Kategori: Yazarlar

  • HAFTALIK – TOLSTOY’UN  ÖĞÜTLERİNDEN DERS ÇIKARMAK

    Ramazan  (şeker) Bayramını milletçe idrak ettik, geride bıraktık.

    Bayramın yarattığı barış ortamını, akabindeki bu haftada da sürdürmek, Trump’dan ve İsrail ile birlikte sürdürdüğü İran saldırısından, bölgedeki olası savaştan ve bunun sonucu ekonomide baş gösteren yangından söz etmek istemedim.

    Acımasız yurt ve dünya gerçeklerine yumuşak inişle dalmaktı amacım.

    Bu fırsattan istifade, insan neymiş, insanlık neymiş, siyasetçi kimmiş, devlet adamı kime denirmiş bir bakalım dedim.

    TOLSTOY’DAN ÖĞÜTLER

    Ömrünün son günlerini İstanbul’da geçirmek isteyen, İstanbul’a gelirken Bulgaristan’da bir tren garında ölen Rus edebiyatının dev ismi Tolstoy’un hayatı sorgulatacak ders niteliğinde 17 sözü şöyle:

    -Öyle horozlar vardır ki, öttükleri için güneşin doğduğunu sanırlar.

    -Hayat ne gideni geri getirir, ne de kaybettiğin zamanı geri çevirir. Ya yaşaman gerekenleri zamanında yaşayacaksın, ya da yaşamadım diye ağlamayacaksın.

    -Bozuk para insanın cebini deler, bozuk insan da kalbini. Bu yüzden harcayın ikisini de gitsin.

    -İnsanı bedenen ameliyat etmek için uyutmak, ruhen ameliyat etmek için ise uyandırmak gerekir.

    -Herkes insanlığın kötüye gittiğini kabul eder ama, hiç kimse kendisinin kötüye gittiğini kabul etmez. Herkes insanlığı değiştirmeyi düşünür ama, hiç kimse önce kendini değiştirmeyi düşünmez.

    -Varlığı bir şey kazandırmayan insanların, yokluğu hiçbir şey kaybettirmez.

    -Ne diye şeytana kızarsın? Bir iyilik yap da, o sana kızsın.

    -Bil ki, yaşadıklarınla değil yaşattıklarınla anılırsın. Ve Unutma; ne yaşattıysan elbet bir gün onu yaşarsın.

    -Bir insanı bulunduğu mevkiyle değil, göz koyduğu mevkiyle ölçmek gerekir.

    -En güçlü iki savaşçı sabır ve zamandır.

    -Bir insan acı duyuyorsa canlıdır. Başkasının acısını duyuyorsa insandır.

    -İnsanın gerçek gücü sıçrayışta değil, sarsılmaz duruştadır.

    -Kendi mutluluğundan başka hedefi olmayan insan kötüdür.

    -İnsanların çoğu onu yapıyor diye yanlış, yanlış olmaktan çıkmaz.

    -Kimse, kimseyi küçümseyecek kadar büyük değildir, bilmelisin. Küçümsediğin her şey için gün gelir, önemsediğin bir bedel ödersin.

    -Birine çamur atmadan önce iyi düşün ve sakın unutma, önce senin ellerin kirlenecek.

    -Başkalarının hayatından ders alın. İnsan, bütün hataları kendisi yapacak kadar uzun yaşamıyor.

    SİYASETÇİ Mİ DEVLET ADAMI MI?

    Tolstoy’u saygıyla anarken, bir başka kriteri gündeme getirmek istiyorum; bize siyasetçi mi devlet adamı mı lazım: 

    Devlet adamı ile siyasetçiyi birbirinden ayıran temel özellikler:

    Siyasetçi bir sonraki seçimi ve kendi geleceğini, devlet adamı ise her daim ülkesinin geleceğini düşünür…

    Devlet adamı yaşatmak için vardır, siyasetçi yaşamak için…

    Devlet adamının özel hayatı yoktur, siyasetçi özel hayatı için vardır…

    Devlet adamı yakmamak için yanar, siyasetçi yanmamak için yakar…

    Devlet adamını adil ve dürüst insanlar destekler, siyasetçiyi fanatikler…

    Devlet adamı milletine ve adalete dayanır, siyasetçi sadece sandığa güvenir…

    Devlet adamı birleştirici, siyasetçi ötekileştiricidir

    Devlet adamı toplar, siyasetçi böler…

    Devlet adamı uzlaşmacıdır, siyasetçi insanlar arasındaki itilaftan beslenir…

    Devlet adamı sevdirir, siyasetçi korkutur…

    Devlet adamı mütebessimdir, siyasetçi mağrur ve asık suratlıdır…

    Devlet adamı öfke ile kalkanın zararla oturacağını bilir, siyasetçi öfkenin de bir aldatma sanatı olarak kullanır…

    Devlet adamı konuşur, siyasetçi bağırır…

    Devlet adamı vicdana hitap eder, siyasetçi cüzdana…

    Devlet adamı gelişir, siyasetçi dönüp durur…

    Devlet adamının düşüncelerinde istikrar vardır, siyasetçi gömlek değiştirir gibi fikir değiştirir…

    Devlet adamı tek yüzlüdür, siyasetçi çok yüzlüdür…

    Devlet adamı adalet için dik durur, siyasetçi garibana diklenir…

    Devlet adamı kendini milletin hizmetine adar, siyasetçi ise millet kendine itaat etsin hatta minnet etsin ister…

    Devlet adamı din ile politikayı ayırır, siyasetçi dini politikaya alet eder…

    Devlet adamı liyakate bakar, siyasetçi sadakate ve itaate…

    Devlet adamı icabında “hayır” diyebilenleri sever, siyasetçi “evet efendim”’cileri…

    Devlet adamı millete hesap verir, siyasetçi “ben sadece sandıkta hesap veririm ya da sadece Allah’a hesap veririm” der ve hesap vermekten kaçar…

    Devlet adamı rüyasında milleti görür, siyasetçi çıkarını…

    Devlet adamı emin adımlarla ilerler, siyasetçi zikzak çizerek yürür…

    Devlet adamı uzun vadeli düşünür, siyasetçi günlük yaşar…

    Devlet adamı görür, siyasetçi bakar.

    Devlet adamının yanında vatandaşlar vardır, siyasetçinin yanında yandaşları vardır….                 

    Devlet adamı vatan tutar, siyasetçi taraf tutar…

    Devlet adamının adı EBEDİYEN kalır

    Siyasetçi koltuktan düştüğü gün kaybolur.

    remzidilan_48@hotmail.com

    The post HAFTALIK – TOLSTOY’UN  ÖĞÜTLERİNDEN DERS ÇIKARMAK first appeared on Kanal 3 Tv.

  • SOSYAL RİSK HARİTASINDA AFYONKARAHİSAR da YERİNİ ALDI

    SOSYAL RİSK HARİTASINDA AFYONKARAHİSAR da YERİNİ ALDI

    Sevgili Okurlarım,

    Öncelikle geçmiş Ramazan Bayramınızı kutluyorum.

    Bu yazımda farkındalığı ve toplum olarak elimizi taşın altına koymamız gerektiğini, devletimizin önemli bir çalışmasını sizlerle paylaşıyorum.

    Sosyal Hizmetlerde Yeni Dönem

    Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığın sosyal risk haritasında, Afyon’un yer alması, şehrimize özel bir dikkatin ve hassasiyetin göstergesidir. Bu harita, sorunların nerede olduğunu değil, çözümün nereden başlaması gerektiğini gösteren bir fenerdir.

    “Kritik listede yer almak bir dezavantaj değil; Afyon’un sosyal hizmet modelinde bir Türkiye markası haline gelmesi için büyük bir fırsat. Dijital rehberlerle her haneye dokunulacak, her yara vaktinde sarılacak.”

    Sosyal Risk Haritası Nedir?

    ​ Türkiye, sosyal devlet anlayışında tarihi bir dönüm noktasının eşiğinde. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın başlattığı “Sosyal Risk Haritası” projesi, sadece dijital bir veri tabanı değil; bu toprakların en derin yaralarına dokunan, en sessiz çığlıklarını duyan bir toplumsal vicdan seferberliğidir. Artık devlet, bir kriz çıktıktan sonra “olay yerine” intikal eden bir yapıdan; risk kapıyı çalmadan o kapıda biten, sorunu doğmadan önce önleyen bir pusulaya dönüşüyor.

    Sadece Veri Değil, Umut Haritası

    ​ Bir mahalleye girdiğinizde ne görürsünüz? Binalar, sokaklar, insanlar… Peki ya o binaların içindeki hayatlar? Sosyal Risk Haritası, işte o hayatların röntgenini çekiyor. Bu proje, bir veri toplama işinden çok daha fazlası; o verilerin arkasındaki insanların hayatına dokunmak, onlara umut olmak demektir.

           Kimse Geride Kalmayacak!

    ​ Bu harita, toplumun en kırılgan kesimlerini, en korunmasız bireylerini merkeze alıyor. Engellilerimizden yaşlılarımıza, şiddet mağduru kadınlarımızdan suça sürüklenme riski olan çocuklarımıza kadar herkes bu haritanın bir parçası. Kimse geride kalmayacak, kimse unutulmayacak.

    Engelli Bireyler İçin Engelsiz Hayat: Evinden çıkamayan, sosyal hizmetlere erişmekte zorlanan engelli vatandaşlarımız, bu harita sayesinde sistemde “Kırmızı Alarm” olarak görülecek. Devlet, engelli bireyin ayağına giderek ihtiyacı olan hizmeti (evde bakım, psikososyal destek vb.) risk oluşmadan sunacak. Onların hayatı kolaylaşacak, toplumda daha aktif bir şekilde yer almaları sağlanacak.

    Yaşlılar İçin Saygın Bir Yaşam: Yaşlılarımız, bu ülkenin yaşayan kütüphaneleri, en kıymetli hazineleridir. Sosyal Risk Haritası, yalnız yaşayan, bakıma muhtaç yaşlılarımızı tespit ederek onlara gerekli desteği sağlayacak. Onların saygın bir yaşam sürmeleri, hak ettikleri ilgiyi ve sevgiyi görmeleri sağlanacak.

    Şiddet Mağduru Kadınlar İçin Güvenli Bir Liman: Şiddet, toplumun en büyük kanayan yaralarından biridir. Bu harita, şiddet riski altındaki kadınları tespit ederek onlara gerekli korumayı ve desteği sağlayacak. Şiddete “sıfır tolerans” anlayışıyla, kadınların güvenli bir yaşam sürmeleri sağlanacak.

    Suça Sürüklenme Riski Olan Çocuklar İçin Aydınlık Bir Gelecek: Çocuklar, bu ülkenin geleceğidir. Onların suça sürüklenmesini önlemek, onlara aydınlık bir gelecek sunmak hepimizin görevidir. Bu harita, suça sürüklenme riski olan çocukları tespit ederek onlara gerekli eğitimi, rehabilitasyonu ve desteği sağlayacak. Onların hayatı kurtulacak, topluma yararlı bireyler olarak yetişmeleri sağlanacak.

    Uygulama Mart 2026 tarihi itibarıyla 11 pilot ilde başladı ve hızla 35 ile, ardından tüm Türkiye’de Proaktif şekilde uygulanması planlanmakta.

    İşte o ilk adımı atan şehirlerimiz:

    Adana, Afyonkarahisar, Aksaray, Edirne, Gaziantep, İzmir, Manisa, Niğde, Sinop, Trabzon ve Van. Bu şehirler, Türkiye’nin sosyal röntgeninin çekildiği laboratuvarlar oluyor.

      Bu illerdeki uzman ekipler; Proaktif bir sistemle, mahalle mahalle, hane hane tarama yaparak kimin desteğe, kimin rehabilitasyona, kimin sadece bir “Nasılsın?” sorusuna ihtiyacı olduğunu tespit ediyor.

    Birlikte Daha Güçlüyüz!

    ​ Sosyal Risk Haritası,Türkiye’nin sosyal devlet anlayışında bir devrim niteliğindedir. Birlikte daha güçlüyüz, birlikte daha umutluyuz. Bu projeye destek olalım, Türkiye’nin toplumsal vicdan seferberliğine katılalım.

    Şimdi soruyorum: Mahallenizdeki o sessiz evin içinde ne yaşandığını devlet biliyorsa ve oraya yardım eli uzatıyorsa, bu hepimizin huzuru değil midir? Bu haritaya sadece bir “proje” olarak bakmayın; bu, ülkemizin kadınlarına, çocuklarına,  yaşlılarına ve engellilerine verilmiş bir “Yalnız değilsiniz” sözüdür.

      Bir toplum, en zayıf halkası kadar güçlüdür.”

    Sosyal Riski Azaltın!

    Hayatı Engelsiz Sayın

     

     

  • Görünmeyen kahramanlar: Kadrajın arkasındaki emek!

    Görünmeyen kahramanlar: Kadrajın arkasındaki emek!

    Afyonkarahisar’da her sabah uyandığımızda şehrin nabzını tutan, sıcak gelişmeleri önümüze getiren o karelerin arkasında, aslında hiç bitmeyen bir mesai var. Protokol açılışlarından en sert kış koşullarına, siyasetin en hararetli anlarından hüzünlü hikayelere kadar her anı ölümsüzleştiren bu isimler, basın camiasının gerçek mutfağını oluşturuyor.

    ********************

    Bizler haberi okurken ya da izlerken, o görüntünün hangi zorluklarla alındığını çoğu zaman unutuyoruz. İşte o “görünmeyen” ama şehrin hafızasını tutan kıymetli meslektaşlarımız:

    * Usame Çatlak (Valilik Basın): Devletin vitrinini en doğru açıyla sunan, nezaketi ve hızıyla kurumsal iletişimin kilit taşı olan bir emektar.

    * Bahadır Aytekin (Valilik Basın): Protokolün ağırlığını, işindeki titizliği ve profesyonel yaklaşımıyla dengeleyen, başarısıyla güven veren bir isim.

    * Mustafa Üyük (Belediye Basın): Şehrin her köşesindeki hizmeti halkın gözüyle buluşturan, çalışkanlığıyla belediye basın biriminin lokomotiflerinden.

    * Kerem Özuslu (Belediye Basın): Vizyoner bakışıyla dijital çağı sahadaki tecrübesiyle birleştiren, üretkenliğiyle takdir toplayan bir profesyonel.

     * Ahmet Han Yılmaz (Belediye Basın): Sorumluluk bilinci yüksek, çözüm odaklı yaklaşımıyla her türlü çekimde düzeni ve kaliteyi sağlayan gizli güç.

    * Tahsin Gülbaş (Kanal 3): Yılların tecrübesini vizörüne yansıtan, en zor anlarda bile sükunetini koruyarak en net görüntüyü yakalayan bir istikrar sembolü.

    * Barış Aydın (Kanal 3): Dinamik yapısı ve estetik bakış açısıyla her kayıtta fark yaratan, sahadaki enerjisiyle habere hayat veren bir isim.

     

    * Mustafa Bayer (Kanal 3 / Gazete 3): Hem görüntünün hem de anın ruhunu kavrayan, iş disipliniyle mesleğin onurunu her daim yukarıda tutan bir profesyonel.

     * Hasan Kunt (CHP Basın): Siyasi iletişimin karmaşasında doğruluğu ve hızıyla öne çıkan, basınla kurduğu samimi köprüyle takdir edilen bir isim.

    * Selçuk Aydın (AK Parti Basın): Teşkilatın nabzını tutarken her anı belgeleyen, sahadaki aktifliği ve tecrübesiyle partinin sesini duyuran bir usta.

    * Murat Emre (MHP Basın): Görev bilinciyle hareket eden, her organizasyonda detaylara verdiği önemle işini kusursuz yapan bir emekçi.

    * Hasan Öğünç (İYİ Parti Basın): Samimiyeti ve basınla olan güçlü diyaloğuyla tanınan, her kareye emeğini ve ciddiyetini katan bir dost.

    * Gizem Berk (Baro Basın): Hukukun vakur duruşunu basınla buluşturan, zarafeti ve iş disipliniyle baro iletişiminde fark yaratan bir isim.

    * Cemile Kaytan (Odak Gazetesi): Haberin kokusunu en uzağından alan, kalemiyle ve duruşuyla Afyon basınında kadın emeğinin güçlü temsilcisi.

    * Feyza Özay Topuz (Odak Gazetesi): Detaylardaki ustalığı ve titiz çalışma prensibiyle her haberde imzasını gururla taşıyan bir meslektaşımız.

    * Gökhan Kocaaslan (Odak Gazetesi): Habercilik refleksiyle her daim tetikte olan, sahadaki tecrübesini sayfalarına en etkili şekilde yansıtan bir değer.

    * Ömürhan Temiz (Odak Gazetesi): Gazeteciliği sadece bir iş değil, bir yaşam biçimi olarak gören.

    * Ramazan Şimşek (TV3): Ekranın gerisindeki teknik hakimiyetiyle yayının akışını ve kalitesini omuzlayan, işinin ehli bir profesyonel.

    * Murat Arısoy (Kocatepe Gazetesi): Köklü bir geleneğin temsilcisi olarak, şehrin tarihine not düşen her haberde emeği olan güvenilir bir isim.

    * Ceren Çiydem (Türkeli Gazetesi): Enerjisi ve merakıyla haberciliğe taze kan taşıyan, geleceğin parlak kalemlerinden biri.

