkeğin ne arkasında ne önünde, hemen yanı başında diyerek üretmeye devam ediyorlar.

    İnternetten açtıkları sayfa ile ürettiklerini pazarlıyorlar durmadan.

    Yazımın başlığını MASAL koymuştum. Sizler de böyle bir hikayeyi okuyunca bana hak vermişsinizdir.

    Masallar: gökten üç elma düştü biri anlatana veya yazana, diğeri kahramana, üçüncüsü de masalı okuyan veya dinleyene.

    Kahramanımız Ümran Ömür.

    Mutlu kalınız.

  • Çayıryazı çığlık atıyor, DUYAN VAR MI?

    Çayıryazı çığlık atıyor, DUYAN VAR MI?

    Afyonkarahisar’ın Çay ilçesine bağlı Çayıryazı… Benim köyüm.

    Benim çocukluğum, benim nefesim, benim anılarım.

    Bugün bu satırları yazarken kendi köyümün nefes alamayışını izliyorum. Evet, yanlış duymadınız, nefes alamayışını… Çünkü iki yıldır devam eden göl yangını, Çayıryazı’nın üstüne çöken kara dumanla yaşamı boğuyor. Sabah saatlerinde göz gözü görmüyor, soluk almak bile cesaret istiyor. Evin kapısını açmak, tarlaya gitmek, hayvanlara bakmak… Her hareket bir risk, her sabah ayrı bir endişe. Ve aklımdaki tek soru şu… Bu köyün sorunlarının çözülmesi için illa birinin ölmesi mi gerekiyor? İki yıl oldu… Duman solumak, Çayıryazı’nın kaderi mi?

    ++++

    KÖYLÜLERİMİN PSİKOLOJİSİNİ ANLIYOR MUSUNUZ?

    Bir yangın düşünün… İki yıl önceydi. Çayıryazı’nın eski Geneli mevkiindeki kamışlık, kimliği belirsiz kişiler tarafından yakıldı. O günden bugüne yangın tamamen sönmedi. Dönem dönem küle döndü, sonra yeniden kendini gösterdi. İçten içe yanmaya devam etti. Soğuk havalar bastırınca bu kez duman olarak geri döndü.

    “FERHAT’A SÖYLE DE BURAYI BİR YAZSIN”

    Ve bugün… Köyün üzerinde her sabah bir sis değil, zehirli bir perde dolaşıyor. Astımı olan nefes alamıyor. KOAH hastaları kapı açamıyor. Hayvancılık yapan köylülerim var.  Kazalar kader mi? Hayır… Olmamalı da zaten. Köyümüzün yolunda yaşanan kazaları takip ediyoruz. Yıllardır uyarıyoruz. Görüş mesafesi sıfıra düşüyor, kaza riski artıyor. Geçen yıl bir haftada 6 kaza oldu bu yolda. Ve hala da oluyor. Bu hafta da vardı. Ama neden kimse görmüyor? Karaadilli Jandarma Karakol Komutanımız Astsubay Ali Durgut’un hayatını kaybettiği o zincirleme kazayı bu bölge yaşadı. Benim köyümün hemen çıkışında meydana geldi bu kaza… Köylülerimin psikolojisini anlıyor musunuz? Hatta köyden bir ablamızın anneme telefonda “Nefes alamıyoruz Aynur abla. Ferhat’a söyle de burayı bir yazsın” demesi kadar durum vahim… Bir sorun olmasa insanlar neden bu konuyu dile getirsin ki? Demek ki orada bir şeyler var ki, insanlar dert yanıyorlar. Köy muhtarımız Süleyman Sönmez’i dün yine aradım. Köye gelen gidenin olmadığını, herhangi bir söndürme işleminin yapılmadığını dile getirdi. Ayrıca yangının şu anda tüttüğünü, dumanın devam ettiğini söyledi.

    SİYASİLERİMİZİ KÖYÜMÜZDE NEFES ALMAYA DAVET EDİYORUM

    Her hafta bir yerlere gidip, ‘Vatandaşımızı, esnafımızı dinledik, sorunlara çözüm bulacağız’ diyen siyasilerimizi köyüme davet ediyorum. Sabah saatlerinde lütfen bir Çayıryazı’ya gidin de görün orada vatandaş size ne diyecek? Sadece bir dinleyin ve havayı soluyun. Neler hissedeceksiniz?

    Soruyorum. Bir köyün yolu kaç can alınca acil durum kabul edilir? Bir köyün dumanı kaç kişiyi nefessiz bırakınca çözüme muhtaç sayılır? “Köyde nefes alamıyoruz” diyen bir halk var orada… Köy halkının sözlerini tekrar hatırlatayım. “Kıyafetlerimiz bile is kokuyor. Ambulans köye gelse yolu göremez. Dışarı çıkamıyoruz. Öleceğiz diye korkuyoruz.” Bir köyün kaderi iki yıldır duman altında kalmak olmamalı. Bu mesele daha kaç hafta, kaç ay, kaç yıl sürecek? Çayıryazı daha ne kadar bekleyecek? Bu sorun gerçekten çözülemeyecek kadar mı büyük? Yoksa çözüm için illa manşetlere “acı haber” mi düşmeli? Bakın, yol için ihale sürecinin tamamlanmak üzere ve belki de çalışmaların başlamasına günler kaldı. Ne kadar güzel. Yol yapılacaksa yapılsın. Emeği geçenlere yürekten teşekkür ediyoruz. Ama benim köyüm şu an yol yapılmasını değil, nefes almayı bekliyor.

