Kategori: Yazarlar

  • Türk Kadını: Bir Milletin Gücü 8 Mart Dünya Kadınlar Günü…

    Bir milletin gücünü anlamak için ordusuna, ekonomisine ya da şehirlerine bakmak yetmez.
    Gerçek güç, o milletin kadınlarının taşıdığı iradede saklıdır.

    Türk tarihine baktığımızda, kadın yalnızca hayatın içinde değil; devletin, toplumun ve mücadelenin merkezinde yer almıştır.

    Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan Türk devlet geleneğinde kadın; yalnızca aile içinde değil, yönetimde de söz sahibiydi. Hatunlar devlet meclislerinde yer alır, hükümdarlarla birlikte karar mekanizmalarında bulunurdu.

    Türk kadını tarih boyunca yalnızca hayat kurmamış, gerektiğinde vatan için mücadele etmiştir.

    Kurtuluş Savaşı bunun en büyük örneklerinden biridir.
    Cephe gerisinde ordunun yükünü taşıyanlar, kağnılarla mühimmat götürenler, yaralı askerleri tedavi edenler Anadolu’nun fedakâr kadınlarıydı.

    Şerife Bacı, kışın ortasında bebeğiyle birlikte cephane taşırken donarak şehit oldu ama vatanın yükünü yere bırakmadı.
    Halide Edip Adıvar, meydanlarda millete cesaret veren konuşmalar yaptı ve cephede görev aldı.
    Nene Hatun, vatan savunmasının sembol isimlerinden biri olarak tarihe geçti.

    Bu isimler yalnızca birer kahraman değildir; Türk kadınının karakterini anlatan güçlü örneklerdir.

    Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Türk kadını yalnızca mücadele eden değil, aynı zamanda toplumun geleceğini inşa eden bir güç haline gelmiştir.

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözleri bu gerçeği çok net ifade eder:

    “Dünyada her şey kadının eseridir.”

    Cumhuriyet, Türk kadınına birçok ülkeden önce seçme ve seçilme hakkı tanıyarak kadının toplumdaki yerini güçlendirmiştir.

    Bugün Türk kadını bilimde, ekonomide, sanatta, siyasette ve hayatın her alanında güçlü bir şekilde var olmaktadır.

    Ama bu güç yeni değildir.
    Bu güç, yüzyıllardır Türk tarihinin ruhunda vardır.

    Türk kadını gerektiğinde cephede savaşan bir kahraman, gerektiğinde bir öğretmen, bir bilim insanı, bir lider ve bir annedir.

    Kadın güçlü olduğunda toplum güçlenir.
    Kadın üretimde olduğunda ülke büyür.
    Kadın söz sahibi olduğunda adalet güçlenir.

    Bu nedenle 8 Mart yalnızca bir kutlama günü değildir; Türk kadınının tarih boyunca ortaya koyduğu emeğin, cesaretin ve iradenin hatırlandığı bir gündür.

    Başta vatan için mücadele eden kahraman kadınlarımız olmak üzere,
    hayatı emeğiyle büyüten tüm kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü saygıyla kutluyorum.

    Çünkü Türk kadını yalnızca hayatın bir parçası değil,
    bir milletin en güçlü teminatıdır.

    The post Türk Kadını: Bir Milletin Gücü 8 Mart Dünya Kadınlar Günü… first appeared on Kanal 3 Tv.

  • Devlet Geleneği ve Hizmet Bayrağı: Afyonkarahisar

    Devlet Geleneği ve Hizmet Bayrağı: Afyonkarahisar

    Devlet yönetiminde bazı değişimler vardır ki, yalnızca bir atama kararı değildir.
    Bir geleneğin devamı, bir hizmet bayrağının devri anlamına gelir.
    Afyonkarahisar’da yaşanan valilik değişimi de tam olarak böyle bir süreçtir.
    Cumhurbaşkanlığı kararıyla Afyonkarahisar Valiliği görevini yürüten Doç. Dr. Kübra Güran Yiğitbaşı, İçişleri Bakanlığı Bakan Yardımcılığı görevine atanırken; Uşak Valisi Dr. Naci Aktaş ise Afyonkarahisar’ın yeni valisi olarak görevlendirildi.
    Devlet yönetiminde yükseliş, çoğu zaman görevlerin büyümesi anlamına gelir.
    Sayın Kübra Güran Yiğitbaşı, görev yaptığı süre boyunca Afyonkarahisar’da yalnızca bir idareci değil; aynı zamanda sosyal projelere önem veren, şehirle temas kuran ve kamu kurumları arasında koordinasyonu önceleyen bir yönetim anlayışı ortaya koydu.
    Afyonkarahisar’ın ekonomik ve sosyal potansiyelinin öne çıkarılması, şehirdeki yatırımların hızlandırılması ve özellikle sosyal destek projeleri konusunda yürütülen çalışmalar kamuoyunun da yakından takip ettiği başlıklar oldu.
    Devletin mülki idare geleneğinde önemli olan yalnızca görev yapmak değil, görev bırakırken ardında güçlü bir idari düzen bırakmaktır.
    Bugün Afyonkarahisar’da yaşanan görev değişimi de tam olarak bu sürekliliğin bir göstergesidir.
    Şimdi şehir yeni bir döneme giriyor.
    Afyonkarahisar’ın yeni Valisi Dr. Naci Aktaş, uzun yıllara dayanan mülki idare tecrübesiyle bu görevi devralıyor.
    Kaymakamlık ve valilik görevleri boyunca sahada çalışan, kamu yönetimini yakından bilen bir isim olarak Dr. Aktaş’ın Afyonkarahisar’ın potansiyelini doğru okuyarak şehre yeni bir ivme kazandırması bekleniyor.
    Afyonkarahisar sıradan bir şehir değildir.
    Türkiye’nin tam merkezinde yer alan, tarımdan sanayiye, doğal taş sektöründen termal turizme kadar geniş bir ekonomik güce sahip olan bu şehir; doğru yönetim ve güçlü koordinasyonla çok daha büyük bir potansiyeli barındırmaktadır.
    Bu nedenle valilik makamı, Afyonkarahisar için yalnızca bir idari görev değil; aynı zamanda bir kalkınma koordinasyonu merkezidir.
    Devlet geleneğinde görev değişimleri kişisel değil kurumsaldır.
    Bir vali görevini devreder, diğeri devralır.
    Ama devletin hizmet anlayışı değişmez.
    Bugün Afyonkarahisar’da yaşanan tablo da budur.
    Bir yanda Ankara’da daha büyük bir sorumluluk üstlenen bir devlet yöneticisi…
    Diğer yanda tecrübesiyle şehrin yönetimini devralan yeni bir vali…
    Afyonkarahisar, devletle birlikte büyüyen şehirlerden biridir.
    Bu şehir, tarih boyunca güçlü idarecilerle çalışmış, devlet kurumlarıyla uyum içinde gelişmiş ve her dönemde üretim gücünü korumuştur.
    Bugün de aynı anlayışla yoluna devam edecektir.
    Bu vesileyle Afyonkarahisar’a hizmet eden Doç. Dr. Kübra Güran Yiğitbaşı’na teşekkür ediyor, yeni görevinde başarılar diliyoruz.
    Şehrimizin yeni Valisi Dr. Naci Aktaş’a da “hoş geldiniz” diyor, Afyonkarahisar için güçlü, verimli ve başarılı bir görev dönemi temenni ediyoruz.
    Çünkü devlet yönetiminde esas olan kişiler değil, hizmetin devamlılığıdır.
    Ve Afyonkarahisar’da hizmet bayrağı bugün yine aynı kararlılıkla taşınmaya devam ediyor.

  • Ortadoğu Ateş Hattı

    Dünya Yeni Bir Savaşın Eşiğinde mi?


    İran ile İsrail arasındaki gerilim artık yalnızca iki ülkenin çatışması değil. Enerji hatlarından küresel ekonomiye, askeri dengelerden büyük güç rekabetine kadar uzanan bir krizin içindeyiz. Peki bu gerilim bölgesel bir savaş mı, yoksa daha büyük bir küresel kırılmanın habercisi mi?

    Ortadoğu’da yükselen her gerilim yalnızca bölgeyi değil, tüm dünyayı etkiler.

    Bugün İran ile İsrail arasında yaşanan askeri gerilim de bu nedenle sıradan bir bölgesel kriz olarak değerlendirilemez. Çünkü bu çatışma, yalnızca iki devletin karşı karşıya gelmesi değil; aynı zamanda küresel güç dengelerinin, enerji güvenliğinin ve jeopolitik hesapların kesiştiği bir mücadele alanı.

    Ortadoğu’nun tarihi bize şunu defalarca gösterdi:


    Bu coğrafyada başlayan hiçbir kriz yalnızca burada kalmaz.

    Dünyanın enerji güvenliğinin önemli bir kısmı Ortadoğu’ya bağlı.

    Özellikle Hürmüz Boğazı, küresel petrol ticaretinin en kritik geçiş noktalarından biri. Bu boğazın risk altına girmesi yalnızca petrol fiyatlarının yükselmesi anlamına gelmez; aynı zamanda küresel enflasyonun artması, ticaret maliyetlerinin yükselmesi ve ekonomik dengelerin sarsılması demektir.

    Bu nedenle İran–İsrail gerilimi yalnızca askeri bir kriz değil, aynı zamanda bir enerji savaşıdır.

    Ve enerji savaşları, modern dünyanın en sert güç mücadelelerinden biridir.

    Bu çatışma aynı zamanda modern savaşın nasıl değiştiğini de gösteriyor.

    Artık cephe hatları ve klasik orduların yerini; uzun menzilli füze sistemleri, insansız hava araçları ve gelişmiş hava savunma sistemleri alıyor.
    Savaş teknolojisi değiştikçe, çatışmaların etkisi de büyüyor.

    Bugün bir füze saldırısı yalnızca askeri hedefleri değil, enerji tesislerini, limanları ve kritik altyapıyı da hedef alabiliyor.
    Bu durum, savaşın ekonomik etkisini daha da artırıyor.

    Asıl soru ise şu:
    Bu çatışma bölgesel bir savaş olarak mı kalacak, yoksa daha büyük bir küresel krizin başlangıcı mı olacak?


    Şu an için doğrudan bir dünya savaşı senaryosundan söz etmek erken olabilir. Ancak büyük güçlerin dolaylı olarak sahada bulunduğu, enerji hatlarının risk altında olduğu ve askeri gerilimin hızla yükseldiği bir tablo, küresel riskin ciddi şekilde arttığını gösteriyor.

    Ortadoğu’da yaşanan her kriz gibi, bu gerilim de yalnızca askeri değil aynı zamanda siyasi ve ekonomik bir mücadeleye dönüşmüş durumda.

    Sonuç: Savaşın Kazananı Olmaz

    Tarih bize bir gerçeği hatırlatır:
    Ortadoğu’da savaşlar başladığında kazananı yoktur.
    Kayıplar yalnızca cephede değil; ekonomide, siyasette ve toplumların geleceğinde ortaya çıkar.
    Bugün dünya bir kez daha kritik bir eşikte.

    Sorulması gereken soru artık şu:

    Bu kriz diplomasi ile mi çözülecek, yoksa dünya yeni bir belirsizlik dönemine mi girecek?

    Cevabı ise önümüzdeki günler gösterecek.

    The post Ortadoğu Ateş Hattı first appeared on Kanal 3 Tv.

  • Gündem Nasıl Değişir: Epstein Dosyasından Ortadoğu’ya

    Siyasetin eski bir refleksi vardır. Tam da bazı sorular büyümeye başladığında, gündem başka bir yöne kırılır. Kamuoyu yeni bir krize odaklanır, tartışmaların yönü değişir ve az önce herkesin konuştuğu mesele bir anda arka sayfalara düşer. Bazen bu gerçekten tesadüftür. Bazen de siyaset böyle çalışır.

    Son yıllarda yeniden gündeme gelen Jeffrey Epstein dosyası tam da böyle bir tartışmayı hatırlatıyor. Epstein yalnızca bir finansçı değildi. Kurduğu ilişkiler ağı, siyaset dünyasından iş çevrelerine kadar pek çok güçlü ismin aynı fotoğraf karesinde görünmesine neden oldu. Dosya büyüdükçe kamuoyunun aklındaki soru da büyüdü: Bu ağın gerçek sınırı neredeydi ve kimlere kadar uzanıyordu?

    Bu tartışmalar sırasında adı sıkça geçen isimlerden biri de Donald Trump oldu. Trump geçmişte Epstein’la aynı sosyal çevrede bulunduğunu kabul etti, fakat daha sonra onunla bağını kopardığını söyledi. Hukuki süreçlerde doğrudan bir suçlama yöneltilmedi. Ancak kamuoyunun zihnindeki soru işaretleri de hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmadı.

    Tam bu noktada uluslararası siyasetin başka bir gerçeği devreye giriyor. Büyük güçler aynı anda hem iç politikayı hem de dış politikayı yönetmek zorundadır. İçeride büyüyen bir tartışma, çoğu zaman dışarıdaki gelişmelerin gölgesinde kalabilir.

    Son dönemde Ortadoğu’da artan askeri hareketlilik, İran’la yaşanan gerilimler ve bölgesel güvenlik hamleleri dünya gündemini hızla başka bir yöne taşıdı. Küresel medya birkaç hafta içinde Epstein dosyasını değil, bölgedeki askeri dengeyi konuşmaya başladı.

    Bu durum ister istemez şu soruyu akla getiriyor: Büyük devletler için dış politika yalnızca güvenlik meselesi midir, yoksa zaman zaman iç siyasetin baskısını dağıtan bir araç haline de gelebilir mi?

    Siyaset bilimi bu durumu uzun zamandır tartışıyor. Literatürde buna “dikkat dağıtıcı dış politika” deniyor. İçeride büyüyen bir kriz, dışarıdaki gelişmelerle gölgelenir. Kamuoyunun dikkati başka bir alana kayar. Tarih boyunca bunun pek çok örneği yaşandı.

    Elbette Ortadoğu’daki her gerilimi tek bir dosyayla açıklamak mümkün değil. Bölgenin kendi dinamikleri, güvenlik hesapları, enerji rekabeti ve ittifak ilişkileri var. Ancak büyük güçlerin gündemi yönetme becerisi de uluslararası politikanın en bilinen gerçeklerinden biri.

    Bugün Epstein dosyası hâlâ tamamen kapanmış sayılmıyor. Aradan geçen yıllara rağmen kamuoyu aynı soruları sormaya devam ediyor. Bu ağın gerçek kapsamı neydi? Kimler gerçekten sorgulandı, kimler yalnızca tartışmaların gölgesinde kaldı?

    Uluslararası siyasetin işleyişi bazen çok basit bir kurala dayanır: Sorular büyüdüğünde gündem büyütülür.

    Bir kriz diğerini örter.
    Bir dosya başka bir başlığın altında görünmez olur.

    Ama bazı sorular vardır; gündem değişse de tamamen kaybolmaz. Epstein meselesi de biraz böyle bir dosya gibi duruyor. İsimler değişiyor, başlıklar değişiyor, krizler değişiyor ama o ilk soru hâlâ ortada duruyor.

    Gerçekten unutuyor muyuz, yoksa sadece başka bir gündemin içinde kaybolmasına mı izin veriyoruz?

    The post Gündem Nasıl Değişir: Epstein Dosyasından Ortadoğu’ya first appeared on Kanal 3 Tv.

  • YASTIK ALTINDAKİ PARANIN HESABI ÇOK BÜYÜK RAKAM

    YASTIK ALTINDAKİ PARANIN HESABI ÇOK BÜYÜK RAKAM

    Jeopotilik endişelerin de etkisiyle 5,000 doların üzerine yükselen altın, çoğu yastık altı olmak üzere Türkiye’deki toplam altın varlığını da, 1.5 trilyon dolarlık toplam GYSH’nin yarısına ulaştırdı. Bu sürecin yarattığı servet artışı ve harcama etkisi ise dezenflasyonu yavaşlatan bir etken oldu.

    Altın fiyatlarının, nadiren görülen %80’e yakın rekor artış gösterdiği son 1 yılda altın kaynaklı servet etkisi ise 300 milyar doların üzerine çıktı. Servet etkisi başta otomotiv ve konut olmak üzere harcama kanalı ile iç talebin istenen ölçüde yavaşlamamasına neden oldu. Para politikasının kontrol alanı dışında kalan bu etki zaten kırılgan olan dezenflasyonu yavaşlatan önemli bir etken oldu.

    Merkez Bankası, Türkiye’deki altının 600 milyar dolar ile büyük bölümünün yastık altı – yani hanehalkı ve şirketler tarafından bankacılık sistemi dışında tutulan – altından oluştuğunu hesaplıyor. Ekonomistlerin hesaplamaları da benzer yönde.

    Bu durum, Türklerin altını güvenli, taşınabilir ve somut bir servet koruma aracı olarak görme geleneğinin de bir yansıması. Düğünlerde takılan ve nesilden nesile aktarılan altın hem dini nedenlerle hem de enflasyondan korunmak için yıllardır ülkedeki bir numaralı yatırım tercihi.