    * Bekir Turan Vural (Afyonşehir): Yerel basının güçlenmesi için ter döken, çalışkanlığıyla şehre değer katan bir emektar.

    * Arif Yavuz (Anadolu Ajansı): Afyonkarahisar’ı dünyaya duyuran o önemli haberlerin arkasındaki milli güç, ajans haberciliğinin simge ismi.

    * Canan Tükelay (Anadolu Ajansı): Kadın gazeteci olmanın tüm zorluklarını başarıya dönüştüren, hızı ve doğruluğuyla örnek alınan bir profesyonel.

    * Gökten Ceylan (İhlas Haber Ajansı): Günün her saatinde fedakarca görev yapan, şehrin en aktif muhabirlerinden biri.

    İsmini buraya sığdıramadığımız, ancak aynı çatı altında ter döken tüm basın emekçilerine minnettarız. Sizler olmasaydınız, bu şehrin hikayesi eksik kalırdı. İyi ki varsınız, iyi ki o deklanşöre basıyorsunuz.

  • TEZ VE RESMİ RAPORLARA GÖRE AFYONKARAHİSAR

    TEZ VE RESMİ RAPORLARA GÖRE AFYONKARAHİSAR

    26 yıldır bu şehirdeyim. Ekonomi muhabirliği köklü bir gazeteci olduğum için şehrin ekonomik alt yapısını yıllardır gözlemleyen şanslı gazetecilerden birisiyim. Bu güzel Afyonkarahisar’ı yıllardır anlatıyoruz. Sucuk diyoruz, kaymak diyoruz, termal diyoruz. Biz Afyon’u anlatıyoruz ama Afyon’un gerçeklerini değil. Şimdi okuyacağınız bu yazı, titizlikle irdelediğim üniversite tezleri, resmi raporlar ve yine resmi verilerden harmanlayarak ve hiçbir şahsi yorum katmadan, akademik görüşlerin en basit anlatımıyla EKONOMİA sayfası okuyucularımızın bilgisine hazırladığım bir araştırma dosyasıdır.

    AFYONKARAHİSAR ZENGİN BİR ŞEHİR AMA

    Evet, ama diyorum çünkü şundan dolayı: Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) rakamlarına göre yıllık hasıla İlimizde 8.637 dolar, Türk Lirası cinsinden 336.256 TL. 2024 verilerine göre Türkiye’de 44. sırada yer alıyor. TR 33 Bölgesi ve TÜİK raporlarına baktığımızda, Ege Bölgesi’nin tümünde de en düşük kişi başına hasıla ne yazık ki Afyonkarahisar’a ait. Kesinlikle bunu nüfusa göre düşünmeyelim. Nüfusu bizden fazla olan iller de bu pay yüksek seviyelerde olabiliyor. Peki “neden?” sorusunun cevabı nedir derseniz; cevap tümüyle tek bir noktada saklı: Sanayi ve üretim… Başka bir yerde aramayın cevabı.

    RAPORLARA GÖRE SORUN ŞU

    Toprağının altında mermer var. Tarlasında haşhaş var. Kesimhanelerde tonlarca et kesiliyor, toprağının altında sıcak su var. Milyarlarca adet yumurta üretiliyor, şekerleme ve lokum dillere destan. Ama sonuç? Türkiye ortalamasının altında gelir. Sorun şu: Birçok üniversite tezinde karşımıza net bir fikir çıkıyor; o da bu şehrin zenginliğini işleyememesi. Bakın, büyükbaş hayvancılık güçlü, kırmızı et üretimi yüksek. Ama ne oluyor? Canlı hayvan ya da karkas et olarak çıkıyor. Yani katma değer, yani işlenerek markalaşmış ve üzerine marka değerinin eklenerek karın yükseldiği sistem oluşmuyor. Mevcut bu noktada ciddi marka değerine sahip olan işletmelerimizin pazar payları, il GSYH sisteminde bir porsiyon pirinç pilavının içerisinde bir tatlı kaşığı gibi kalıyor. Önemli olan, bir porsiyon pirinç pilavının hepsini bu şekilde olmasını sağlamak. İşte birçok bilimsel görüş bunu ifade ediyor.

    TÜM SİSTEM İÇİN AYNI DİYEBİLİRİZ

    Anlatmış olduğum yukarıdaki sistem, bugün yumurta sektöründe, süt ürünleri sektöründe de bulunuyor. Öte yanda güzel olan ise şekerleme sektöründe son yıllarda ulusal markalaşma noktasında güzel adımlar görmemiz. Afyon lokumunun ününün artık Türkiye’den sonra küresel anlamda da çıkması, bu sektöre olumlu katkı sağladı. Aynı şekilde haşhaş ürünleri ve inovasyonları son yıllarda ciddi anlamda güzel gidiyor.

    MERMERCİLER ÇOKTAN FARK ETTİ

    Mermer sektörüne gelince, onlarda uzun yıllar boyunca mermerin işlemesini yapıp yurt dışına göndermekle devam etti. Yıllar boyunca ciddi anlamda para kazanıldı. Taş dediğiniz şeye bakış, bizden daha değerli yurt dışında. Yaklaşık son 15 yıldır bu noktada mermer sektörü üretirken çok gözlem yaptı ve araştırdı. Burada büyük bir emekle işlenen ürünleri yurt dışında daha yüksek bir ücrete satıldığını gördü ve markalaşmanın önemi burada ön plana çıktı. Bakınız, Afyon mermer sektörünün bilinen markaları bugün dünyanın dört bir tarafındaki fuarlara çıkarma yapıyor. Kendi markalarını küresel bir marka haline getirme noktasında ciddi çaba sarf ediyorlar. İşte bu ivmenin tüm sektörlerimize kayması şart. İşte o zaman üretim daha fazla artacak, istihdam artacak, kişi başına GSYH daha yukarı çıkacak.

    ÜRETİM VAR AMA MARKALAŞMA DAHA FAZLA OLMALI

    Yani Afyon’da üretim var ama değer üretimi yani marka noktasında daha fazlalaşma yok. Toptan satayım, birkaç sağlam alıcım olsun, riske girmeyeyim noktasında bir işleyişimiz var. Gelelim daha derine: Yer altı suları sessizce çekiliyor. Her yıl metre metre aşağı iniyor. Peki biz ne yapıyoruz? Daha fazla sondaj, daha fazla tüketim. Termal şehir diyoruz. Âmâ bazı kaynaklarda debi düşüyor, sıcaklık azalıyor. Altımızdaki zemin bile yavaş yavaş değişiyor. Hadi oradan diyenler araştırsın; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın verileri açık ve net; her şey orada yazılı.

    BU ŞEHİRDE ŞU VAR

    Afyon’un değişmez net bir gerçeği var: Bu şehir yüksek riski sevmez, yatırım yapar ama güvenli yapar. Büyütmez, korur. Arsa alır, ev alır. Kazancı daha fazla üretime ve büyümeye tümüyle aktarsa her şey değişir; ama dediğim gibi risk almayı sevmez. Son olarak, 26 yıldır bu şehirde yaşayan bir ekonomi muhabiri gazeteci olarak net gözlemimi ifade ederek yazının sonunu bağlayayım: Bu şehir çalışır. Bu şehir üretir. Bu şehir ayakta durur. Ama bu şehir, kendini böyle bir kavşak zenginliği karşısında büyütmez; onu da yavaş yavaş yapmak ister. Kimse gücenmesin lütfen ama böyle.

  • Silah, Şöhret ve Boşluk

    Bir insan, aracı olmaya çalışırken öldürüldü.
    Bir tartışmayı yatıştırmak isterken.

    Eskiden bu cümle tek başına yeterince sarsıcıydı.
    Şimdi birkaç saat konuşuluyor, sonra akış devam ediyor.

    Asıl mesele burada başlıyor.

    Bugün popüler olanla değerli olan arasındaki bağ kopmuş durumda. Kim neden tanınıyor, neyi temsil ediyor, neye karşılık geliyor… Bunlar artık net değil. Görünür olmak yeterli. İçeriği zayıf, hikâyesi yüzeysel ama sürekli göz önünde olan insanlar bir anda “önemli” hale geliyor.

    Bu yeni düzen, değeri değil dikkati ödüllendiriyor.

    Popüler kültür kendi yıldızlarını üretirken bir ölçü aramıyor. Birikim, üretim, etki… bunların yerini hız, sansasyon ve tekrar almış durumda. Sürekli görünür olan, sürekli konuşulan, sürekli gündemde kalan insanlar bir süre sonra gerçeklikten bağımsız bir ağırlık kazanıyor.

    Ama bu ağırlığın içi dolu değil.

    Aynı boşluk, ilişkilerde de kendini gösteriyor.

    İnsanlar daha hızlı tanışıyor, daha hızlı bağ kuruyor, daha hızlı kopuyor. Derinlik azalıyor, süre kısalıyor. Güven inşa edilmeden ilişki başlıyor, sorumluluk oluşmadan bitiyor. Her şey geçici, her şey değişken.

    Bu zemin, kontrolsüzlüğü büyütüyor.

    Çünkü değerin azaldığı yerde sınırlar da zayıflar.

    Bugün bireysel silahlanmanın bu kadar rahat konuşulabiliyor olması tesadüf değil. Silaha ulaşım kolaylaştıkça, o silahın kullanılma ihtimali de artıyor. Üstelik mesele sadece silah değil; o silahı taşıma cesareti.

    İnsanlar kendini güçlü hissetmek için araç arıyor.
    Silah, o gücün en hızlı sembolü.

    Bir de buna çakarlar, konvoylar, dokunulmazlık hissi eklendiğinde ortaya başka bir tablo çıkıyor. Hukukun herkese eşit işlemediği algısı, bazı insanların kendini kuralların üstünde görmesine yol açıyor.

    Mafyalaşma dediğimiz şey tam olarak burada başlıyor.

    Bu artık sadece organize suç değil.
    Bir davranış biçimi.

    Kaba güçle alan açmak.
    Bağlantıyla iş çözmek.
    Kuralları esnetebileceğine inanmak.

    Toplum bunu gördükçe ikiye ayrılıyor:
    Bir kısmı buna özeniyor,
    bir kısmı buna alışıyor.

    İkisi de tehlikeli.

    Çünkü bir noktadan sonra hayatın değeri düşmeye başlıyor.
    Bir tartışma büyüyor, bir silah çekiliyor, bir hayat bitiyor.

    Bu kadar kolay.

    Ve sonra birkaç gün konuşulup unutuluyor.

    Asıl soru şu:

    Biz ne zaman bu kadar hızlı normalleştirdik?

    Bir insanın hayatı ne zaman bu kadar ucuzladı?
    Bir silah taşımak ne zaman bu kadar sıradanlaştı?
    Ve en önemlisi, bu insanlar neye göre “önemli” sayılmaya başlandı?

    Çünkü mesele tek tek olaylar değil.

    Mesele, o olayları mümkün kılan zemin.

    O zemin değişmedikçe, isimler değişir ama hikâye aynı kalır.

    The post Silah, Şöhret ve Boşluk first appeared on Kanal 3 Tv.

  • CEBİMİZDE OLUP GÖRMEDİĞİMİZ KAVRAMLAR

    CEBİMİZDE OLUP GÖRMEDİĞİMİZ KAVRAMLAR

    Finansal okuryazarlıkta az bilinen ama çok işe yarayan terimler. Ekonomi haberlerini açtığınızda “enflasyon yükseldi, faiz arttı, döviz geriledi” cümleleri havada uçuşur. Bunlar artık kulağımıza aşina. Ama bir de pek konuşulmayan, bilinmediği için de vatandaşın cebini sessizce boşaltan kavramlar var. Gelin, gündelik hayatta karşımıza çıkan ama adı pek anılmayan birkaç kritik terime bakalım:

    1. Reel Getiri

    Bir yatırım yaptınız, %40 kazandınız. Güzel mi? Enflasyon %50 ise geçmiş olsun: Aslında fakirleştiniz. Reel getiri, kazancınızdan enflasyonu düşerek bulunan “gerçek kazançtır”. Banka mesajı sevindirir, reel getiri gerçeği yüzünüze çarpar.

    1. Likidite Riski

    Elinizde çok değerli bir varlık olabilir; ama acil paraya ihtiyacınız olduğunda satamıyorsanız o varlık sizi kurtarmaz. Likidite riski, “paraya hızlı çevirememe” riskidir. Ev, arsa, hatta bazı kripto varlıklar bu riski taşır. Özetle: Kâğıt üstünde zenginsiniz, kasada para yoktur.

    1. Fırsat Maliyeti

    Paranızı bir yere bağladığınızda, vazgeçtiğiniz diğer kazanç ihtimali fırsat maliyetidir. Örneğin: Paranızı faize koydunuz; o sırada altın yükseldi. İşte kaçırdığınız kazanç, fırsat maliyetidir. Hayatta “yanlış karar” kadar, “kaçırılan doğru karar” da pahalıya patlar.

    1. Bileşik Getiri

    Faizin faizi. Küçük paraların uzun vadede büyümesinin sırrı. Bugün 1 birim kazanç, yarın o kazançtan da kazanç sağlar. Sabırla çalışan bir yatırımcının gizli silahıdır. Genelde gençler bunu küçümser, emekliliğe yakın olanlar “keşke daha önce bilseydim” der.

    1. Borç Servis Oranı

    Gelirinizin ne kadarı borç ödemeye gidiyor? İşte bu oran.Aylık gelirinizin %60’ı kredi ve kart borcuna gidiyorsa, finansal alarm çalıyor demektir. Borç servisi kontrolden çıkarsa, borç sizi değil, siz borcu çalıştırmaya başlarsınız.

    1. Volatilite

    Bir yatırım aracı bugün uçuyor, yarın çöküyorsa; buna yüksek volatilite denir. Volatilite, “oynaklık”tır. Kâr ihtimali kadar kalp krizi ihtimali de yüksektir. Uykusu hafif olan yatırımcıya göre değildir.

    1. Enflasyon Yanılsaması

    Maaşım arttı, zenginleştim sanırsınız. Oysa fiyatlar daha hızlı artmıştır. Nominal gelir yükselir, alım gücü düşer. İşte bu, enflasyon yanılsamasıdır. Cüzdan kalınlaşır, market arabası incelir.

    1. Temerrüt Riski

    Bir borcun geri ödenememesi ihtimali. Devlet tahvili de alsanız, şirket bonosuna da girseniz bu risk vardır. “Batar mı?” sorusunun finansal adı budur. Getiri yükseldikçe, temerrüt riski de genelde yükselir.Son söz, Finansal okuryazarlık, zengin olma sanatı değil; fakirleşmemeyi öğrenme sanatıdır.

  • DUYDUNMU ÖNCEDEN BUNLARI AFYON! KETUPAR VE KAHK

    DUYDUNMU ÖNCEDEN BUNLARI AFYON! KETUPAR VE KAHK

    Ramazan Bayramı İslam dünyası çatısı altında birleşen önemli dini bir güzelliktir. Hiç merak ettiniz mi Ramazan Bayramı diğer Müslüman Ülkeler de nasıl kutlanıyor. İşte mübarek bayrama 3 gün kala bu sorunun cevabını bayrama daha farklı ve geniş bakmanız açısından araştırarak derlemeye çalıştım. Şimdiden tüm EKONOMİA Sayfamız okuyucularının mübarek bayramlarını en içten dileklerimle kutluyor, bu ayları ve bayramları tekrar tekrar hep birlikte başta sağlık ve afiyetle yaşama duasını ayrıca buraya bırakıyorum. Buyurun çok ilginç bilgilerle diğer Müslüman ülkelerde ramazan bayramlarının sembollerine. Bu yazıyı okuyan keyif alacaksınız inanın bana. Şimdiden iyi bayramlar.

    Türkiye – Çocuklar sabah namazından sonra evleri dolaşır, el öper, harçlık alır. Son yıllarda Ülkemizde meydana gelen birkaç tasız durumdan sonra aileler bu noktada çocukları pek bu geleneğe yönlendirmiyor.

    Fas – Komşular geleneksel olarak tatlı tepsisi ile kapıda karşılanır. “Eid al‑Fitr “

    Endonezya – “Mudik” adı verilen gelenekte herkes köylerine gider

    Malezya –“Ketupat” (pirinçten piramit tatlı) ve” Rendang” (baharatlı et yemeği) her evde yapılır.

    Pakistan – “Chaand Raat” adlı  (hilâl gecesi) kutlaması yapılır.

    Hindistan – Arife gününden itibaren, bayram sonuna kadar “Mehndi” (kınayla el süsleme) yapılır.

    Bangladeş –Toplu yemek bayramın en büyük olmaz olmazıdır.

    Nijerya – Davullar eşliğinde “Sallah” adı verilen renkli kıyafetler şenliği bayramda yapılır.

    Sudan – Mahalle birleşir; dev toplu sofralar bayram 3 günü sokaklara kurulur.

    Mısır – “Kahk” adı verilen (bayram kurabiyesi) hazırlanır; Nil kıyısına gitmek adettendir.

    Somali: Halva ve Bariis adı verilen yemekler imece usulü kurulur. Son yıllarda yardımlarla yapılıyor.

    Ürdün – Ev ziyaretleri önemlidir yemekler aile büyüğünün evinde 3 gün yenmek zorundadır.

    Lübnan – Çocuklar söyledikleri bilindik kısa ilahi ile kapı kapı gezer ve tatlı toplar.

    Tunus –“Marzipan” adı verilen tatlılar yapılır. Sokaklarda kurulan sofralarda hep birlikte yenir.