    BENİM KÖYÜM NEFES ALSIN

    Bugün yazdıklarım bir haber değil. Bir köylünün, bir evladın, bir gazetecinin feryadı… Çayıryazı artık şunu hak ediyor. Temiz hava, görünür bir yol, can güvenliği ve tabi ki kalıcı çözüm. Çünkü bu köyün insanları “nefes alamıyoruz” diye haykırıyor. Çünkü bu köyün yaşlıları “öldürecek diye korkuyoruz” diyor. Çünkü her sabah o köyü bir duman perdesi kaplıyor. O zaman soruyorum. Daha neyi bekliyoruz? Birinin ölmesini mi? Benim köyüm ölmesin. Benim köyüm nefes alsın. Benim köyüm için artık çözüm zamanı.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • VALİ HANIMI BİR DE BENDEN DİNLEYİN BAKALIM…

    VALİ HANIMI BİR DE BENDEN DİNLEYİN BAKALIM…

    Afyonkarahisar Valisi Doç. Dr. Kübra Güran Yiğitbaşı, 12 Mayıs 2022 Perşembe gününden bu yana, bugün itibarıyla 3 yıl 6 ay 27 gündür ilimizde görev yapıyor. Kendisi tam 1307 gündür Afyonkarahisar Valiliği görevini yürütüyor. Bugün sizlere, bu şehre geldiği günden beri yakından takip ettiğim Vali Hanımı, kendi merceğimden, kendi gözlemlerimle anlatmaya çalışacağım. Uzun zamandır aklımda olan bir yazıydı bu. Fırsat buldukça araştırma yaptım, notlar aldım ve nihayet bu yazıyı ortaya çıkardım. Hadi buyurun, Vali Hanımı çok yakından tanıyanların bildiği, bizim gibi gazeteci ve bürokratların kerhen bildiği, sokaktaki vatandaşın ise belki pek bilmediği yönleriyle anlatalım.

    NEDEN KIRSALLA BAĞI FARKLI?


    Vali Hanımın babası Mustafa Güran, uzun yıllar Türkiye’nin çeşitli ilçelerinde kaymakamlık, vali yardımcılığı ve İçişleri Bakanlığı’nda önemli görevler yapmış emekli bir bürokrattır. Çalıştığı dönemde oldukça saygın ve köyleri karış karış gezen bir kaymakam olduğunu tanıdığı dostları ifade ediyor.  İşte bu yüzden Kübra Hanımın çocukluğu ve genç kızlığı, Türkiye’nin dört bir yanındaki ilçelerde, köylerde geçti. Babasıyla birlikte köy ziyaretlerine giderken kırsaldaki insanlarla kurduğu o naif, samimi bağ, bugün ilimizde yaptığı sayısız köy ve kasaba ziyaretindeki rahatlığın, içtenliğin temel kaynağıdır. Fotoğraflardaki o doğal gülümseme, çocuklarla kadınların ona olan sevgisi, aslında çocukluğunda kazandığı o eşsiz uyum yeteneğinden geliyor.

    ÇOK SEVDİĞİ DEDESİNİ BİR ZAMANLAR TÜM TÜRKİYE KONUŞMUŞTU


    1930-1940 kuşağından hayatta olanlar çok iyi hatırlar: 1960’lı yıllarda Ankara Maltepe Camii imamı Hafız Ali Bey, üst düzey bir bürokratın cenaze namazını, o kişinin hayattayken yaptığı din karşıtı aşırı açıklamaları gerekçe göstererek kıldırmamış, bu cesur duruşu nedeniyle önce büyük yankı uyandırmış, ardından sürgün edilmişti. O olay dönemin gazetelerinde, radyolarında günlerce konuşulmuş, üniversitelerde makale konusu olmuş, hatta bir dizi filmde bile işlenmişti. İşte o Hafız Ali Güran, Vali Hanımın çok sevdiği, örnek aldığı dedesidir. Merak edenler kübragüranyiğitbaşı.com adresindeki resmi sitesinden bu olayı kendi kaleminden, duygu dolu satırlarla okuyabilir. Özellikle o yazının son cümlesi insanın yüreğine dokunuyor.

    AYNI ZAMANDA BAŞARILI BİR BELGESEL SENARİSTİ VE YAPIMCISI

    Evet, belki ilk kez duyacaksınız: Vali Kübra Güran Yiğitbaşı çok başarılı bir belgesel senaristi ve yapımcısıdır. 2016 yılında hazırladığı “Kalplerin Direnişi” adlı 15 Temmuz belgeseli Boğaziçi Film Festivali’nde gösterilmiş ve TRT Belgesel’de yayınlanmıştı. Aynı dönemde sunduğu 13 bölümlük “Dijital Çağda Ebeveynlik” serisi de yine TRT Belgesel’de izleyiciyle buluşmuştu. Son yıllarda Valilik sosyal medya hesaplarında ve tanıtım videolarında gördüğümüz o çarpıcı görüntü ve anlatım kalitesinin sırrı da işte bu yetenekte saklı aslında.

    BASILMIŞ 4 KİTABI, 6 BİLİMSEL MAKALESİ VAR


    Vali Hanım aslında iletişim, gazetecilik, televizyon ve medya alanında yüksek lisans ve doktora yapmış, akademisyen kimliğiyle tanınan bir bilim insanıdır. Biz Afyon’daki gazetecilerin hocası sayılır. Özellikle “Transmedya” başlıklı makalesini tüm meslektaşlarıma öneriyorum Umarım bir gün görev süresi bittikten sonra Afyonkarahisar basını üzerine de akademik bir çalışma yapar ve ilimiz basın tarihine değerli bir eser bırakır. Zira buna gerçekten Afyon Basın Mahallemizin kesinlikle ihtiyacı var.