    Altında yıllardır görülmeyen bu sert yükseliş ise servet etkisiyle harcamaları artıran bir etken oldu. Ekonomistler ve Merkez Bankası, bunun dezenflasyon sürecini karmaşık hale getirdiğini söylüyor.

    Sadece Ocak ayında, altın fiyatları dolar bazında yaklaşık %25 yükseldi ve sadece bir ayda Türkiye’deki altın kaynaklı servet etkisi 80 milyar dolar oldu. Kısaca, yastık altında büyük bir servet var.

  • Ateş Çemberinde Denge: Türkiye Ortada mı, Ortada Kalmak Zorunda mı?

    Türkiye uzun zamandır bir coğrafyada değil, bir gerilim hattında yaşıyor. Haritaya bakıldığında sınırlar sabit görünüyor olabilir; fakat sınırların hemen ötesindeki hareketlilik, ülkenin iç gündemini doğrudan belirliyor. Kuzeyde savaş, güneyde vekâlet çatışmaları, doğuda güç rekabeti, batıda diplomatik gerilimler… Artık hiçbir kriz gerçekten “dış haber” değil.

    Son yıllarda sınırlarımızın çevresinde yaşanan her gelişme Türkiye’ye açık ya da örtülü mesajlar taşıyor. Bazen askeri tatbikatlarla, bazen yaptırım imalarıyla, bazen diplomatik açıklamaların satır aralarında verilen uyarılarla…

    Tehdit artık klasik anlamda savaş ilanı şeklinde gelmiyor. Yeni dönemin dili daha örtük: ekonomik baskı, enerji hatları üzerinden pazarlık, terör yapıları üzerinden dolaylı mesajlar, uluslararası platformlarda yalnızlaştırma girişimleri.

    Bu yüzden Türkiye’nin dış politikası uzun süredir tek bir soruya sıkışmış durumda:

    Taraf mı olmalı, yoksa denge mi kurmalı?

    Bugün Ankara’nın izlediği çizgi çoğu zaman “ortada durmak” olarak tanımlanıyor. Aynı anda farklı güç merkezleriyle konuşabilmek, kriz yaşayan aktörlerle diplomatik kanalları açık tutmak, tamamen kopmamak ama tam hizalanmamak…

    Bir yanda NATO üyeliği, diğer yanda Rusya ile enerji ve savunma ilişkileri.
    Bir tarafta Batı ile ekonomik bağlar, diğer tarafta bölgesel güçlerle zorunlu temaslar.

    Bu tablo dışarıdan bakıldığında çelişkili gibi görünebilir. Oysa aslında coğrafyanın dayattığı bir zorunluluk.

    Türkiye bir ada devleti değil. Jeopolitik olarak tampon ülke. Geçiş koridoru. Enerji yollarının kesişim noktası. Göç hareketlerinin ilk durağı. Böyle bir konumda “keskin taraf” olmak çoğu zaman güvenlik riskini büyütür.

    Bu nedenle dış politikada denge, tercih değil refleks hâline geliyor.

    Ancak burada daha zor bir soru ortaya çıkıyor:

    Gerçekten ilkelere dayalı bir diplomasi mi yürütülüyor, yoksa tüm ilişkiler çıkar ve menfaat hesabından mı ibaret?

    Uluslararası ilişkiler romantik değildir. Devletler dostluk üzerinden değil, çıkar üzerinden hareket eder. Bu, yalnız Türkiye’ye özgü değil; küresel sistemin kendisi böyle işler. Dün rakip olan ülkeler bugün müzakere masasında buluşabilir, bugün stratejik ortak görülen aktör yarın yaptırım uygulayabilir.

    Fakat denge siyaseti uzun süre devam ettiğinde içeride farklı bir algı oluşur: yönsüzlük.

    Toplum zaman zaman şunu sorgulamaya başlar:
    Biz gerçekten bağımsız bir çizgi mi izliyoruz, yoksa her kriz anında yeni bir denge arayan reaktif bir politika mı yürütüyoruz?

    Çünkü ortada durmak, güçlü bir strateji olduğunda “denge politikası”dır; zorunluluktan yapıldığında ise “yalnız kalmama çabası” gibi algılanır.

    Sınırlarımızın ötesindeki savaşlar Türkiye’yi sadece güvenlik açısından etkilemiyor. Ekonomi dalgalanıyor, enerji fiyatları yükseliyor, göç baskısı artıyor, iç siyasetin dili sertleşiyor. Yani dış politika artık dışarıda kalmıyor; doğrudan iç hayatın parçasına dönüşüyor.

    Bu yüzden Türkiye’nin yürüttüğü diplomasi, klasik ittifak siyasetinden farklı bir modele evrilmiş durumda: aynı anda konuşabilen, tamamen kopmayan, krizleri yönetmeye çalışan bir ara yol.

    Ama bu ara yolun en büyük riski şu:

    Herkesle konuşabilen ülke, bazen kimse tarafından tam güvenilir görülmeyebilir.

    Diplomaside denge, ince bir ip üzerinde yürümeye benzer. Fazla yaklaşırsanız bağımlılık suçlaması gelir, fazla uzaklaşırsanız yalnızlık riski doğar.

    Bugün Türkiye tam da bu ipin üzerinde ilerliyor.

    Belki de asıl mesele şu değildir:
    Ortada durabiliyor muyuz?

    Asıl mesele şudur:
    Bu dengeyi biz mi kuruyoruz, yoksa coğrafya mı bize bunu mecbur bırakıyor?

    Çünkü bazı ülkeler politika üretir.
    Bazıları ise bulunduğu yer yüzünden sürekli politika yapmak zorunda kalır.

    Türkiye ikinci kategoriye çok daha yakın görünüyor.

    The post Ateş Çemberinde Denge: Türkiye Ortada mı, Ortada Kalmak Zorunda mı? first appeared on Kanal 3 Tv.

  • 33 YIL 9 AY SONRA DEVAMINI GETİRİRMİSİN BURCU BAŞKAN

    33 YIL 9 AY SONRA DEVAMINI GETİRİRMİSİN BURCU BAŞKAN

    ŞİMDİ SİZE ÖYLE BİR HİKÂYE ANLATACAĞIM Kİ

    Başlıktan da okuduğunuz gibi az sonra size anlatacağım geçmiş hikâye, bugün Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burcu Köksal dâhil; 33 yıl 9 ay gerisine kadar tüm Afyonkarahisar Belediye Başkanlarının pek bilmediğini tahmin ettiğim ve bu bilginin kamuoyunda ve belediye resmî arşivleri hafızasında bireysel olarak yeterince görünür olmadığını düşündüğüm bir hikâye. Kısaca belirttiğim yılda Burcu Köksal 12, Mehmet Zeybek 38, Burhanettin Çoban 30, Abdullah Kaptan 37 ve Hayrettin Barut henüz 35 yaşında. Düşünün, doğup büyüdüğüm Eskişehir’den, Afyonkarahisar’a Dünya Gazetesi temsilcisi olarak gelmeme henüz daha 8 yıl var; ben gazeteciliğe daha yeni başlamışım Eskişehir’de yaşım 19. Velhasıl,  bu noktada 1989 ve 1994 yılları arasında Belediye Başkanlığı yapmış olan merhum Mehmet Sami Hancıoğlu’nu rahmetle analım; çünkü hikâyenin özünde kendisi var. Allah yattığı yerde dinlendirsin. Hadi buyurun başlayalım.

    GAZETECİLİK YA. İŞTE BİR ANDA AKLIMA GELDİ

    Yaklaşık 2 hafta önce Belediye Başkanı Burcu Köksal, Afyonkarahisarlı devlet adamı merhum Ali Çetinkaya’nın ölüm yıl dönümünde bir önceki yıla göre daha fazla anma etkinliği gerçekleştirdi. Hatta Çetinkaya’nın kabri, kendisi döneminde tadilat ve çevre düzenlemesi ile daha farklı bir boyuta getirildi. Ali Çetinkaya demek aslında; Balıkesir’in önemli ilçelerinden ve ülke turizminin önemli lokomotiflerinden olan AYVALIK demek. Hatta Başkan Hanım, yanılmıyorsam 2025 Ağustos ayında Ayvalık Belediye Başkanını ziyaret etti. İşte hikâye tam bu noktada 33 yıl 9 ay önce başlıyor.

    HANCIOĞLU BİRÇOK KEZ AYVALIK’A GİDİYOR

    Merhum Belediye Başkanı M. Sami Hancıoğlu, görevi sırasında birçok kez Ayvalık’a gidiyor. Bunu o dönem genç bir birey olan aile bireylerinden oğlu Mustafa Hancıoğlu da kesin ve net olarak doğruladığını ifade etti. Ayvalık halkının gönlünde Ali Çetinkaya’nın ismi çok farklı; çünkü kendisi Ayvalık’ın kurtuluşu noktasında önemli ve o bölgede görevli olan bir subay ve Ayvalık halkı ile Millî Mücadele’de müthiş iş birlikleri var. Ayvalık ilçesinde hâlâ bugün anılan ve yakından tanınan Ali Çetinkaya, Ayvalık için çok önemli bir isim. Bu noktada Hancıoğlu, aslen Afyonlu olan Ali Çetinkaya ve onu çok seven Ayvalık arasında önemli kültürel çalışmalar başlatıyor. Mevcut şu anda Ayvalık’ta bulunan anıtı, kendisi döneminde Afyon mermerleri ile restore ediliyor, çevre düzenlemesi yaptırılıyor. Ayvalık’ta ikinci büst için girişimler yapıyor. Öte yanda, Ayvalık sivil toplum kuruluşları ile güzel çalışmalar gerçekleştiriyor.

    ÇOK ÖNEMLİ MESAİLER HARCANIYOR O DÖNEMDE

    Aynı başlıkta belirttiğim gibi yapılan karşılıklı çalışmalar, heyetlerin ve başkanların 1992 yılları içerisinde çeşitli Afyon ve Ayvalık ziyaretleri, önemli bir kültürel destinasyon oluşturuyor. Bu bağlamda çalışmaların fidesi kök tutuyor, meyve vermeye başlıyor. İşte tam bu noktada anlattığım hikâyenin ana özü başlıyor. Yani yazının en başında dediğim mevcut ve geçmiş belediye başkanları, hatta Ayvalık Belediye Başkanları dâhil kimsenin belki de bilmediğini tahmin ettiğim mevzu başlıyor. Hukuken iddia başkadır, tahmin başkadır. Bu bağlamda tahmin ifademi tekrar ifade ediyorum.

    AYVALIK AFYONU KARDEŞ BELEDİYE İLAN EDİYOR; İYİ Mİ

    Afyon Belediye Başkanı M. Sami Hancıoğlu isteği üzerine Ayvalık sivil toplum kuruluşları ve Ayvalık Belediyesi, Ali Çetinkaya ile ilgili talepleri kabul ediyor. Afyon Belediyesinin gösterdiği ilgi ve kültürel desteklerden dolayı Ayvalık Belediye Meclisi, 29 Mayıs 1992 tarihli oturumunda 089 numaralı resmî kararıyla Ayvalık ilçesi ve belediyesinin Afyon Belediyesi ile Kardeş Kent ve Belediye olmasının ilan edilmesi kararını oy birliğiyle kabul ediyor. Meclis kararı ile ilan edilen bu kararın bildirimi ve gereği için Afyon Belediyesine iletilmesi kararın sonuna ekleniyor. Karar doğal olarak Afyon’a ulaşıyor ve Afyon Belediye Yazı İşleri resmî kayıtlarına giriyor. İlgili resmî meclis kararının fotoğrafını aşağıda sizlerle paylaşıyorum.

    İŞTE BUNDAN SONRA NE OLDU BİLMİYORUZ

    Bu karar Afyon Belediyesine ulaşıyor ve resmî kayıt ve dosyalara giriş yapıyor. İşin garip tarafı, Afyon Belediyesine ulaşan bu yazının, Afyon Belediye Meclisinde Ayvalık Belediyesi tarafından gönderilen meclis kararındaki ilanın talebi ve değerlendirilmesine bağlı kabulü konusu ile gündeme gelmesi gerekiyor. İşte buna istinaden Afyonkarahisar Belediyesi geçmiş dönem meclis tutanaklarında bu konuyla ilgili yaptığım araştırmada, aynı yılın takip eden aylarında ve dönemin Belediye Başkanı Mehmet Sami Hancıoğlu’nun görev süresinin bitimi olan 1994 yılına kadar yapılan meclis toplantıları kararları tutanaklarında bu konu ile ilgili bir karara ulaşamadık. Kısaca, Ayvalık’ın, Afyonu Kardeş Kent ve Belediye ilan ettik kararı sonrasında Afyon Belediye Meclisinden karşılık verilmemiş.

    İŞİN GARİP TARAFI ÇOK FARKLI BİR DÖNEM

    Öte yanda, bahsettiğimiz 1992 Mayıs dönemi ve sonrası Afyonu’da kapsayan ara yerel seçimlerin olduğu, siyaseten oldukça karmaşık ve çalkantılı bir dönem. O noktada istenmeden unutulmuş veyahut atlanmış olabilir mi, bilmiyoruz. Öte yanda dönemin yerel gazetelerini taradığımda, Ayvalık Belediyesinin Afyonkarahisar’ı kardeş kent ve belediye ilan etmesi ile ilgili bir habere ayrıca hiç rastlayamadım. Merhum Hancıoğlu Başkanın çok emek sarf ederek defalarca Ayvalık’a, Ali Çetinkaya konulu ortak çalışmalar için gidip gelmesine karşın; Ayvalık Belediyesinin ilanı konusunun Meclis tutanaklarına gündem olarak girmemesi çok enteresan. Öte yanda dönemin hayatta olan Meclis üyelerinin bir kaçı ile yaptığım telefon görüşmesinde de Ayvalık konusunu Meclis oturumlarından hiç hatırlamadılar. Cevap İnşallah daha ayrıntılı arşiv taramalarında bulunur diyelim.

    ŞİMDİ BURCU BAŞKAN’DAN RİCA EDİYORUM

    Kıymetli Başkan Hanım, araştırarak elde etmiş olduğum bu detaylarda bahsedilen konunun Afyonkarahisar Belediyesinin 1992–1994 meclis tutanaklarında kesinlikle rastlamadık; ama öte yanda encümen kararlarında konu gündeme gelmiş mi, buna bir bakılmasında yarar görüyorum. Encümende görüşülen böyle bir kararın Meclise sevki kesinlikle olur diye ayrıca tahmin ediyorum.  Sizden ricam, 33 yıl 9 ay önce Ayvalık ilçesi ve Belediyemiz tarafından geliştirilen bu fidenin kurumayan köklerini tekrar Ayvalık Belediyesi ve Başkanı Mesut Ergin ile görüşerek hayata geçirmenize öncülük etmeniz olacak. Bu konuyu ivedilikle Afyonkarahisar Belediye Meclisine getirme işlemini lütfen başlatınız. 33 yıl 9 aylık bir gecikme de olsa aradaki açığı kapatmaya vesile olalım.

    NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ DERSENİZ EĞER

    Çünkü Ayvalık, Ali Çetinkaya’yı Afyonkarahisar’dan daha fazla tanıyor ve yakından biliyor. Ayvalık ve Afyonkarahisar arasında zaten çeyrek asırdan biraz daha fazla zaman önce ilan edilen kardeş belediye ve kent çalışmalarını geliştirerek; ilimiz için ayrı, farklı bir kültür turizmi ve karşılıklı iç turizm destinasyonu ve yöresel ürünler noktasında aktif bir ek ticaretin oluşumu, her iki kent için yarar sağlayacaktır. Tüm şehirler yerel turizminin gelişimi için ek destinasyonlar peşindeyken, bizim hazır olan bir sistemi tekrar hayata geçirmemiz karşılıklı iki kentin ekonomisine değerli bir katkı sağlayacaktır. Kısaca 33 yıl 9 ay önce adımı atılan bir çalışmayı araştırmacı gazetecilik vasfı ile bulmak bana vesile olurken; siz, ekibiniz ve Belediye Meclisiniz de geliştirerek karşılıklı somuta geçirme noktasına vesile olun, Başkan Burcu Köksal.

    Bu yazı; belediye arşivlerinde yer alan resmî kayıtlar, dönemin tanık beyanları ve yerel basın taramasına dayanan tarihsel bir araştırma özel köşe yazısıdır.

  • Yeraltındaki Savaş: Bunker Buster Çağı

     

    Amerika, tarihinin en büyük askeri yığınaklarından birini İran çevresine yaptı. Uçak gemisi filoları bölgeye intikal etti, bombardıman uçakları göreve hazır. Ve sonuçta o beklenen operasyon da tüm dehşetiyle başladı.

    Bu kez hedef, sadece askeri üsler ya da hava savunma sistemleri değil. En kritik hedefler yerin altında.