    Cezayir – Herkes köy kökenli olduğu için Köylerde toplanılır geleneksel şenlik yapılır.

    Suudi Arabistan – Büyük aile sofraları kurulur, kutsal mekânlar gezilir;

    BAE – “Kandora ve Abaya adı verilen (geleneksel giysiler) ile görkemli kutlamalar yapılır.

    Katar – Hurma, özel ramazan kahvesi, sütlü tatlı ikramı yapılır. Aile ziyareti büyükten küçüğe gider.

    Kuveyt – “Eiad” adı verilen Şeker, tatlıdan oluşan hediye paketleri ile ziyaretler olmazsa olmazdır.

    Bahreyn – Sabah kahvaltısı gelenektir geniş aile katılımıyla ilk gün sabahtan öğlene kadar sürer.

    Afganistan – Sabah bayram namazı için Camiye toplu şekilde yürümek önemli bir ritüeldir.

    Senegal – Mahalleler birleşir; toplu ibadet sonrası “Korité” adı verilen şenlik başlar.

    İran: Her ev gülsuyu ile kokutulur İran’ın ramazan bayramında önemli bir geleneğidir.

    Suriye: Bayram sabahı misafirlikler değerlidir geleneksel kahvelerine ikramda hayır denmez.

    Yemen: Bayram namazından sonra toplu büyük sofralarla binlerce kişi aynı anda kahvaltı yapar.

    Türki Cumhuriyetleri: Ramazan için yapılan özel pilav eksik olmaz Ziyaretler önem taşır.

    Filistin – Bayram namazı sonrası toplu şekilde Mezarlık ziyareti bu Ülkenin oldum olası kaderidir. 3 gün sonra kutlanacak bu bayramda da yine böyle olacak Allah yar ve yardımcıları olsun. EKONOMİA Sayfamız okuyucularımızın bayramını şimdiden kutluyorum. Selamlar görüşmek üzere.

  • Hürmüz’de Yeni Hesap

    “ABD ve İsrail’in İran’a başlattıkları saldırıda son durum ne?”

    Bugün dünya kamuoyunun en çok sorduğu soru bu.

    Savaşa ilişkin sosyal medyada dolaşan bilgilerin çoğu ‘kirli’

    Hatta öyle ki; sosyal medya, ülkelerin sahada yaptığı savaşın dijital platformlara taşınmış versiyonu kıvamında.

    Her yerden tamamen ‘5. Kol Faaliyeti’ kapsamında, gerçeğinden ayırt edilmesi son derece güç propaganda bilgileri yağıyor.

    Neyse, biz şimdilik o paylaşımları bir yana koyup sahaya odaklanalım.

    Önümüzdeki süreçte Türkiye’nin kucağında bulmasını beklediğim ve şahsen benim uykularımı kaçıran o hassas konuyu ele alalım…

    İlk günlerde İran’ın nükleer programıyla bağlantılı olduğu öne sürülen ve bazı tesislere yönelik “sınırlı operasyon” olarak anlatılan saldırılar, artık çok daha geniş bir sahaya yayılmış durumda.

    ABD ve İsrail, İran’ın askeri altyapısını, füze sistemlerini ve Devrim Muhafızları’na ait kritik noktaları hedef alıyor.

    İran ise bu saldırılara yalnızca kendi topraklarında karşılık vermekle yetinmeyerek bölgedeki Amerikan varlığına yönelik hamleler yapıyor.

    Böylece kriz, yalnızca İran ile sınırlı bir askeri gerilim olmaktan çıkıp tüm Körfez’i içine alan bir çatışma riskine dönüşmüş durumda.

    Ancak son günlerde diplomasi ve askeri kulislerde konuşulan bir iddia var ki, savaşın seyrini tamamen değiştirebilecek nitelikte.

    Amerikan yönetiminin İran’ın en kritik enerji merkezlerinden biri olan Hark Adası için özel bir plan üzerinde çalıştığı konuşuluyor.

    Bu ada sıradan bir yer değil.

    İran petrolünün büyük bölümü dünya piyasalarına buradan gönderiliyor.

    Yani Hark Adası, İran ekonomisinin adeta can damarı, kalbi.

    İddialara göre Washington’un hedefi; İran’ın petrol ihracatının ana damarını kontrol altına almak ve böylece Tahran’ı kendini savunması için gereken kaynaktan yoksun bırakmak.

    Bu planın askeri boyutuna dair de dikkat çekici bilgiler de geliyor.

    ABD Başkanı Donald Trump’ın talimatıyla Hint Okyanusu bölgesinde görev yapan yaklaşık 2 bin 500 Amerikan deniz komandosunun Hürmüz Boğazı’na doğru hareket ettiği belirtiliyor.

    Bu birliklerin olası bir operasyon için hazırlık yaptığı konuşuluyor.

    Washington yönetimi bu hamleyi yalnız başına yapmak istemiyor.

    Trump, NATO üyesi ülkelere açık bir çağrıda bulundu ve Hürmüz sorununun çözümü için onların da ellerini taşın altına koymasını istedi.

    Ancak görünen o ki neredeyse hiçbir NATO üyesi bu çağrıya olumlu bir yanıt vermiş değil.

    Avrupa’nın önemli başkentleri İran’la doğrudan askeri bir çatışmanın kontrol edilemeyecek sonuçlar doğurabileceği görüşünde.

    Bu nedenle Washington’un Hürmüz ve Hark Adası planına mesafeli duran ülkelerin sayısı hiç de az değil.

    Zaten mesele yalnızca İran ile ABD arasındaki bir askeri gerilim değil.

    Çünkü Hürmüz Boğazı, dünya enerji ticaretinin en kritik geçiş noktalarından biri.

    Küresel petrol ticaretinin yaklaşık üçte biri bu dar su yolundan geçiyor.

    Böylesine hayati bir noktada yaşanacak askeri bir çatışma, yalnızca bölge ülkelerini değil tüm dünya ekonomisini sarsabilecek sonuçlar doğurabilir.

    İşte bu nedenle Hürmüz’de yaşanan her askeri harekat, petrol fiyatlarından küresel ticarete kadar birçok alanda dalga dalga etkiler yaratabilir.

    Bugün gelinen noktada görünen gerçek şu: Ortadoğu’da yalnızca yeni bir kriz değil, yeni bir jeopolitik hesaplaşma şekilleniyor.

    Ve bu hesaplaşmanın merkezinde sadece İran değil, enerji yolları, deniz ticareti ve küresel güç dengesi var…

    Kısacası mesele artık sadece bir savaş değil.

    Tüm dünya başkentlerinde yanıtı aranan asıl soru şu; Dünyanın enerji damarları kimin kontrolünde olacak.

    Ve bu sorunun cevabı, önümüzdeki günlerde Hürmüz Boğazı’nda verilebilir.

    Bu da bizi yukarıda bahsettiğim; uykularımı kaçıran düşünceye doğru götürüyor.

    Çünkü askeri uzmanlar Hark Adası’yla ilgili çok kritik bir noktaya dikkat çekiyor.

    Hark Adası’na yapılacak bir çıkarma operasyonunun son derece kanlı sonuçlar doğurma ihtimali var.

    İran, ekonomisinin adeta can damarı konumundaki bu adayı korumak için yıllardır ciddi askeri tedbirler aldı.

    Ada aynı zamanda coğrafi olarak da İran için önemli bir avantaj sağlıyor.

    Hark Adası, İran ana karasına yalnızca yaklaşık 25 kilometre mesafede.

    25 kilometre, İran’ın kıyı savunma sistemleri ve füzeleri için son derece kısa bir menzil.

    Bu da çıkarma operasyonu yapacak kuvvetlerin sürekli füze tehdidi altında kalacağı anlamına geliyor.

    Askeri uzmanların dikkat çektiği bir başka gerçek daha var.

    O da; Amerikan ordusunun, küçük bazı nokta operasyonlar hariç çok uzun süredir büyük ölçekli bir ada çıkarma operasyonu gerçekleştirmemiş olması.

    Böylesi bir operasyon son derece karmaşık lojistik, yoğun ateş gücü ve yüksek koordinasyon gerektiriyor.

    Bu nedenle Hark Adası gibi ağır şekilde savunulan bir hedefe yapılacak çıkarma, Amerikan birlikleri açısından bir katliamla sonuçlanabilir.

    Tam da bu noktada akla çok kritik bir soru geliyor.

    Donald Trump, acaba Hürmüz Boğazı ve Hark Adası için NATO’dan alamadığı destek için yönünü başka bir müttefike çevirebilir mi?

    Örneğin Türkiye’ye…

    Çünkü Türkiye’nin elinde, denizden çıkarma operasyonları konusunda bölgenin en deneyimli birliklerinden biri bulunuyor: Amfibi Deniz Piyade Tugayı

    İzmir’in Foça ilçesinde konuşlu bu birlik, yıllardır amfibi harekat, yani denizden çıkarma operasyonları için özel eğitim yapıyor.

    Bu alanda dünyanın belki de en seçkin birliği.

    Uluslararası askeri çevrelerde de bu alandaki yetkinliği sık sık dile getiriliyor.

    Bu nedenle bazı strateji uzmanları şu soruyu soruyor: NATO’dan beklediği desteği alamayan Washington, Hark Adası planında Türkiye’nin askeri kapasitesine yönelmeyi düşünebilir mi?

    Ve daha da önemlisi…

    Böylesine büyük bir bölgesel krizde Türkiye böyle bir denklemin parçası olur mu?

    Ya da şöyle soralım; İran Savaşı planladığı gibi gitmeyen, Devrim Muhafızları’na diz çöktüremeyen, bu nedenle rotasını ekonomi silahını kullanmak için Hürmüz Boğazı ve Hark Adası’na çeviren ABD, tetiği Türkiye’ye çektirmek isteyebilir mi?

    Böyle bir talep gelirse Ankara ne yapar?

    Hadi şimdi biraz da sizin uykularınız kaçsın…

    The post Hürmüz’de Yeni Hesap first appeared on Kanal 3 Tv.

  • Tatili Bol Bir Devlet, Bekleyen Bir Vatandaş

    Türkiye’de resmi takvime şöyle bir bakmak bile ilginç bir tabloyu gösteriyor. Bayram tatilleri, ara tatiller, idari izinler, hafta sonuna eklenen günler… Takvim ilerledikçe kamu kurumlarında fiilen çalışılan gün sayısı sanki görünenden daha az gibi hissediliyor.

    Vatandaş içinse durum çoğu zaman bambaşka. Hastaneye gidiyorsunuz, doktor izinli. Bir resmi işlem yaptırmanız gerekiyor, ilgili birim kapalı. Evrak tamamlamak için günlerce beklemeniz gerekebiliyor. Çünkü takvimde tatil var.

    Elbette herkes dinlenmeli. Bayramlar bunun için vardır. Tatiller de bir toplumun nefes alma alanıdır. Mesele insanların tatil yapması değil. Mesele, devletin işleyişinin bu kadar kolay durabilmesidir.

    Modern devlet dediğimiz yapı aslında basit bir sözleşme üzerine kurulur. Vatandaş vergi verir, devlet hizmet üretir. Bu denge bozulduğunda toplumda sessiz bir rahatsızlık oluşmaya başlar.

    Bugün Türkiye’de sıkça konuşulan sorulardan biri şu: Kamu gerçekten ne kadar verimli çalışıyor?

    Türkiye’de kamu çalışanlarının sayısı yıllar içinde ciddi şekilde arttı. Farklı kurumlar, yeni kadrolar, yeni unvanlar… Devlet büyüdü. Ama vatandaşın zihnindeki soru hala aynı: Büyüyen bu yapı gerçekten daha hızlı mı çalışıyor?

    Çünkü vatandaşın günlük deneyimi çoğu zaman farklı bir hikaye anlatıyor. Bir işlem için günlerce randevu beklemek, bir belge için birkaç farklı kurum dolaşmak, basit bir işin haftalara yayılması…

    Devlet büyürken hizmet hızlanmıyorsa toplum ister istemez şu soruyu soruyor: Bu kadar memur gerçekten gerekli mi?

    Bu soruyu sorarken haksızlık yapmamak gerekir. Kamu içinde işini gerçekten büyük bir özveriyle yapan, gece gündüz çalışan çok sayıda insan var. Doktorlar, hemşireler, öğretmenler, güvenlik güçleri… Birçok meslek grubu yoğun bir tempoyla görev yapıyor.

    Ancak sistemin bütünü söz konusu olduğunda farklı bir tartışma ortaya çıkıyor. Çünkü kamuda iş güvencesi çok güçlü, çalışma temposu birçok özel sektör işine kıyasla daha düşük ve tatil günleri oldukça fazla.

    Özel sektörde çalışan milyonlarca insan için bayram tatili bazen yalnızca birkaç gün anlamına geliyor. Birçok kişi için fazla mesai, hafta sonu çalışması ya da sınırlı izin neredeyse hayatın parçası.

    Bu yüzden kamu ile özel sektör arasındaki çalışma farkı toplumda görünür hale geldikçe rahatsızlık da artıyor.

    Devletin büyüklüğü yalnızca çalışan sayısıyla ölçülmez. Asıl ölçü, o yapının ne kadar hızlı ve etkin çalıştığıdır. Güçlü devlet, çok sayıda memuru olan devlet değil; vatandaşın işini geciktirmeyen devlettir.

    Bugün Türkiye’de tartışılması gereken mesele tam da burada duruyor. Devlet gerçekten hizmet üretmek için mi büyüyor, yoksa kendi içinde ağırlaşan bir yapıya mı dönüşüyor?

    Çünkü vatandaşın bekleme süresi uzadıkça sabrı kısalıyor.

    Ve devlet ile toplum arasındaki görünmez sözleşme de tam bu noktada sorgulanmaya başlıyor.

    The post Tatili Bol Bir Devlet, Bekleyen Bir Vatandaş first appeared on Kanal 3 Tv.

  • KISSADAN HİSSELER,  NELER NELER!

    Bu yazımda, ‘kıssadan hisseler’ diye adlandırdığım, güncel gelişmelerle ilgili, bazı açıklamaları ve yorumları sizlerle paylaşmak istedim. İşte, her biri benim için çok değerli bu açıklamalar ve yorumlar.

    KIRIM’DAN GELEN IŞIKLAR

    Yusuf Akçura Kazan’dan geldi, Zeki Velidi Togan Başkurdistan’dan, Sadri Maksudi Arsal Ufa’dan… Halil İnalcık ve İlber Ortaylı  Kırım göçmeni iki ailenin Anadolu Türklüğüne armağanları. Bu düşünce adamlarının ya da ailelerinin yolu bir biçimde Kırım’a düşmüş, Türklük bilinçleri orada yoğrulmuş, orada pekişmiş.

    Lenin iyi ki 17 Ekim Devrimini yapmış. Yapmasaydı Kırım’dan ve Türkistan coğrafyasından omurgalı Türkler gelmezdi Anadolu’ya.

    Halil İnalcık o günleri şöyle yazıyor:

    “Her konuşmasında gırtlağı parçalanırcasına ‘Büyük Türk milleti’ diyen bir adamı herkesin sevmesini beklemeyin. Bu topraklar buna alışık değildi. Türküm demeyi unutmuş yığınlara Atatürk’ün, Türklüğünü hatırlatması ne büyük cesaretti.”

    Geçtiğimiz aylarda bir arkadaşım anlattı:

    “1970 yılında ortaokul öğrencisiydim. ‘Ben Türküm’ dediğimde babam eline meşe değneğini alır beni kovlardı. ‘Biz Müslümanız, Türklük de neymiş?’ diye bağırırdı arkamdan.

    Eğer bugün “Ne Mutlu Türküm” diyen kuşaklar varsa, hepimizin fikir kursağında Yusuf Akçura, Sadri Maksudi, Halil İnalcık ve İlber Ortaylı gibi Kırım Türklerinin emeği vardır.

    İlber Ortaylı göçünü toplayıp sonsuzluk alemine uçtu. Türklere Türklüğünü öğreten, tarihini sevdiren ey koca Çınar, durağın Ötüken, yurdun Bilge Kağan’ın obası olsun!..

    (Alıntıdır)

    14 MART HEKİMLİĞİN TARİHSEL HAFIZASI

    14 Mart Tıp Bayramı, yalnızca bir meslek günü değildir. Türk tıp tarihinin derinliklerine bakıldığında bu tarihin, bilimsel sorumluluk ile tarihsel hafızanın birleştiği özel bir anlam alanı oluşturduğu görülür.

    14 Mart; modern tıp eğitiminin başlangıcını, işgal yıllarında tıbbiyeli gençlerin direnişini ve Milli Mücadele’ye katılan bir kuşağın bağımsızlık iradesini simgeleyen çok katmanlı bir tarihsel semboldür.

    Bu çalışma, şehit tıbbiyeliler, 1919 Tıbbiye direnişi ve Sivas Kongresi’nde tıbbiyeli gençliğin ortaya koyduğu bağımsızlık kararlılığı üzerinden 14 Mart’ın tarihsel anlamını ele almaktadır. Bu bağlamda Atatürk’ün “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz” sözü, yalnızca sağlık hizmetine duyulan güven değil; aynı zamanda bilim, sorumluluk ve vatan bilinci taşıyan bir meslek kültürüne duyulan güvenin ifadesi olarak değerlendirilmektedir. (Dr. Bestami Gündüz –Aile Hekimi)

    BİR MÜHENDİSİN BALİSTİK FÜZE UYARISI  

    Balistik füzeler fırlatıldıktan sonra atmosferin dışına, yani uzay diye niteleyeceğimiz bölgeye çıkar. 3-5 dakikalık ilk fazında roket motorları ile hızlanır. Bu aşamada rotası sürekli düzeltilir. Yönlendirme yapılır. Uzayda uçuş yaklaşık 20-25 dakika sürer. (Gideceği yere ve menziline bağlı) burada füze motoru kapanır.