    BİR RİCAM VAR AFYON İLETİŞİM BAŞKANLIĞI’NA

    Bu vesileyle, gecikmiş de olsa, İletişim Başkanlığı Afyonkarahisar İl Müdürlüğü’nden ricam: Kısa zamanda ilimizdeki tüm gazetecilerin katılacağı kapsamlı bir iletişim semineri düzenlemesi olacak. 3,5 yıldır izlediğimiz Vali Hanımdan, Marmara Üniversitesi’nde verdiği “Araştırmacı Gazetecilik”, “Medya ve Sivil Toplum”, “İletişim Etiği” ve “Yazarlık Atölyesi” gibi derslerden bizlere de bir seminer vermesini çok isterim. Ayrıca Vali Hanımın yayınlanmış 10 eserine baktığınızda bir şey daha dikkat çeker: Çocuklar… Kendisinin çocuklar üzerine 1 kitabı ve 2 makalesi olduğunu ayrıca belirtmek istiyorum.

    ÇOCUKLARA VE AİLEYE ÇOK DÜŞKÜN

    Akademik çalışmaları da bunu doğruluyor zaten: Çocuk iletişimi ve gelişiminin özel ilgi alanı olduğunu kendisini yakından tanıyanlar her fırsatta ifade ediyor. Dikkat edileceği üzere sosyal medya paylaşımlarının büyük kısmının çocuklarla ve ailelerle dolu şekilde olduğu görülüyor. Valilikten akşam eve dönerken bile çocuklar yolunu kesip fotoğraf çektirmek istiyor. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakan Yardımcılığı döneminde de bu alandaki çalışmalara ağırlık verdiğini araştırmacı bir gazeteci olarak iyi biliyorum. İşte bu yüzden halk arasında “Devlet Ana” deniyor. Sağlık, sosyal hizmetler ve Türk aile yapısının güçlendirilmesi konusundaki hassasiyeti, devletine ve milletine bağlılığı herkesçe gözlemleniyor. İşte benim merceğimden Kübra Güran Yiğitbaşı… Kendisini öncelikle bir Vali hemen ardından mesleki anlamda bir hocamız olması yönü olmak üzere tanımaktan oldukça mutluyum.

  • DÜNYANIN TANIDIĞI TÜRK DEHA…  Bilimin Hayran Kaldığı Mucize

    DÜNYANIN TANIDIĞI TÜRK DEHA… Bilimin Hayran Kaldığı Mucize

    Bu hafta sizlere, hepimizin “görme” tanımını baştan yazması gereken bir isimden, sadece bir ressamdan değil, aynı zamanda bir ilham kaynağı ve insan beyninin potansiyelinin yaşayan kanıtı olan Eşref Armağan’dan bahsetmek istiyorum.

    Algının En İnce Sınırı ve Eşref Armağan

    ​ Dünyayı algılamamız, çoğunlukla gözlerimizden gelen sinyallere bağlıdır. Ancak Armağan, doğuştan görme engelli olmasına rağmen, o sinyallerin gelmediği bir dünyada, ışığı ve rengi zihninde yaratan bir sanatçı. Onun hayat hikayesi, fiziksel engellerin aslında sadece birer başlangıç noktası olduğunu gösteren destansı bir kanıttır.

    ​ Eşref Armağan’ın Kısaca Hayatı ve Sanatına Değinecek Olursam; Benim nezdimde öncelikle “Kendini Öğreten Deha”

    ​ Eşref Armağan’ın yolculuğu, hayata meydan okumayla başlar. Gözleri dünyaya kapalı doğdu, ancak zihni asla karanlıkta kalmadı. Okul yüzü görmeden, tamamen kendi kendine resim yapmayı öğrendi. Onun sanat tekniği, geleneksel kuralları yıkmıştır. O, tuvale dokunarak, kabartma çizgilerle nesnenin sınırlarını çizer. Daha sonra, boyaları karıştırmayı ve renklerin tonlarını “dokunarak” hissetmeyi öğrenir.

    ​ Bir atı, bir martıyı ya da bir manzarayı resmederken, o nesneye fiziksel olarak dokunur, onun şeklini, hacmini zihnine kaydeder ve sonra bize, bizim gördüğümüzden bile daha canlı bir şekilde geri sunar. Onun eserleri, sadece bir görsel şölen değil, aynı zamanda derin bir dokunsal deneyimin görsel dile çevrilmiş halidir.

    Armağan’ın hikayesini sıradan bir yetenekten ayıran en önemli detay ise bilimsel kanıtlardır. Harvard Üniversitesi ve Toronto Üniversitesi’nden bilim insanları, onun beynini inceledi. Ortaya çıkan bulgular tüyler ürperticiydi:

    Eşref Armağan resim yaparken, normalde tamamen görme duyusuna ayrılmış olan oksipital lobu (görme merkezi) aktif hale geliyordu!

    ​ Bu, insan beyninin ne kadar esnek ve adaptif olduğunu gösteren eşsiz bir durumdur. Beyni, görme yetisinin yokluğunu, dokunma ve hayal gücünü kullanarak görsel bir deneyime çevirmişti. Bu çalışma, tüm dünyada nöroplastisite (beynin kendini yeniden yapılandırma yeteneği) alanında çığır açan bir örnektir.

    *Bilimin hayran kaldığı, kendime idol edindiğim Eşref Armağan ile canlı yayın programı yapan şanslı kişi olarak, Siz Okuyucularıma çağrı ve önerilerimi aktarmaktan mutluluk duyuyorum.

    Eşref Armağan’ın başarıları, sadece engelli bireyler için değil, herkes için bir yaşam dersi niteliğindedir. O, “yapamam” demenin sadece bir bahane olduğunu kanıtlıyor. Peki, onun hikayesinden ilham alarak, bizler kendi hayatımızda ve çevremizde ne gibi farklar yaratabiliriz?