    Çünkü İran, belki de modern dünyanın en geniş yeraltı askeri ağlarından birine sahip. Dağların altına oyulmuş yüzlerce kilometrelik tüneller, betonla güçlendirilmiş tesisler, derinlere gizlenmiş füze depoları ve nükleer altyapı…

    İran askeri doktrini, caydırıcılığı yerin altına taşımış durumda.

    Böylesi bir hedef setine karşı Washington’un tercih edeceği silahın adı da belli: Bunker Buster, yani sığınak deliciler.

    Sığınak Delici Nedir?

    Sığınak deliciler temelde zırh delici mühimmat mantığıyla çalışıyor ama ölçekleri bambaşka.

    Bu bombalar genellikle yüksek irtifadan bırakılıyor. İçlerinde roket motoru yok; hızlarını yerçekimi ve aerodinamik tasarımları sayesinde kazanıyorlar. Kısa sürede ses hızına yaklaşıp hedefe adeta dev bir mermi gibi saplanıyorlar.

    Ön kısımlarında sertleştirilmiş çelik bir başlık bulunuyor. Amaç, betonu ya da toprağı delip mümkün olduğunca derine nüfuz etmek. Asıl yıkım ise gecikmeli tapa sayesinde, bombanın hedefin içinde patlamasıyla gerçekleşiyor.

    Bazı modeller tandem başlıklı. İlk patlama hedefi zayıflatıyor, ikinci başlık ise daha derine ilerleyip ana yıkımı gerçekleştiriyor. Şok dalgası, kapalı bir hacimde katlanarak artıyor ve içerideki yapıyı tamamen çökertiyor.

    Bu konseptin kökleri II. Dünya Savaşı’na kadar uzansa da gerçek şöhretini 1991’deki Körfez Savaşı’nda kazandı.

    Körfez Savaşı ve GBU-28 Dönüm Noktası

    Körfez Savaşı başladığında ABD’nin elindeki mevcut mühimmatlar Saddam Hüseyin’in yeraltı tesislerine karşı yeterince etkili değildi. Pentagon haftalar içinde radikal bir çözüm geliştirdi: GBU-28

    Lazer güdümlü bu yeni mühimmat, Irak’ın derin korunaklı tesislerine ciddi hasar verdi. Bu başarı, sığınak delicilerin modern savaşın vazgeçilmez araçlarından biri haline gelmesini sağladı.

    Ardından teknoloji evrildi ve zirve 2011’de geldi.

    GBU-57: “Dağları Delen” Bomba

    GBU-57 Massive Ordnance Penetrator

    6,2 metre uzunluk.
    13,4 ton ağırlık.
    Yaklaşık 2,5 ton patlayıcı…

    Sadece B-2 Spirit uçakları tarafından operasyonel olarak kullanılabilen bu dev mühimmat, 60 metreyi aşan toprak derinliğine nüfuz edebiliyor. Güçlendirilmiş betonda ise performans daha sınırlı; popüler efsanelerin aksine 60 metre beton delme kapasitesi bulunuyor.

    GBU-57’nin varlık nedeni açık: İran gibi derin yeraltı tesislerine sahip ülkelere karşı stratejik caydırıcılık sağlamak.

    Ancak bu silah kusursuz değil.

    Bu bombaları kullanabilmek için öncelikle hedef bölgeye yaklaşmak gerekiyor. Yani ya düşman hava savunmasını tamamen bastırmış olmanız gerekir ya da radar izi düşük platformlara sahip olmalısınız. İşte bu noktada B-2 ve F-35 gibi radar yansıması sıfıra yakın uçaklar devreye giriyor.

    Modern savaş artık sadece “vurmak” değil, “yaklaşabilmek” meselesi.

    İran Neden Zor Bir Hedef?

    İran askeri stratejisi, savunmayı dağıtmak ve derinleştirmek üzerine kurulu.

    • Dağ altı tüneller
    • Yeraltı füze şehirleri
    • Betonla güçlendirilmiş nükleer tesisler
    • Mobil balistik sistemler

    Bu nedenle olası bir Amerikan operasyonunda sığınak delicilerin yoğun kullanımı sürpriz olmayacak.

    Ancak unutulmaması gereken bir gerçek var: Sığınak deliciler taktik bir çözüm sunar, stratejik sonucu garanti etmez. Yeraltı tesisleri yok edilebilir; fakat siyasi sonuçlar çok daha karmaşık olur.

    Türkiye Bu Denklemin Neresinde?

    Türkiye uzun yıllar Amerikan yapımı mühimmat kullandı. Ancak bugün tablo değişti.

    TÜBİTAK SAGE tarafından geliştirilen mühimmat ailesiyle Türkiye, sığınak delici ve nüfuz edici bombalarını milli imkânlarla üretebiliyor.

    • SERT-82 – yüzey hedefleri için
    • SARB-83 – yeraltı hedeflerine karşı
    • NEB-84 – tandem başlıklı nüfuz edici bomba

    Bu tablo, savunma sanayii açısından stratejik bağımsızlığın önemli bir göstergesi.

    Bugün savaş alanında derine inebilen ülkeler, stratejik anlamda da derinlik kazanıyor.

    Yeraltını hedef alan her bomba, aslında sadece betonu değil, bölgesel dengeleri de delmeye çalışıyor.

    Sorulması gereken soru şu:
    Bir yeraltı tesisini yok etmek, bir ülkenin iradesini de yok eder mi?

    Tarih bu soruya net olarak “evet” yanıtını vermiyor.

    The post Yeraltındaki Savaş: Bunker Buster Çağı first appeared on Kanal 3 Tv.

  • SIRADAKİ HEDEF TÜRKİYE Mİ?

    Ortadoğu bir kez daha ateş çemberi.

    Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik kapsamlı saldırısı, yalnızca askeri bir operasyon değil; bölgesel dengeleri kökünden sarsan bir kırılma anı olarak tarihe geçti.

    Operasyonun ilk dalgasında İran’ın en üst düzey askeri ve siyasi isimleri hedef alındı.

    Bu isimler arasında Ayetullah Ali Hamaney gibi, İran’ın 36 yıllık ‘Ruhani Lideri’ de vardı.

    Hamaney, açık ara İran’ın en güçlü ve en sıkı korunan ismiydi.

    Ancak bu noktada akıllara Dede Korkut’un meşhur, “Hain içeriden olunca kapı kilit tutmaz oğul!” deyişi geliyor.

    O gün o saatte, o noktada, o kadar önemli ismin bir araya geleceğini acaba ABD ya da İsrail istihbarat servisine kim bildirdi?

    Tabii ki İran Rejimi, kendi içerisinde de bu sorunun yanıtını arıyordur ve bir biçimde o hain ortaya çıkartılacaktır ama bizim yazımızın konusu tabii ki bu ihanet değil…

    ABD-İsrail ortak saldırısında Tahran başta olmak üzere birçok şehirde askeri tesisler, füze üsleri ve stratejik noktalar vuruldu.

    Bu, sıradan bir “misilleme” değil, doğrudan rejimin kalbine yönelmiş, rejimi bir daha ayağa kalkmamak üzere çökertmeyi hedefleyen bir darbe girişimiydi.

    İran gecikmedi.

    “Ben yanarsam çevremi de yakarım” mantığından hareketle, belli ki çok önceden planlanmış savunma doktrinini devreye soktu.

    İran füzeleri Körfez Bölgesi’ndeki Amerikan üslerini hedef aldı.

    Körfez ülkeleri alarma geçti, hava sahaları kapandı, petrol fiyatları fırladı.

    Savaş artık iki ülke arasında değil; çok taraflı, zincirleme bir krize dönüştü.

    Peki bu yangın nereye kadar yayılacak?

    ABD ve küçük ortağı İsrail’in hedefi yalnızca İran’ı zayıflatmak değil muhtemelen.

    İran’ın askeri kapasitesinin budanması, vekil güçlerinin dağıtılması ve bölgesel nüfuzunun geriletilmesi hedefleniyor olabilir.

    Ancak tarih bize şunu öğretiyor; İran gibi devletler kolay çökmez.

    Savaş uzadıkça, cephe genişler.

    Lübnan’dan Yemen’e, Suriye’den Irak’a kadar birçok fay hattı aynı anda kırılabilir.

    Ve tam bu noktada kritik soru geliyor akıllara; Acaba Sıradaki hedef Türkiye mi?

     

    TÜRKİYE DENKLEMİN NERESİNDE?

    Bu soru bugün sosyal medyada, diplomatik kulislerde ve güvenlik çevrelerinde fısıltıyla bile değil, gayet net ve açık biçimde konuşuluyor.

    Amerikan Ordusundan emekli olan, bir süre Pentagon’da danışmanlık da yapan Albay Douglas McGregor’a göre İran’dan sonra sıradaki hedef kesinlikle Türkiye olacak.

    Ancak Türkiye, ne İran ne de Körfez ülkelerinden biri.

    Türkiye, ABD’den sonra NATO’daki en güçlü ülke.

    Aynı zamanda sahada fiili gücü olan, kendi savunma doktrinini inşa etmiş, son yıllarda askeri kapasitesini ciddi biçimde artırmış bir ülke Türkiye.

    Türk Silahlı Kuvvetleri sadece bölgesel değil, küresel ölçekte operasyonel tecrübeye sahip.

    Suriye’de, Irak’ta, Libya’da ve Karabağ denkleminde ortaya konan askeri refleks, Türkiye’nin masa başında değil sahada da oyun kurucu olduğunu herkese gösterdi.

    Savunma sanayii tarafında ise tablo çok daha pozitif.

    İHA/SİHA teknolojisi, hava savunma sistemleri, milli gemi projeleri, füze sistemleri…

    Türkiye artık dışa bağımlı, kırılgan bir ülke değil.

    Harbe hazırlık seviyesi ve caydırıcılık kapasitesi üst düzeyde olan, belki de dünya üzerinde savaşa en hazır birkaç ülkeden biri.

    Açık konuşalım; ABD ya da İsrail’in Türkiye’ye yönelik doğrudan bir askeri harekâta girişmesi, rasyonel bir stratejik tercih değil, siyasi ve askeri anlamda intihar olur.

    Hiç şüphesiz Türkiye böyle bir durumda, yalnızca askeri bir karşılık vermekle kalmaz, bölgesel dengeleri altüst edecek çok sayıda argümanı aynı anda sahaya sürer.

    Böyle bir senaryo, NATO’yu da doğrudan krizin içine çeker ve küresel çapta kontrolsüz bir savaşa kapı aralar.

    Bu nedenle Türkiye’yi İran’la, Irak’la ya da herhangi bir Körfez ülkesiyle aynı kategoriye koymak büyük bir analiz hatasıdır.

     

    ABD’NİN AÇMAZLARI

    Diğer yandan olaya ABD penceresinden bakarsak ortaya şöyle bir tablo çıkıyor; Çin ve Rusya ile doğrudan mücadele eden, Grönland gerilimi nedeniyle tüm Avrupa’yı karşısına alan, Venezuela’da uyguladığı strateji nedeniyle Güney Amerika ülkelerinin nefretini kazanan bir küresel güç…

    Küresel anlamda adeta tüm dünyayı karşısına alan bir devletin bir de tutup, bölgenin en güçlü ülkesi ile sıcak çatışmaya girmesi beklenebilir mi?

    Cevap kesinlikle “Hayır!”

    Türkiye için esas mesele, bu yangının dışında kalabilmek ama gerektiğinde caydırıcılığını net biçimde gösterebilmektir.

    Ankara’nın diplomatik refleksi ile askeri hazırlık seviyesi birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin “hedef ülke” değil; denklemi etkileyen, gerektiğinde denge kuran bir aktör olduğu görülür.

    Ortadoğu yeniden şekillenirken herkesin aklında aynı soru var: Bu savaş nerede duracak?

    Ama bizim için daha önemli soru şu: Türkiye bu fırtınanın neresinde duracak?

    Cevap ise oldukça net: Ne ABD-İsrail ekseni ne de İran bizim dostumuz, bu nedenle bizim duracağımız yer Türk Milletinin ali menfaatlerinin durmamızı gerektirdiği yerdir…

    The post SIRADAKİ HEDEF TÜRKİYE Mİ? first appeared on Kanal 3 Tv.

  • EVLERDE ÜRETİM YAPIP SATIYORSANIZ BU YAZIYA TIKLAYIN

    EVLERDE ÜRETİM YAPIP SATIYORSANIZ BU YAZIYA TIKLAYIN

    Günümüzde artık daha fazla ayakta kalmak için evlerde üretilen bir çok el emeği ürünlerin satışları yapılıyor. Güvenilir ve ilgili şartları taşıdığında hesaplı bir alışveriş olarak görülen bu model ile ilgili bilinmesi gerekenler var. Bilinmesi gerekenler bu ürünleri satın alanlar ile ilgili değil üretenlerle ilgili. Onun için evlerde üretim yapan üreticiler lütfen aşağıda iletmiş olduğumuz iki adet görseli parmaklarıyla büyüterek yada masa üstü bilgisayardan bu sayfayı açarak dikkatlice incelesinler. Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından hazırlanan bu iki görsel evlerde üretim yapan üreticiler için vergisel yükümlülük ve muaflar için pratik açıdan bir rehber niteliği taşıyor. Grafikler aşağıda bilginize sunulmuştur.

  • Şehir stresine karşı kum eleme terapisi ..  ‘Kırıntılı altın madenciliği’

    Şehir stresine karşı kum eleme terapisi .. ‘Kırıntılı altın madenciliği’

    Kırıntı altın; milimetre altı boyutlarda, çoğunlukla dere yataklarında, alüvyon birikintilerinde bulunan ince taneli altın parçacıklarıdır.

    Kayaların içinde bulunan altın, milyonlarca yıl boyunca doğanın sabırlı çalışmasıyla serbest hale gelir. Yağmur kayaları çatlatır, rüzgâr yüzeyleri aşındırır, akarsular parçaları taşır. Bu süreçte altın, ana kayadan koparak dere yataklarına kadar yolculuk eder. Ağır olduğu için suyun yavaşladığı noktalarda dibe çöker ve kumların arasında birikir.

    Altın fiyatlarının yüksek seyretmesi ve uzun vadede değerini koruyan bir yatırım aracı olarak görülmesi, dere yataklarındaki bu doğal birikimlere olan ilgiyi artırmaktadır. İnsanlar için bu durum hem ekonomik hem de psikolojik bir çekim alanı oluşturur. Küçük bir ihtimal bile, keşif duygusunu harekete geçirmeye yetmektedir.

    Adına ister hafta sonu aktivitesi diyelim, ister ek gelir arayışı… Dere kenarında altın aramak giderek daha fazla insanın dikkatini çekmektedir. Kimi için bu doğayla iç içe geçirilen keyifli bir zaman, kimi için ise sabırla sürdürülen küçük ölçekli bir kazanç umududur. Her iki durumda da ortak nokta, kumların arasında saklı o küçük ışıltıyı bulma heyecanıdır..

    İşin teknik detaylarına burada özellikle girmeyeceğim. Çünkü bugün bu konunun en çok konuşulan tarafı mühendislik hesapları değil, sosyal medyada oluşturulan algı. Özellikle “sosyal medyada” kırıntı altın aramayı daha cazip göstermek için paylaşılan abartılı videolar ve dikkat çekici fotoğraflar yeterince var.

    Kırıntı altın aramanın yasal boyutuna gelince, konu sanıldığından çok daha nettir. Altın aradığınız dere üzerinde geçerli bir maden ruhsatı varsa, o sahada yapılan üretim ruhsat sahibine aittir. Yani “ben sadece hobi amaçlı bakıyordum” demek hukuki durumu değiştirmez.

    Eğer ilgili alanda ruhsat yoksa, bu durum altın aramasının serbest olduğu anlamına gelmez; yer altı kaynakları devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Dolayısıyla izinsiz üretim yine hukuki sorumluluk doğurur.

    Maden Kanunu bu konuda açık hükümler içerir ve izinsiz arama ya da üretim faaliyetleri idari para cezalarından başlayıp, durumun niteliğine göre adli yaptırımlara ve hatta hapis cezasına kadar uzanabilen sonuçlar doğurabilir.

    Gerekçesi ne olursa olsun, ister bir hobi, ister merak, ister sadece biraz nefes alma ihtiyacı… Sevdiğimiz insanlarla ya da zaman zaman kendi başımıza doğada vakit geçirmek her zaman kıymetlidir.

    Şehrin gürültüsünden uzaklaşıp su sesini dinlemek, toprağa basmak ve gökyüzüne daha uzun bakabilmek çoğu zaman bulunacak birkaç parıltıdan daha değerlidir. Çünkü asıl kazanç bazen elde edilen değil, hissedilendir.

    Kısacası, masum bir hafta sonu merakı olarak başlayan bir süreç, gerekli izinler ve hukuki durum araştırılmadan yürütülürse istenmeyen cezai sonuçlarla karşılaşmaya neden olabilir. Doğada geçirilen keyifli bir günün, hukuki bir sorunla gölgelenmemesi için yasal çerçeveyi bilmek ve buna uygun hareket etmek büyük önem taşır.

