Arama
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

ABDNİN “İKİNCİ VİETNAM” KABUSU

Bu haberin fotoğrafı yok

Değerli okurlar, bu haftaki yazıma şöyle bir soru ile başlamak istiyorum; “Ortadoğu adeta bir barut fıçısı” ifadesini ömrünüz boyunca kaç kez duydunuz?

Ben şahsen kaç yüz kez duyduğumu bilmiyorum.

‘Coğrafya kaderdir’ sözü maalesef çok doğru.

Eğer bu coğrafyanın bir sakiniyseniz, hayatınız bu tür cümleleri duymakla geçiyor.

Dedikten sonra, asıl konumuza dönelim hemen…

Ortadoğu bir kez daha ve bu kez ciddi anlamda ateşin eşiğinde.

Ancak bu kez sahadaki tablo, klasik bir askeri güç gösterisinin çok ötesine geçmiş durumda.

Washington yönetimi için İran dosyası giderek bir askeri operasyondan ziyade, stratejik bir çıkmaza dönüşüyor.

Hatta kulislerde artık daha yüksek sesle dile getirilen bir benzetme var: “İkinci Vietnam sendromu.”

Çünkü karşılarındaki ülke bu kez ne Irak ne de Afganistan.

İran, binlerce yıldır aynı coğrafyada kök salmış, yüzlerce savaş vermiş, yense de yenilse de tüm savaşların sonunda konumunu korumayı bilmiş, bölgesinde oynadığı ‘Acem Oyunları’ sayesinde hep diri kalmış bir ülke.

Ve bugün sahada gerçekleştirdiği hamleler, askeri güçten çok aklın ve zamanlamanın ürünü.

İran’ın en kritik kozlarından biri hiç kuşkusuz Hürmüz Boğazı.

Dünya enerji ticaretinin can damarı olan bu dar geçit, İran’ın elinde adeta bir jeopolitik kaldıraç.

Tahran’ın bu boğazı tamamen kapatmasına gerek bile yok.

Sadece “kapatma ihtimalini” sürekli masada tutması, küresel piyasalarda dalgalanmaya, enerji fiyatlarında sıçramaya ve Batı ekonomilerinde tedirginliğe yol açmaya yetiyor.

Bu, askeri değil; doğrudan ekonomik bir savaş stratejisi.

İran’ın bir diğer dikkat çekici hamlesi ise diplomasi sahasında kendini gösteriyor.

Dışişleri Bakanı Arakçi’nin Moskova ziyareti, sıradan bir diplomatik temas olarak okunamaz.

Bu ziyaretin satır aralarında çok daha büyük bir mesaj var.

O da şu; “Bu kriz yalnızca ABD ile İran arasında kalmayabilir.”

Rusya’nın sürece dahil edilmesi ihtimali, Washington’un hesaplarını altüst edebilecek bir gelişme.

Çünkü bu durum, bölgesel bir gerilimi küresel bir güç rekabetine dönüştürme potansiyeli taşıyor.

Tam da bu noktada, küresel satranç tahtasının sessiz oyuncusu sahneye çıkıyor: Çin…
ABD’nin dikkatini ve askeri kapasitesini İran krizine yoğunlaştırması, Pekin için bulunmaz bir fırsat.

Washington Ortadoğu’da oyalanırken, Çin hem ekonomik hem de askeri olarak daha rahat hareket edebileceği bir alan kazanıyor.

Ancak bu tabloda gözden kaçırılmaması gereken kritik bir detay daha var.

ABD Başkanı Donald Trump’ın Mayıs ayında Çin’e yapmayı planladığı ziyaret, Washington’un İran politikasını doğrudan etkileyen bir unsur haline gelmiş durumda.

Trump yönetimi, bu ziyaret öncesinde İran krizini kendi lehine sonuçlandırmak istiyor.

Çünkü Trump, Şi Cinping karşısında masaya güçlü oturmak zorunda.

Aksi halde en büyük küresel düşmanı karşısında hem askeri, hem ekonomik ve hem de hegomonik açıdan aciz bir görüntü çizme tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.

İran dosyasının Washington lehine kapatılması ya da en azından kontrol altına alınması, ABD’nin Çin’le yürüttüğü ticaret ve ekonomik rekabette elini ciddi şekilde güçlendirebilir.

Böyle bir senaryoda Trump, Pekin karşısında daha özgüvenli, daha sert ve daha avantajlı bir pozisyonda pazarlık yapma imkânı bulacaktır.

Kısacası, İran’ı yalnızca bir ülke olarak değil, küresel dengeleri etkileyen çok katmanlı bir stratejik alan olarak da değerlendirmek gerek.

ABD ise bu stratejiyi yalnızca Ortadoğu bağlamında değil, Çin rekabeti perspektifinden de okumak zorunda.

Peki Türkiye bu denklemde nerede duruyor?

Türkiye, coğrafi konumu, enerji hatları üzerindeki stratejik rolü ve çok yönlü diplomasi kabiliyetiyle bu krizin dışında kalabilecek bir ülke değil.

Aksine, sürecin en kritik denge unsurlarından biri.

Bir yandan NATO üyesi olarak Batı ile ilişkilerini sürdürmek zorunda, diğer yandan İran’la komşuluk ilişkisi ve bölgesel gerçeklikler Ankara’yı daha hassas bir denge politikasına itiyor.

Aynı zamanda Rusya ve Çin’le geliştirilen ekonomik ve diplomatik ilişkiler de Türkiye’nin çok boyutlu bir dış politika yürütmesini zorunlu kılıyor.

Enerji güvenliği, ticaret yolları ve bölgesel istikrar açısından bakıldığında Türkiye’nin temel önceliği açık: Bu gerilimin kontrolsüz ve -Ukrayna Savaşında olduğu gibi, uzun sürecek bir savaşa dönüşmesini engellemek.

Çünkü Hürmüz Boğazı’nda yaşanacak bir kriz, yalnızca küresel piyasaları değil, doğrudan Türkiye ekonomisini de etkileyebilecek sonuçlar doğurur.

Bu nedenle Ankara’nın önünde zor ama kritik bir görev var.

O da; gerilimi tırmandıran taraflardan biri değil, aksine denge kuran, ara buluculuk yapabilen ve krizi yönlendirebilen bir aktör olabilmek.

Ve İran Savaşı’nın başından bu yana başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan olmak üzere tüm devlet yetkilileri, bu konuda tarihin doğru noktasında durmuş görünüyor.

Yani Türkiye ateşe körükle giden değil, çevresini saran ateşe rağmen önceliğini vatandaşlarının güvenliğini sağlamaya adayan bir ülke görünümünde.

Türkiye, eğer bu çizgisini sürdürmeyi başarabilirse, yalnızca bölgesel bir güç olmakla kalmayıp, küresel denklemde sözü daha fazla dinlenen bir ülke konumuna yükselecektir.

The post ABDNİN “İKİNCİ VİETNAM” KABUSU first appeared on Kanal 3 Tv.