    ​  – Bireysel Algıyı Yeniden Tanımlayalım:

    ​ Eşref Armağan, dokunmayı görme duyusuna çevirdi. Biz de işlerimizi yaparken, günlük sorunlarımızı çözerken, tek bir çözüm yoluna saplanıp kalmamalıyız. Başarısızlık anlarında, “Eşref Armağan ne yapardı?” diye sorun. Kısıtlı imkanlarla bile, zihinsel sınırları aşan alternatif yollar bulmaya odaklanın.

    -Kapsayıcılığı Mazeret Olmaktan Çıkarın:

    ​ Bir köşe yazarı olarak benim asıl çağrım, engelli bireylere yönelik bakış açımızı değiştirmemiz gerektiği. Artık onlara “yardım etme” motivasyonu yerine, onların “içsel gücünü ve potansiyelini” ortaya çıkarma misyonuyla yaklaşmalıyız. Kurumlar, şirketler ve toplum olarak, Eşref Armağan gibi yeteneklerin önündeki fiziksel ve bürokratik engelleri tamamen kaldırmalıyız. Onların başarıları, sadece kendilerine değil, hepimize ilham verir.

    -Eğitimi Yaratıcılıkla Birleştirin:

    ​ Armağan’ın kendini yetiştirme azmi, eğitim sistemlerimize de ışık tutmalıdır. Eğitimde ezber yerine yaratıcılığı, dokunsallığı ve duyusal deneyimi ön plana çıkaran yöntemler uygulamalıyız. Her bireyin öğrenme yolu farklıdır. Belki de bir çocuğun dehası, sadece ona dokunarak öğrenme fırsatı sunduğumuzda ortaya çıkacaktır.

    ​  Karanlıkta Bile Işığı Seçmek

    ​ Eşref Armağan’ın gözü kapalı çizdiği resimler, bize sürekli şunu fısıldıyor:

    Hayatın en büyük mucizeleri, en büyük eksikliklerimizin içinden doğar.

    Gözlerimiz açıkken dahi, hayatın karmaşası içinde sık sık “körleşiyoruz”. Umutsuzluğa kapıldığımızda, “yapamam” dediğimizde veya önümüzdeki bir engeli aşılmaz gördüğümüzde, bir an durup, Eşref Armağan’ın tuvaline bakmalıyız. O, göz olmadan da resmedilebilen o parlak, umut dolu geleceği bize gösteriyor.

     

    ​ Bilim Dünyasının Eşref Armağan’a İlgisi ve Beyin Yapısını Sizlerle Paylaşıyorum.


    Eşref Armağan, bilim insanları için sadece bir sanatçı değil, aynı zamanda insan beyninin nasıl çalıştığını anlamak için canlı bir kanıttır.

    Harvard ve Toronto Üniversitesi Araştırmaları

    Eşref Armağan’ın beyin aktivitesi, özellikle Harvard Üniversitesi’nde Nörobilimci Dr. Amir Amedi ve Toronto Üniversitesi’nde incelemelere tabi tutuldu. Bu araştırmaların temel amacı şuydu: Doğuştan görmeyen birinin beyni, görsel görevleri yerine getirirken nasıl tepki veriyor?

    * Vurucu Sonuç: Beyin taramaları (fMRI) ile yapılan incelemeler, Eşref Armağan çizim yaparken veya bir cisme dokunup onu hayal ederken, görme engelli olmasına rağmen beyninin arka kısmında bulunan ve normalde görme işlevinden sorumlu olan Primer Görme Korteksi’nin (V1) aktifleştiğini gösterdi.

    Çapraz Modal Plastisite

    Bu bulgu, Çapraz Modal Plastisite (Cross-Modal Plasticity) denen olayın en çarpıcı örneklerinden biridir.

    Tanım: Beyinde, hasar gören veya kullanılmayan bir duyu alanının (bu durumda görme), işlevini başka bir duyuya (bu durumda dokunma/hayal etme) devretmesidir.

    Eşref  Armağan’ın Durumu: Eşref  Armağan’ın beyni, gözden gelen sinyaller yerine parmak uçlarından (dokunma) ve zihinsel hayal gücünden gelen bilgiyi işlemek için V1 bölgesini kullanıyor. Yani beyni, dokunma duyusunu kullanarak bir nevi “görmeyi” öğrenmiş durumda.

    Sonuç olrak, Eşref Armağan’ın durumu, beynin ne kadar esnek (plastik) olduğunu, bir işlevi kaybettikten sonra bile, o işlevin beynin birincil alanının farklı bir duyu tarafından devralınabileceğini kanıtlamıştır. Bu, rehabilitasyon ve nörolojik araştırmalar için de büyük önem taşımaktadır.

    Unutmayın; en güçlü algı, gözümüzde değil, ruhumuzda ve hayal gücümüzde saklıdır. Bu hafta, kendi zihinsel karanlığımızı aydınlatma cesaretiyle yaşayalım.

    Azimle Yaşayın…

    Hayatı Engelsiz SAYIN

  • DEVLETİN EV SAHİBİ, VATANDAŞIN KİRACI OLDUĞU EVLER…

    DEVLETİN EV SAHİBİ, VATANDAŞIN KİRACI OLDUĞU EVLER…

    İlk açıklandığı zamandan bu yana detayları merak edilen Devletin ev sahibi, vatandaşın kiracı olacağı sosyal konut projesinin detayları açıklandı. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, “Yüzyılın Konut Projesi’nde ilk kez İstanbul’da kiralık konutlar da olacak notuyla kiralık sosyal konut projesine ilişkin açıklama yaptı. Açıklamada ilk etapta pilot olarak İstanbul’da hayata geçirilecek kiralık 15 bin sosyal konut projesiyle ilgili sistemin detayları anlatıldı.