  • ŞU RAMAZANDA BİRAZ CANINIZI SIKACAĞIM  AMA ANLATMAK ZORUNDAYIM

    ŞU RAMAZANDA BİRAZ CANINIZI SIKACAĞIM AMA ANLATMAK ZORUNDAYIM

    İLK ÖNCE TEŞEKKÜR EDEYİM

    Geçtiğimiz günlerde bir okuyucu dostum aradı ve şunu dedi: “Bazı yazılarında vermiş olduğun istatistik verilerini Afyon’da birçok gazetede veriyor. Senin verdiklerinde daha basit anlatım ve akılda kalıcı ayrıntılar görüyoruz. Düşün, önceden verdiğin hastane ve ilaç verilerini 88 yaşında babama bile okuduğumda; ‘ver bakayım telefonu’ diyerek gözlüklerini takarak okudu. Teşekkür ediyorum bu noktada bizleri bilgilendirdiğin için,” dedi. Ben de teşekkür ettim kendisine. Ne yazık ki bugün işte o verilerin en bilindik simalarından birisi olanlarla canınızı sıkacağım bu mübarek Ramazan ayının ilk haftasında; bundan dolayı üzgünüm. Şimdiden helal edin hakkınızı lütfen.

    HAZIR OLMADIĞINIZI BİLİYORUM AMA BAŞLAYALIM

    Biraz sonra aktaracağım veri ve orantıların içerisinde özel sektör, sanayici, tüccar gibi tüzel kişilerin kullandığı ticari krediler yok. Yani bu rakamın içerisinde ticari borçlar da vardır demeyin; yok çünkü. Sizlere vereceğim rakamlar direkt bireysel, şahsi borçlardan oluşuyor. Yani Afyon’un tümünde yaşayan, yolda gezen sen, o, ben gibi direkt vatandaşların borcu. Hazır olmadığınızı ve birazda olsa moralinizin bozulacağını biliyorum ama yine de başlayalım. Hadi buyurun.

    CİDDİ ANLAMDA BORÇ YÜKÜN ARTTI AFYON

    Her eğitim seviyesinden vatandaşların anlaması açısından bireysel yani şahsi banka borçlarının tümü; taşıt, konut ve tüketici kredileri, KMH yani kredili mevduat hesapları ve bireysel kredi kartları borçlarının tümünün toplamından oluşur. Bu noktada, Afyonkarahisar’da yaşayan gerçek kişi yani şahısların 2025 yılı sonu itibarıyla tüm bankalara yukarıda bahsetmiş olduğum kalemlerde toplam borç stoku, yani borcun tümü, 37 milyar 756 milyon 896 bin Türk lirası olarak gerçekleşti. Borcun ciddi olarak algılanması açısından şöyle bir pratik örnek vereyim: Toplam Afyon da yaşayan bireysel vatandaş bankalar borcunu il nüfusu olan 751.808 kişiye bölersek, her bir Afyonlu vatandaşın 50 bin 219 TL borçlu olduğunu düşünebiliriz. Bu orantıya soyut nüfusta kişi başına düşen borç denir ama somut açısından karşılığı yoktur. Verinin algıda kavranması için kullanılır. Velhasıl, borç vatandaş açısından büyük, sevgili Afyon. Tekrar ediyorum bu rakamda il ticari kredileri kesinlikle yok.

    KREDİ KARTI BORCUMUZ BAŞI ÇEKİYOR

    Peki, iki paragraf yukarıda vermiş olduğumuz kalemlerde en büyük borç hangi kalemin derseniz; tabii ki ülke genelinde cevap ilimiz için de aynı olacak. Afyon’un kredi kartı borcu, 2025 yılı sonu itibarıyla 17 milyar 773 milyon 612 bin Türk lirası olarak BDDK veri tabanlarında yerini almış durumda.  Bir başka açıdan, İlimizde 2024 yılına göre kredi kartları borçları yüzde 50 oranında arttı. Bu nokta da, 2025 yılında biraz fazla cırt cırt geçirdik POS’lardan kredi kartlarını demek daha doğru olur. Neden arttı sorusunun cevabını aramaya gerek yok. Herkesin kendi geçerli sebepleri var sonuçta. Öte yanda, 2024 yılı sonu il kredi kartları borcu, 2025 yılına göre yaklaşık 6 milyar TL daha azdı. Kredi kartlarına borç ödeme alışkanlığımızı ve bu kalemdeki ödenmemiş batık borçları önümüzdeki haftalarda ayrıntılı ele alacağız.

    KONUT KREDİLERİ VE TAŞIT KREDİLERİN İSE İLGİNÇ AFYON

    2025 yılı boyunca Afyon’da kullanılan konut ve taşıt kredilerinde farklı bir tablo ile karşılaşıyoruz. 2025 yılında konut kredi faizleri yüksek seyretmesine rağmen Afyon, konut kredilerine net olarak toplam 3 milyar 464 milyon 431 bin TL borçlandı. 2025 yılında işlerimiz kötüydü diyen bir müteahhit olduğunu pek düşünmüyorum; sektörde işlerin kötü olduğunu söyleyen çok kişi duymadım zaten. Taşıt kredileri ise oldukça farklı bir şekilde, 2025 yılında ilimizde düşüş yaşadı. Taşıt kredileri için 238 milyon 175 bin TL araç kredilerine bağlandı.

    TÜKETİCİ VE KMH KREDİLERİN UÇMUŞ DURUMDA AFYON

    İşin en farklı kısmı burası işte. 2025 yılı boyunca tüketici ve KMH kredilerinin rakamı 16 milyar 280 milyon 678 bin TL olarak BDDK kayıtlarında yerini aldı. Aynı kredi kartında olduğu gibi en büyük artış yaklaşık 6 milyar TL ile bu iki grupta meydana geldi. Yani 2024 yılına göre 2025 yılında 6 milyar TL daha fazla tüketici ve KMH kredisi kullanıldı Afyon’da. Sonuç olarak 2025 yılı, bir önceki yıla göre taşıt kredisi hariç diğer bireysel gerçek kişi kredi borçlanmalarının arttığı yıl oldu.

    HADİ İNŞALLAH GELİN BİR DUA BIRAKALIM ŞİMDİ

    Son olarak, tüm bahsettiğimiz bu kalemlerde toplam borç miktarına karşın takipteki alacaklarda tabii ki artış var. Bu rakamları da ilerleyen haftalarda başka bir yazıda anlatalım. Mübarek Ramazan ayında sizleri daha fazla, sonuçta borç olan rakamlara boğmaya gerek yok. Net olarak şunu söyleyebilirim: Afyonkarahisar evet borçlu ama birçok ile göre takibe düşen borç noktasında geride. Bu, doğal olarak ilimiz borcunun arkasında durduğunun mesajını veriyor. Bu tümüyle sevinilecek bir şey değil kesinlikle. Borçtur neticede. İnşallah hiç kimsenin borcunun olmadığı günlere doğru yol almak dileğiyle. Ramazan ayınız tekrar mübarek olsun. Haftaya söz güzel bir konu bulmaya çalışırım.

    Not: Bu yazıdaki veriler BDDK’nın kamuya açık istatistiklerinden derlenmiştir.

  • HADİ BAKALIM AFYON 1402 NEDİR ACABA?

    HADİ BAKALIM AFYON 1402 NEDİR ACABA?

    En son geçtiğimiz hafta yayınlamış olduğumuz “Afyonkarahisar kaç sefer hastaneye gitmiş olabilir ve reçete yazdırmış olabilir” konulu yazımızın yayınlandığı gün çok telefon ve mesaj aldım. Öncelikle bu araştırma dosyası ile göstermiş olduğunuz ilgiye teşekkür ediyorum. Son haftalarda en çok okunan ve birçok gruplarda link paylaşımı yapılarak binlerce insana ulaşan bir yazı oldu. Tekrar teşekkürler.

    DEDİLERKİ BİZİ TARUMAR ETTİN

    3 yıldır yazılarımı sürekli takip eden okuyucularımızdan geçtiğimiz hafta yoğunlukta şu mesajı aldım. “Son 3 haftadır yazdığın araştırma yazıları ile bizleri resmen tarumar ettin. Dağıldık, kaldık pek bilmediğimiz ya da gözümüzden kaçan Afyonkarahisar verileriyle, bizleri önümüzdeki hafta bir haftalığına vitesi düşürerek bir dinlendir Allah’ını seversin diyerek telefon açtılar ve mesaj attılar.” İşin aslında bende dinlenmeyi hem de dinlendirmeyi düşünüyordum zaten bu hafta. Biliyorsunuz 2 gün sonra Ramazan ayına başlıyoruz. Allah bu aylara hepimizi tekrar tekrar kavuştursun. Gelin sizlere bu hafta aklınızda kalacağını düşündüğüm değişik ve ilginç bilgilerle Ramazan ayını anlatayım. Allah şimdiden tüm İslam Aleminin Ramazan ayını hayırlı eylesin haydi buyurun lütfen başlayalım.

    9.AY ANLAMINI TAŞIR ASLINDA

    Eski Hicri takvimde 9. Ayın karşılığıdır aslında Ramazan. Miladi takvime göre Eylül ayının karşılığı gibi pratik olarak düşünebilirsiniz. İslam inancımıza göre Kuran-ı Kerimin ilk inmeye başladığı olarak ay olarak kabul edilir. Astrolojik olarak Ay’ın hilal olarak görülmeye başlaması ve bu sürecin 29-30 gün sürmesinin karşılığıdır. Oruç tutmak ve Teravih Namazı maneviyat zenginliğinin karşılığıdır.

    KELİME ANLAMI KURU SICAKTIR

    Etimoloji Bilimine göre yani kelime bilimi esasına göre Ramazan kelimesinin kuru sıcak anlamına gelen RAMAD ve güneşin çok ısıttığı yer anlamını taşıyan RAMDA kelimelerinden türeyerek Ramazan ismini aldığı bilimsel olarak kabul edilmektedir. RAMAZAN kelimesinin Arap yarımadasında ki Ülkelerde Latin alfabesi karşılığı RAMADAN olarak ifade edilir ve yazılır.

    33 YIL OLARAK BİLİNEN DÖNGÜ NEDİR

    Ramazan ayı Hicri takvim esasına göre bir tarihsel döngüye sahiptir. En son Hazreti Ömer’in Halifeliği döneminde düzenlenen Hicri takvim esasına göre düzenlenmiştir. Hicri Takvim bir “AY” takvimi olduğu için bugün kullandığımız Miladi takvime göre bazı aylarda günler 10-11-12 gün daha kısadır. Bunun sonucunda her yıl Ramazan ayı Miladi takvime göre öne kayar ve bu döngü 33 yılda bir ilk noktasına gelir. 33 yıl olarak bilinen döngünün net karşılığı budur.

    2026 YILINDA 1402.Cİ SEFER YAŞANACAK

    Ramazan ayı ve bayramı Hicretin 2. Yılında indirilmiştir ve o günden bugüne kadar 11 ayın sultanı makamıyla İslam Dinine mensup Müslümanlar tarafından huzur içinde yaşanmaktadır. Hicretin 2. yılını Miladi takvime çevirdiğimizde 624 yılına ulaşırsınız. 2026 yılından 624 yılını çıkardığınızda günümüz takvimine göre 2026 Ramazan ayı ve bayramının 1402. ci kez yaşanacağını ifade edebiliriz.

    1993 DOĞUMLULAR İLK KEZ NEYİ YAŞAYACAK

    Ramazan ayının 33 yıllık döngü mantığına göre 1993 doğumlu olan kişiler Ramazan ayının Şubat ayına gelmesini ilk kez görerek ve hatırlayarak yaşayacaklar. 1993 doğumlu olan nesil ilk kez 2026 Ramazan ayında İLAHİ döngüyü tamamlayacaklar. Bu mantıkla bugün 66 yaşında olanlar ikinci kez 99 yaşında olanlar 3. kez döngüyü tamamlamış olacaklar. Allah hepimize başta sağlık ve afiyetle en az 3 kez, 33 döngüsünü tamamlamayı ve yaşamayı nasip-kısmet eylesin.

    20226-2027 ŞUBAT AYINDA 2 RAMAZAN

    Miladi takvim esasına göre Şubat ayında başlayacak 2 Ramazan ayı göreceğiz. Bunlardan birincisi 2 gün sonra 19 Şubat 2026 da başlayacak olan Ramazan ayı ve 20 Mart 2026 tarihinde kutlayacağımız Ramazan Bayramı olacak. Aynı aylar takvimine göre 2027 Ramazan ayı 8 Şubat 2027 tarihinde başlayacak ve Ramazan Bayramı 8 Mart 2027 tarihinde kutlanacak.

    EN FARKLI RAMAZAN 2031 YILINDA OLACAK

    Evet Allah hepimize ömür verirse en farklı Ramazan ayı 2031 yılında yaşanacak. Değişen yıl içinde iki döngü birden 2031 yılında yaşanacak. Kısaca 15 Aralık 2031 yılında Ramazan ayı başlayacak ve bir diğer yıl olan 13 Ocak 2032 tarihinde Ramazan Bayramı kutlanacak. 2032 Yılı aynı zamanda aynı yıl içinde bir Ramazan Bayramı ve sonunda Ramazan ayının başladığı yıl olacak. Bu süreç 2030-2033 yılları arasında teorik olarak devam edecek. Ayrıca, 2033 Ramazan Bayramının Ocak ayının ilk günleri olacağını yılbaşı akşamının iftara denk geleceğini Diyanet İşleri Başkanlığının uzun vadeli Dini günler takviminden incelediğimi ve gördüğümü ifade edeyim. En doğru ve net şekilde Diyanet İşleri Başkanlığı bizlere zamanı gelince açıklayacaktır. Zihninizde farklı bir Ramazan ayı bilgileri ile bilgi donanımınıza bir nebze katkı sağladığımı düşünüyorum. Allah sevabını bana yazsın İnşallah.

    ŞİMDİDEN HAYIRLI OLSUN HEPİMİZE

    Şimdiden tüm okuyucularım ve halkımızın iki gün sonra başlayacak olan Ramazan ayımızı kutluyorum. Cenab-ı Allah hayırlara vesile etsin ve tekrar nasip eylesin İnşallah. Ayrıca, Ülkemiz başta olmak üzere tüm inananlara mağfiret ihsan eylesin. Vatanımızı her türlü kötülükten korusun.

  • DOĞURMUYORUZ AMA ÇOĞALIYORUZ

    DOĞURMUYORUZ AMA ÇOĞALIYORUZ

    TÜİK, 2025 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) sonuçlarını bu yıl 6 Şubat yerine 9 Şubat’ta açıkladı. 6 Şubat depremlerinin yıldönümünde başka bir gündemin öne çıkmaması adına alınan bu karar, yerinde bir hassasiyet örneğiydi.Veriler açıklandı.Ama mesele rakamlar değil, rakamların bize ne anlattığı.Çünkü tablo ilk bakışta kafa karıştırıyor:Doğumlar azalıyor, ölümler büyük ölçüde aynı kalıyor ama nüfus artış hızı yükseliyor.

    PEKİ NASIL?

    Nüfus 86 milyonu aştı ama eski hız yok 31 Aralık 2025 itibarıyla Türkiye nüfusu 86 milyon 92 bin 168 kişiye ulaştı. Bir yıldaki artış 427 bin 224 kişi. 2000’li yıllardan 2022’ye kadar her yıl yaklaşık 1 milyon artan Türkiye nüfusu, son üç yıldır adeta frene basmış durumda. Cumhuriyet’in 100. yılında tarihimizin en düşük nüfus artış hızını gördük. Sonraki iki yıl da bu sıralamada hemen arkasından geldi. Artış var ama hâlâ pandemi yılında bile gördüğümüz seviyenin altında.

    SORUNUN CEVABI NE PEKİ?

    “Demek ki doğumlar arttı” diyenler için rakamlar oldukça net: 0 yaş nüfus: 2022: 1 milyon 9 bin 2025: 870 bin. Doğumlar düşmeye devam ediyor. Toplam doğurganlık hızının 1,4’ün altına inmiş olması kuvvetle muhtemel. Ölümlerde ise pandemi ve deprem sonrası olağanüstü bir artış yok. O zaman soru yeniden karşımıza çıkıyor: Nüfus artış hızı neden yükseldi?