    Balistik yörüngeye girer. Kendi yörüngesinde ilerler ve aktif yönlendirme yoktur. Yörünge daha önce yapılmış, hesaplanmıştır.

    Sonra atmosfere tekrar giriş süreci olur. Savaş başlığı kısmı atmosfere belli bir açıda girer. (Atmosferde meteorlar gibi yanmaması gerekiyor. Yüzey ısısı 5000 dereceleri geçer) Bu aşamada manevra roketleri ve çeşitli navigasyon teknikleri ile merkezden ya da otonom hedef düzeltmeleri olabilir.

    Balistik füze, savaş uçakları ya da dronelar gibi hedefi radarla aramaz, hedefi kilitlemez. Çünkü hedef önceden programlanmıştır.

    Fırlatılmadan önce bilgisayara girilen bilgiler: hedef koordinatı, dünya dönüşü, coriolis etkisi, atmosfer modeli, balistik hesaplar ile rota hesaplanır.

    Bunlar çok komplike hesaplardır. Bunlarla rota hesaplanır. Uzay aşamasında yön değiştirmez.

    Dünya yuvarlak olduğu için 700-800 km uzakta Akdeniz’de bir hedefe atılacak balistik roket hedefine bağlı olarak Türkiye uzayının üzerinden geçebilir.

    Bunun anlamı Türkiye’ye atılmış demek değildir. Üstelik uzayda uluslararası hukuk kapsamında hava sahası tanımı da yoktur.

    Bunları niçin yazdım.

    İran’ın Türkiye üzerinden geçip Akdeniz’de bir hedefe yönelmiş bir roketini Türkiye’ye fırlattı diye yanlış yorumlayıp ya da dolduruşa gelip de savaşa müdahil olmak gibi bir hataya ve maceraya girmeyelim.

    TÜRKİYE’Yİ SAVAŞA ÇEKECEK SENARYO

    “Ortada çok önemli bir senaryo var. Bu senaryo, Türkiye’nin savaşa katılması tehlikesidir.

    Füzeler İran’dan atılmış gibi gösterip işin içine NATO’yu sokarsanız buna kim müdahale edecek? Türkiye NATO’nun ikinci büyük gücü.

    Müdahale için Slovenya mı gelecek buraya? Türk ordusuna NATO şapkası taktırıp savaşa sokacaklar.

    Hatırlayın, Donald Trump Türkiye’yi överken şöyle demişti:

    ‘Türkiye’nin güçlü ve yıpranmamış bir ordusu var.’

    Durduk yere kimse ‘Türkiye’nin güçlü ve yıpranmamış bir ordusu var’ demez. Bu bir niyet belirtisidir.

    Güçlü ve yıpranmamış bir ordu…

    Yani kullanılmaya hazır.

    Başka bir ifadeyle:

    ‘Onu kullanacağım’ demek istiyorlar.”

    Doç. Dr. Cihat Yaycı – Emekli Tümamiral

    remzidilan_48@hotmail.com

    The post KISSADAN HİSSELER,  NELER NELER! first appeared on Kanal 3 Tv.

  • Liyakat Diplomanın Ötesindedir!

    Liyakat Diplomanın Ötesindedir!

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tensipleriyle 20 Şubat 2026 tarihinde İçişleri Bakan Yardımcılığı görevine atanan Doç. Dr. Kübra Güran Yiğitbaşı, Afyonkarahisar’da bıraktığı derin izlerin ardından Ankara’da yeni bir döneme başladı. Afyonkarahisar Valiliği döneminde sadece projeleriyle değil, kurduğu samimi temaslarla da halkın gönlünde yer edinen Bakan Yardımcısı Yiğitbaşı, şehre bir “Devlet Ana” şefkatiyle yaklaştı.

    Ancak bu önemli atamanın ardından bazı çevrelerin, Bakan Yardımcısı Yiğitbaşı’nın akademik geçmişine atıfta bulunarak “sinemacı jandarmanın başına geçti” şeklinde sığ eleştiriler getirdiğine şahit oluyoruz. Bu bakış açısı, ne devlet yönetimindeki stratejik zekayı ne de liyakatin sahadaki karşılığını anlayabilmiş bir yaklaşımdır.

    Başarı akademik branşla değil icraatla ölçülür

    Bir insanın eğitim aldığı alan, onun vizyonunu besleyen bir kaynaktır; ancak yöneticilik yeteneği akıl, zeka ve stratejik düşünce gerektirir. Bir mesleği layığıyla yapmak için sadece o bölümün okulunu okumak yetmez; sahada üretilen projeler, halkla kurulan bağ ve elde edilen sonuçlar asıl belirleyicidir. Eleştiri getirenlerin, önce kişinin geçmişte üstlendiği sorumlulukları nasıl yerine getirdiğine bakması gerekir.

    “Sinemacı” diyerek küçümsemeye çalışanlara, Afyonkarahisar’da nelerin değiştiğini hatırlatmakta fayda var:

    -Mutluluk Kervanı projesi: Dezavantajlı bölgelerdeki çocuklara ulaşarak onlara çeşitli sosyal ve kültürel imkanlar sunan bu proje, deprem döneminde depremzede çocuklar için de başarıyla uygulandı.

    -Engelsiz Şehir projesi: Afyon Kocatepe Üniversitesi iş birliğiyle yürütülen çalışma, kentin fiziksel ve sosyal alanlarını özel gereksinimli bireyler için daha erişilebilir hale getirmeyi hedefledi.

    -Eğitim kompleksleri: Şehir merkezinde laboratuvar, kütüphane ve dersliklerin bir arada olduğu modern eğitim alanlarının inşasına öncelik verildi.

    -Kadın kooperatifleri desteği: Bakan Yardımcısı Yiğitbaşı, kadınların ekonomik hayata katılımını artırmak için yerel kooperatifleri destekledi. Özellikle bazı beldelerde kadınların üretimden ciddi gelir elde etmesine olanak sağlayan modelleri teşvik etti.

    -Kadınana Çarşısı: Deprem bölgesindeki kadın esnafa umut olmak amacıyla başlatılan ve kadın emeğini ön plana çıkaran projeler arasında yer aldı.

    -Sanayi ve tarım vizyonu: Görev süresince organize sanayi bölgeleri ve modern tarım yatırımlarına odaklanarak kentin ihracat kapasitesinin artırılmasına katkı sağladı. Jeotermal kaynakların kullanımı ve ihtisas OSB projeleri bu dönemde ivme kazandı.

    -“Kal bu şehirde” kampanyası: Afyonkarahisar’ın sadece bir geçiş noktası değil, konaklanacak bir destinasyon olarak tanıtılması amacıyla yeni bir turizm stratejisi ve sloganı hayata geçirildi.

    -Kurumlar arası koordinasyon: Düzenli olarak gerçekleştirilen “İl Koordinasyon Kurulu” toplantılarıyla DSİ, Karayolları ve TEİAŞ gibi kurumların yatırımlarının yereldeki takibi sıkılaştırıldı.

    -Halkla iç içe yönetim: Şehit yakınları ve gaziler başta olmak üzere toplumun tüm kesimleriyle doğrudan temas kuran bir yönetim anlayışı sergiledi.

    Eleştiri için önce gözlem gerekir

    Görüldüğü üzere, akademik unvanların ötesinde bir saha başarısı ve yönetim becerisi söz konusudur. Atanmış ve sorumluluk almış kişilere karşı takınılması gereken ilk tavır saygıdır. Eleştiri ise ancak kişi görevini yerine getirirken sergilediği performans incelendikten ve gözlemlendikten sonra, yapıcı bir dille getirilebilir.

    Her görev, sadece diplomayla değil; vizyonla, emekle ve vatan sevgisiyle yürütülür. Yiğitbaşı’nın Afyonkarahisar’da kanıtladığı bu başarı grafiği, İçişleri Bakanlığı’ndaki yeni görevinde de en büyük referansı olacaktır. Önyargılarınızı bir kenara bırakıp icraatlara bakmak, hem adaletin hem de gazetecilik ahlakının gereğidir.

  • Malatya’da Yeni Savunma Şemsiyesi

    Patriot Bataryalarının Türkiye İçin Stratejik Anlamı

    Modern savaşların karakteri hızla değişiyor. Artık cephe hatlarından çok, gökyüzü üzerinden yürütülen bir mücadele söz konusu. Balistik füzeler, seyir füzeleri ve insansız hava araçları; ülkelerin güvenlik mimarisinde hava savunma sistemlerini stratejik bir zorunluluk haline getirmiş durumda. İşte bu noktada dünyanın en bilinen hava savunma sistemlerinden biri olan Patriot sistemi yeniden denkleme girdi.

    Patriot, ABD tarafından geliştirilen ve özellikle balistik füze savunmasında kullanılan gelişmiş bir hava savunma sistemi. Soğuk Savaş döneminde geliştirilen sistem, yıllar içinde modernize edilerek günümüzün çok katmanlı hava savunma mimarisinin önemli bir parçası haline geldi. Radar, komuta kontrol merkezi ve füze lançerlerinden oluşan Patriot bataryaları; düşman füze ve hava araçlarını tespit ederek yüksek hassasiyetle imha edebilecek kapasiteye sahip.

    Patriot sisteminin en önemli özelliği, özellikle kısa ve orta menzilli balistik füzelere karşı etkin bir savunma sağlaması. PAC-3 gibi modern mühimmatlar sayesinde hedefi doğrudan çarpma yöntemiyle etkisiz hale getirebilen sistem, bugün NATO ülkeleri başta olmak üzere birçok ülkenin hava savunma mimarisinde kritik rol oynuyor.

    Malatya’nın Stratejik Konumu

    Malatya, Türkiye’nin savunması açısından sıradan bir şehir değil. Bu ilde bulunan Kürecik Radar Üssü, NATO’nun balistik füze savunma mimarisinin en kritik erken uyarı noktalarından biri konuunda.

    Bu radar sistemi, Ortadoğu ve çevresinden gelebilecek balistik füze tehditlerini erken aşamada tespit ederek NATO savunma ağının diğer unsurlarını uyarıyor.

    Dolayısıyla Malatya’ya Patriot bataryalarının konuşlandırılması yalnızca taktik bir askeri adım değil, aynı zamanda stratejik bir savunma katmanı oluşturma hamlesi olarak değerlendirilmeli.

    Çünkü bir erken uyarı radarının en büyük zaafı, fiziksel olarak korunmasız kalması. Radar tehditleri tespit edebilir, fakat kendisini koruyamaz. İşte Patriot bataryaları bu noktada devreye girerek radar tesislerini ve çevresindeki kritik altyapıyı hava saldırılarına karşı koruyan bir savunma kalkanı oluşturuyor.

    Türkiye’nin doğu ve güney sınırlarında yaşanan güvenlik gelişmeleri düşünüldüğünde, Malatya gibi stratejik bir noktaya konuşlandırılacak Patriot bataryaları yalnızca teknik bir askeri tedbir anlamına gelmiyor. Aynı zamanda bölgesel güvenlik dengeleri açısından önemli bir mesaj niteliği taşıyor.

    Malatya’nın seçilmesi tesadüf değil. Türkiye’nin doğu hattına yakın konumu, Orta Doğu’daki kriz bölgelerine olan mesafesi ve bölgedeki askeri altyapı; bu şehri hava savunma açısından kritik bir merkez haline getiriyor. Buraya konuşlandırılacak bir Patriot sistemi, geniş bir hava sahasını kapsayan erken tespit ve müdahale kabiliyeti sağlayacaktır.

    Türkiye’nin Hava Savunma Yolculuğu

    Elbette Türkiye açısından hava savunma meselesi sadece Patriot sistemleriyle sınırlı değil. Son yıllarda Türkiye, kendi milli hava savunma sistemlerini geliştirme konusunda da önemli adımlar attı.

    Alçak ve orta irtifa savunması için geliştirilen HİSAR Air Defense System sistemleri ile uzun menzilli savunma için geliştirilen SİPER Air Defense System projeleri, Türkiye’nin bu alandaki bağımsızlık arayışının önemli göstergeleri.

    Bugün Patriot gibi sistemlerin konuşlandırılması Türkiye’nin mevcut savunma mimarisini güçlendiren bir unsur olsa da uzun vadede Ankara’nın hedefi oldukça net: kendi çok katmanlı hava savunma şemsiyesini kurmak.

    Bu konuşlanma aynı zamanda NATO’nun kolektif savunma anlayışının sahadaki yansıması olarak da değerlendirilebilir. Türkiye, coğrafi konumu itibarıyla NATO’nun güneydoğu kanadında yer alan en kritik ülkelerden biri. Dolayısıyla Türkiye’nin hava savunma kapasitesinin güçlendirilmesi, yalnızca ulusal güvenlik açısından değil, ittifakın genel savunma mimarisi açısından da önem taşıyor.

    Öte yandan Patriot konuşlandırmaları yalnızca askeri kapasiteyi değil, caydırıcılığı da artıran unsurlar arasında yer alıyor. Bölgesel aktörlere verilen mesaj oldukça net: Türkiye’nin hava sahası savunmasız değildir.

    Son yıllarda savaş teknolojilerinin geldiği noktaya bakıldığında, füze ve drone tehditlerinin hızla arttığı görülüyor. Bu nedenle modern devletler yalnızca saldırı sistemlerine değil, güçlü bir savunma mimarisine de yatırım yapmak zorunda. Patriot sistemleri bu mimarinin önemli bileşenlerinden biri olarak öne çıkıyor.

    Malatya’da kurulacak bir savunma şemsiyesi, yalnızca bir radar ve füze sisteminden ibaret değil. Bu aynı zamanda Türkiye’nin değişen güvenlik ortamına verdiği stratejik bir cevap anlamı taşıyor.

    Gökyüzündeki tehditlerin arttığı bir çağda, güçlü bir hava savunma ağı artık bir seçenek değil, bir zorunluluktur…

    The post Malatya’da Yeni Savunma Şemsiyesi first appeared on Kanal 3 Tv.

  • MAKRODAN MİKROYU OKUMAK

    Ukrayna’dan Tayvan’a İran’dan Venezuela’ya dünyanın neredeyse tamamında yaşanan irili ufaklı gelişmeler esas itibariyle yeni bir uluslararası sistemin doğum sancıları olarak ele alınıp değerlendirilmelidir. Nitekim 1873 paniği olarak adlandırılan 1871-1873 yılları arasında yaşanan gelişmeler Birinci Cihan Harbi ile neticelenmiş, 1929 ekonomik buhranı diğer faktörlerle birlikte İkinci Cihan Harbine neden olmuş ve en nihayetinde 1945’ten sonra dünyanın NATO ve Varşova Paktı ekseninde ikiye bölündüğü bir düzen ortaya çıkmıştır.

    Bu çerçevede bugüne kadarki bilindik, tanıdık ve ders kitaplarında yazan; hukuk düzeni, para sistemi, uluslararası kuruluşlar ve devletler arası ilişkilerin temel parametreleri belirlenmiştir. 1991’de Sovyet Bloğunun dağılması ABD’nin liderliğindeki ittifakın tartışmasız üstünlüğü olarak lanse edilmeye çalışılmış ve bu güçler kendileri dışındaki ülkeleri kendi menfaatlerine hizmet edici “aparatlar” olarak görmeyi tercih etmiş, sistemin çizdiği çerçevenin dışına çıkmak isteyen ülkeleri başta ekonomik araçlar olmak üzere çeşitli araçlarla “cezalandırmaya” çalışmıştır.

    Süreç bu şekilde ilerlerken 7 Mayıs 2000’de Rusya, Putin’in iş başına gelmesiyle hızlı bir toparlanma sürecine girmiş, Çin’de önceki yatırımlar 2000’li yılların başından itibaren meyvelerini vermeye başlamış ve Çin ekonomik / teknolojik olarak büyük ilerlemeler kaydetmiş, Türkiye 1960’lı yıllardan itibaren kronikleşmiş sorunlarından kurtularak sahip olduğu potansiyeli harekete geçirmeyi başarmış ve bu ülkelerdekine benzer gelişmeler bazı başka ülkelerde de gözlemlenmiştir.

    ABD konut piyasasındaki riskli ipotekli konut kredileri balonun patlamasıyla dünya genelinde yaşanan en büyük finansal krizlerden birisi ortaya çıkmış, 15 Eylül 2008’de Lehman Brothers’ın iflas etmesiyle kriz derinleşmiş ve bu süreçte Yunanistan, Portekiz, İtalya vb. ülkelerin batma süreçleri konuşulmuştur. ABD para basma süreçleri ile şirketleri desteklemiş AB ise aynı yöntemle kendisine üye ülkeleri kurtarmaya çalışmıştır. En nihayetinde birkaç yıl süren bu çabalar kısa vadeli değerlendirmede olumlu neticeler vermiş şirketler ve ülkeler iflaslarını açıklamaktan kurtulmuştur.