    Türkiye asrın inşasıyla edindiği tecrübesini yılsonunda 81 ili kapsayan yeni bir inşa seferberliğine dönüştürecek. ‘Yüzyılın Konut Projesi’ kapsamında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı koordinesinde TOKİ, 81 ilde 500 bin konut inşa edecek. Bu sayede bir yandan afet riskine karşı güvenli konutlar inşa edilirken diğer yandan vatandaşların 81 ilde uygun maliyetlerle konuta erişimi sağlanacak. Aynı proje kapsamında İstanbul’daki fahiş kira artışlarını dengelemek, vatandaşların konuta erişimini kolaylaştırmak için TOKİ eliyle ilk kez kiralık sosyal konut uygulaması da hayata geçirilecek. Piyasa rayiç bedelinin altında kiraya verilecek bu konutlardan belirlenen kriterlerdeki vatandaşlar yararlanacak. Proje ilk kez İstanbul’da ve ardından Anadolu’ya yayılacak.

    İSTANBUL İÇİN KİRALIK SOSYAL KONUT


    Bakan Kurum, sosyal medya hesabından kiralık sosyal konut projesine ilişkin görüntülü bir içerikle sürecin detaylarını paylaştı. Görüntülerde ev sahibinin devlet olacağı, kiralık sosyal konutların sadece İstanbul’da inşa edileceğinin altı çizildi. Bu kapsamda 15 bin sosyal konutun, kriterleri karşılayan vatandaşlara kura usulüyle kiralanacağı anlatıldı.

    FAHİŞ KİRA TUTARLARINA FREN

    Projenin aynı zamanda fahiş kira artışlarını da dengeleme hedefi olduğu, bunun için evlerin bölge rayiç bedelinin altında kiralanacağı belirtildi. Evlerin 3 yıllığına kiralanacağı TOKİ’nin, kiralanan konutların yönetimini, bakımını ve denetimini sağlayacağı ifade edildi.

    BAKAN KURUM DETAYLARI ANLATMIŞTI


    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum daha önce katıldığı bir röportajda kiralık sosyal konut ile ilgili şu bilgileri vermişti: Bugüne kadar yapılmamış bu projeyi de milletimize armağan ettik. İstanbul’da 15 bin kiralık konut yapacağız. Avrupa ve Anadolu yakasında olacak. Bu konutlar 3 yıllığına kiralanacak. Kira bedeli bölge rayiç bedelinin yarısı olacak. Evler 3 yıl süre ile kiralanacak. 3 yılın ardından yeni kira bedeli belirlenecek. Kira fiyatlarını düşürmek adına yaptığımız bir iş bu. Yine kontenjanlara ayıracağız dedi.

    ANADOLU’YA ULAŞMASI ÇOK ÖNEMLİ


    Aktarılan bu bilgiler ışığında projenin İstanbul’un ardından Anadolu’nun diğer illerinde gerçekleşmesi bekleniyor. Bu noktada fahiş kira artışlarının önüne geçileceğini belirten uzmanlar birçok gelişmiş ülkeler de yapılan bu sistemin Türkiye de hayata geçirilmesi çok önemli. Bu tür projelerin sayısı arttıkça kira fiyatları ev sahiplerinin tekelinden çıkacaktır görüşünü savunuyorlar.

  • NAZ ARICI

    NAZ ARICI

    Zaman zaman bu köşemde başarıyı yakalamış kişilerin hikayelerine yer veririm.

    Kimi zaman kültür sanat,

    Kimi zaman bilim çalışmaları,

    Kimi zaman spor dallarında azim ve uğraşla zirveye çıkanlar,

    Kararlı, azimli, ilkeli …… sonunda başarı!

    Naz Arıcı, 1982 yılında Ankara’da doğmuş. Öğretmen anne , eğitim kurallarının dışına çıkartmamış! Okul-ev – dershane onun için çizilmiş rota. O da uymuş bu plana.

    Elektrik- Elektronik mühendisi olarak mezun olmuş.

    10 yıl özel bir şirkette çalışmış….

    “İkizim” dediği bir arkadaşını kaybetmiş! Depresyona girmiş aylarca kurtulamamış! Yemeden, içmeden kesilmiş, ışıksız odalar onun yaşam alanı olmuş.

    Bir gün evde kimsenin olmadığı bir zamanda  tv yi açıyor, ekranda buz patentiyle ilgili bir program. Gözünü kırpmadan programı izliyor ve karar veriyor: Buz Patenti Sporunu yapacağım.

    Ankara Buz Patenti Salonu’na gidiyor , yapanları saatlerce izliyor…

    “Ben bunu yapmalıyım, istiyorum” diyerek salondan ayrılıyor.

    05.00 da salonda. Saat 08.00 kadar oradan hiç ayrılmadan çalışıyor.

    İyi olacak hastanın ayağına gelir doktoru misali, hemşerimiz sn. Yenimahalle Belediye Başkanı sn. Fethi Yaşar, bir buz patenti salonu yaptırıyor Naz’ın oturduğu mahalleye.

    Yenimahalle Buz patenti sahası sanki naz için yapılmış! Neredeyse orada yiyip, orada yatacak. Depresyondan hızla kurtuluyor.

    “ Buz patenti benim için hobi olmaktan çıktı,  ikinci bir iş oldu!

    İkizi gibi sevdiği arkadaşını kaybedince ve buz patenti ile tanışınca kendine şöyle sesleniyor: Naz bir gün sende  öleceksin ve arkadaşının yanına gidecek ama o güne kadar dünyada istediklerini yapmalısın…

    Buz federasyonu 2e yaş ve üzerindekiler için yarışmalar yapmaya başlıyor. İlk sporcuları da Naz.