    CEVAP YABANCI NÜFUSTA GİZLİ

    ADNKS verileri yabancı nüfusu da kapsıyor. Türkiye’de ikamet eden yabancı nüfus 1 milyon 519 bin 515 kişi. Önemli bir ayrıntı: Geçici koruma statüsündeki Suriyeliler bu sayıya dahil değil. Son iki yılda yabancı nüfus azalırken, 2025’te 38 bin 968 kişilik artış yaşandı. İşte bu artış, nüfus artış hızını yukarı çeken temel etken oldu. Yabancı nüfus hariç tutulduğunda, 2024 ve 2025 nüfus artış hızlarının neredeyse aynı olduğu görülüyor. Yabancı nüfusta Türkmenistan ilk sırada. Yabancı nüfustaki artışta başı çeken ülke Türkmenistan. Onu Mısır ve Azerbaycan izliyor. Azalanlar arasında ise Irak, Rusya, Afganistan, Almanya ve İran vatandaşları öne çıkıyor. İllere bakıldığında tablo şaşırtıcı değil: İstanbul, Antalya, Ankara ve İstanbul’da yaşayan yabancı sayısı 607 binin üzerinde ve artışın büyük bölümü bu şehirde gerçekleşmiş durumda.

    5 YAŞ ALTI NÜFUSU 1960 LARA DÖNDÜ

    Beş yaş altı nüfus 4,8 milyona geriledi. Oransal olarak nüfusun yüzde 5,6’sı. 1960’lı yıllarda sayı benzerdi ama o dönem nüfusun yüzde 15’ini oluşturuyordu. Bu tablo, eğitimden başlayarak tüm kamu planlamasını doğrudan etkileyecek. Artık mesele daha fazla nitelikli eğitim sunmak ve bilinç oluşturmak üzerine kurulmalı diye düşünüyorum.

  • AFYON KAÇ KEZ HASTANEYE GİTMİŞ VE KAÇ REÇETE YAZDIRMIŞ OLABİLİR?

    AFYON KAÇ KEZ HASTANEYE GİTMİŞ VE KAÇ REÇETE YAZDIRMIŞ OLABİLİR?

    Yaklaşık bir süredir çok değişik veriler üzerinde bir araştırma yapıyordum. Verileri almış olduğum resmî kurum olan Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı’nın resmî web sitesinde yer alan verilerde Türkiye geneli sonuçları ayrıntılı bir şekilde görebilirken, bu verilerin Afyonkarahisar ve diğer iller açılımına ulaşamıyordum. İstatistik bilimi alanında uzman, değerli bir akademisyen dostumdan Türkiye rakamlarının Afyonkarahisar nüfusuna orantılanması noktasında yardım istedim. Kendisiyle bir süredir istatistiksel orantı çalışmaları yürüttük ve gerçeğe yakın olabileceğini öngördüğümüz sonuçlara ulaştık.

    Az sonra sizlere ayrıntılı bir şekilde ileteceğim olası orantısal veriler nezdinde Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı dilerse doğru verileri bizlerle paylaşabilir ya da yazımızı, araştırmacı gazetecilik kapsamında orantısal noktada yapılmış bir analiz çalışması olarak değerlendirebilir. Kısaca bu çalışmanın Afyonkarahisar orantısal verileri bölümü, resmî verilerin yerine geçme iddiası taşımamakta olup; kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla hazırlanmış, herhangi bir kişi, kurum veya kuruluş hakkında kesin veri iddiası içermeyen istatistiksel bir analizdir.. Bu bilgiyi, ilgili kurumun İl Müdürlüğü ve Ankara Başkanlığı nezdinde paylaşmış olalım ve ayrıntılara geçelim.

    BUYURUN ÖNCELİKLE TEMELDEN BAŞLAYALIM

    Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı nezdinde 1, 2. ve 3. basamak sağlık kuruluşları adı altında bir sistem bulunuyor. 1.basamak içerisinde Aile Sağlığı Merkezleri (ASM), Toplum Sağlığı Merkezleri (TSM), Ana-Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Merkezleri, Verem Savaş Dispanserleri ve 112 Acil Sağlık Hizmetleri yer alıyor. 2.basamakta ise devlet hastaneleri, özel hastaneler ve belirli bir dalda uzmanlaşmış hastaneler bulunuyor.  Son grup olan 3. basamakta ise eğitim ve araştırma hastaneleri, üniversite hastaneleri ve şehir hastaneleri yer alıyor. Bu bilgiyi, bilinçli ve donanımlı bir vatandaş olarak bilmenizin önemli ve kıymetli olduğunun altını çizelim

    HAZIR MISINIZ ŞAŞIRMAYA VE “YOK ARTIK” DEMEYE?

    O zaman bilgi açısından belki de ilk kez karşılaşacağınız ve şaşkınlık içinde kalacağınızı düşündüğüm verilere giriş yapalım. Sizlere aktaracağım veriler; 2025 yılının Ocak–Ekim ayları dönemine ait 10 aylık Türkiye geneli resmî veriler ile bizim oluşturduğumuz 10 aylık verilerin orantısal tahminlerinden oluşmaktadır. Kısaca, bundan sonra okuyacağınız Türkiye verilerini resmî SGK verileri; Afyonkarahisar ile ilgili vereceğim bilgileri ise orantısal tahmini analiz verileri olarak algılamanızı ve ayırt etmenizi ÖNEMLE rica ediyorum.

    2025 YILININ İLK 10 AYINDA KAÇ REÇETE YAZILDI SİZCE?

    Türkiye genelinde SGK tarafından açıklanan resmî rakamlara göre, 2025 yılının ilk 10 ayında ülke genelinde toplam 419 Milyon 642 Bin adet reçete yazıldı. Tekrar ediyorum; 2025 yılının Kasım ve Aralık aylarına ait rakamlar bu sayıya dâhil değil ve açıklandığında eklenecek. Yani bireysel olarak 2025 yılının ilk 10 ayında kaç kez reçete aldıysanız, siz de bu sayıya dâhilsiniz. Aile hekimlerinden diğer hastanelere kadar geniş bir yelpazede düzenlenen resmi reçete sayıları bu şekilde karşımıza çıkıyor. Rakam korkunç değil mi? İsterseniz, dozajı biraz daha artırarak devam edelim.

    ÖNCE DERİN BİR NEFES ALIN VE 10 AYDA ÖDENEN İLAÇ PARASINA BAKIN

    Derin bir nefes aldığınızı varsayarak aktarmaya devam edeyim. Resmî SGK verilerine göre, 2025 yılının ilk 10 ayında Türkiye genelinde düzenlenen 419 Milyon 642 Bin adet ilaç reçetesi için eczanelere toplamda 335 milyar 342 milyon 964 bin TL ilaç fatura ödemesi yapıldı. İşte tam olarak hastalandığımızda söylediğimiz “Allah devlete zeval vermesin” cümlesinin rakamsal karşılığı budur. Zaman zaman ilaç katılım paylarına kızsak da, ödediğimiz o paralar bu ödemeye dâhil değil.

    SAĞLIK OCAKLARI HARİÇ HASTANE BAŞVURU SAYISI İÇİN HAZIR OLUN

    Şaşkınlığınızın bir kat daha artacağına biliyorum ama paylaşmak zorundayım. 2025 yılının ilk 10 ayında, altını çizerek belirtiyorum; aile hekimleri hariç olmak üzere devlet, üniversite, şehir ve özel hastanelere yapılan toplam başvuru sayısı 570 Milyon 222 Bin adet olarak gerçekleşti. Rekor başvuru sayısı 468 milyon 993 bin muayene ile devlet ve şehir hastanelerine ait. Üniversite hastanelerine 50 milyon 607 bin, özel hastanelere ise 50 milyon 622 bin muayene başvurusu yapıldı. Bu noktada sizleri daha fazla şaşırtmamak adına SGK tarafından hastanelere yapılan toplam ödeme rakamını vermiyorum. Ancak bu tutarın, eczane ilaç ödemelerinden oldukça daha yüksek olduğunu ifade etmem yeterli olacaktır diye düşünüyorum.

    BİR DERİN NEFES DAHA ALIN, ÇÜNKÜ AFYON ORANTILARINA GEÇİYORUZ

    Yazının başında da belirttiğim gibi, Türkiye verileri SGK tarafından açıklanan resmî verilerdi. Afyonkarahisar rakamları ise il nüfusu baz alınarak yapılan istatistiksel orantılanma sonucu öngördüğümüz tahmini rakamlardan oluşuyor. Hazırsanız buyurun Afyonkarahisar’a geçelim.

    İLİMİZDE TAHMİNEN 3 MİLYON 746 BİN REÇETE YAZILMIŞ” DİYEBİLİRİZ

    Evet, manşette gördüğünüz gibi; 2025 yılının ilk 10 ayında Türkiye geneli toplam reçete sayısı, Türkiye nüfusu üzerinden Afyonkarahisar nüfusuna simüle edildiğinde, ilimizde yaklaşık 3 Milyon 746 Bin adet reçetenin düzenlendiğini orantısal ve tahmini olarak ifade edebilirim.

    3 MİLYAR TL’YE YAKIN İLAÇ ÖDEMESİ GERÇEKLEŞMİŞ OLABİLİR

    Afyonkarahisar il genelinde toplam 272 adet eczane bulunduğunu özellikle belirtmek istiyorum. Bir önceki paragrafta belirttiğimiz orantısal reçete sayısını, Türkiye geneli ilaç ödeme tutarları üzerinden Afyonkarahisar nüfus oranına uyarladığımızda, yaklaşık 2 Milyar 990 Milyon TL seviyesinde bir ilaç ödemesinin gerçekleşmiş olabileceğini öngörebiliriz.

    5 MİLYON CİVARINDA HASTANE BAŞVURUSU ORTAYA ÇIKIYOR

    Yaptığımız analiz çalışmasına göre, yine aynı yöntemle 2025 yılının ilk 10 ayında ilimizde sağlık ocakları hariç yaklaşık 5 milyon civarında hastane başvurusu yapılmış olabileceğini rahatlıkla ifade edebiliriz. Bu analizde en yüksek başvuru sayısının devlet hastanelerine ait olduğu, üniversite ve özel hastanelerin ise birbirine oldukça yakın rakamlarla takip ettiğini öngörüyoruz. Öte yanda orantıların hem başvuru hem de hastane faturaları nezdindeki ayrıntılarına girmeyi gerekli görmüyorum. Çünkü bu çalışma bir analizdir ve cevap hakkı doğurabilecek bir durum oluşmasını kesinlikle istemiyorum.

    İLGİNÇ RAKAMLARLA YAZININ SONUNA GELELİM

    Afyonkarahisar, Türkiye nüfusunun yüzde 0,87’sini oluşturuyor. Orantısal olarak Türkiye sağlık harcamalarının yaklaşık yüzde 0,89’u İlimizde oluşuyor. Türkiye genelinde kişi başına yıllık sağlık sistemi başvuru sayısı 6,63 kişi olarak karşımıza çıkarken, Afyonkarahisar’da bu rakamın orantısal olarak bu değere yakın seyrettiğini söyleyebilirim. Ülke genelinde kişi başına düşen sağlık harcaması 5 bin 005 TL olarak hesaplanırken, yaptığımız orantısal analize göre bu tutarın ilimizde kişi başı çok az daha yüksek olduğunu belirtebilirim. Reçete edilen ilaçlarda ağırlığın; kronik hastalıklar, sürekli kullanılan ilaçlar ve yaşlı nüfusa bağlı artıştan kaynaklandığını net ifade edebilirim. Son olarak, 2025 yılının ilk 10 aylık reçete ödemelerine baktığımızda, ilimizdeki tüm eczanelere aylık ortalama yaklaşık 300 ile 350 milyon TL civarında bir ödeme yapılmış olabileceğini tahminen öngörebiliriz.

    10

  • Gençlik ve görünmeyen tehlike

    Gençlik ve görünmeyen tehlike

    Bugün etrafımıza şöyle bir bakalım. Otobüste, okul yolunda, evde, hatta aile sofralarında bile gençlerin elinde bir ekran var. Akıllı telefonlar, tabletler ve sosyal medya artık sadece birer araç değil; gençlerin dünyayı algılama biçimini şekillendiren güçlü birer rehber hâline gelmiş durumda. Peki bu rehberler ne kadar güvenilir?

    Elbette teknolojiyi tümüyle suçlamak haksızlık olur. Akıllı cihazlar sayesinde gençler bilgiye eskisinden çok daha hızlı ulaşıyor, derslerine destek buluyor, dünyadaki akranlarıyla iletişim kurabiliyor. Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var. Asıl mesele, bu bilgilerin kim tarafından, hangi amaçla ve nasıl sunulduğu.

    Sosyal medyada karşılarına çıkan içeriklerin büyük bir kısmı masum değil. Reklamlar, algı yönetimi, yanlış bilgiler, hatta kasıtlı yönlendirmeler… Gençler çoğu zaman bunun farkına bile varmadan belli düşüncelere, tüketim alışkanlıklarına ve hatta davranış kalıplarına sürüklenebiliyor. Beğeni sayıları, takipçi oranları ve “trend” denilen kavramlar; gençlerin karar mekanizmalarını sessizce ele geçiriyor.

    İşte tam bu noktada karşımıza kritik bir kavram çıkıyor: medya okuryazarlığı. Yani bir içeriği sadece okumak ya da izlemek değil; sorgulamak, kaynağını araştırmak, niyetini anlamaya çalışmak. Ne yazık ki birçok genç, gördüğü her bilgiyi doğru kabul ediyor. Oysa dijital dünyada doğru bilgi kadar yanlış, hatta bilinçli olarak çarpıtılmış bilgi de dolaşımda.

    Manipülasyonun en tehlikeli yanı ise kendini fark ettirmemesi. Bir video, bir başlık ya da birkaç saniyelik bir paylaşım; gençlerin özgüvenini zedeleyebiliyor, kendilerini yetersiz hissetmelerine yol açabiliyor. Sürekli başkalarıyla kıyaslanan bir gençlikten söz ediyoruz. Bu da kaygıyı, mutsuzluğu ve yalnızlık hissini beraberinde getiriyor.

    Burada sorumluluk sadece gençlerde değil. Ailelerin “telefonu bırak” demesi tek başına yeterli olmuyor. Asıl yapılması gereken, çocuklara ve gençlere ne izlediklerini konuşmayı, neden izlediklerini sorgulamayı öğretmek. Okullarda medya okuryazarlığı derslerinin sadece kağıt üzerinde kalmaması, günlük hayata dokunması gerekiyor. Eğitimciler kadar medya kuruluşlarına da önemli görevler düşüyor.

    Sonuç olarak akıllı cihazlar hayatımızdan çıkmayacak, bunu kabul edelim. Ancak gençlerin bu dijital dünyada savunmasız kalmaması bizim elimizde. Onlara yasaklar koymak yerine, bilinç kazandırmak zorundayız. Sorgulayan, düşünen ve manipülasyona karşı dirençli bir gençlik yetiştirmek istiyorsak, işe ekranları kapatmakla değil, aklı açmakla başlamalıyız.

  • O YETKİYİ SİZE AKSAKALLI DEDELER Mİ VERDİ ?  SÖYLEYİN BAKALIM.   

    O YETKİYİ SİZE AKSAKALLI DEDELER Mİ VERDİ ? SÖYLEYİN BAKALIM.  

    KONUYA YAVAŞTAN GİRİŞ YAPALIM

    Manşete bakarak birazcık merak unsuru oluştuğunu biliyorum. Özellikle manşeti çok dikkat çekici seçmemin ana sebebi daha çok okuyucu kişiye ulaşarak az sonra bahsedeceğimiz konuda farkındalık oluşmasına katkı sağlamak. Manşetin konusunu açtıkça ana konuyu daha iyi anlayacaksınız zaten. Sürücü Ehliyetlerinden bahsediyorum yani Devlet tarafından motorlu araç kullanmamıza izin verilen belgeden bahsediyorum.

    GELELİM AKSAKALLI DEDELER KONUSUNA

    Ehliyet almak için her ay İlimizde yüzlerce insan sürücü kurslarına kaydını yaptırıyor. Bu nokta da eğitim alarak sınava girmek için bir ücret ödüyorlar. Ücretler belirli gelir grubu için basit, belirli gelir gurubu için ağır olmuş olsa da tek amaç ehliyet belgesine sahip olmak. İşte bu nokta da kurslarda verilen müfredat eğitiminin ardından yasal olarak belirlenmiş olan direksiyon eğitimleri başlıyor. Her bir kursa ait olan araçlarda belirli bir saat boyunca direksiyon eğitimi alıyorlar kursiyerler. İşte bu nokta da henüz heyecan ve acemilik faktörü üzerlerinde olan kursiyerlerin en büyük sıkıntısı o anda başlıyor.  Peki, ne derseniz o sıkıntının sebebi hemen cevap vereyim. Acemi şoför sıfatıyla kursiyerler trafikteyken,  kendi ehliyetlerini aynı şekilde böyle bir eğitim ve sınavla değil de; mecazi anlamda bir ifadeyle aksakallı dedelerden aldığını düşünen saygısız sürücüler kursiyerlerin en büyük sıkıntısı.