    Ama ve lakin 2008’de başlayan kriz orta ve uzun vadede atlatılamamış, başta savunma sanayi olmak üzere otomotiv vb. alanlarda yeni rakiplerin ortaya çıkması Batılı güçlerin adeta birbirine girmesine neden olmuştur. Küresel salgınla belirginleşen kavgada yıllardır aynı ittifakta olan ülkeler virüsten koruyucu en basit aparat olan maskeyi birbirlerinden çalacak seviyeye gelmiş, Batının sürükleyici gücü olan ABD’de Trump’ın iktidara gelmesiyle kavga daha da büyümüştür. Amiyane tabirle  Avrupa’ya “sizi biz koruyoruz, yeterince savunma harcaması yapmak yerine bu paraları sosyal devlet adı altında halkınıza dağıtıyorsunuz, külfete biz katlanıyoruz nimetlerden siz faydalanıyorsunuz” diyen ABD  başkanı, Avrupalı liderlerce önce dikkate alınmamış, Trump’ın benimsediği ve tüm diplomatik nezaketi ayaklar altına alarak deklare ettiği politikalar Avrupalıları yeni arayışlara itmiştir.

    Bölgesel ve küresel denklemde yaşanan her yeni gelişme bu kavgayı tetiklemiş kapitalist sistemin kurucu devletleri uluslararası sistemdeki önemini giderek kaybetmeye başlamıştır. İsrail’in özellikle Gazze’de yürüttüğü ve literatürde benzeri görülmemiş derecede insanlık dışı olan faaliyetlerine göz yumulması dahası bütün bu katliamların desteklenmesi insan hakları ve demokrasi havariliği yapanların maskelerini düşürmüş, kişilerin/malların ve sermayenin serbest dolaşımı üzerine inşa edilmiş düzen yerini Yunanistan vb. gibi ülkelerin göçmen botlarını patlatarak Akdeniz’i bebek mezarlığı haline dönüştürdüğü düzene bırakmış, daha önce olduğu gibi kendi krizinin maliyelerini üçüncü ülkelere yayamayan Avrupa politika üretmekte zorlanmaya başlamıştır.

    Kapitalist sistem “tıkalı damarlarını açmak için” kapitalizm tarihi boyunca bir takım araçlar geliştirmiş ancak bilindik olan bu araçlar yaşanan son gelişmeleri aşmaya yetmemiştir. Nitekim bilindik birinci araç özelleştirmeler aracılığıyla kamusal alanın ticarileştirilmesidir ve artık zaten özelleştirilecek neredeyse hiçbir şey kalmamıştır. İkinci araç teknolojik yapılanmadır ki burada Çin, Rusya, Türkiye gibi büyük rakipler doğmuş ve hegemonya kaybedilmiştir. Üçüncü araç devletin piyasaya müdahale etmesidir ki bu zaten yapılmıştır ve yapılmaya devam etmektedir. Bir diğer araç emek maliyetlerinin düşürülmesidir ve bu noktada tüm dünyada ücretli kesim tarih boyunca olmadığı kadar düşük seviyede milli gelirlerden pay almaktadır.

    Sistemin kullandığı en etkili iki aracı bilerek sona bıraktım. Nitekim reel sektörde karlılık oranı düşen sermaye, finans piyasalarını manipüle etmeye yönelir ki şu an finans piyasalarında altın, petrol, kripto para vb. gibi alanlarda yaşanan günlük, saatlik hatta anlık oynakların nedeni budur. Bir diğer araç ise sistemin parçası olmayan coğrafyaları sisteme dahil etmektir. İşte  Venezuela’da yaşanan, İran’da yaşanmaya devam eden yakın zamanda Küba’da yaşanacak çatışmalar bu düşüncenin sahaya somut yansımadır.

    The post MAKRODAN MİKROYU OKUMAK first appeared on Kanal 3 Tv.

  • Teknoloji Geliştirme Bölgelerinde Vergi İstisnası: Uygulamada Bilinmesi Gerekenler

    Teknoloji Geliştirme Bölgelerinde Vergi İstisnası: Uygulamada Bilinmesi Gerekenler

    Türkiye’de Ar-Ge ve yenilik ekosisteminin geliştirilmesi amacıyla uygulanan en önemli teşvik mekanizmalarından biri teknoloji geliştirme bölgeleridir. Kamuoyunda daha çok “teknopark” olarak bilinen bu yapılar, hem girişimcilik ekosistemini güçlendirmekte hem de vergi mevzuatı açısından önemli avantajlar sunmaktadır.Teknoloji geliştirme bölgelerine sağlanan vergisel teşviklerin temel dayanağını 4691 sayılı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu oluşturmaktadır. Kurumlar vergisi mükellefleri açısından ise bu teşviklerin uygulaması doğal olarak 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu ile birlikte değerlendirilmektedir.

    Bu yazıda, özellikle teknoparklarda elde edilen kazançların vergisel boyutuna ve uygulamada dikkat edilmesi gereken bazı hususlara değinmek istiyorum.

    Kazanç İstisnasının Kapsamı

    4691 sayılı Kanun’un geçici 2’nci maddesi uyarınca teknoloji geliştirme bölgelerinde faaliyet gösteren gelir ve kurumlar vergisi mükelleflerinin, münhasıran bu bölgelerde gerçekleştirdikleri Ar-Ge, yazılım ve tasarım faaliyetlerinden elde ettikleri kazançlar belirli bir süreye kadar gelir ve kurumlar vergisinden istisna edilmiştir.

    Burada altı çizilmesi gereken temel nokta şudur:
İstisna, teknoparkta bulunmanın kendisine değil, teknoparkta yürütülen Ar-Ge ve yazılım faaliyetinden doğan kazanca uygulanmaktadır. Dolayısıyla bölgede faaliyet gösteren bir şirketin tüm gelirlerinin otomatik olarak istisna kapsamında olduğu yönündeki yaklaşım doğru değildir.

    Bölge İçi – Bölge Dışı Faaliyet Ayrımı

    Uygulamada en sık karşılaşılan sorunlardan biri, şirketlerin teknopark içinde yürüttükleri faaliyetler ile teknopark dışındaki ticari faaliyetlerini birbirinden yeterince ayırmamalarıdır. Oysa vergi uygulaması açısından bu ayrım son derece önemlidir.

    Teknoloji geliştirme bölgesinde yürütülen Ar-Ge ve yazılım faaliyetlerinden elde edilen kazançlar istisna kapsamında değerlendirilirken, şirketlerin:

    * danışmanlık faaliyetleri

    * ticari yazılım satışları (Ar-Ge niteliği taşımayan)

    * donanım satışları

    * bölge dışında yürütülen hizmet faaliyetleri

    gibi işlemlerden elde ettikleri kazançlar genel vergilendirme hükümlerine tabi olmaya devam etmektedir. Bu nedenle mükelleflerin muhasebe kayıtlarında istisna kapsamındaki kazanç ile diğer ticari kazançların ayrıştırılması büyük önem taşımaktadır.

    Personel Ücretlerine Yönelik Teşvik

    4691 sayılı Kanun yalnızca şirket kazançları açısından değil, insan kaynağı açısından da önemli teşvikler içermektedir.

    Teknoloji geliştirme bölgelerinde çalışan Ar-Ge, tasarım ve destek personeline ödenen ücretler, belirli şartlar dahilinde gelir vergisinden istisna tutulmaktadır. Bu düzenleme özellikle teknoloji girişimleri için ciddi bir maliyet avantajı sağlamaktadır.

    Nitelikli insan kaynağının teknoloji sektöründe kritik öneme sahip olduğu düşünüldüğünde, söz konusu teşvikin Ar-Ge ekosistemine önemli katkı sunduğunu söylemek mümkündür.

    Ar-Ge Harcamalarının Ekonomideki Payı

    Türkiye’de Ar-Ge harcamalarının Gayrisafi Yurt İçi Hasıla içindeki payı son yıllarda istikrarlı bir artış göstermektedir. 2000’li yılların başında yaklaşık %0,5 seviyesinde olan bu oran, zaman içerisinde yükselerek %1 seviyesinin üzerine çıkmış, son yıllarda ise %1,46 civarına ulaşmıştır.

    Her ne kadar gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında halen kat edilmesi gereken mesafe bulunsa da bu artış, Türkiye’de teknoloji odaklı üretimin giderek daha fazla önem kazandığını göstermektedir. Teknoloji geliştirme bölgeleri de bu dönüşümün önemli araçlarından biri olarak öne çıkmaktadır.

    Son Söz

    Türkiye’nin teknoloji odaklı büyüme hedefleri açısından teknoparkların rolü her geçen gün daha da artıyor. Ar-Ge harcamalarının milli gelir içindeki payının yükselmesi de bu dönüşümün somut göstergelerinden biri.

    Vergisel teşvikler ise bu ekosistemin görünmeyen ama güçlü motorlarından biri olarak öne çıkıyor. Doğru uygulandığında teknoparklar, hem girişimciler hem de ülke ekonomisi için yüksek katma değer üreten bir model sunmaya devam ediyor.

  • TÜRKİYE’DE AKARYAKIT FİYATLARI NEDEN HEMEN ARTIYOR SORUSU?

    TÜRKİYE’DE AKARYAKIT FİYATLARI NEDEN HEMEN ARTIYOR SORUSU?

    Türkiye’de akaryakıt fiyatları üç temel unsurdan oluşur: Uluslararası petrol fiyatı, Döviz kuru, Vergi sistemi. Petrol fiyatı yükseldiğinde veya dolar arttığında, rafineri çıkış fiyatı yükselir. Bunun üzerine ÖTV ve KDV eklendiğinde pompaya yansıyan fiyat daha da artar. Dolayısıyla Hürmüz’deki bir gerilim, birkaç gün içinde Türkiye’deki benzin ve motorin fiyatlarına yansıyabilir. Kriz ne kadar sürebilir? Enerji uzmanlarına göre Hürmüz merkezli krizlerin süresi genellikle haftalar ile birkaç ay arasında değişir. Çünkü bu geçidin tamamen kapalı kalması sadece tüketici ülkeleri değil, petrol ihraç eden ülkeleri de ciddi gelir kaybına uğratır.

    Bu nedenle büyük güçler genellikle krizin tamamen tıkanmasına izin vermeden diplomatik veya askeri denge mekanizmalarını devreye sokar. Tarihsel olarak bakıldığında Hürmüz Boğazı hiçbir zaman uzun süreli olarak tamamen kapalı kalmamıştır. Türkiye açısından riskler nelerdir derseniz, Türkiye açısından üç temel risk öne çıkıyor: 1. Akaryakıt fiyatlarında artış. Petrol fiyatı yükseldikçe pompaya yansıyan fiyatlar artacaktır. 2. Enflasyon baskısı. Nakliye maliyetleri arttıkça gıda ve tüketim ürünlerinde de fiyat artışı görülür. 3. Enerji faturasında büyüme. Türkiye’nin yıllık enerji ithalatı zaten yüksek seviyededir. Petrol fiyatlarındaki artış bu faturayı daha da kabartabilir.

    Türkiye’nin avantajı var mı? Her şeye rağmen Türkiye tamamen savunmasız değil. Son yıllarda:Karadeniz doğal gazı üretimi, Azerbaycan ile enerji hatları, Irak ve Rusya’dan farklı kaynaklar gibi alternatifler enerji tedarikinde çeşitlilik sağlıyor. Bu da tek bir bölgedeki krizin Türkiye’yi tamamen kilitlemesini engelliyor. Hürmüz Boğazı krizi aslında bize yıllardır konuşulan ama çoğu zaman unutulan bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: Enerji bağımsızlığı artık sadece ekonomik değil, stratejik bir güvenlik meselesidir.

    Bugün pompada gördüğümüz fiyat sadece bir akaryakıt rakamı değildir. O rakamın içinde küresel siyaset, bölgesel gerilimler ve enerji savaşlarının gölgesi vardır. Kısacası Hürmüz’de yaşanan her dalga, binlerce kilometre uzaktaki Türkiye’de bile depomuzu doldururken hissedilen bir ekonomik titreşime dönüşmektedir. İşte bu yüzden dünyanın en dar boğazlarından biri olan Hürmüz, aslında küresel ekonominin en geniş etkili geçitlerinden biridir.

  • Ruj Etkisi ve Gelir Adaletsizliği

    Türkiye’de son yıllarda dikkat çekici bir tablo var.

    Bir yanda sürekli tekrar edilen bir cümle: “Geçinemiyoruz.” Diğer yanda ise alışveriş merkezleri dolu, restoranlarda masa bulmak zor, konser ve etkinlik alanları kalabalık. Hafta sonları şehirler adeta taşmış gibi.

    İlk bakışta bu iki görüntü birbirini yalanlıyor gibi görünüyor. Eğer gerçekten geçinemiyorsak bu kalabalıklar nereden geliyor? Eğer insanlar harcama yapıyorsa neden bu kadar güçlü bir ekonomik şikayet var?

    Bu çelişkiyi anlamak için ekonominin ilginç kavramlarından birine bakmak gerekiyor: ruj etkisi.

    Ekonomik belirsizlik dönemlerinde insanlar büyük harcamaları erteler. Ev, araba, uzun tatiller gibi planlar askıya alınır. Ama buna rağmen küçük keyiflerden tamamen vazgeçilmez. Bir kahve, küçük bir alışveriş, bir akşam yemeği, bir konser bileti… İnsan psikolojisi tamamen mahrumiyetle uzun süre yaşayamaz.

    Bu yüzden kriz dönemlerinde büyük lüksler azalırken küçük harcamalar artabilir. İnsanlar hayatın içindeki küçük kaçamaklarla moral bulmaya çalışır.

    Bugün alışveriş merkezlerinde gördüğümüz kalabalıkların bir kısmı tam da bu psikolojinin sonucu olabilir. Büyük hedefler ertelenmiş, ama günlük hayatın küçük konforları ayakta kalmanın yolu haline gelmiştir.

    Ancak Türkiye’de mesele yalnızca ruj etkisiyle açıklanamayacak kadar derin.

    Asıl mesele, toplumun geniş kesimlerinin kendini ekonomik olarak güvende hissetmemesi. İnsanlar bugün bir akşam yemeğine çıkabiliyor olabilir ama yarın karşılaşacağı bir kira artışı, bir sağlık gideri ya da iş kaybı ihtimali büyük bir kaygı yaratıyor.

    Bunun en önemli nedenlerinden biri de gelir dağılımındaki dengesizlik.

    Ekonomik büyüme yalnızca toplam rakamlarla ölçülmez. Asıl mesele o büyümenin toplumun farklı kesimlerine nasıl yayıldığıdır. Türkiye’de son yıllarda tam da bu konu daha fazla tartışılıyor. Çünkü aynı şehirde yaşayan insanlar arasında yaşam standartları arasındaki fark giderek büyüyor.

    Bir kesim için alışveriş merkezleri hala rahat bir tüketim alanı. Başka bir kesim için ise yalnızca kısa süreli bir kaçış hissi.

    Bu tabloya devletin harcama politikaları da eklenince toplumdaki algı daha da keskinleşiyor. Bakanlık bütçeleri, kamu giderleri, milletvekili maaşları ya da kamusal harcamalar tartışıldığında toplumun önemli bir kısmı şu soruyu soruyor: Tasarruf kimden bekleniyor?

    Siyasette sıkça tekrar edilen “itibardan tasarruf olmaz” cümlesi de tam bu noktada farklı bir anlam kazanıyor. Çünkü vatandaşın hayatında tasarruf artık bir tercih değil, zorunluluk.

    Elektrikten, gıdadan, ulaşımdan, kiradan… İnsanlar günlük hayatlarının her alanında hesap yapmak zorunda kalırken kamusal harcamaların görünürlüğü toplumdaki adalet duygusunu doğrudan etkiliyor.

    Bu yüzden bugün ortaya çıkan tablo yalnızca ekonomik bir veri değil; aynı zamanda bir güven meselesi.

    Alışveriş merkezlerindeki kalabalıklar refahın kanıtı olmayabilir. Bazen tam tersine ekonomik kaygının psikolojik bir telafisidir.

    İnsanlar hayatın tamamen durmasına izin vermek istemiyor. Küçük keyifler, küçük harcamalar, kısa kaçışlar… Bunlar zor zamanlarda ayakta kalmanın yollarından biri.

    Ama aynı zamanda şu gerçek de ortada duruyor: Bir toplumda geçim sıkıntısı konuşulurken kalabalıklar tartışmanın merkezine değil, yalnızca görüntüsüne dönüşür.

    Asıl mesele hala aynı soruda düğümleniyor:
    Üretilen refah gerçekten eşit mi paylaşılıyor?

    The post Ruj Etkisi ve Gelir Adaletsizliği first appeared on Kanal 3 Tv.

  • Yapay zekâya kobay olmak ya da olmamak

    Yapay zekâya kobay olmak ya da olmamak

    Son birkaç yıldır teknoloji dünyasında öyle bir hız var ki bazen insan ister istemez şu soruyu soruyor: Biz gerçekten teknolojiyi mi kullanıyoruz, yoksa teknoloji bizi mi deniyor?

    Yeni bir uygulama çıkıyor, milyonlarca kişi birkaç gün içinde kullanmaya başlıyor. Yapay zekâ destekli bir araç piyasaya sürülüyor, hepimiz hemen denemek istiyoruz. Fotoğraf yüklüyoruz, sesimizi kaydediyoruz, yazılarımızı paylaşıyoruz. Farkında olmadan da büyük bir veri akışının parçası hâline geliyoruz.