    Naz’ın kazandığı başarıları şöyle bir sıralayalım:

    + 2015 Almanya yetişkinler Dünya şampiyonu.

    + 2016 yılında ISU Kanada şampiyonu

    +2017 ISU Almanya şampiyonu.

    + 2023 yetişkinler  Dünya altın madalyası.

    + 2025  uluslararası masterlar Artistik buz yarışmasında altın madalya.

    Böylece Türkiye’ye büyük gurur yaşatıyor.

    Buz patenti , onun için ikinci bir iş değil, birinci işi oluyot.

    Çalıştığı özel şirketten ayrılıyor tüm enerjisini ve biriktirdiği parayı buz patenti için harcıyor.

    Spor yapmak için kimseye yaş sınırı koymuyor.

    Kimi bir saat,

    Kimi iki , üç saat.

    Kimi de benim gibi 24 saat.

    Hiçbir başarı kendiliğinden gelmiyor.

    Emek istiyor, sabır istiyor

    En önemlisi de azimli olmak diyor Naz.

    Mutlu kalınız….

  • KILIÇDAROĞLU YİNE KAYBETTİ

    KILIÇDAROĞLU YİNE KAYBETTİ

    Haftanın en çok konuşulan konularından birisi de kuşkusuz Cumhuriyet Halk Partisi’nin 39. Olağan Kurultayı idi.

    Başlığa bakınca da “Seçim mi oldu, yarış mı yapıldı?” diye düşünenler olacaktır. Elbette seçim de değil, yarış da değil… Aslında rakip olsa yarış da olacaktı… CHP kurultayı belki daha renkli, daha hareketli ve hararetli geçecekti. Konumuz o değil. CHP’nin bir önceki Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu…

    Bir dönemin siyasetinde adından sıkça söz ettiren bir isimdi. Merhum Genel Başkan Deniz Baykal’dan aldığı koltukta mağlubiyet üstüne mağlubiyet gördü bir futbol müsabakası gibi… CHP’nin renkli simalarından Muharrem İnce’nin dediği gibi, ‘Çıkmışsın yenmiş, çıkmışsın yenmiş, bi daha çıkmışsın bi daha yenmiş.’ Bu sözler zamanında çok eleştiri alsa da nihayetinde durumun özetiydi yani…

    SİYASETTE YAŞADIKLARI: SALDIRILAR, SUİKAST VE LİDERLERLE BULUŞMASI

    Türk siyasetinde hak dedi, hukuk dedi, adalet dedi. Bir milletvekili tutuklandı diye adalet yürüyüşü ile CHP’ye lider olduğunu ispatladı Kemal Kılıçdaroğlu. Kimliği ve memleketi bakımından bir kesim ona soğuk baktı. Ama kendisi sempatisi ve güler yüzü ile herkesle diyalog kurdu. Yaşlı bir vatandaşın “Hoş geldin köylü Kemal, işçi Kemal…” sözleri bir döneme damga vurdu. İYİ Parti, Demokrat Parti, Saadet Partisi, Gelecek Partisi ve Deva Partisi ile 6’lı masayı kurdu. Liderlerin yan yana gelebileceğini siyaset dünyasına gösterdi. Eleştirildi, sevilmedi, kötülendi, dışlandı ama yılmadı bu yolda devam etti. Yumrukta yedi, şehit cenazelerinde provokasyonlara maruz kaldı. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra suikast girişimiyle karşı karşıya kaldı. Provokasyonda sığındığı evde, bir kadının ‘Yakın bu evi’ sözleri hala içimi yaralar bir İNSAN OLARAK…

    CHP’DE SICAK SİYASET

    Sıcaktı onun için siyaset arenası… Çünkü Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün partisinin koltuğunda oturuyordu ve yükleri ağırdı ana muhalefet partisi olarak… Derken yıllar yılları kovaladı ama istediği başarıyı bir türlü yakalayamadı. Seçimleri hep kaybetti. Ta ki iki yıl öncesine kadar… CHP’nin yeni yüzü Ekrem İmamoğlu ile farklı bir hava yakalandı ve kurultayda Kılıçdaroğlu kaybetti… Sonraki konulara hiç girmiyorum. Taht kavgaları… Herkes her şeyi gördü ve söylenmesi gerekenleri söyledi.

    GÜN GEÇTİKÇE KAN KAYBETTİ

    Kurultaydan sonra Kılıçdaroğlu’nun yanında olan isimler vardı elbette… Yanına gidenler oldu, boy boy poz verenler oldu. İmamoğlu ve Özgür Özel’e karşı Kılıçdaroğlu’nun safında yer almayı seçenler vardı. Ama sayıları gün geçtikçe azaldı. Hele ki geçen ay Kılıçdaroğlu’nun paylaştığı videoyu 9 milletvekilinin paylaşması basına yansıyan karelerdi. Kılıçdaroğlu’nun düşüşünü hızlandıran ise, gözaltılar ve tutuklamalardan sonra CHP Genel Başkanlığı koltuğuna kayyum olarak dönebilmesinin konuşulduğu dönemde sessiz kalmasıydı. Hiç açıklama yapmadı, yol arkadaşlarına ve partililerine destek vermedi ve bu tavrının sonucunda CHP’lilerin kendisine bakışını ve tutumunu göremedi. Tabanda ve yönetimde kendisinin istenmediğini çok rahat anladı. Gün geçtikçe kan kaybetmeye devam etti Kılıçdaroğlu. Son açıklamaları ise bardağı taşıran son damla oldu.