    SÜRÜCÜ ADAYI ARAÇLARINDA TÜM UYARILAR VAR

    Bakınız şimdi ehliyeti aksakallı dedelerden aldıklarını düşünen arkadaşlar. Devlet direksiyon eğitimi alan kursiyerlerin kullanacağı motorlu araçları yönetmelikler gereği olabildiğince fazla işaretlerle trafiğe çıkarmış. Yasal olarak önünüzde böyle bir araç seyir halindeyken takip mesafeniz sizin hızınızın en az yarısı ve daha fazla olması gerekirken; siz bu kursiyerlerin kullandıkları araçların taa dibine kadar girerek onların heyecanla hata yapmalarına neden sebebiyet veriyorsunuz. Buna hakkınız var mı? Empati yapın sizde öyleydiniz. Aksakallı dedeler vermedi o ehliyeti sizlere. Sizlerde ya kurslardan aldınız ya da daha geçmişte Emniyet Müdürlüğünden aldınız. NOKTA…

    ÖZELLİKLE DOLMUŞ ŞÖFÖRLERİMİZE SESLENİYORUM

    Daha yakın zamanda iki gözümün şahit olduğu bir kareye evimin de yakın olduğu Şeyh Şamil Bulvarında denk geldim. Kavşaktan kuralınca çıkan bir sürücü adayı sağ tarafta yol alırken arkasında bir dolmuş kornaya basıyor, dolmuşun mesafesi 1 metre bile değil sürücü kursu aracıyla. Neden kornaya bastı derseniz;  sağ tarafta durakta bekleyen müşteriler var onları alacağı için. 30 saniye geç al cezamı yersin sevgili dolmuş şoförü kardeşim.  O esnada acemi sürücü adayı o çaldığın korna ile aracı stop ettirse sende o kadar yakın mesafeden vursan suçlu sen olacaksın. Sadece siz değil tüm sürücüler lütfen sürücü kursu araçları ile takip mesafenizi koruyun, onları bir heyecanla hataya sevk etmeyin. Bu konuda İlimiz Şoförler Odası Başkanlığı ve Dolmuş Durak Başkanlarını dolmuş şoförlerini bu konuda uyarmaları noktasında okuyucularımız ve kamuoyu yararı adına ricada bulunuyorum.

    ŞİKÂYETÇİ OLANLAR VE SÜRÜCÜ KURSLARINA

    Bilindiği üzere İl Trafik Komisyonu tarafından Afyonkarahisar’da belirlenmiş olan 2 adet sürücü adayı eğitim ve sınav güzergâhı bulunuyor. Bu güzergâhlar resmi bir komisyon tarafından belirlenmiş alanlar. Öyle kafanıza göre belirlenen bir alan değiller. Bu nedenle lütfen özellikle belirli takvimde sınavların yapıldığı günlerde evlerimizin önü kalabalık oluyor, yok orada dubalar sürekli sabit duruyor, rahatsız oluyoruz ya da şikâyetçiyiz gibi toplumsal saygı dışında bir bakışa kapılmayın. Öte yanda Sürücü Kursları hocalarının kursiyerlere en fazla sınavda başarısız olma ve sınav geçememe hataları şu bölümlerde gerçekleşiyor;  sınav zamanına kadar imkânınız varsa yakınlarınızın araçlarında onların gözetiminde şu parkurları daha fazla pratik yaparak ilerletin demeleri daha iyi olacaktır. Birinci sınavdan kalsın, nede olsa ikinci hakları var diyerek; kursiyerlerin özgüvenlerinin kırılmasına ve maddi anlamda ek bir yük bindirilmesine pek müsaade etmesinler lütfen. Ayrıca her gün yüzlerce yeni motorlu aracın trafiğe dâhil olduğu bir Ülke de, 16-17 saat direksiyon dersi bence çok az bu konu tekrar Bakanlık tarafından masaya yatırılmalı.

    KURSİYERLERİN VALİ HANIMDAN ÖZEL RİCALARI VAR

    Bu yazı dosyasını araştırma safhasında 10 dan fazla sürücü adayı kursiyer ile görüştüm. Genel olarak üzerlerindeki en büyük sorun etkeni, sınavlarda 2 kişilik sınav komisyonu üyeleriyle araca bindiklerinde kendilerini saran ve üstesinden gelemedikleri heyecan. Kursiyerler bu nokta da, bizleri içten ve candan anlayacağına inanıyoruz dedikleri; Afyonkarahisar Valisi Kübra Güran Yiğitbaşına bir ricalarını benden iletmemi istediler. Kursiyerler, Vali Hanımdan, Afyonkarahisar İl Milli Eğitim Müdürü Sayın Miraç Sünnetçi ile görüşerek komisyon üyelerinin sınav başlamadan önce kursiyerleri heyecanlanmama konusunda daha fazla telkin ve rahatlatmaları noktasında ilgili şube müdürlüğü ile görüşerek destek olması ricasında bulunuyorlar. Merak etmeyin kursiyer arkadaşlar, Vali Hanım ricanızı mutlaka sayfamız aracılığıyla duyacaktır ve talebinizi sizler için değerlendirecektir.

    SON RİCAMIZDA İL MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜNDEN

    Öte yanda bu konuda yaptığım araştırmada, AB Ülkeleri ve ABD de yapılan sürücü sınavlarında en büyük dikkat edilen faktörün akan trafikteki dikkatli sürüş ve direksiyon hâkimiyeti becerisi üzerine kurulu olduğunu gördüm. Bizim direksiyon sınav sistemimizde belirlenen kuralların çoğundan geçilip sadece paralel parkta, ya da normal park hatası gibi maddelerden sınavda öğrenci bırakılmamalı diye düşünüyorum. Park etme becerisi tüm direksiyon eğitimlerinin verildiği 16 saatlik bir eğitimle değil sürekli olarak kullanımla pekişecek bir beceridir sonuçta. Özellikle paralel parkı 20 yıldır araç kullanan bir insanın bile hatasız kolay kolay geçeceğini sanmıyorum. Bu noktada İl Milli Eğitim Müdürlüğümüz, İlimiz nezdinde, Ülke geneli Sınav Yönetmeliği değerlendirilmesi açısından böyle bir talep olduğunu, Bakanlığın ilgili Genel Müdürlüğü ile paylaşırlarsa ayrıca mutlu oluruz.

  • BU ZİHNİYET BAZILARIMIZDA OLDUKÇA;  ÇOKKK İŞİMİZ VAR BUNLARLA AFYON

    BU ZİHNİYET BAZILARIMIZDA OLDUKÇA; ÇOKKK İŞİMİZ VAR BUNLARLA AFYON

    Bu hafta uzunca bir yazı yazmayacağım. Bazen fotoğraf kareleri de, cümlelerle anlatılmak istenenleri anlatır okuyuculara. Manşeti görüp; bunu bende yapıyorum diyenler hiçte kusura bakmasın. Bu gazetecinin yazdıkları doğru mu diye bir an için düşünsün. Bizler bu şehrin gazetecileri olarak Afyonkarahisar şehir merkezinin otopark sorununu yakinen bilirken, yine de temcit pilavı gibi yöneticilerin gündemlerine çözümler ve projeler üretilsin diye sürekli veririz. Lakin her şeyi Kamudan beklemekte doğru değil. Bilinçli ve anlayışlı toplum olma noktasında da biz bu Ülke ve Şehir de yaşayanlarında Kamuya yardımcı olması gerekmektedir. Aşağıda verdiğim 4 fotoğrafa bakın lütfen.

    Bu arada fotoğraflar yaklaşık 1ay önce çekilmiş olup geçen zaman içerisinde bu görüntüler belki de kalkmış olabilir. Bu nedenle fotoğrafların il genelinde daha birçok sokak ve caddede benzer örnekleri olabileceği noktasında genel bir örnek olarak algılanmasını önemle ve özellikle rica ediyorum.

    BUNA HAKKINIZ VAR MI?

    Siz şimdi, kamunun yani halkın ortak kullanımına ait olan, mülkiyeti ilgili resmi kurumların yani Devletin uhdesinde olan ücretli açık otopark alanlarının dışında kalan ücretsiz araç park edilebilecek ana cadde ve ara sokaklara hangi hakla fotoğraflarda gördüğünüz çeşitli materyalleri koyarak hak ihlali yapabilirsiniz? Buna hakkınız var mı? Hukuken kesinlikle yok. Hakkınız olmayan bir nokta da peki neden ana cadde ve ara sokaklar üzerinde bu şekilde park yerlerini keyfiniz için kapatıyorsunuz. Kamuya ait alanlar, herkesin ortak kullanımına açıktır; kimsenin kişisel mülkü değildir. Bu husus Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve ilgili birçok çeşitli Kanunlarda açıkça belirtilmiştir. Kısaca bu zihniyet bu şehirde bazılarımızda oldukça daha çok işimiz var sizlere doğruyu kavratmak noktasında.

       

    AFYON SÜREKLİ BÜYÜYEN BİR ŞEHİR

    Böyle kadim bir şehrin yaşayanları bencil olamaz ve olmamalı. Lütfen bu alışkanlıktan vazgeçin.  Bu şehir daha fazla nasıl gelişir, kalkınır diye tüm kurum-kuruluşların çaba sarf ettiği ve üzerine daha ne koyabiliriz diye mesai harcadığı sürekli büyüyen bir kent Afyonkarahisar. Bu nokta da, böyle bir şehrin cadde ve sokaklarını, gelişmekte olan Afrika Ülkeleri gibi görerek kendi kişisel istekleriniz nezdinde keyfi bir şekilde kullanamazsınız. Buna hiç birimizin hakkı yok çünkü.  Unutmayın lütfen. Sürekli olarak araç sayısı bu şehir de artıyor ve otopark sıkıntısı artık zirve noktasında bu şehirde.

     

    ŞİMDİ VERECEĞİM RAKAMA DİKKAT EDİN

    Resmi rakamlara göre sadece 2025 Temmuz ayı itibarıyla Afyonkarahisar şehir merkezi, ilçeler, beldeler ve köylerinde trafikte olan toplam araç sayısı Türkiye İstatistik Kurumu  resmi verilerine göre 311 Bin 769 adet. Belirttiğim bu araç nüfusunun en fazla yüzde 40’ının yani 124.700 adet aracın İl merkezinde olduğu tahmin ediliyor. Ayrıca bu rakamın üzerine her ay yeni giriş yapan araçları eklediğinizde bugün sorun yumağı haline gelen otopark problemi nur topu gibi kucağımızda her geçen gün daha da büyüyor. Bu noktada yapmamız gereken tek şey keyfi olarak cadde ve ara sokaklarda bir tek araç yeri dahi olsa kendi işyerimin önü, kendi evimin önü gibi sahiplenmemektir. Bu tür davranışlar park yeri arayan araçlar için hem daha fazla yakıt tüketimine bağlı masraf hem de karbon emilimi noktasında doğaya ciddi bir zarardır. Hızlı bir şekilde bu alışkanlığımızdan vazgeçelim.

     

    RESMİ KURUMLAR LÜTFEN HAREKETE GEÇEBİLİRSE

    Bu yazımda belirtmiş olduğum konuyu aynı zamanda resmi bir dilekçe nezdinde, İlimiz de hangi Resmi Kuruluşlarının görev alanındaysa Makamlarının bilgi ve değerlendirmelerine EKONOMİA sayfamız okuyucuları ve kamuoyu yararı adına ricada bulunuyorum.  Lütfen ilgili kurumlar ivedilikle ücretli otopark alanlarının dışında kalan cadde ve ara sokaklardaki hukuki olmayan araç park etme keyfiyetine yani bu vurdumduymazlığa karşı müdahale etsinler. Kanunların ilgili kurumlara vermiş olduğu her türlü caydırıcı nitelikte yaptırımları uygulayarak bu güzel şehirde, bu gereksiz alışkanlığın önüne geçilmesini sağlasınlar. Yapılan denetleme çalışması bir seferle kalmasın lütfen. Periyodik olarak aralıklarla devam ederek; Kamu ciddiyeti ve kararlığı gösterilerek, bu konuda toplumsal şehir kültürünün oluşumuna katkı sağlasınlar.  Gereğini ilgili Kamu Kuruluşlarından işbu saygılarımla; başta şahsım,  EKONOMİA Sayfası okuyucuları ve İlimiz Kamuoyu yararına arz ediyorum.

  • NEDİR BU DOLAR DERİNLEMESİNE BİR BAKALIM

    NEDİR BU DOLAR DERİNLEMESİNE BİR BAKALIM

    Dolar, uluslararası finans sisteminin temel taşlarından biri olarak kabul edilen, dünya genelinde en yaygın kullanılan rezerv para birimidir. ABD tarafından çıkarılan ve “USD” kısaltmasıyla gösterilen bu para birimi, hem hükümetler hem de bireyler tarafından farklı ekonomik işlemlerde tercih edilir. Yatırım, dış ticaret ve emtia fiyatlaması gibi alanlarda da merkezi bir rol oynar. ‘’USD nedir?’’ sorusunun yanıtı bu bağlamda sadece bir para birimi değil, aynı zamanda küresel ekonomik gücün simgesi olduğu yönünde verilebilir.

    USD Ne Demek?

    “USD ne demek?” sorusunun cevabı yalnızca teknik bir açıklamadan öte, finansal sistemdeki etkilerini de kapsar. İngilizce “United States Dollar” ifadesinin kısaltması olan USD, ABD’nin resmi para birimidir. Bu kısaltma, döviz piyasalarında doların tanımlanmasında standart bir kod olarak kullanılır. Uluslararası finansal işlemlerde USD kodu, Amerikan dolarının açık bir biçimde tanımlanmasını sağlar. USD ne demek sorusu genellikle finansal piyasalarda yatırım yapan bireyler veya uluslararası ticaret yapan firmalar tarafından merak edilir. Bu tanım, para birimlerinin uluslararası düzeyde karışıklık yaşamadan tanımlanması açısından büyük önem taşır.

    USD ve Dolar Arasındaki İfade Farkı

    USD ve dolar terimleri çoğu zaman birbiriyle aynı anlamda kullanılsa da teknik anlamda aralarında küçük farklar vardır. “Dolar” genel bir ifade iken, “USD” spesifik olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin resmi para birimini tanımlar. Kanada Doları için CAD, Avustralya Doları için AUD kısaltmaları kullanılır. USD ifadesi, Amerikan dolarını diğer ülke dolarlarından ayırmayı sağlar. Bu ayrım, döviz kurlarının doğru bir şekilde belirlenmesinde ve finansal raporlamalarda karışıklığı önlemek açısından son derece gereklidir.

    1792 Yılında kullanılmaya başlandı

    ABD doları, Amerika Birleşik Devletleri tarafından basılır ve dünya ekonomisindeki rezerv para birimidir. İlk kez 1792 yılında yürürlüğe giren Coinage Act ile kullanılmaya başlanmıştır. ABD doları, yalnızca fiziksel banknot ve madeni para olarak değil, aynı zamanda elektronik ortamda da yoğun biçimde kullanılır. Bu özelliği sayesinde küresel ticaretteki hacmini artırmış ve yatırımcıların gözünde güvenli liman statüsü kazanmıştır. Ekonomik kriz dönemlerinde bile doların güçlü kalmasının temel nedeni, ABD ekonomisinin küresel ölçekteki etkisidir.

    ABD Merkez Bankası ve Doların Değeri

    ABD doları, Federal Reserve yani Amerikan Merkez Bankası tarafından kontrol edilir. Federal Reserve, faiz oranlarını belirleyerek ve piyasaya likidite sağlayarak doların değerini doğrudan etkiler. Enflasyon, işsizlik oranları ve ekonomik büyüme gibi göstergelere göre aldığı kararlar, doları hem ulusal hem de uluslararası düzeyde etkiler. Merkez bankasının para politikaları, yatırımcı güveni üzerinde doğrudan bir etkiye sahiptir. Faiz artışı doların değerini yükseltirken, faiz indirimi değer kaybına yol açabilir. Bu nedenle doların değeri, sadece arz-talep dengesiyle değil, aynı zamanda merkez bankası politikalarıyla da belirlenir.

    Dolar Çeşitleri Nelerdir?

    Doların farklı biçimlerde kullanılabilmesi, onun çeşitliliğini ortaya koyar. Dolar yalnızca fiziksel para olarak değil, aynı zamanda dijital ortamda ya da yatırım araçlarında da karşımıza çıkar. Bu çeşitlilik, bireylerin ve kurumların ihtiyaçlarına göre farklı dolar türlerini kullanabilmesini sağlar. Günümüzde hem günlük harcamalarda hem de yatırım işlemlerinde kullanılan dolar çeşitleri, teknolojik gelişmelerle birlikte giderek daha da çeşitlenir.

    Fiziki Dolar

    Fiziki dolar, banknot ve madeni para şeklinde bulunan geleneksel Amerikan parasıdır. Günlük alışverişlerde, seyahatlerde ve nakit ödemelerde yaygın olarak kullanılır. Fiziki dolar, dünya genelinde döviz bürolarından temin edilebilir. Turizmde yaygın olarak tercih edilen bu para birimi, özellikle döviz kurunun dalgalandığı dönemlerde yatırım aracı olarak da değerlendirilir. Fiziki doların taşınabilir olması ve birçok ülkede kabul edilmesi, onu pratik bir ödeme aracı haline getirir.