    İşin açık konuşulması gereken tarafı şu: Bugün birçok yapay zekâ sistemi, kullanıcı davranışları üzerinden gelişiyor. Yani biz onları kullanırken, onlar da bizden öğreniyor. Bu durum teknoloji açısından son derece doğal. Ama kullanıcı açısından dikkat edilmesi gereken bazı noktalar var. Çünkü teknoloji tarihine baktığımızda yeni sistemlerin çoğu önce piyasaya sürülür, sonra sorunları ortaya çıkar.

    Bu yüzden belki de sormamız gereken soru şu: Yapay zekâyı kullanırken nasıl bilinçli kullanıcı olabiliriz?

    Öncelikle şunu kabul etmek gerekiyor. Yapay zekâ araçları ne kadar gelişmiş görünürse görünsün, hâlâ hata yapabilen sistemlerdir. Bazen yanlış bilgi üretebilir, bazen de eksik veri üzerinden sonuç çıkarabilirler. Bu nedenle yapay zekâdan gelen her cevabı mutlak doğru kabul etmek, en büyük hatalardan biri olabilir.

    Kısacası yapay zekâyı bir otorite gibi değil, yardımcı bir araç gibi görmek gerekiyor.

    İkinci önemli konu veri meselesi. Yapay zekâ sistemlerinin en büyük yakıtı veridir. Biz bir metin yazdırdığımızda, bir fotoğraf analiz ettirdiğimizde ya da bir belge yüklediğimizde aslında o sistemle veri paylaşmış oluyoruz. Bu yüzden özellikle kişisel bilgileri, şirket verilerini veya hassas belgeleri gelişigüzel şekilde bu sistemlere yüklemek pek akıllıca olmayabilir.

    Çünkü çoğu kullanıcı bir uygulamayı kullanırken küçük bir ayrıntıyı gözden kaçırıyor: Hizmet şartları.

    Birçok platform verileri anonimleştirdiğini söylüyor ama yine de paylaşılan bilginin tamamen kontrol altında olduğunu garanti etmek her zaman mümkün değil. Bu yüzden temel bir kural koymakta fayda var: Kamusal alanda paylaşmayacağınız bilgiyi yapay zekâya da vermeyin.

    Üçüncü mesele ise bağımlılık konusu. Yapay zekâ araçları işleri kolaylaştırdıkça insanlar bazı becerilerini kullanmayı daha az tercih etmeye başlıyor. Bir metni kendimiz yazmak yerine yazdırıyoruz, bir araştırmayı kendimiz yapmak yerine özet istiyoruz. Kısa vadede bu çok pratik görünüyor ama uzun vadede düşünme alışkanlıklarımızı zayıflatma riski de taşıyor.

    Teknoloji bize zaman kazandırmalı, düşünme yeteneğimizi devralmamalı.

    Bir başka önemli nokta da eleştirel bakış. Yapay zekâ sistemleri bazen son derece ikna edici cevaplar üretebilir. Ama ikna edici olmak her zaman doğru olmak anlamına gelmez. Bu yüzden özellikle önemli konularda tek bir kaynağa güvenmek yerine farklı kaynaklardan doğrulama yapmak hâlâ en sağlıklı yöntem.

    Aslında bu sadece yapay zekâ için değil, internet çağının tamamı için geçerli bir alışkanlık.

    Peki çözüm ne? Yapay zekâdan uzak durmak mı?

    Hayır. Bugünün dünyasında bu pek mümkün değil. Üstelik doğru kullanıldığında yapay zekâ gerçekten güçlü bir araç. Araştırma yaparken, veri analiz ederken, içerik üretirken büyük kolaylık sağlıyor. Ama mesele onu ne kadar kullandığımız değil, nasıl kullandığımız.

    Bilinçli kullanıcı olmak demek, teknolojiye mesafeli olmak değil; onun sınırlarını bilmek demektir.

    Belki de en sağlıklı yaklaşım şu: Yapay zekâyı bir deney laboratuvarı gibi görmek yerine, iyi tanınması gereken bir araç olarak değerlendirmek. Yeni bir uygulama çıktığında hemen tüm verilerimizi içine dökmek yerine biraz beklemek, nasıl çalıştığını görmek, güvenilirliğini anlamak.

    Çünkü teknoloji dünyasında çoğu zaman ilk kullanıcılar aslında farkında olmadan test kullanıcısı olur.

    Kısacası yapay zekâ çağında en önemli becerilerden biri teknoloji kullanmak değil, teknolojiyi bilinçli kullanmak olacak. Eğer bu dengeyi kurabilirsek yapay zekâ hayatımızı kolaylaştıran bir araç olur. Ama kontrolü tamamen ona bırakırsak, bir süre sonra teknolojiyi kullanan değil, onun yönlendirdiği insanlar hâline gelebiliriz.

    Aradaki fark küçük gibi görünse de geleceği belirleyecek olan tam olarak bu fark.

  • Afyonkarahisar: Termalin Ötesinde Bir Turizm Hikâyesi

    Afyonkarahisar: Termalin Ötesinde Bir Turizm Hikâyesi

    Afyonkarahisar denildiğinde akla ilk gelen kavram kuşkusuz termal turizm oluyor. Şifa veren suları, köklü kaplıca kültürü ve güçlü konaklama altyapısıyla şehir, Türkiye’nin en önemli sağlık ve termal turizm merkezlerinden biri konumunda. Ancak artık açıkça görülüyor ki Afyonkarahisar’ın turizm potansiyeli yalnızca termal kaynaklarla sınırlı değildir. Doğru planlanan etkinlikler ve güçlü organizasyonlarla bu şehir, 12 ay yaşayan bir turizm destinasyonuna dönüşebilir.
    Son yıllarda düzenlenen Gastronomi Festivali, Afyonkarahisar’ın zengin mutfak kültürünü Türkiye’ye ve dünyaya tanıtma açısından önemli bir rol üstleniyor. Afyon sucuğu, kaymağı, lokumu ve yöresel mutfağı artık sadece bir lezzet değil; aynı zamanda turizm hareketini besleyen güçlü bir değer haline geliyor.
    Bunun yanında MXP Motofest, gençlerin ve farklı şehirlerden gelen binlerce ziyaretçinin Afyonkarahisar’da buluştuğu önemli bir organizasyon olarak dikkat çekiyor. Müzik, spor ve festival atmosferiyle şehir; yalnızca termal turizmin değil, aynı zamanda genç ve dinamik turizm hareketinin de merkezi olabileceğini gösteriyor.
    Sanayi ve ticaret açısından büyük öneme sahip olan Blok Mermer Fuarı ise Afyonkarahisar’ın dünya mermer sektöründeki güçlü konumunu ortaya koyuyor. Bu fuar yalnızca ticari bir organizasyon değil; aynı zamanda uluslararası iş dünyasını şehre çeken önemli bir platform niteliği taşıyor.
    Kültür ve sanat tarafında şehirde gerçekleştirilen klasik müzik ve caz festivalleri, Afyonkarahisar’ın turizm kimliğine farklı bir kültürel derinlik kazandırıyor. Tarih ve sanatın iç içe geçtiği bu etkinlikler, şehrin yalnızca konaklanan değil aynı zamanda yaşanan bir kültür şehri olmasına katkı sunuyor.
    Ancak Afyonkarahisar’ın turizm çeşitliliğini daha da güçlendirecek bazı etkinliklerin yeniden hayat bulması gerekiyor. Bunlardan biri, geçmişte Dinar’da düzenlenen Marsyas Müzik Festivalidir. Dinar’ın suyla ve mitolojik hikâyelerle özdeşleşen Marsyas efsanesini taşıyan bu festival, doğru planlama ile yeniden canlandırıldığında yalnızca bir müzik etkinliği değil, aynı zamanda güçlü bir kültür ve turizm markasına dönüşebilir.
    Bunun yanında Afyonkarahisar’ın termal kimliğini daha özgün bir şekilde tanıtacak Termal Çamur Festivali gibi yeni etkinlikler de turizm çeşitliliğini zenginleştirebilir. Dünyanın birçok termal bölgesinde büyük ilgi gören bu tür festivaller, şehrin doğal şifa kaynaklarını deneyim turizmiyle buluşturabilecek önemli bir fırsat sunmaktadır.
    Kış aylarında ise Akdağ Kış Festivali, doğa ve spor turizmi açısından büyük bir potansiyel taşımaktadır. Kar, doğa ve termalin birleştiği bu eşsiz atmosfer; “gündüz Akdağ’da kar, akşam termalde şifa” anlayışıyla Afyonkarahisar’a farklı bir turizm kimliği kazandırabilir.
    Frigya Vadisi’nin büyüleyici atmosferi ise Afyonkarahisar turizmi için ayrı bir kapı aralamaktadır. Bu bölgenin tanıtımını güçlendirmek adına düzenlenebilecek Frigya Gençlik ve Doğa Festivali, yürüyüş rotaları, bisiklet parkurları, kamp etkinlikleri ve müzik organizasyonlarıyla hem gençleri hem de doğa tutkunlarını bölgeye çekebilir. Böyle bir etkinlik, Frigya’nın tarihini ve doğal zenginliğini yeni nesille buluşturacak önemli bir adım olabilir.
    Afyonkarahisar’ın sahip olduğu en güçlü değerlerden biri de tarihidir. Bu topraklar yalnızca bir şehir değil, Anadolu’nun kaderinin yazıldığı bir coğrafyadır. Miryokefalon’dan Kocatepe’ye uzanan hat, Anadolu’nun tapusunun alındığı ve zaferin kazanıldığı toprakların hikâyesini taşımaktadır.
    Bu tarihsel mirası turizmle buluşturacak Kocatepe – Miryokefalon Zafer Yolu, yürüyüş ve bisiklet rotalarıyla planlanabilir. Böyle bir organizasyon yalnızca bir spor etkinliği değil; aynı zamanda tarih, kültür ve turizmin birleştiği güçlü bir anlatı olabilir. Anadolu’nun tapusunun alındığı topraklardan zaferin kazanıldığı topraklara uzanan bu rota, Zafer Festivali adıyla ulusal ve uluslararası katılıma açık büyük bir organizasyona dönüşebilir.
    Burada önemli olan bir başka konu ise festivallerin yalnızca il merkezinde değil, ait oldukları ilçelerde ve coğrafyalarda yapılmasıdır. Dinar’daki Marsyas Festivali Dinar’da, Akdağ Kış Festivali Akdağ’da, Frigya etkinlikleri Frigya Vadisi’nde yapılmalıdır. Çünkü bir festival, ait olduğu yerin ruhuyla anlam kazanır.
    Bunun yanında bu festivallerin tek bir turizm takvimi içinde planlanması ve yılın farklı dönemlerine yayılması gerekir. Böylece Afyonkarahisar’da turizm hareketliliği yalnızca birkaç ay değil, 12 ay boyunca devam eden bir dinamizme dönüşebilir.
    En kritik konu ise sürdürülebilirliktir. Bu organizasyonların yalnızca yerel girişimlerle değil; Valilik ve Kültür Turizm Bakanlığı koordinasyonunda, yerel yönetimlerin destek verdiği güçlü bir yapı ile yürütülmesi gerekir. Festival kültürü, günü kurtaran etkinliklerle değil; uzun vadeli planlama ile büyür.
    Bugüne kadar Afyonkarahisar’da düzenlenen festivallerin çok azı yerelden çıkıp ulusal ölçekte güçlü bir marka haline gelebilmiştir. Bunun en önemli nedeni ise kurumsal devamlılığın sağlanamamasıdır. Her yeni idari yapı değişimleri ile birlikte konular yeniden konuşulur, aynı fikirler tekrar edilir; ancak çoğu zaman kalıcı bir yol alınamaz.
    Ne yazık ki yaklaşık her 3–4 yılda bir yaşanan idari değişimlerle birlikte turizm vizyonu da adeta başa sarıyor. Daha yol alınmaya başlamadan yeni bir süreç başlıyor, yeni toplantılar yapılıyor, aynı konular yeniden gündeme geliyor. Kurumsal hafıza çoğu zaman o toplantı masalarında kalıyor ve süreçler yeniden sil baştan planlanıyor.
    Bu durum yalnızca zaman kaybına değil, aynı zamanda turizmde süreklilik ve güven kaybına da yol açıyor. Oysa turizm; uzun vadeli vizyon, kararlılık ve kurumsal devamlılık isteyen bir alandır.
    Belki de artık Afyonkarahisar turizmi için en önemli ihtiyaçlardan biri; güçlü, kalıcı ve sürekliliği olan bir turizm sekreterya yapısının oluşturulmasıdır. Bu yapı; festivallerin takvimini belirleyen, kurumlar arası koordinasyonu sağlayan, planlanan projelerin takipçisi olan ve kurumsal hafızayı koruyan bir merkez olmalıdır.
    Böyle bir yapı sayesinde her değişimde yeniden başlamak yerine, önceden belirlenmiş bir turizm planı ve festival takvimi üzerinden ilerleyen bir sistem kurulabilir.
    Oysa turizm; siyaset üstü bir vizyonla, birlik ve beraberlik anlayışıyla ele alınması gereken bir alandır. Bu şehirde turizmin gelişmesi; yalnızca bir kurumun değil, tüm aktörlerin ortak hedefi olmalıdır.
    Artık konuşma değil, eyleme geçme zamanıdır.
    Frigya’nın mistik atmosferi, Anadolu’nun kadim tarihi, Marsyas’ın efsanesi, Akdağ’ın doğası ve termalin şifası birleştiğinde Afyonkarahisar yalnızca geçilen bir şehir olmaktan çıkıp kalınan, yaşanan ve tekrar gelinen bir şehir haline gelebilir.
    İşte o zaman Afyonkarahisar yalnızca termal turizmiyle değil; gastronomisi, festivalleri, sanatı, tarihi ve doğasıyla ekonomisi canlanan, istihdamı artan ve marka değeri yükselen güçlü bir turizm kenti olacaktır.
    Çünkü bazen bir şehrin kaderi, sahip olduğu zenginlikleri bir araya getirip ortak bir hikâye anlatabilmesinde saklıdır. Afyonkarahisar’ın hikâyesi ise doğru anlatıldığında Anadolu’nun en güçlü turizm hikâyelerinden biri olmaya adaydır.

  • KIBRIS SEMALARINDA YENİDEN F‑16’LAR

    Doğu Akdeniz’de Tarih Tekerrür mü Ediyor?

    Orta Doğu’da artan gerilim yalnızca Körfez’de ya da İran çevresinde hissedilmiyor. Bu gerilimin dalgaları, Doğu Akdeniz’in kalbinde yer alan Kıbrıs adasına kadar ulaşıyor. Son günlerde yaşanan askeri hareketlilik, bölgedeki dengelerin yeniden hassas bir noktaya geldiğini gösteriyor.

    Türk Hava Kuvvetleri’ne bağlı Balıkesir 9. Ana Jet Üs Komutanlığı’ndan kalkan 6 adet F-16 savaş uçağı, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki Ercan Havalimanı’na konuşlandırıldı. Uçakların adaya gelişte gerçekleştirdiği alçak uçuş ise yalnızca sembolik bir selamlama değildi; aynı zamanda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki varlığını net biçimde ortaya koyan stratejik bir mesajdı.

    Ancak bu hamle, tek başına ortaya çıkmış bir gelişme değil.

    Krizin Fitili Nerede Ateşlendi?

    Son dönemde Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran hedeflerine yönelik saldırılarıyla bölgede yeni bir gerilim hattı oluştu. İran’ın misilleme açıklamaları ise Doğu Akdeniz’deki Amerikan ve müttefik üslerini potansiyel hedef haline getirdi.

    Bu çerçevede Kıbrıs’ta bulunan İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin Akrotiri Üssü yeniden dikkatlerin odağına yerleşti. İran kaynaklı olduğu iddia edilen kamikaze dron saldırıları ve tesislerde meydana gelen hasar iddiaları bölgedeki güvenlik kaygılarını artırdı.

    Bunun üzerine yalnızca İngiltere değil, Yunanistan da askeri varlığını hızla güçlendirmeye başladı.

    Yunanistan;

    • Güney Kıbrıs’taki Papandreou Hava Üssü’ne 4 adet F-16 konuşlandırdı
    • Bölgeye iki fırkateyn gönderdi
    • Ayrıca Patriot hava savunma sistemlerini adaya yakın bölgelere yerleştirdi

    Gönderilen gemilerden biri Fransa’dan yeni teslim alınan Kimon sınıfı fırkateyn. Üzerinde bulunan Aster-30 hava savunma sistemi, uzun menzilli hava tehditlerine karşı ciddi bir kapasite sunuyor. Diğer gemi ise elektronik harp kabiliyetleriyle öne çıkan MEKO sınıfı bir fırkateyn.

    Başka bir ifadeyle Doğu Akdeniz’de yalnızca yoğun bir hava trafiği yaşanmıyor, aynı zamanda ciddi bir hava savunma satrancı da oynanıyor.

    Türkiye’nin Cevabı: Dengeleri Hatırlatmak

    Türkiye’nin KKTC’ye F-16 konuşlandırması bu nedenle yalnızca bir askeri hareket değil, aynı zamanda stratejik bir denge mesajı niteliğinde.

    Çünkü Doğu Akdeniz’de askeri denge bozulduğunda bunun etkisi doğrudan Türkiye’nin güvenliğine yansıyor. Özellikle adanın güneyinde konuşlandırılan gelişmiş hava savunma sistemleri, Türk hava unsurlarının hareket kabiliyetini sınırlayabilecek potansiyele sahip.