    KAYBETTİ; YİNE KAYBEDECEKTİ VE YİNE KAYBETTİ

    Kurultay günü kendisini yıllarca eleştiren bir gazetede manşet bir haberle yol arkadaşlarını eleştirdi. Kendisiyle ve savunduklarıyla ters düşmesi, onu tepkilerin odağına yerleştirdi. O güne kadar sert cevaplar vermeyen CHP Lideri Özgür Özel de artık kurultay da kendisine sağlam bir cevap verdi. O sözler de Kılıçdaroğlu’na yetti sanırım ve sessiz kaldı.

    Son kurultayda gördük ki, Kılıçdaroğlu’nu destekleyenler, Özgür Özel ile poz verme yarışına girdi. Kendisi kabul etmese de CHP’de Kılıçdaroğlu dönemi artık sona erdi. Yani diyeceğimiz o ki, Kılıçdaroğlu kaybettiği seçimlerden sonra kurultayda bir kez daha kaybetti. Aday bile olmadı. Ki olsa yine kaybedecekti.  Türk siyasetinden böyle bir isim geçti… Ne diyelim ülkemiz ve Türk siyaseti için hayırlı olsun bu sonuçlar… Artık CHP’de lider adalet yürüyüşü yapan Kılıçdaroğlu değil, yol arkadaşlarını sonuna kadar savunan, gecesini gündüzüne katan Özgür Özel oldu.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • 2.BELEDİYE ÇARŞISI; 55 MÜLK SAHİBİ VE BURCU KÖKSAL

    2.BELEDİYE ÇARŞISI; 55 MÜLK SAHİBİ VE BURCU KÖKSAL

    1 AY ÖNCE BİR ARAYA GELDİK

    Bir zaman önce yıkılan ve şu anda Otopark olarak kullanılan 2.Belediye Çarşısının Mülk Sahiplerinin bir kısmıyla, Muhammed Aydınalp ve Zafer Gaser’in şahsımı Gazeteci olarak davetleri ve ev sahipliğinde bir araya gelme imkânımız oldu.  Yaptığımız sohbete katılanlar bana anlattı, ben kendilerini uzun uzun dinledim. Tek tek hepsine selamlarımı sunuyorum. İnşallah bu yazımız müjde gibi bekledikleri çözüm yönünde naçizane bir adım olur, şahsımın kaleme aldığı bu yazı vesile olur ve hızlı bir şekilde sonuca ulaşmak için tüm Resmi adımlar atılır kendileri için. Bu nokta da, yazmış olduğum bu yazının kronolojik zaman itibarıyla bugün için hayatta olan Tüm Belediye Başkanlarının dönem çalışmaları süreçleri nezdinde kendilerine cevap hakkı doğuracak bir nitelikte kaleme alınmadığını,  tümüyle acil olarak bugün çözüme gidilmesi noktasında; Kamuoyu ile konu paylaşımı yapıldığını ilanen arz ediyorum. Hayırlısı diyerek anlatmaya başlayalım. Hadi Buyurun.

    İLK ÖNCE TARİHÇESİNİ HATIRLAYALIM

    1994 yılında, Merhum Belediye Başkanı Erdal Akar döneminde şu anda bulunan 1.Belediye Çarşısının tam arkasında inşa edilmeye başlayan 2. Belediye Çarşısı dönemin birbirine 1. Çarşı ile tünel bağlantısının olduğu önemli Ticaret Merkezlerinden birisi olarak İlimize kazandırılmıştı. Yapımı birkaç yıl süren 2. Belediye Çarşısı Ankaralı bir Müteahhit yüklenici firma tarafından toplam 7.000 M2 arsa üzerine 3 alt kat otopark ve üst 3 kat ticari dükkânlar şeklinde toplam 6 kat olarak inşa edilmişti. Toplam inşaat alanı 19 Bin 600 MR olan çarşıda dükkân satışlarının Erdal Akar ve diğer Belediye Başkanları döneminde ihtiyaç duyuldukça satılması noktasında toplam 55 Dükkân yıllar içinde 30 dan dan fazla Mal Sahibinin oldu. Net olmamakla beraber şu anda ki hisse dağılımlarının % 74’ ünün Afyonkarahisar Belediyesinin, % 26’sının Kat Maliklerinin olduğunu bana mülk sahipleri ilettiler. Tabi ki en net bilgiler Belediye ve Tapu Sicil kayıtlarında mevcut. Bu bilgiler devamında 2015 yılında Depreme Dayanıksız Raporu verilen binanın yıkım kararı ilgili tebligat Resmi Kurumlar tarafından Kat Maliklerine iletildi. 2015 yılından, 2022 yılının son aylarına kadar yıkımın gerçekleştirilmediği çarşıda aktif ticaret ve otoparklar bilfiil hizmet vermeye devam etti. Sonrasında 2023 yılının başında ise 2. Belediye Çarşısının yıkımı gerçekleştirildi. Yıkılan Alandan çıkarılan hafriyat ile doldurma yapılarak bırakılan boş alan kısa bir süre içerisinde Afyon Halkı tarafından ücretsiz otopark alanı olarak kullanılmaya başlandı. Konunun tarihçesi pratik şekilde böyle.