    Dijital Dolar ve Dolar Cinsinden Menkul Kıymetler

    Dijital dolar, fiziksel karşılığı olmayan, elektronik ortamda tutulan dolar birimlerini ifade eder. Banka hesaplarında görülen dolar bakiyeleri buna örnektir. ABD Hazine bonoları gibi menkul kıymetler de dolar cinsinden fiyatlandığı için bu kapsamda değerlendirilir. Dijital dolar; online alışverişlerde, para transferlerinde ve döviz işlemlerinde yoğun biçimde kullanılır. Günümüzde dijital doların kullanım alanı genişlemiş, hatta bazı merkez bankaları doğrudan dijital para projeleri geliştirmeye başlamıştır.

  • OSMANLI OLSAYDI DOLAR KURU OLMAZMIŞ; İYİ Mİ! BUYRUN HEP BİRLİKTE HİKAYE’YE

    OSMANLI OLSAYDI DOLAR KURU OLMAZMIŞ; İYİ Mİ! BUYRUN HEP BİRLİKTE HİKAYE’YE

    Bu yazıyı pas geçmeyin lütfen mutlaka sonuna kadar okuyun ve whatsapp hatlarınızdan linki eş ve dostlarınızla paylaşarak daha çok kişiye ulaşmasını sağlayın. Bu yazıyla bilgisel toplumsal dokumuzun nerelere doğru eksi yönde hareket ettiğine sizlerin şahitlik yapmasını istiyorum çünkü. Toplum olarak, okumaktan ve araştırmaktan uzaklaşıp, reels videolarına ne kadar yoğunlaşırsak sanal medya bilgini olduğumuzu sanıyor, balon patlatma oyunları ve boş vakit kaybı ile internet icatlarına takılıyoruz. Aslında gerçek anlamda bilgisiz bir toplum olabilme yönünde ciddi adımlarla ilerliyoruz.

    BEN O ESNADA ŞOK; BİLDİĞİNİZ GİBİ DEĞİL!

    Baya bir zaman önce bir dostun işyerinde 4 kişi oturuyoruz. Sohbet ortamında tanıştığımız 65 ya da biraz üstünde bir usta abimiz döviz kurları niye böyle konusunun tam ortasında “Osmanlı olsaydı, dolar kuru olmazdı; ne güzel dirhem varmış, Osmanlı dizilerinde görüyoruz demez mi?”  Ben o esnada şok geçirdim. Ata Demirer misali içimden “eyva eyva” dedim. Hemen ardından usta böylemi inanıyorsun gerçekten diye sordum kendisine; evet sonuna kadar öyle diye cevap verdi. Ardından, Babanız kaç yaşında dedim. Vefat etti 1935 doğumluydu dedi bana. Keşke yaşarken kendisine aklınıza gelip de bu dediğinizi söyleseydiniz gerçek cevabı verirdi size diye cevap verdim. Ortam birden buz kesti. Üçerden toplam 6 göz bana baktı kaldı. Benim elimde kahve fincanı bende öyle kaldım.

    BİR ANDA NASIL KIZDI BANA BİR GÖRSENİZ

    Ardından bir anda kızdı bana usta. Baktım gözler yerinden fırlayacak. Cahil miyim ben dedi. Bunumu söylüyorsun bana diyerek devam etti. Rahmetli babam ilkokul mezunu çiftçilik yapan bir insandı. Sağ olsun beni okutabildiği kadar okuttu. Afyon Şeker Fabrikasından makine ustası olan emekli bir insanım diye cevap verdi. Ardından siz ecdadımızı bizlere anlatan Osmanlı dizilerine takmışsınız herhalde. Bizlere geçmişi anlatıyor; ne var bunda. Ben sadece bir yorum yaptım biraz önce dedi. Baktım bana hiddetlenmeye başladı. Bende ardından bir sakinleş usta dedim. Bak dedim benim yanı başımda da Osmanlı dizileri hayranı bir kayınpederim var oda senin gibi hayran, soluksuz izliyor dedim bu tür dizileri. Sizlere bir şeyleri anlatma konusunda şerbetliyim ben dedim. Ardından eyvallah tamam buyur dinliyorum dedi, bende anlatmaya başladım.

    BAHSETTİĞİM NESİL İLE ÂŞIK ATMAYALIM DEDİM

    Babanızın da dâhil olduğu 1920-1940 doğumlu nesil var ya dedim, bizler kesinlikle o nesil ile âşık atmayalım diye başladım cümleme. Ardından şöyle devam ettim. Çünkü o nesil imkânsızlıklar içinde hep okudu. Ne geçerse ellerine okudu ve ciddi anlamda bilge bir toplum oldular dedim. Eğer kendisi gerçekten yaşasaydı bugün sizin Osmanlı olsaydı dolar kuru olmazdı sözünüze gülerdi bu söyleminiz için dedim. Neden dedi? O nesil ne biliyormuş o kadar yoksulluk ve imkânsızlıklar içinde dedi? O nesil bugün senin, benim ve bugünün gençlerinin bilmediği birçok temeli biliyordu dedim. Onların tek çaresi okumaktı, Cumhuriyetin en önemli ve değerli 3 kuşağıydı onlar dedim ve devam ettim.

    BAK USTA BU KISMI İYİ DİNLE DEDİM

    Bahsettiğimiz neslin çocukluk ve gençlik dönemlerinde sadece Radyoları vardı oda her evde yoktu. Televizyonun evlerine gelmesine daha 30 yıl vardı. En yaşlısı en erken 50 yaşında, en genci daha 30 lu yaşların sonuna doğru ilk çıkan siyah beyaz televizyona ardından renkli televizyona sahip oldular. O yaşlarına kadar geriye tek kalan gazeteler, mecmualar ve kitaplardı. Onlarda mum ışığında buldukları her bir basılmış eseri, çocukları da aynı mum ışığında okuma yazmayı geliştirmekle uğraştılar ve bıkmadan okudular dedim. Bugün hala 1920-1940 neslinin doluluk ve bilgeliği üzerine birçok üniversitede tez ve araştırma konuları yapılıyor dedim. Ardından sakinleşerek; evet haklısın rahmetli babam da gerçekten çok bilirdi, anacığımda öyleydi dedi. Ben cümleye başladığımda sonuna kadar parlamayıp bir dinleseler bu amcalar daha iyi olacakta; bana hep böyleler denk geliyor şansıma. Tipimden mi kaynaklı yoksa ses tonumdan mı bilemedim ben. Aslında onlarla aynı gemideyim.

    LAKİN BU DİZİLERİN BAŞINDA BİR İFADE YER ALIR

    Benim yetişmem gereken bir yer olduğu için sohbet o esnada bitti. Müsaade isterken; devam etseydin bir yere bağlamadan gidiyorsun dedi bana usta. Bende bağlayacağım usta haberin olacak merak etme dedim ve oradan ayrıldım. Şimdi buradan bağlamaya başlayalım. Her Osmanlı Dizisi başında ekrana verilen “bu dizideki hikâyeler ve karakterler tarihten ilham alınarak kurgulanmıştır” ibaresi yer alır. Bundaki amaç dizinin uzun soluklu devam etmesi üzerine kurulu senaryosal konu artırımı yapılmasının bir göstergesidir. Bu noktada yapımcı, senarist ve yayıncı tv kuruluşu hayali kurguları beyan eder. Bu doğrultuda bazı bilgileri kendi zihninizde yanlış yorumlamadan ya da kendini fazlasıyla inandırmamanız gerekir dizilere. Unutmayın en doğru bilgiler güvenirliği olan tarih kitapları ve varlığıyla onur duyduğumuz ve sahibi olduğumuz ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığına bağlı birim olan Osmanlı Devlet Arşivleridir.

    GELELİM SEVGİLİ USTANIN DİRHEM KONUSUNA

    Gelelim ifade ettiğin DİRHEM konusuna. Sohbette belirtmiş olduğun “Osmanlı olsaydı, dolar kuru olmazdı; ne güzel dirhem varmış” konusu diye bir yorum tümüyle bilgisizlik ürünün bir söylem ve düşüncesidir. Çünkü Dirhem Osmanlı’nın para birimi değil ölçü birimiydi. “400 Okka, 1 Dirhem” deyimi bunun karşılığıdır. İslam hukukunda gümüş sikkelere ayrıca dirhem denirdi oda gramının sabit olmasıyla eş değerdi. Bugün nasıl bir bebek altını ya da gram altın aynı gramdaysa dirhemi oluşturan gümüşün gramı da sabitti. Gerçek şu ki dirhem yoğunlukta bir ölçü birimiydi. İşte sevgili usta babanız yaşasaydı bilir di dediğim; babanızın dirhemin ölçü birimi olduğunu bilmesiydi dediğim.

    YAZIYI ŞÖYLE NOKTALANDIRALIM

    Osmanlının ilk parası “akçe” adını taşıyordu. 1688 yılına kadar akçe sistemi kesintisiz devam etti. 1844 yılından, 1923 e kadar Osmanlı Para Birimi olan “Osmanlı Lirası” vardı, “mecidiye, guruş ve para” Osmanlı lirasının alt para birimleriydi. Dünya’da ölçü birimiyle karşılaştırılan ya da değer biçtirilen bir döviz kuru sistemi yok. Yani 0.1 gram altın ya da gümüş karşılığı 1 Dolar diye tabir yoktur. Aynı şekilde dirhemde olmayacağı gibi. Son olarak 1840 yılından itibaren Osmanlı dış ticarette Dolar kullanmaya başlamıştır sevgili usta. Bir Dolar ise 0.222 Osmanlı Lirasına denk geliyordu. Onun için kitaplara dönmeliyiz acil olarak. Yoksa hızla cahilleşeceğiz hep birlikte.

  • 2026 ÖZÜMÜZE DÖNÜŞ

    2026 ÖZÜMÜZE DÖNÜŞ

     

    Sevgili okurlarım;

    Öncelikle güzel bir hafta geçirmenizi dilerim.

    Tarihsel kültürümüzün temeli dediğimiz, toplumsal yaşamımızın temel taşını oluşturan, sevgi, saygı, yardımlaşma, değerleri  için yaşamak, aile ve toplumda görev almak gibi bizi biz yapan özelliklerimizi kaybetmeye başlayınca nelerin bizleri beklediğini biliyoruz.

    Bu gidişten sadece dertlenmek yerine, gelişen teknolojiden yararlanarak bu özelliklerimizi kazanmak için yapmamız gerekenleri. Her şeyi toplum yapımızı özümüzden kopmadan geliştirerek güçlendirmek olmalıdır.

    2026 yılına dijital bir hızla girdik; zaman adeta akıyor, her şey değişiyor. Ama bu baş döndürücü hızın ortasında unuttuğumuz çok kıymetli bir şey var: İnsanın özü ve var olma nedeni. Bugün sizi günlük hayatın o bitmek bilmeyen telaşından bir anlığına koparıp, kalbinizin en derin odasına davet etmek istiyorum. Sahiden, biz neden buradayız? Yaşam amacımız nedir? Sadece bir yerlere yetişmek, fatura ödemek ya da ekran kaydırmak için mi?

      İnsanın özü sevgidir, paylaşmaktır ve bir diğerinin gözünde kendi yansımasını bulmaktır. Var olma nedenimiz, sadece kendimiz için bir dünya kurmak değil, bir başkasının dünyasına güneş olabilmektir. “Gönüllü” bir iş yapmanın ötesine geçip, o işi “gönülden” yaptığımızda aslında kendi özümüze, yani fabrika ayarlarımıza dönüyoruz. Çünkü birine karşılıksız dokunmak, aslında kendi ruhumuzu iyileştirmektir.

    Günlük Telaşın İçinde Bir Tatlı Huzur İçin, Bir Doğru İletişim İçinde Olmalıyız.

      Modern hayat bizi birer robot gibi sürekli “yapmaya” zorluyor. Oysa bizim “olmaya” ihtiyacımız var. İyi bir iletişim, samimi bir “Nasılsın?” sorusu, sadece karşı tarafa değil, bize de şifadır. Yeni yılda en büyük inovasyon; teknolojide değil, insan ilişkilerindeki o saf, katıksız nezakette gizli. Günlük hayatın stresiyle daraldığımızda, bir dezavantajlı grubun yanında durmak, birine rehberlik etmek ya da sadece birinin sesini gerçekten duymak, bize neden var olduğumuzu hatırlatır. Bu temas, bizi kendimize getirir; bizi “iyi” hissettirir.

    ​  Dezavantajları Değil, Kalpleri Eşitleyelim.

    Toplumsal farkındalık dediğimiz şey, aslında özümüzdeki o “bir olma” bilincidir. Engelleri, imkansızlıkları ya da sosyal statüleri bir kenara bırakıp; bir engelli arkadaşımızın elini tuttuğumuzda ya da bir gencin yoluna ışık tuttuğumuzda, aradaki tüm suni farklar erir. Orada sadece iki insan ruhu kalır. İşte bu değişim ve dönüşüm, 2026’yılının bize sunduğu en büyük fırsattır: Kapsayıcı bir sevgiyle yeniden inşa olmak bizim elimizdedir.

      “İnovasyon” dediğimizde aklımıza hep soğuk çipler, hızlı işlemciler geliyor. Oysa 2026’da asıl inovasyon, kalabalıklar içinde yalnızlaşan ruhların sessiz çığlığını duyabilmektir. Günlük hayatın o gürültülü telaşı; bir dezavantajlı kardeşimizin mahzun bakışını, bir yaşlımızın titreyen elini, bir gencin gelecek kaygısını görmemizi engelliyor. Gerçek iletişim, sadece konuşmak değil; o görünmez duvarları yıkıp karşıdakinin” kalbine misafir olabilmektir”. Bizim özümüz, bir başkasının derdiyle dertlendiğimizde parlar. Eğer birinin karanlığına mum olabiliyorsak, asıl ışık bizim içimizde yanmaya başlar.

    Neden buradayız?

     

    Sadece tüketmek, sadece başarmak için mi? Hayır! Var olma nedenimiz, bu dünyadan geçerken biriktirdiğimiz “insanlık” puanlarıdır. Yeni yılda kendimize vereceğimiz en güzel hediye; yargılamadan, etiketlemeden, sadece “insan” olduğu için birini kucaklayabilmektir. Dezavantajlı gruplara yönelik yaptığımız her çalışma, aslında kendi ruhumuzdaki engelleri kaldırmaktır. Birine “Sen yapabilirsin, yanındayım” dediğinizde, evrenin en güçlü frekansını yayarsınız. Bu frekansın adı;” koşulsuz sevgidir” Ve inanın, bu sevgi dijital dünyanın tüm algoritmalarından daha güçlüdür.

    ***

    ​  İletişim sadece bilgi aktarımı değil; bir enerji değişimidir.

    ​ Yanımızdan geçen insanın içindeki o kadim özü görebilmektir.

    Birinin hayatına dokunurken, bunun aslında kendi yaşam amacımıza hizmet ettiğini bilerek adım atalım.

    ​  Kendi içimizdeki “ben” duvarlarını yıkıp, “biz” olmanın hafifliğini yaşamaya gayret gösterelim.

    Hep Birlikte Kendi Hikayemizin Kahramanı Olalım

    Hayat, biriktirdiğimiz eşyalardan değil, biriktirdiğimiz kalplerden ibarettir. Başka birinin hikayesine umut olabiliyorsak, dezavantajlı bir kardeşimizin yüzünde tebessüm oluşturabiliyorsak, asıl inovasyonu kendi hayatımızda yapmışız demektir. Gönülden yapılan her dokunuş, ruhumuzdaki o tozlanmış aynayı parlatır ve bize özümüzün ne kadar parlak olduğunu gösterir.

    ​  Bugün, o bitmek bilmeyen telaşın içinde bir mola verin. Birine sadece “insan” olduğu için, kalpten bir merhaba deyin. Göreceksiniz, dünya değişmeyecek belki ama siz değişeceksiniz. Ve siz değiştiğinizde, dünya da sizinle birlikte dönüşecek.

    ​ Bu yıl özümüzü bulduğumuz, iletişimle iyileştiğimiz ve gönülden bağlarla birbirimize sarıldığımız o muazzam yıl olsun.

    Beklentim odur ki, iletişimin sadece bir “mesaj gönderme” eylemi olmaktan çıkması. Günlük yaşamımızda; gözlerimizin içine bakarak iletişim kurulması, ellerimizin bibirine uzatalılması. Hayatın koşturmacasında unuttuğumuz o çocuksu yanımızın, yani özümüzün hatırlanması. Birine iyilik yapmak için “boş zaman” beklenilmemesi; iyiliğin hayatımızın merkezine, en önemli randevumuz olarak kaydedilmesi.

      Çünkü günün sonunda elimizde kalan ne kazandığımız para ne de bindiğimiz araba olacak; sadece dokunduğumuz kalplerin huzuru kalacak.