    Ankara bu nedenle hem diplomatik kanalları hem de askeri caydırıcılığı aynı anda devreye sokuyor.

    28 Yıl Önce Yaşanan Bir Hikâye

    Aslında bugün yaşanan tablo, bölgeyi yakından takip edenler için oldukça tanıdık.

    1997 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Rusya’dan S-300 hava savunma sistemi satın almıştı. O dönem bu sistemlerin Kıbrıs’a konuşlandırılması Türk Hava Kuvvetleri’nin Doğu Akdeniz’deki hareket kabiliyetini ciddi şekilde kısıtlayabilirdi.

    Türkiye bu gelişmeye son derece sert bir diplomatik tepki verdi.

    Ankara, sistemlerin adaya konuşlandırılması halinde vurulacağını açık şekilde ilan etti.

    Bu kararlılık karşısında Rum yönetimi geri adım attı ve S-300’ler Kıbrıs yerine Girit Adası’na gönderildi.

    Ancak gerilim bununla bitmedi.

    1998 yılında Girit’ten kalkan Yunan F-16’larının Güney Kıbrıs’a inmesi üzerine Türkiye de bölgeye Akıncı Üssü’nden 6 adet F-16 göndererek Geçitkale Hava Meydanı’nda konuşlandırdı.

    Bugün yaşanan gelişmeler, adeta o dönemin güncellenmiş bir versiyonunu hatırlatıyor.

    Doğu Akdeniz: Büyük Güçlerin Satranç Tahtası

    Bugün Doğu Akdeniz’de yalnızca Türkiye ve Yunanistan yok.

    Bölgede;

    • ABD uçak gemisi grubu
    • Fransız deniz kuvvetleri
    • Alman ve İtalyan savaş gemileri
    • İsrail’in elektronik istihbarat uçakları aktif şekilde faaliyet gösteriyor.

    Bu tablo Doğu Akdeniz’in artık yalnızca bir enerji rekabeti alanı değil, aynı zamanda küresel güçlerin askeri rekabet sahasına dönüştüğünü gösteriyor.

    Türkiye ise hem deniz kuvvetleri hem hava unsurları hem de denizaltılarıyla bölgede güçlü bir gözetleme ve caydırıcılık faaliyeti yürütüyor.

    Sonuç: Doğu Akdeniz’de Yeni Bir Denge Arayışı

    Bugün Kıbrıs semalarında görülen F-16’lar aslında yalnızca bir askeri konuşlanma değil; Doğu Akdeniz’de yeniden kurulan stratejik dengenin bir göstergesi.

    Tarih bize şunu gösteriyor:

    Bu bölgede denge bozulduğunda kriz hızla büyüyor.

    Türkiye’nin son hamlesi ise bu dengenin tek taraflı değişmesine izin verilmeyeceğinin açık bir ifadesi.

    Kıbrıs semalarındaki F-16’lar belki bir savaşın habercisi değil.
    Ama kesin olan bir şey var:

    Doğu Akdeniz’de satranç tahtası yeniden kuruluyor.

    Ve bu oyunda hamleler artık çok daha dikkatli hesaplanıyor.

    The post KIBRIS SEMALARINDA YENİDEN F‑16’LAR first appeared on Kanal 3 Tv.

  • AZIN BAŞINDA OLANI, ÇOĞUN BİLMESİ İYİDİR AFYON.  OKUDUĞUNUZDA “O KADAR MI” ARTIK DİYECEKSİNİZ

    AZIN BAŞINDA OLANI, ÇOĞUN BİLMESİ İYİDİR AFYON. OKUDUĞUNUZDA “O KADAR MI” ARTIK DİYECEKSİNİZ

    Bu hafta sizlere Türkiye Halk Sağlığı ile ilgili çok ilginç, dikkat çekici veri ve bilgiler paylaşacağım. Bu yazı ile bilinçli ve bilgi donanımlı okuyucu olmanıza değerli bir katkı nezdinde zihninizde bir başka açıdan bir harita ya da bir fotoğraf karesi oluşturacağım. Zaten her hafta Salı günleri yayınladığımız ve ilgiyle takip ettiğinizi yürekten hissettiğim EKONOMİA Sayfamızın temel amaçlarından biriside aralıklarla çeşitli veri ve araştırmaları en akıcı bir dille size aktararak bilinçaltı bilgi skalanıza bir tutam katkı sağlamak.

    HAZIRSANIZ EĞER BAŞLAYALIM ANLATMAYA

    Az sonra okumaya devam edeceğiniz bazı rakamlar, Ülkemizin de bağlı olduğu Uluslararası Dünya Sağlık Örgütü ve Türkiye rakamlarını derleyen Sağlık Bakanlığı tarafından yayımlanan 2024 Türkiye Resmi Sağlık İstatistikleri çalışmasından derlenmiştir; yorum değil, tamamen bilgilendirme amaçlıdır. Bugün pek fazla Afyon verileri paylaşamayacağız. Ülke geneli yoğunlukta olacak. Afyon nasıldır acaba sorusunun cevabını bazı bölümlerde kullanacağım yüz bin nüfusa oranla açıklaması ya da pratik matematikle nüfus oranı hesaplamasıyla az çok kafanızda oluşturabilirsiniz.

    PRATİK ANLATIMLA ÖNCE ŞUNLAR..

    Sağlık ve Tıp Biliminde İNSİDANS-PREVALANS –EPİDEMİYOLOJİ diye 3 nokta vardır. İnsidans risk altındaki sağlıklı bireylerin belirli sürede belirli bir hastalığa yakalanma yüzdesini ifade eder. Prevalans ise bir sağlık olayının bir yıl içerisindeki takvim aylarındaki vaka sayısını ifade eder. Epidemiyoloji ise meydana gelen sağlık olaylarının detaylı olarak inceleyen, yol haritası, tedavi yöntemi ve daha birçok süreci takip eden bir Bilim Dalıdır. Gördüğünüz üzere ağır tıp diliyle anlatmadım. Her okuyucunun anlayacağı en pratik bir dille anlatmaya çalıştım. Devam edelim..

    KANSER NOKTASINDA TÜRKİYE DÜNYADA KAÇINCI?

    Başlık oldukça merak uyandırıcı. Dünyadaki toplam Ülke sayısına göre bakarsanız rakam sizi tedirgin edebilir ama Türkiye’nin toplam nüfusunun birçok Ülkeden büyük olmasına göre bakarsanız daha gerçekçi bakmış olursunuz. Kanser oluşum ve sayı sıralamasında Türkiye, Dünya Sağlık Örgütü’nün “yüz bin” nüfusa göre yaptığı karşılaştırmalı istatistiklere göre her iki cinsiyet açısından Dünya’da 51. sırada yer alıyor. Erkeklerde kanser hastalığı oluşumundan 43. sırada olan Ülkemiz kadınların kanser oluşumu açısından 61. sırada yer alıyor. İkisinin ortalaması noktasında Dünyada 51. sırada yer alıyor. Anlaşılacağı üzere Türkiye’de erkekler daha fazla kanser riski taşıyor. Dünyada 1. sırada hangi Ülke var derseniz erkek, kadın ve tümü noktasında cevabı Avustralya.

    PEKİ, BU KONUDA BİR SAYI VAR MI?

    Tabi ki var. Dünya Sağlık Örgütü bu istatistiği Dünyada yaşayan her bir “Yüz Bin” Nüfusta bir sayı ile barem yapıyor. Bu barem Ülkelerdeki vaka sayısı ortalamasını ifade ediyor. Bu formüle göre Türkiye’de yaşayan her Yüz Bin erkekten ortalama 273.7 sine kanser teşhisi konuyor. Kısaca Yüz bin kişide, 273.7 erkek diyerek kavrayabilirsiniz. Öte yanda yine Türkiye’de her Yüz Bin Kadın nüfustan 192,3’üne kanser teşhisi konuluyor diyebilirsiniz. Bu oranlar dünya nüfusu sıralamasına göre dizildiğinde Türkiye’nin, Dünya genelindeki Ülkeler arasında 51. sırada yer aldığını bize ifade ediyor. 

    KANSER TÜRLERİNDEKİ HARİTAMIZ NEDİR DERSENİZ?

    Türkiyede yaşayan kadınlar açısından baktığımızda rekor tabi ki tahmine edileceği gibi göğüs kanserleri. Ülkemizde yaşayan her “Yüz Bin” kadından, 46.8 kadınımız bu hastalıkla mücadele ediyor. Kadınlarda ikinci sıra 24.6 kadın ile Tiroit kanseri, 16.4 kadın ile Kolon kanseri, 14.3 Rahim, 6.9 Yumurtalık ve 13.5 kadın ile Akciğer kanserinden oluşuyor. Erkeklerde rakamlar ise daha ürkütücü. Ülkemizde her Yüz Bin erkekten 68’i Akciğer, 35,3’ü prostat, 23,9’u Kolon, 22,6’sı Mesane, 16,6’sı Mide ve 10,3’ü Pankreas kanseri ile mücadele ediyor.

    SİZLERİ DAHA DÜŞÜNDERECEK BİR BAŞKA BİLGİ VEREYİM Mİ?

    Şimdi yazacağım bu satırları daha dikkatli okuyun hatta üzerinden iki sefer daha geçin. Göğüs ve Tiroit kanseri Ülkemizde bayanlarda rekor kıran bir kanser türü olarak karşımıza çıkıyor. 15-24 yaş aralığında düşük sayılarda görülen bu kanser türlerinin ikisi özellikle 25-49 yaş arasındaki bayanlarda zirve yapıyor. 50-74 arasında Tiroit sayısı azalırken Göğüs kanseri ihtimali yükseliyor. Buradan şu sonuç çıkıyor. Uzman hekimlerin genel tarama önerileri doğrultusunda, 20’li yaşlardan itibaren kadınlarımızın 30 yıl boyunca tiroit takibini dikkatli yapmaları gerekiyor. Erkeklerde ise Akciğer, prostat ve pankreas kanserleri zirvedeki tür olarak karşımıza çıkıyor. 15-24 yaş aralığında erkeklerde bu kanserler pek görülmüyor. 25-49 yaş arasında harekete geçmeye başlayan bu 3 tür kanser özellikle 50 yaş ve üzerindeki erkeklerde pik yapıyor. 50-74 yaş arası erkeklerde özellikle akciğer ve prostat kanseri tırmanışa geçerken 75 ve üstünde ana zirve görülüyor. Bu iki kanserin arkasından iddialı bir rakamla kolon kanseri geliyor. Sonuçta erkeklerin kanserle ilgili yaş avantajları biraz daha kadınlara göre yaş açısından geç olsa da daha fazla kayıpları yanında getiriyor. Kısaca her bir kanser türü tehlikeli ama önemli olan tek gerçek erken teşhis.

    ÜZGÜNÜM GERÇEKTEN LÜTFEN BENİ AF EDİN OKUYUCULARIM

    Üzgüm gerçekten sizlere bu mübarek Ramazan ayında hatta Bayrama 10 gün kala bu rakamları vermekten. İşin acı gerçeğinde bu konuya karşı daha bilinçli bir toplum olmamız gerekiyor. Bende bu noktada sorumlu ve araştırmacı bir Gazeteci olarak bu verilerle sizlerde biraz daha dikkat ve sosyal farkındalık oluşturma adına zihninizde önemli bir pencere açmak zorundayım. Lütfen tekrar Af edin. Kanser teşhisi noktasında Devletin neden bu kadar hassas olduğunu ve uzmanların önerileri doğrultusunda yapılan taramalarla konunun ne kadar ciddiyetle ele alındığını bu rakamlarla kavramanızı rica ediyorum sizlerden. Dikkat ederseniz verdiğim rakamlarda Lösemiye henüz girmedik. Çünkü özellikle çocuklar ve lösemi konusu başlı başına bir yazı niteliği oluşturacak nitelikte çünkü. Diğer hastalıklara daha hiç saymıyorum. Her şeyin başı sağlık vesselam.

    AFYON RAKAMLARINI NASIL BİLECEĞİZ SORUSU

    Sağlık Bakanlığı Türkiye Sağlık İstatistikleri verilerinde İlimiz rakamları verilmiyor. Bu noktada Kamu bilgisine açık rakamlar olup olmadığını bilmiyoruz. Eğer kamu paylaşımına açıklığı noktasında bir serbestlik söz konusuysa, Afyonkarahisar İl Sağlık Müdürü Sayın Hakkı Öztürk’ün de uygun görmesi hâlinde bu verileri sayfamızda sizlerle paylaşmamız noktasında her türlü kolaylığı EKONOMİA Sayfamıza sağlayacağını düşünüyorum. Böyle bir veri aktarımı olursa bana ilerleyen haftalarda muhakkak bir yazı konumuz olacaktır. Sağlıcakla kalın lütfen.

  • TÜRKİYE FORMAT KUPASI!

    Köşe yazılarımda genellikle fazla konuşulmayan spor branşlarında elde ettiğimiz başarıları kaleme almaya özen gösteriyorum. Ancak bu hafta diğer spor branşlarından futbola geçiş yapıp, TFF’nin Türkiye Kupası pardon Format Kupası’nı kaleme alacağım.

    Özellikle Anadolu kulüplerinin ilgisini çeken ya da o sene başarısız olan dört büyükler için bir başarı kilidi olan Türkiye Kupası’nda en önemli sorun istikrarsız olunması ve tüm takımların ilgisinin o yöne doğru çekilmeyişi…

    Son 10 senede 7 kez değişen bir format süreci var. Ya eleme turu ya grup aşaması şeklinde oynatılıyor. Sürdürülebilir başarı için sürdürülebilir format önemli. Maç gelirleri, katılım bedelleri, galibiyet ve şampiyonluk bedellerinin yüksek olması gereken ve ancak bu şekilde önemli bir kupa hüviyetine erişilebilecek Türkiye Kupası’nda bu konuya eğilmek yerine kupanın nasıl bir şekilde oynanacağına dair sürekli bir değişim ve kafa yorma durumu var.

    2016-17 sezonunda klasik çift devreli dört takımlı grup ile başlayan bu format sorunu o dönem için kulüplere fazla maç ve yorucu bir takvim bırakmıştı. 2017-18 sezonunda baştan sona eleme, son dört tur rövanşlı olan sistemde ise son dört tur sürprizlere pek açık değildi. 2020-21 sezonunda tek maç eleme statüsü aslında en olağan ve heyecanlı işleyişe sahipti. Hem kısa mesafe bir kupa hem sürprizlere açıktı. Fakat bu sistemden de bir sene sonra vazgeçildi. Buna benzer sadece yarı finalin çift ayaklı olduğu format 3 sezon boyunca devam etti. 2024-25 ve 2025-26 sezonlarında ise karışık bir sistem tercih edildi. Önce 6 takımlı 4 grup, devamında eleme tercih edilirken devam eden sezonda ise 8 takımlı 3 grup, devamında eleme usulü uygulanıyor.

    Yeni format ise TFF tarafından ilan edildi. Futbolseverlerde ortak kanı, formattan ziyade artık sürekli ve istikrarlı olunması. Artık tek maç eleme ile 5 eleme turu oynanacak. Sonrasında son 16 ve çeyrek finaller tek maçlı ve seri başı takımın evinde oynanacak. Sadece yarı final çift maçlı eleme şeklinde olacak. Türkiye Kupası’nın özellikle alt liglerde yer alan kulüpler için bir ek gelir kapısı, televizyon yayınlarıyla bir görünürlük ve şampiyon olunması halinde kısa yoldan Avrupa bileti demek olduğu baz alınırsa yeni format çok daha mantıklı bir tercih oldu. YETER Kİ ARTIK FORMAT ARANMASIN…

    The post TÜRKİYE FORMAT KUPASI! first appeared on Kanal 3 Tv.

  • TRUMP’UN KÖTÜ SINAVI VE YENİ  DÜNYA DÜZENİ

    ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu alıkoyması (3 Ocak 2026) ve İran’a yönelik gerçekleştirdiği hava saldırıları (Mart 2026), Vesfalya Antlaşması ve modern uluslararası hukuk düzeninin temel taşlarını sarsan olaylar olarak kayıtlara geçti.

    1648 Vesfalya Antlaşması’nın en temel ilkesi, bir devletin sınırları içinde ne yaparsa yapsın, başka bir devletin ona müdahale edemeyeceğidir.(Kral kendi krallığının imparatorudur). Vesfalya sistemi, devletler arasındaki uyuşmazlıkların çözümünde diplomasi masasınıkutsal” bir zemin olarak görürdü. Diplomasi, savaşın alternatifiydi.

    Modern uluslararası hukuk da, 1945 tarihli BM Şartı ile devletlerin egemen eşitliği ve toprak bütünlüğü ilkesi üzerine inşa edilmişti. (26 Haziran 1945’te San Francisco’da 50 ülke tarafından imzalanan ve 24 Ekim 1945’te yürürlüğe giren BM Şartı, Birleşmiş Milletler’in temel kurucu antlaşmasıdır. II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası barış ve güvenliği sağlamak, insan haklarını korumak ve devletler arası işbirliğini geliştirmek amacıyla oluşturulan bu belge, Güvenlik Konseyi’nin veto yetkisine sahip 5 daimi üyesini ‘ABD, eski SSCB, İngiltere, Fransa, Çin’ belirledi)

    VESFALYA ANLAŞMASI’NA GÖRE DURUM

    ABD ve İsrail’in “rejim değişikliği” hedefiyle başlattığı bu operasyonu Vesfalya Anlaşması kapsamında ele alırsak:

    1-Saldırı ile egemenlik bir hak olmaktan çıkıp, hegemonik güçlerin onayına bağlı bir “imtiyaz” haline getirmiştir.