    BAKALIM SONRASINDA NELER OLMUŞ

    Yıkım sonrası binadan çıkarılan hafriyatlar ile mevcut kort doldurması yapılmasıyla alanın Afyonkarahisar Halkı tarafından otopark olarak kullanılmaya başlandığını az önce belirtmiştim. Bakın ondan sonraki süreçte ne oluyor? 2023 Yılının başında yıkım gerçekleştirildikten bir süre sonra Afyonkarahisar Belediyesi, Kat Maliklerine biçmiş olduğu bir değer üzerinden hisselerini Belediyeye devretmeleri noktasında bir teklifte bulunuyor. Kat Malikleri, bize yaptığınız teklif zamanın Bayraktepe Mezarlığında ki Kabir Ücretlerinden daha düşük örneği ile itiraz ediyorlar. Ardından ilgili Mahkemeye başvurarak Gerçek Değerin Bilirkişi Komisyonu tarafından yapılması için Değer Tespit Davası açıyorlar. Bir süre sonra Bilirkişi Komisyonu Raporunu hazırlıyor. Bilirkişi Komisyonun hazırladığı Raporda verilen Metrekare değerinin, aylar öncesi Afyonkarahisar Belediyesinin teklif ettiği Metrekare değerinin oldukça üstünde görülüyor. Bu noktadan sonra taraflar arasında bir daha Resmi bir görüşme ve temas kesinlikle gerçekleşmiyor. Son olarak ilgili evrakların tamamlanması noktasında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Kat Maliklerine 6306 Sayılı Kanuni Haklar kapsamında 18 Ay boyunca Kira Destek Bedeli Ödemesi yapıyor ve bu ödemelerde 18 ay sonra sona eriyor. Mülk Sahipleri ile bir araya geldiğimizde aktardıkları bilgiler ve kronoloji bu şekilde.

    ZORLUKLARLA MAL SAHİBİ OLDUK

    O gün kendileriyle bir araya geldiğimiz ortamda; bazı Kat Malikleri satışların ihtiyaç duyuldukça yapıldığı dönemlerde Mal Sahibi olmak için maddi anlamda birçok zorluk yaşadıklarını ifade ettiler bana. Sistem olarak, İhale sonrası aldıkları İşyerlerinin 3 te 1 lik ödemesinin peşin geri kalanların ise ortalama 1 yıl vadeli olarak gerçekleştirdiklerini söylediler. Kat Malikleri, bazılarımız ön peşinat için ellerinde olan altınları bozdurdu, mesken olan konutlarını sattı, hatta bir Kat Maliği, Emekli ikramiye parasının tümünün üzerine kredi çekerek ön peşinatı tamamladığını hep birlikte olduğumuz ortamın sonunda ayrılırken vedalaşmamız esnasında söyledi. Bahsettikleri döneme göz atacak olursak; Kat Malikleri zorluklarla sahip oldukları iş yerlerinin bulunduğu çarşının o dönemin Afyonkarahisar’ının en değerli ve prestijli projelerinden birisi olma özelliğini taşıdığının altını çizdiler.

    PEKİ ŞİMDİ NE İSTİYORLAR DERSENİZ

    İstedikleri tek bir dilekleri var. Yaklaşık 2 yıl 10 aydır yani ortalama 1033 gündür kangren haline geldiğini düşündükleri sorunlarının çözümü için ortak bir zemin bekliyorlar. Çarşının yıkılmasıyla oluşan maddi zararların artık ekstradan 5-6-7 yıl gibi bir zamana daha yayılmasını istemiyorlar. Yıkılan İş yerleri için hala Emlak Vergisi ödemeye devam ettiklerini söylüyorlar. Afyonkarahisar Belediyesi ile her türlü görüş alışverişi, fikir ve projeye açık olduklarını belirtiyorlar. Mevcut süreci diğer Kat Malikleri adına da  manen  yakından takip eden ve aynı zamanda Kat Maliklerinden olan  Muhammed Aydınalp ve Zafer Gaser,i en kısa sürede Başkan Köksal ve Belediye Meclisi bizi dinlemek için davet ederse; Kat Maliklerinden oluşacak bir heyetle detaylı olarak Belediye Meclisine bilgi vermek istediklerini belirtiyorlar. Kat Malikleri, mağduriyet sorunu geçen sürede hem madden hem de manen bizleri çok yordu, ortak istişare ile çözüme gitmenin önünde hiçbir engel yok diyorlar.

    BU SÜREDE DAHA BÜYÜK BİR KAYIP YAŞANDI

    2. Belediye Çarşısı Kat Malikleri, yüzde 74 lük hissesi Afyonkarahisar Belediyesine ait olan ve 2023 yılından bu yana Halk tarafından ücretsiz otopark olarak kullanılan mevcut alanın; Belediye tarafından diğer ücretli otoparklar gibi çalıştırılma durumu olsaydı; bizlerin mağduriyetini giderecek finansal kaynağın büyük bir bölümü Tasarruf Tedbirleri dışında sağlanırdı diye düşünüyorlar. Hatta bu nokta da hazırladıkları bir sunumun ellerinde hazır olduğunu ve Belediye Başkanı Burcu Köksal ve Belediye Meclisi Üyelerinden davet gelmesiyle detaylı bilgi sunumu yapabileceklerini önemle belirtiyorlar.

    ÇÖZÜM BURCU KÖKSAL VE MECLİSTİR DİYORLAR

    2. Belediye Çarşısı Kat Malikleri Burcu Köksal’ın, Belediye Başkanlığı döneminde mağduriyetlerinin giderileceğine inandıklarını ve seçim dönemi içerisinde kendilerine belirttiği çözeceğim yaklaşımına itimat ettiklerini ifade ederlerken; konuya TBMM Milletvekilliği döneminden bu yana kendisinin hâkim ve bilgi sahibi olmasının önemli bir kazanımları olduğunu üzerine basarak belirtiyorlar. Bu noktada, başta Belediye Başkanı Burcu Köksal’ın, Kat Malikleri heyeti ile yakın zamanda bir araya geleceğine, Belediye Meclisine davet ve istişare konusunda iletişime geçilmesini sağlayacağına yürekten inanıyorum. Şimdiden Hayırlısı olsun ve 2.Belediye Çarşısı Kat Maliklerinin sorunlarının 2 Yıl 10 Ay sonra çözülmesi noktasında İnşallah bu yazı vesilesiyle hayırlı bir adım atılmış olsun.