    Hayatınızda Huzur Eksik Olmasın

    Hayatı Engelsiz Sayın

     

  • EN PRATİK ANLATIMLA  EKONOMİYE DAİR BİR KAÇ BİLGİ, KARA PARA AKLAMA NEDİR?

    EN PRATİK ANLATIMLA EKONOMİYE DAİR BİR KAÇ BİLGİ, KARA PARA AKLAMA NEDİR?

    Son yıllarda sık sık duyduğumuz ve sosyal medya fenomenleri üzerinde yapılan soruşturmalarından kulağımıza çalınan “Kara Para Aklama”yı en pratik anlatımla bilmeyen okurlarımız için şu şekilde ifade edebiliriz. Kara para, yasa dışı  faaliyetler  sonucu  elde  edilen  para, mal veya değerler olarak  tanımlanmaktadır. Suç sayılan faaliyetlerden elde edilen gelirlerin genellikle nakit olması nedeniyle serbestçe ve kısa sürede kullanılmaları mümkün değildir ve finansal sisteme dâhil edilmeleri gerekmektedir. Bu noktada, parayı aklamak adına birçok formül vardır. Paravan şirketler üzerinden kesilen faturalar bunların en başında gelen klasik bir girişimdir. Devletler kara para aklama ile son yıllarda gelişen yazılım teknolojileri ve bankacılık sistemleri veri ve hareketlerini yakın takibe alarak kara para ile mücadele etkin çaba sarf etmektedir. Dünya’da her yıl 1 Trilyon Dolar’dan fazla yasadışı gelir sonucu elde edilen paranın finansal sistemlerde aklanmaya çalışıldığı tahmin edilmektedir.

    DOĞRUDAN YABANCI YATIRIM NEDİR?

    Sürekli haberlerde duyduğumuz bir söz vardır. “Doğrudan Yabancı Yatırım” Anlamını bilmeyenler için en pratik şekilde anlatalım. Yatırımcının yerleşiği olduğu ekonomi dışındaki bir ekonomide bir işletmenin yönetimini kontrol ettiği veya yönetiminde söz sahibi olduğu uzun vadeli bir yatırım şeklidir. Doğrudan yabancı yatırımda, yatırımcının işletmenin sermayesinde %10 veya daha fazla paya sahip olması veya yönetimde söz sahibi olması esastır. Örnek olarak, Türk şirketlerine yabancı yatırımcıların talip olması sonrasında satılması yada ortak olmaları noktasında söz sahibi olan hisse kısmının  ortak olan yabancı şirketlerin elinde bulunması ve yönetimde dolaylı söz sahibi olmalarıdır.

    MERKEZ BANKASI MÜDAHALESİ

    Özellikle son zamanlarda ani yükselişe geçen döviz kurlarından sonra haberlerde sıkça duyduğunuz Merkez Bankası Müdahalesi, Merkez bankalarının kısa ve uzun dönemli para politikaları amaçlarını gerçekleştirmeye yönelik olarak piyasalarda alım-satım yapma işlemidir. Pratik olarak ben buradayım basın frene yada çekin ayağınızı gazdan gibi bir durumdur. Müdahale ile müdahale edilen, döviz ve faiz gibi değişkenlerin piyasa fiyatlarının politika öngörülerindeki düzeylere düşürülmesi / yükseltilmesi  bu noktada hedeflenir. Müdahale yöntemleri farklılık gösterebilir. Merkez bankaları taraf olup kendilerini göstererek doğrudan ve açık olarak piyasalara müdahale edebilecekleri gibi dolaylı olarak da müdahale edebilirler. Benzer şekilde, merkez bankası müdahaleleri zaman ve miktar açısından önceden bildirilebileceği gibi, herhangi bir bildirimde bulunulmaksızın da gerçekleştirilebilir.

    DEVALÜASYON TAM OLARAK NEDİR?

     

    En pratik anlatımla kur rejiminde, ulusal paranın yabancı paralar karşısındaki değerinin azalmasını ifade eder. Örneğin, 1 Türk lirasının, 1 ABD doları karşısındaki değerinin 2,0TL’den 2,2 TL’ye düşmesi, Türk lirasının ABD doları karşısında %10 değer kaybetmesi (ABD dolarının değer kazanması) anlamını taşır. Türkiye ekonomisi 1990 yıllarda devalüasyonlara alışık olmayan ve ciddi devalüasyonlarda hasarlar olan bir ekonomiye sahipti İnşallah Türk Lirasının Döviz karşısında değerli olacağı yıllar duasıyla.

    İLK PARAYA ÇOK ŞAŞIRACAKSINIZ

    Ticaret kavramı, insanların, ihtiyaçlarını karşılama arzusu sonucu ortaya çıktı. ilkel toplumlardan bu yana varlığını geliştirerek sürdürdü. İlk defa 15. yüzyılda kavram olarak Ticaret  konuşulmaya başlasa da günümüzde kullandığımız anlamda ilk defa 18. yüzyılda tanımlandı ve kullanılmaya başlandı. 20. yüzyılda, sanayi ve teknolojide yaşanan gelişmeler ticaret hayatının kurallarını koydu. Peki para nasıl ortaya çıktı? Paranın ilk kullanımının kişilerin fazla ürettikleri malları, ihtiyaç duyduklarıyla değiştirmeye başlaması alışkanlığı ile ortaya çıktığı düşünülüyor. İlk çağlarda insanlar, ödemede heyecan sağlayan ve o dönemde çok değerli kabul edilen deniz kabuklarını para olarak kullanmaya başladı. Ardından, küçük semboller, madalyonlar ve Lidyalıların ilk parası gibi değişim araçlarını kullanmaya başladılar. Bu gelişmeler kısa sürede para kullanımını beraberinde getirdi ve bugün anladığımız anlamda ticaret şekillenmeye başladı. Kâğıt para kullanımı ilk defa M.S. 806 yılında ortaya çıktı, bundan önce deri ve ipek üzerine basılmış paralar kullanılıyordu.

    ÇEKİRDEK ENFLASYON NEDİR

    ÇEKİRDEK ENFLASYON” cümlesi bu terimi ilk kez duyan bir çok kişi için  nedir bu çekirdek enflasyon sorusunu oluşturdu. Hatta bana watsaptan bazı dostlar çekirdek enflasyonu en pratik şekilde yazabilir misin dediler bende tamam dedim. Çekirdek Enflasyon, başta İktisatçı Akademisyenler, Ekonomi Yönetimi ve ekonomi profesyonellerinin bilimsel olarak yakından bildiği ve takip ettiği bir enflasyon ölçüm şeklidir. Türkiye’de Tüik tarafından ölçülen ve aylık oranlarla toplam yıllık orana doğru giden yüzdesel bir rakamdır. En pratik anlatımla Merkez Bankasının Para Politikalarını belirleme noktasında en iyi yol gösteren bir karnedir. Gelişmiş Ülkeler için yıllık enflasyon oranından daha çok takip edilen,  gelişmekte olan Ülkeler için yıllık enflasyon ile birlikte aynı anda takip edilen bir enflasyon takip bilimidir. Akademik anlamda para politikasının etkisinin sınırlı olduğu, kontrol dışı olarak tanımlanan gıda ve enerji gibi kalemlerin dışarıda bırakıldığı mal ve hizmetlerdeki fiyat artış hızıdır. Bir başka deyişle merkez bankasının doğrudan kontrolü altında olmayan gıda ve enerji gibi kalemlerin manşet enflasyondan çıkarılmasıyla elde edilen enflasyon oranına çekirdek enflasyon denir. Tüik tarafından her ay  6 ana alt kalemde takip edilir ve mevsimsel şartlara göre değişkenlik gösterir. Çekirdek enflasyon düşüşü, ana enflasyon oranına etki eder bu nedenle Merkez Bankasının Para Politikaları kararları anlamında takip ettiği daha çok teknik bir terimdir çekirdek enflasyon. Birkaç satır yukarıda yazdığım “Manşet Enflasyon” ise sık sık duyduğunuz TÜFE’nin ekonomistler arasında kullanılan bir diğer adıdır.

  • BİZİM AFYON BASIN MAHALLESİ; TAM BİR MÜHENDİSLİK HARİKASIDIR MESELA

    BİZİM AFYON BASIN MAHALLESİ; TAM BİR MÜHENDİSLİK HARİKASIDIR MESELA

    Kısaca ben yazılarımda ara ara “BİZİM MAHALLE” diye bahsediyorum. Yani Afyon Basın Mahallesi. Şimdi bu yazıdan sonra bana kızabilir bizim bazı mahalle sakinleri. Bazen kurumlar gibi camialarında kendilerini kamuoyu yani okuyucuları önünde “CHECK” etmesi, kendi içinde değerlendirmesi gerekir. Bu nedenle meslekten kimse kızmasın bana. Eğer ki katılmayan varsa da bu yazıma; kendi köşelerinden yazarak, fikir çeşitliliği ile mahallemizi değerlendirmemize ve geliştirmemize katkı sağlasın. Amaç kendimizi eleştirerek doğru yolda emin yol almak. Mesleğimizin ana amacı da bu değil mi zaten. Bu nedenle meslekle ilgili kişi ve kurumları kesinlikle hedef almak için değil, mesleğe dair bir gözlem ve son derece samimi bir öz eleştiri niyetiyle bu yazıyı kaleme aldığımı şahsen belirtmek istiyorum. Hadi buyurun yavaş yavaş ön bir giriş yapalım konumuza.  Türkiye’nin en farklı basın mahalleleri sıralaması diye bir araştırma yapsalar; kesinlikle metropolleri sollayıp ilk beşe gireceğini iddia edebilirim Afyon Basın Mahallesinin. Sözle anlatmaya kalksanız nefesiniz yetmez, yazayım deseniz kaç cilt ansiklopedi yazacağınıza karar veremezsiniz.  Bir bakarsınız en gereksiz konularda bir halat misali birbirine sağlam bağlıdır, en gerekli konularda pamuk ipliğine bağlı misali bir gelgitler gezegenidir bizim mahalle. Dikkat ederseniz bu hafta ki yazıda ara başlıkları, hikâye akışında okumanız için vermedim. Ben size tüm sakinlerini sevdiğim ve 26 yıldır yaşadığım bu mahalleyi anlatmaya çalışayım şimdi.

    HADİ BUYURUN ŞİMDİ BAŞLAYALIM

    Diyeceksiniz ki neden böyle bu sizin mahalle sorusunun cevabı aslında yoktur. Herkesin kendince doğrusu vardır ve o doğru tartışmasızdır. Herkesin cevabı kendince noter onayı gibi doğrudur. Mesleki anlamda bilgi ve donanıma sahip varlıklarıyla onur duyacağımız pırlantalarımızda vardır, mesleki yaklaşım farklılıklarına sahip, endamlarıyla yutkunduran, yakutlarımızda vardır bu mahallede. Dedim ya bizim mahalle aslında fevkaladenin fevkindedir. Aslında termal, mermer, sucuk, kaymak, lokum ve haşhaş’tan sonra coğrafi işaret alınabilecek belki de 7. Harika renk olabilir bizim mahalle.

    Mesela bizim basın mahallesi cemiyetler ve dernekler zenginidir. Mahallede tabela ve başkanımız çoktur. İl protokolü bile aklında tutamaz hangi gazeteci, hangi cemiyetten, hangi dernekten diye. Özel Kalem Müdürleri ve sekreterler bu konuda sürekli güncelleme yapmak zorundadır. Hele bu şehre gelen yeni kamu yöneticileri için bizim basın mahallesinin cemiyet ve derneklerine yapılacak iade ziyaretlerin tümü temasların tekrarı niteliğindedir. Bu konuda yapacakta bir şey yoktur. Aslında tüm tabelalarda ana amaç meslektir ama dedim ya tabelalarımız çoktur.

    Öte yanda, Türkiye’nin en büyük cemiyeti olan Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin tarihine bir bakın; gazeteci olmayıp, cemiyet başkanı olan iş insanı yoktur, bulamazsınız. En fazla Sedat Simavi ve Nezih Demirkent gibi gazeteci olup; gazete sahibi olan cemiyet başkanları vardır. Siz Aydın Doğan’ın bir cemiyet başkanlığını duydunuz mu? Ben duymadım. “Ben gazeteci değilim, sadece medya alanında yatırım yapmış bir iş insanıyım demiştir geçmiş dönem bir röportajında.” İşte Türkiye’de pek duymadığınız bu özelliği yani iş insanı cemiyet yönetimlerini bizim basın mahallesinde rahatlıkla dönem dönem görebilirsiniz. Yerelde bu nokta esnektir ve olağandır. Mahallemizde normal bir durumdur bu kısaca. Alışkındır mahallenin her sakini.

    Mesela bizim mahallede zaman zaman yapılan sohbetlerde, mesleğe 25-30-35 yıldan fazla bir zamanını veren yazdığı yazısı on binlerce tıklanarak okunduğunu ifade eden altın değerinde ustalarımız vardır. Aynaya baktıklarında gündem makinası olarak görebilmeleri mümkündür kendilerini. Zor değildir onlar için şehrin gündemini parmakları ile klavye arasında görmek. Kolay mı bir ömür vermişlerdir gazeteciliğe. Sen bir gazeteci ya da sahada olan bir muhabir olarak önemli bir insanı iyi tanıdığını düşünürsün; onlar enine boyuna tanıdıklarını ifade edebilirler. İşin vitrin söyleminde önemli insanlarla abi-kardeştir onlar. Samimiyet o kadar tavandır yani akıl-sır ermez. Sen ise daha dünkü çocuk; muhabir yeni yetme gazetecisindir.

    Öte yanda, bizde köşe yazarı gazeteciler çoktur. İkinci mesleğinden ziyade daha çok gazetecilik yönü ile tanınan zengin bir yelpazeye sahiptir bizim basın mahallesi. Yelpazenin her bir yaprağı cıvıl cıvıldır. Her meslekten köşe yazarlarıyla doludur her sokağımız. Öyle renklidir ki gök kuşağında yoktur o kadar renk. Aslında hepsi iyi insanlar, kardeşler, arkadaşlardır. Hepsi ayrı bir ikondur.

    Bizim mahallede, zaman zaman teyitli olmayan söylentilerin bilgi dağılımında kendi içinde inanılmaz bir hızı vardır mesela. Mahallenin bu yönü tam bir mühendislik harikasıdır. Farazi bir örnek veriyorum. Bir gazete, radyo, web sitesinin satıldığı söylentisi ortaya çıkar, mal sahibinin kesinlikle haberi yoktur. Şu gazeteci şunu yapmış, bunu yapmış, şunu almış diye bir konu konuşulur; ucunu ve sonuna tutana bravo. Birçok konuda teyitli ya da doğrulanmış haber alışkanlığına sahip olan bizim mahallede kendi içindeki teyit ve doğrulamaya pek bakılmaz. Mahalle içinde bastırılamaz bir adrenalin ve heyecan noktasıdır kısaca bu durum. Zaman zaman ben bile kaptırabiliyorum kendimi “vay be” öyle miymiş diye bu kadar yani.

    Yukarıda bahsettiğim latifeleri bir kenara bırakıp; işin aslında gazeteciliği hakkıyla yapan arkadaşlarımız gibi meslek icra edilse bu şehir de “araştırmacı gazetecilik” ve en önemli büyük bir eksik olan “özel haber” hazırlama açığımız büyük bir oranda kapanır. Onun için koskoca bu şehir de en fazla 20-30 kişiyiz araştırmacı gazetecilik gelişsin, özel haber daha fazla yapılsın diye çabalayan gazeteci, yayın kuruluşu ve medya mensubu. Düşünün, Türkiye’nin en büyük yüzölçümüne sahip şehirlerinden birisiniz, 17 ilçe ve 400 den fazla köyünüz var. Nüfusunuz 800 bini geçmiş; şehrin medyası araştırma haber ve özel haber fakiri. Ondan sonra o neden çok tık alıyor, bu neden daha çok okunuyor seremonisi başlıyor bizim mahallede.

    İşin gerçeği şu. Bu şehrin okuyucuları fark istiyor, bülten haberciliği ile birlikte özel haber, röportaj ve araştırma haber istiyor. Sıkça başvurulan ana mantık, eleştireyim, karşı taraf cevap versin istemiyor. Hadi bu dediğimi yapalım daha fazla özel haber, röportaj, araştırma haber verelim desek aldığımız ücret belli; bülten haberciliği ile bildiğimiz gibi devam edelim olur.

    Aslında okuyucunun istediği değişiklik ve farklı içerikleri hayata geçirseler, reklam geliri dâhil tiraj, okunma vs. bir çok girdi artış gösterir. Devamında kazanç çoğalır, personel sayısı artar, yatırım değeri artırılarak kalite yükseltilir. En yakın örnek, Eskişehir yerel gazetelerinde olduğu gibi ve en uzak Japonya yerel basınında olduğu gibi. Hadi Japonya uzak, gidip bir Eskişehir’e göz atın bence. Son olarak 4 gün sonra gelecek olan “Çalışan Gazeteciler Günü”nü kutluyorum bizim mahallenin.