    2- Cenevre’deki müzakereler devam ederken, yani masada el sıkışma ihtimali varken operasyon yapılması, diplomasiyi bir “çözüm aracı” olmaktan çıkarıp, bir “askeri aldatma” taktiğine dönüştürmüştür.

    3-Önce Maduro olayı ile yapılan denemeden sonra şimdi Ayetullah Ali Hamaney’in ailesiyle birlikte hedef alınarak öldürülmesi, “Siyasi Suikast”ı bir devlet politikası ve meşru bir savaş yöntemi olarak tescil etmiştir.

    BİRLEŞMİŞ MİLLETLER  (BM) ŞART’NA GÖRE DURUM

    Maduro Olayı: “Devlet Başkanı Bağışıklığı” ve “Kaçırma”

    ABD’nin Maduro’yu “narko-terörizm” iddiasıyla operasyon düzenleyerek New York’a getirmesi, şu temel ilkeleri ihlal etmektedir:

    BM Şartı Madde 2(4): Üye devletlerin, başka bir devletin siyasi bağımsızlığına karşı kuvvet kullanmasını yasaklar. Bir devlet başkanının zorla alıkonulması, o devletin siyasi bağımsızlığına yönelik en doğrudan saldırıdır.

    Diplomatik Bağışıklık: Uluslararası teamül hukukuna göre, görevdeki devlet başkanlarıratione personae” (kişiye bağlı) dokunulmazlığa sahiptir. ABD mahkemelerinin Maduro’yu yargılama girişimi, egemen devletlerin birbirleri üzerinde yargı yetkisi kullanamayacağı ilkesini yok saymaktadır.

    Müdahale Etmeme İlkesi: BM’nin 2131 (XX) sayılı kararı, hiçbir devletin başka bir devletin iç işlerine müdahale edemeyeceğini vurgular.

    İran’a Yönelik Saldırılar: Meşru Müdafaa mı, Saldırganlık suçu mu?

    ABD ve müttefiklerinin İran’a yönelik bombardımanları, BM Güvenlik Konseyi (BMGK) kararı olmaksızın gerçekleştirildiğinden, hukuki açıdan bu durum şu riskleri barındırıyor:

    Meşru Müdafaa Sınırları (Madde 51): BM Şartı, kuvvet kullanımına yalnızca “silahlı bir saldırı gerçekleşmesi durumunda” ve BMGK önlem alana kadar izin verir. “Önleyici saldırı” doktrini, uluslararası hukukta hala tartışmalı ve çoğu zaman yasa dışı kabul ediliyor.

    Saldırganlık Suçu: Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) statüsünde tanımlanan saldırganlık suçu, bir devletin başka bir devlete karşı BM Şartı’nı açıkça ihlal eden kuvvet kullanımıdır. BMGK’nın beş daimi üyesinden biri olan ABD’nin bu eylemleri, konseyin “veto” yetkisi nedeniyle cezalandırılamasa da hukuken “yasa dışı” niteliğini korur.

    1. BM Güvenlik Konseyi’nin İşlevsizleşmesi

    Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK)’nın dünya barışını koruma görevi, daimi üyelerin bizzat çatışmanın tarafı olmasıyla tıkanmış durumda. Rusya ve Çin’in bu operasyonlara yönelik sert tepkileri ve ABD’nin veto gücü, uluslararası hukukun yaptırım gücünü zayıflatarak çok kutuplu bir kaos ortamına zemin hazırlıyor. 

    GİDİŞAT NEREYE DOĞRU EVRİLİYOR

    ABD Ulusal İstihbarat Konseyi’nin hazırladığı rapora göre, İran’a yönelik geniş çaplı bir askeri saldırının bile rejimi devirmesi düşük ihtimal olarak değerlendiriliyor. The Washington Post’un aktardığı raporda, dini lider Hamaney’in öldürülmesine rağmen rejimin devamını sağlayacak mekanizmaların devreye gireceği belirtiliyor.                                                 Associated Press’in haberine göre, ABD istihbaratına yakın 2 yetkili, Rusya’nın İran’a, bölgede bulunan Amerikan savaş gemileri, uçakları ve askeri varlıklarıyla ilgili bilgiler sağladı öne sürüyor.

    Ayrıca, Trump’ın politikalarının Avrupa ülkelerini Çin’e yaklaştırdığı, yani Batı ittifakını salladı ve safların değişmesine neden olduğu iddia ediliyor.                                   

    TRUMP VE NETANYAHU TUZAĞA DÜŞTÜ

    Iraklı askeri analist SÜLEYMAN EL FAHD, savaşa ilişkin gelişmeleri özetle şöyle değerlendiriyor:

    İran, ABD’nin daha önce hiç tanık olmadığı kadar büyük eş zamanlı ve geniş çaplı bir karşı saldırı başlattı. Bölgedeki ABD askeri üsleri ağır bombardıman altına tutuldu. Wall Street Journal’a konuşan bir ABD’li yetkili, ordunun İran’ın kapasitesi karşısında şokta olduğunu belirtti. İran; Ürdün, Irak, Katar, BAE, Bahreyn, Suudi Arabistan ve Kuveyt’teki tüm Amerikan üslerini hedef aldı İran’ın Körfez’deki ABD Üslerini Vurmaktaki asıl edefi eydi? En stratejik hedef, Körfez ve İsrail’in kuzeyindeki Amerikan radarlarını kör etmekti ve bu hedef başarıldı. Özellikle Katar’da bulunan, 5000 km menzilli ve balistik füzeleri takip etmek için kullanılan, 1.1 milyar dolar değerindeki bölgenin en büyük radarı FP-132 tamamen imha edildi. Böylece, İsrail ve ABD uçak gemileri korumasız ve şaşkın durumda kaldı. İnisiyatifi ele İran’ın siber saldırıları nedeniyle İsrail savunma sistemleri “kör” oldu. Şimdi, hassas, sıvı yakıtlı ve ağır harp başlıklı en tehlikeli füzeler doğru zamanı bekliyor. Jeopolitik Dengeler Alt Üst Oldu. Şu an Trump şokta; Amerikan ordusunun gururu kırıldı ve hayalet uçakları (stealth), İran radarları için kolay bir hedef haline geldi. Çin, ABD askeri varlıklarını izleyip İran’a bildirerek savaşın bir parçası haline geldi. Çin biliyor ki asıl hedef Pekin’i kuşatmak ve İpek Yolu’nu kesmek. BUGÜN SADECE MİLYARLARCA DOLARLIK RADARLAR DÜŞMEDİ, DÜNYANIN JEOPOLİTİK HARİTASI YENİDEN ÇİZİLDİ.

    TARİHE TANIKLIK EDİYORUZ.

    İsrailli gazeteci ve dünyanın en saygın Yahudilerinden biri olan ALON MİZRAHİ de, Telegram hesabından yaptığı açıklamada şöyle diyor:                                       İran, herkesin şaşkınlığına rağmen, Amerikan üslerini o kadar kapsamlı, o kadar büyük ölçekte ve o kadar kararlı bir şekilde yok ediyor ki, dünya buna hazır değil. İran, 4 gün içinde bölgedeki askeri hakimiyet alanını genişletmeyi başardı. ABD daha önce hiç böyle bir şey yaşamadı. Askeri durum o kadar ciddi ki, sansür bu savaşla ilgili neredeyse tüm yeni bilgileri engelliyor. Fark ettiyseniz, her geçen gün daha az bilgi alıyoruz. Bu savaşın ne kadar umutsuz olduğunu anlamak için, dördüncü günde Trump yönetiminden en akıl almaz öneri ve fikirleri duyuyorsunuz. ABD VE İSRAİL BU SAVAŞI KAYBETTİ.

    SONUÇ

    Sonuç olarak ÖNGÖRÜMÜ şöyle ifade edebilirim: İran’daki yönetim ve rejim  emperyalizmin bir ürünüdür. 1979 yılında İran’daki monarşik düzeni yıkıp, onun yerine teokratik bir düzen kuran Ayetullah Humeyni, onlarca yıl ABD, CIA ve NATO tarafından korunup kollandı. ABD’nin ve İsrail’in emperyalist çizgisi ise, dünyada zulümler, adaletsizlikler, yıkımlar ve sömürüye yol açtı.

    Gidişat şunu gösteriyor ki; bu savaş, BASKICI İRAN REJİMİNİN İNSAN HAKLARINA SAYGI YÖNÜNDE GEVŞEMESİNİ, DÜNYA DENGELERİNİN İSE YENİ BİR DÜZENE EVRİLMESİNİ SAĞLAYACAK. 

    remzidilan_48@hotmail.com

    The post TRUMP’UN KÖTÜ SINAVI VE YENİ  DÜNYA DÜZENİ first appeared on Kanal 3 Tv.

  • Savaşın Gölgesinde Turizm, Afyon’un Şifalı Suları

    Savaşın Gölgesinde Turizm, Afyon’un Şifalı Suları

    Ortadoğu’da Gerilim, Termal Turizmde Yeni Bir Dönem
    Ortadoğu yine kaynıyor.
    İran ile İsrail arasındaki gerilim her geçen gün daha yüksek sesle konuşuluyor. Dünya basını olası bir savaş senaryosunu tartışırken, küresel ekonomi ve enerji piyasaları kadar bir sektör daha dikkat kesilmiş durumda: turizm.
    Turizm sektörü dünyanın en hassas alanlarından biridir. Savaşın olduğu yere turist gitmez. Güvenlik algısı zayıflayan destinasyonlar kısa sürede listeden çıkar. Ancak turizm tamamen yok olmaz; yön değiştirir.
    Tarih bunu defalarca gösterdi.
    Bir bölgede kriz çıktığında turist başka bir ülkeye gider. Bir destinasyon zayıfladığında başka bir destinasyon yükselir. Bu yüzden küresel turizmde krizler çoğu zaman aynı zamanda yeni fırsatların da başlangıcıdır.
    Türkiye bu denklemin tam ortasında duran ülkelerden biridir.
    Türkiye’nin Sessiz Avantajı
    Ortadoğu’daki her gerilim Türkiye için çift yönlü bir etki yaratır. Bir yandan bölgesel risk algısı oluşur, diğer yandan turistler güvenli alternatifler aramaya başlar.
    Bu noktada Türkiye’nin güçlü bir avantajı vardır: turizm çeşitliliği.
    Türkiye sadece deniz turizmiyle ayakta duran bir ülke değildir. Bu topraklarda aynı anda;
    deniz turizmi
    kültür turizmi
    gastronomi turizmi
    doğa turizmi
    sağlık ve termal turizm
    varlığını sürdürebilir.
    İşte bu çeşitlilik kriz dönemlerinde Türkiye’nin sigortasıdır.
    Deniz Turizmi Dalgalanır, Termal Turizm Direnir
    Savaş ve siyasi gerilimler en çok kıyı turizmini etkiler. Akdeniz’de güvenlik algısı değiştiğinde tatil planları hızlıca değişebilir.
    Ancak turizmin bir alanı vardır ki krizlerden çok daha az etkilenir: termal turizm.
    Çünkü termal turizm;
    tatil değil sağlık arayışıdır,
    eğlence değil iyileşme ihtiyacıdır.
    Bu yüzden termal destinasyonların talebi daha stabil ilerler.
    Türkiye’de bu alanın en güçlü merkezlerinden biri ise tartışmasız Afyonkarahisar.
    Anadolu’nun Ortasında Bir Sağlık Merkezi
    Afyonkarahisar yalnızca bir şehir değil, aynı zamanda bir termal başkenttir.
    Şehrin etrafında yükselen termal tesisler yalnızca Türkiye’nin değil Avrupa’nın da dikkatini çeken bir altyapıya sahiptir.
    Özellikle;
    Hüdai Kaplıcaları
    Gazlıgöl Kaplıcaları
    Ömer Kaplıcaları
    gibi merkezler yüksek mineral değerine sahip sularıyla yıllardır şifa dağıtıyor.
    Romatizmal hastalıklardan kas ve eklem problemlerine kadar birçok sağlık sorununda tercih edilen bu sular, Afyon’u yalnızca bir turizm destinasyonu değil, aynı zamanda bir sağlık merkezi haline getiriyor.
    Afyon’un Asıl Gücü: Dört Mevsim Turizm
    Türkiye’nin sahil şehirleri yaz aylarında parlar. Ancak yaz bitince sezon da büyük ölçüde sona erer.
    Afyon ise farklıdır.
    Termal turizm;
    yazın da çalışır
    kışın da çalışır
    hafta sonlarında da doludur
    sağlık turizmiyle uzun konaklama yaratır.
    Yani Afyon turizmi yalnızca sezonluk değil, yılın tamamına yayılan bir ekonomidir.
    Bu da şehri turizm krizlerine karşı daha dayanıklı hale getirir.
    Yeni Bir Başlık: Ulaşım ve Zafer Havalimanı Fırsatı
    Ortadoğu’daki gerilim yalnızca turizm talebini değil, hava ulaşımını da doğrudan etkiliyor. Bölgedeki bazı hava sahalarının riskli görülmesi ve bazı uçuşların iptal edilmesi, havacılık sektöründe yeni rota arayışlarını gündeme getiriyor.
    Tam da bu noktada önemli bir potansiyel devreye giriyor:
    Zafer Havalimanı.
    Kütahya, Afyonkarahisar ve Uşak üçgeninde yer alan bu havalimanı, aslında Anadolu’nun en stratejik ulaşım noktalarından biridir.
    Özellikle Türk Hava Yolları ve diğer uluslararası havayolu şirketlerinin kriz dönemlerinde yeni ve güvenli alternatif rotalar oluşturması durumunda, Zafer Havalimanı bölgesel turizm için önemli bir avantaja dönüşebilir.
    Düşünün ki;
    Avrupa’dan gelen bir turist birkaç saatlik uçuşla Zafer Havalimanı’na inebilir, ardından yarım saat – bir saat içinde Afyon’daki termal tesislere ulaşabilir.
    Bu yalnızca bir ulaşım kolaylığı değil, aynı zamanda bölgesel turizm stratejisidir.
    Asıl Soru Şu
    Bugün Ortadoğu’da yaşanan gerilim dünya turizminin rotasını yeniden şekillendirebilir.
    Ancak mesele yalnızca kriz değildir. Asıl mesele şudur:
    Türkiye bu değişen turizm hareketini doğru okuyabilecek mi?
    Ve daha da önemlisi;
    Afyon gibi güçlü termal merkezler uluslararası sağlık turizminin merkezlerinden biri haline gelebilecek mi?
    Çünkü gerçek şu ki;
    Anadolu’nun ortasında sessizce kaynayan bu şifalı sular yalnızca Türkiye için değil, dünya turizmi için de büyük bir potansiyel taşıyor.
    Belki de artık Afyon’a yalnızca bir kaplıca şehri olarak değil,
    Avrupa’nın yeni sağlık turizmi merkezi olarak bakmanın zamanı gelmiştir.
    Ve belki de bu dönüşümün anahtarlarından biri;
    Afyon semalarına inecek yeni uçaklardır.

  • Anadolu Kadını: Bu Toprağın Sessiz Gücü

    Anadolu Kadını: Bu Toprağın Sessiz Gücü

    8 Mart Dünya Kadınlar Günü…

    Bu toprakların hikâyesini yazanların arasında en güçlü isimlerden biri Anadolu kadınıdır.

    Anadolu kadını; sabrın, emeğin ve direncin adıdır.
    Toprağı eken, ocağı tüttüren, aileyi ayakta tutan görünmez ama vazgeçilmez güçtür.

    Anadolu’nun dağlarında, köylerinde, şehirlerinde kadın;
    bir yandan hayatın yükünü omuzlarında taşırken
    bir yandan da geleceği büyüten iradeyi temsil eder.

    O yalnızca bir anne değildir.
    O aynı zamanda emeğin, üretimin ve fedakârlığın sembolüdür.

    Bu ülkenin bağımsızlık hikâyesine bakın…
    Cepheye mermi taşıyan da Anadolu kadınıdır.
    Yoklukta evladını büyüten de Anadolu kadınıdır.
    Tarlada, atölyede, fabrikada üretim yapan da Anadolu kadınıdır.

    Anadolu kadını, sessizdir ama güçlüdür.
    Gösterişsizdir ama dirayetlidir.

    Zorluklar karşısında yılmaz.
    Hayatı omuzlar ve yürür.

    Bir toplumun gerçek gücü;
    kadınlarının dayanıklılığı ve iradesiyle ölçülür.

    Ve Anadolu kadını bu gücün en somut halidir.

    Bugün kadınlar hayatın her alanında daha görünür, daha güçlü ve daha etkili bir şekilde var olmaktadır.
    Ancak bu güç, aslında yüzyıllardır Anadolu’nun ruhunda vardır.

    Çünkü Anadolu kadını yalnızca bir hayat kurmaz…
    Bir toplum kurar.

    8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle;
    emeğiyle hayatı büyüten, sabrıyla toplumu ayakta tutan tüm kadınların gününü kutluyorum.

    Başta Anadolu kadınları olmak üzere,
    hayatın yükünü omuzlarında taşıyan tüm kadınlara saygıyla…

    Çünkü bu toprakların gerçek gücü, kadınların emeğinde saklıdır.